AMED’TE YAŞAM -SUR’DAN ÖNCE

Sur’da duvarüstü

[16 Aralık 2013]

Kürsücüler çarşısının nargileci kahvesi, hemen karşısında Urfa kebapçısı. Kebapçı 50 yıllık, arayın, sorun, kaçırmayın; önerilen tatlardandır. İnsanlar çok candan, [o zaman için] barış süreci sert Kürt türkülerini göz önünden biraz geriye çekmiş. Duvarlar hala YDG-H sloganlarıyla dolu olsa da insanlar rahat, özgüvenli, umutlu.. [idi-]

Hançepek diye bir mahalle var, Süryani ve Ermenilerin yoğun oturduğu. Eskiden Gavur mahallesi derlermiş. Şimdi Hançepek’e gavursuz gavur mahallesi denebilir. Öyle deyip gülümsüyor rehberimiz Suat abi. Hançepek bir de Sur içinin diğer mahallelerinden çok daha renkli: sanki boyacılarla özel promosyon, reklam anlaşması yapmışlar. Göz önünde, gönle girmeye, dışarıya açılmaya çalışıyor.

7-8 ailenin bir arada yaşadığı konaklar, ev kompleksleri varmış. Onlara Mazgana diyorlar. Bakalım anlamını, kökenini bir yerden bulabilecek miyiz? [Sözce’de mazgan ıssız yerdeki ev, içiçe odalardan dipteki, sokak arası arsa anlamlarıyla kayıtlı.] Cahit Sıtkı Tarancı’nın evi mazgana değilse de mazgana olabilecek büyüklükte/nitelikte diye duydum.

Bir gezide hiçbir yeni veya sevindirici, ilginç şey görmediğinizi düşünün. O denli kısır, sıkıcı, bildik olsun. Birkaç tanışma, selam, belki farkına varmadığımız iyi bir elektrik olacak olsa ona da değmez mi? En sona sözcük duyma, öğrenmeyi bırakıyorum.. Birkaç yeni sözcük kapınca baştan başa iç taşlarımız, mozayiğimiz baştan şekillenmiyor olabilir mi? İşte Diyarbakır’ın yeni sözcükleri keçik (kız/ güzel kız?), Hançepek, mazgana, dengbej (deng: ses, bej: söyleyen = ses sanatçısı gibi bir bileşim). Mardin’de de herkesin bilip benden sakladığı, bu yıla kadar bilmediğim abbara’yı öğrenmiştim. Tokat’tan bana yadigar akika, gıjgıj, eci ve ficenk kalmıştı.

Nedense bazı sözcükler başka misafirleri yanında getiriyorlar. Hançepek bende Hacegan’ı zorladı. Galiba Farsça, arayacağım, bunu kenara yazıyorum. Müzikal, çekici bir sözcük. [12-15. yüzyıllarda Maveraünnehir’de etkin ve Orta Asya sufiliğinin gelişmesinde önemli rol oynayan bir tarikat.] Diyarbakır Kalesi’nin Keçi Burcu’nun asıl adı Keçik Burcu olabilirmiş. Kızlar Burcu yani. Oradan intihar edip ölen çok kız olmuş. Keçi Burcu benim çok hoşuma gitti ama, sonradan değişme veya uydurma olabilir. Keçik, keç, dot hepsi kız demek, kız sözcüğünün türleri. Bu arada dot da daughter (do’ter) ile aynı kökten geliyormuş. Diyarbakır’da dengbeje hazırlık deslerinde öğrendik.

Diyarbakır’da özellikle köy ve ilçe dernek evleri aynı zamanda taziye evi, yas evi olarak hizmet görüyor. Yas evlerine gidiyor orada başsağlığı diliyor yakınlar ve konuk destekçiler. Bazı başka yörelerdeki yas evinde yemek yapılmaması, yemeklerin komşular tarafından sağlanması adetini anımsatıyor.

Diyarbakır yaşayan, özgün, kimlikli, enerjik bir kent. Kımıl kımıl, kimse oturduğu yerde kalakalmış değil. Karda kışta azalmış olmalı sandığım dilencileri bile parlak gözlü. Bu dilencilerin yarısının Suriye kaynaklı, yarısının öz üretim olduğu söyleniyor. Sabahın 7-7:30’unda Çinlilerinki gibi hafif olmayan, araba lastiği kullanan el arabaları mesaiye başlamış oluyor, bir tanesi tepeleme kasap eti ulaştırıyordu. Sabah ilk hareketler başarıldıktan sonra Diyarbakırlı kahvaltıya sokakta seyyar ciğerle başlıyor.

Ne zamandan beri varsa, Diyarbakır için tipik olan kervansaray ve han tipi oturma yerlerinden gayrı, bir de kişisel sorumluluk yüklenmeyle tek tük Diyarbakır evleri oluşturulmaya başlanmış. Bir yere gidince sokaklarında ne kadar hazla dolaşırsan dolaş, insan bir iç mekan, bir aile yanı, bir yerel yaşamın özüne yaklaşmak istiyor. Oranın sana aralanmasını arzuluyorsun. Çoğu yerde iç turist değil tam misafir gibi karşılanıyoruz. Talimatla olacak şey değil; talimatlı, sözleşmiş gibi esnaf. En çok çay içtiğimiz gezimizde çay masrafı en az oldu. Fırınlar bile bizden biri askıya ekmek bırakmaya çalışırken verdiği pidenin parasını almamaya çalışıyor. Ara ve arka sokak fırın pideleri çok güzel.

Sokağında rengarenk her şeyin yanısıra eşek semerlerinin de satıldığı bir kahvede oturmuştuk. Kürsücüler çarşısı olabilir, artık ebrular birbirine karıştı. Sabah sabah mı, akşam akşam mı.. Simit eşliğinde çaylar içtik, gülüştük, kıkırdadık. Sonra ödeme zamanı geldi; bize hiç yan bakmamış ama ilgilenmemiş de olan uzak yan masalardaki bir pos bıyıklı Hulusi Kentmen çoğaltımı amcanın çay paralarını ödediğini öğrendik. Gülme, şaşkınlık, hüzün birbirine karıştı.

Dertli bir keklikçi var, anlattı da anlattı. Keklikleri tüfekle vurmuyorlar, bir tuzak kuruyorlar, galiba ayağından yakalıyorlarmış. Kekliğe bir zarar gelmiyormuş. Keklikçi Kahvesi bu öyküleri aldığımız ortam. Onun yalancısıyım, soy kurumasın, eğlence ve kültür sürsün diye tuttukları çoğu kekliği geri bırakıyorlarmış. Dişi kekliği zinhar almıyorlarmış. Bırakılan bir dişi keklik, gelecek yıl yirmi keklik daha demek. Avcı teskereleri olduğu halde bir av yasağı, suçluluk durumları mı ne varmış. Sorun ve eksikleri galiba dernekleşmemeleri, grup olarak tanımlı hale gelmemeleri. Avcılar ülkenin her yerinde avlanabilir. Yöre halkı bunu mahalle baskısıyla, yabancıya av yaptırmama biçiminde uyarlayabilir. Bu keklikçi kahvesinde kat kat bir sürü keklik kafes çifti var. İnsanlar hem kahve ortamında, çay may geliyor, hem belirli konuda buluşmanın özel havası var. Arada bir keklikler ötüşe başlıyor. Gak gak guburak guburak. İyi öten bir kekliğin fiyatı iki bin liraya kadar çıkarmış. Bu sahibinin onuru oluyor. Kafesler nedense çiftler halinde ve 70-150-200 lira gibi fiyatları var.

Dengbej evinde bir kültür tanıştırmasından çok daha özgüvenli, iddialı bir dil sunusu dinledik. Hilmi bey Adeta tüm Batı dillerinin Kürtçeyle kardeş olmasından öte Kürtçenin şapkasından, torbasından çıktığını gayet akıcı, anlaşılır biçimde savunuyordu. Aklımda kalanları araştırıp, uzun erimli izlemeye alacağım, ilginçliğini teslim ediyorum. Örneğin jinekolojinin jin’i Kürtçede kadın anlamına geliyor. Dengbej evinde ses ustaları havasına göre çığırıyor, coşuyor; yabancılar varsa onlar da tarih sunuyor, tanıtım yapıyor. Hilmi bey stran ezgidir diyor; batıdan bildiğimiz enstrüman ondan gelir diyor. Paniği ise Kürtçe ayak demek olan pane’ye bağlıyor. Orada fazla ileri gitmiş oluyor, Pan’dan geliyor diyecek oluyorum. Tabii Tanrı Pan’ın keçi ayakları yok muydu? Gene “ayak”tır diyebilir, o zaman Kürtçe Yunanca/Grekçenin de akrabası olmaya başlar.

Dengbej evi hemen her gün açık, konuklar da sanatçılar da rastgele buluşuyor. Bir tanesi destan söylerken ruhunu teslim edecek, gitti gidiyor diye korktum. Veya kızacak, sesinin heyecanı çok yukarılara ağıyor.. Sövüp saymaya mı başlayacak? Tüylerim ürperdi. Dengbej destanları çok iyi korunduğu söylenen tarihsel sözel kayıtlar. Yaşayan tarih ve yaşayan destan. Ölmüş, sesi çok güzel, kadın dengbejlerden en iyilerden biri Ayşe Şan’mış. Resmini mini halıya dokunmuş olarak Diyarbakır çarşısında gördük.

Hilmi Akyol hakkında BBC Türkçe haberi: http://www.bbc.co.uk/turkish/fooc/story/2004/05/printable/040521_fooc_konuksever.shtml?fbclid=IwAR1s9ZlLPYOkAtcifNxuSN_ZBGOLW5NmCtPE4AjQHgfgqPwFkHqk-8F8MgI

Amed’te etçi

ÖLÜM

Bilinmezlikleriyle ünlü ölüm ülkesi..
Sevgiden öte sürekli ölüm.
Korkudan öte sürekli ölüm..
Ölçüden öte sürekli delirim…

Aslında, Erik Erikson’un İnsanın Kırk Evresi vardır. Onu gereksiz, onunu siz biz anlamayız, onu toplam üç evrede özetlenebilir. Onunu ise kendisi üşenmiş, yazmamış. Geriye elde kalıyor; doğum, yaşam, ölüm. Ayrıntılı listenin akademik önemi var tabii.

Varolmanın dayanılmaz netliği ölüm. Ah ölüm. Yerçekimi eşittir ölüm çekimi. Eşittir kader. Akşamımızda buluşacağız kara sanatçımızla.

Yaşam ölür.
Ölüm de ölür –
Azot döngüsüne

Boğazım kuruyunca
Terk edersin zaten
Öldür de beni!

Ölen ölmüyor
Giden dönmüyor
Yaşayan yaşamıyor


Çehrem artık kuru kafa
İnişe alışıyorum
Hoş hiç değil
Ölüm uzun sürüyor

Ölümüm boğazımda yuvalı
Genzimden getiriyorum
İki parmağım arasında evirip kokuyorum
– Babam kokuyor
Bu kadar – gerçek – benim mi?

Ruhsal olarak yıkık ölçüsünde yaralıydı. “Ölüm ayrılıktır. Ayrılık ölümdür. Cem ettim, semah çektim, kocamın ölümüne dayandım,” diyordu. Gözlerinin içleri acı acı da olsa gülüyordu, parlıyordu. Bir vakit daha geçtikten sonra kadın, koca bunak bir bebek olmaya yönelmişti. Yuvarlanmayı bir yerden sonra yönetemiyordu. Gözleri hala canlı ve artık bokunu oraya buraya silen sıvayan. Ve canlı, yaramaz, ateşli gözlerle kuyusuna bakacağını, korkarken aynı kalacağını, belki korkmayı bunamayla aştığını, biraz savdığını anlar gibiydim. Yolundan iteleyerek mi beni çekiyordu, mıknatısça halı sererek mi?

Herkes biraz ölümü tadacaktır, lütfen sorumlu kullanınız. O iki kez ölümün gelini oldu: Ameliyatta, depresyonda..

Pilot: “Kule, kaçış izni istiyorum.”
Yaş otuz beş, ölümün yarısı eder.
Ölümün sonu. Yokluğun sonu. Evrenin sonu. Paralel evrenlerin sonu. Bunların sonunu getireceğiz!

A) Ölüm hiçlik değil, sadece erkek hiçliğin bedeni. B) Ölüm hiçlik değil, sadece ben hiçliğin bedeniyim.
Ölüm mutlak değil, hatta gerçek olduğu kadar sanal. Değerlilerimiz ve kavga etmeyi sürdürdüklerimiz biz ölmeden ölemezler. Sevilen ölünün burada yokluğu aslında özlemden, hasretten ibaret.

Ölüm, doğum gibi hayatta birçok kez yaşanılır. Herkesin bildiği örneği; “Öldüm öldüm dirildim!” Benim dikkate değer saydığım önermem ise; “Ölümlerin büyük bir kısmı iyileştirilebiliyor.” Bir başka kolay önermem, her sevinip coştuğumuzda dirildiğimiz, her korkup üzüldüğümüzde öldüğümüzdür. Dolayısıyla dinlerin insanların inandığı ölümden sonra diriliş fiziksel can ve yaşamımızda zaten mevcut. Yineleyici halde. Sanki yaşamdan ve ölümden korkumuzu saf dışı bırakmak istercesine dışarıdan verili gerçeklikler halinde..

O halde, ne kadar kısa olursa olsun, yaşam her zaman tam dozdur. Çabalı değil, verilidir. Yaşam bir gündür. Sonsuz bugün, bu an. Şimdi yani şimdiki geçmiş zamandır. Yaşamda ölüm zaten vardır. İnsanın yaşamını ölmesi veya ölümünü yaşaması biçimindedir. Ölümde yaşam olabilmesi için insanın ölmezden önce yaşaması, basiretle, çile ve zevklerin önceden bilinmeyen çemberlerinden geçmesi gerekir. Ölümün varlığı, ölümden önceki hayatın doğru mu eğri mi, anlamlı mı anlamsız mı, var mı yok mu olduğunu göstermez. Ölüm bir nokta veya süreç olup canlılık ve canın niteliği ölüme göre değil, içtüzükle kendine göre değerlendirilebilir. Başarısız ölüm vardır, ama ölmek başarısızlık değildir. Başarılı yaşamın hedefi salt ölümsüzlük değildir. Başarılı yaşayıp, ölüp, unutulabiliriz; sorun yapmayalım.

İnsan bu, doğru; arar. İnsan sorar, tahmin eder, korkar, formüle eder, fark eder, anlamlandırır, anlamından soyar, eskitir, yeniler. Ölüm çok önemli bir referans. Korktuğumuz, korkmaz hale geldiğimiz ölüm, yaşam, çözüm girişimleri..

Bir ölümde iki seçenek şüphenin intihar ve cinayet olması intiharı da, cinayeti de, hayatı da bildiğimiz sanısına inmiş darbedir.

“Yavrum Allah ölümü dağlara vermiş, dağlar taşıyamamış; insana vermiş, insan taşımış.” Halk sözü. Galiba İslam ve Kuran’dan bozarak uyarlama.

Teke yarımadasının Fethiye dolaylarında söyleyiş özelliği; “kısmetse” karşılığı “ölüm zulüm olmazsa” derler. Köylü adamın biri hem çocuklarına eleştiri hem kendine özeleştiri olarak ölüm evi ziyaret yemeğini kastederek, “Öldüğüme ah demeyon, yemeklerin sırasını şaşıracaklar (ona ah diyorum),” demiş.
Yaşam ve belirsizlik işaretlerini okuma dağarcığı içinde şu da varmış: Rastlantıyla, bir çocuk kendi bacaklarının arasından geriye doğru ve ters bakarsa o civarda bir ölüm, can kaybı olacağına belirti sayılır. Köyümüzde bunu balkabağının bol dökmesi gibi ciddiye alıyorlar. Balkabağı aşırı verimli olunca o evden ölü çıkacaktır.


Kar yağması neden herkesi heyecanlandırıyor? Neandertal bir tepki mi? Kaçıncı buzul veya buzul öncesi çağdan kalma miras? Kar ayrıntıları azaltıp öze yaklaştırıyor. Bir de yüzleşmeye çağırıyor, bilerek bilmeyerek böyle. Karın iki büyük sonucu çocuklaştırma ve ölüme (düğüme) yaklaştırma. Birbirine zıt ama aynı kökten beslenen sonuçları. Çocukluk da öz evladımız, ölüm de öz evladımız. Ölümün kendisi bir şok iken, her tür skandalı duralatıp dengelemesi, kar gibi değil, bir gazete kağıdı gibi örtmesi..

Hayatımız hayata hazırlanmakla geçer. Kritik bir anda, çatışmaya hazırlanmış bir askerin mevzide tüfeksiz olduğunu birden fark edişi gibi, bütün hazırlıkların yetersiz veya boş olduğunu anladığımızda ölümle burun buruna gelmişizdir. O andan sonra duruma göre ölmeye de yaşamaya da hazır yeterli hale geliriz. Dank ettiğinde tamamdır. Ondan sonra canlıyızdır. Sonrasında inadına hazırlık, bilmezlik havamız sürerse artık o seçimdir, gerçek bilmezlik değil. Rüyamda bana bildirildi. Tüfenksiz asker bendim de.. Bir sonraki rüyamda da yetkisiz merdiven altı çocuk ameliyatı birkaç çocukla birlikte benimkine de yol kenarında ve minibüs içinde yapılıyordu. Ben bekleyen baba durumundaydım.

Birisi öldüğünde sevdiğinin, yakınının yas tutması, yas acısı iki kişinin ürettiği sevginin gelirlerinin vergisidir. Ticaret yasası ve sevgi ortaklığının özel durumu gereği sevgi gelir vergisi ölüm veya ayrılıkta ödenir. Hasrette vergiyi iki kişi ayrı noktalardan aynı alıcıya öderler. Ölüm halinde ortaklar adına arkada/geride kalan iki kişilik gelir vergisini öder. Sevilmeyenlerin kaybında göstermelik yas dışında acı olmayacağından gelir vergisi çıkmaz. Bazı ilişkilerde, açık veya örtülü hasımlık gereği, ölümde vergi değil eski bir icradan kurtulma ve rahatlama özgürleşme çıkar.

Suçun suçluluğun olmadığı bir dünya olanaklıdır ama mutsuzluk ve acının olmadığı bir dünya olanaksız. Acı ve mutsuzluk dinamiklerini sinirlerimizden çekip alamayız. Yine de bunlarla bilişsel ve duygusal ilişkimizi yeniden yapılandırabiliriz. Ölümle, zamanla ilişkimizde olduğu gibi. Diyeceğim o ki, kumarda 52’lik destenin hepsini aslar veya papazlardan ibaret kılamayız. Kötü gelen bir elin ceza oyununu Die Hard/ Postu Pahalıya Sat gibi deneyime çevirebiliriz.


Evren/Tanrı/Varoluş sorularda, doğru ve kendimizin olan sorularda tutsun. Veya sessizlikte.. Zira;

“Cevap, her zaman ölümün bir şeklidir.” John Fowles – Büyücü

“Hayır, sanatın amacı, daha çok, insanı ölüme hazırlamak, onu iç dünyasının en gizli köşesinden vurmaktır.” Andrey Tarkovski

“Canlı maddenin ölümü hiçbir zaman yokluk değildir; yeni doğumları içkindir. Bu maddesel ölümsüzlüğün önkoşulu, madde olarak kalmak, ayrışmamış olmaktır. Parça kendini ayrı bir tanımlama gayretine girmedikçe bütüne aittir; ölümsüzdür. Bilinçlilik, ölümlülüğü doğurur.” Bilgin Saydam – Deli Dumrul’un Bilinci

“Çünkü büyü olan yerde ölüm yoktur.” Joseph Campbell

“Yedi gün bekledim. O yedi gün çok güzel bir deneyim oldu. Ölüm gelmedi, ama ben ölmek için üzerime düşeni yaptım. Tuhaf, garip şeyler oldu. Çok şey oldu, ama en temeli şuydu: Öleceğini hissediyorsan, sessiz ve sakin oluyorsun.” Osho
[Osho Provokatör Mistik kitabı yayın komisyonu özetlemesine göre, ölümüne yakın (ölümünden 9,5 ay önce) 10 nisan 1989’da Osho söylev vermeyi bitirirken sekreterine enerjisinin tamamen değiştiğini söyledi. İnsanın rahimde dokuz ay kalarak dünyaya gelmesi gibi dünyadan ayrılmadan dokuz ay önce enerjinin ölüm için yine bir başka kuluçka dönemine girdiğini açıkladı.]

“Ölüm bize meydan okuyor; büyücü olsun, sıradan insan olsun bu meydan okuyuşa karşılık vermek için doğmuştur. Yaşam ölümün bize meydan okuma yollarının bulunduğu bir süreçtir. Ölüm etken güçtür, yaşamsa arena.” Carlos Castaneda

“Ruhlar için ölümün su olmak olduğunu, su için ölümün toprak olmak olduğunu, topraktan ise su olduğunu, sudan da ruh olduğunu söyler.” Herakleitos

“Yayın adı yaşamdır, işi ise ölüm.” Herakleitos

“Demek ki Venedik’ten alınacak ilk ders ölümlülüktür. (…) Güya Venedik alışılmıştan daha ölümlü bir şehir olduğundan bir ölüm şehridir, ölümün şehridir, hastalığın, kokuşmanın şehridir, sağlıklı bir iş hayatı olmayan bir şehirdir, güvercinleri gibi ziyaretçilerin sırtından geçinen bir şehirdir, hastalıklı bir şehirdir, yüksek ateş yüzünden görülen sanrıların şehridir, yaşını başını almış kulamparaların ölmeye gittiği yerdir. Elbette zırvadır bunlar. En ölümlü şey en canlı şeydir.” Ursula K. Le Guin – Rüzgargülü/Gülün Günlüğü

“Yüreklilik, acımayı dahi öldürür. Oysa acıma en derin uçurumdur. Ama yüreklilik en iyi öldürendir, saldırgan yüreklilik: Ölümü dahi öldürür o.” Friedrich Nietzsche – Böyle Buyurdu Zerdüşt

“Diyelim insan ömrü pek çok uzatıldı, acaba ölüm bir çıkar yol olma özelliğini yitirecek mi?” Elias Canetti – Marakeş’te Sesler

“Güvenli bir yolda olduğumuzu düşünebiliriz, ama o güvenli yol yalnızca ölüme giden yoldur. Güvenli sandığı yolu seçen biri bir ölüden farksızdır.” Carl Gustav Jung – Anılar, Düşler, Düşünceler

“Ölüm biyolojik bir zorunluluk olmayabilir. Belki de ölmek istediğimiz için ölüyoruz.” Sigmund Freud

“Gerçekten de, özel bir ölümü beklemek mümkündür, ama ölümü beklemek mümkün değildir.” Jean-Paul Sartre – Varlık ve Hiçlik

“Hanım yüzünü örttü. Her hareketinde dayanılmaz bir oynaklık ve şehvet vardı. O kadar ki, Murat artık yüzde yüz ölüme ait olduğunu bildiği için bizzat ölüm denilen tabii hadisenin bile şehevi hislerle dopdolu korkunç ve insafsız bir şey olduğunu düşündü.” Kemal Tahir – Karılar Koğuşu

[Bir Çinlinin kitabını okuyorum, adı “Hayaletler Kitabı”, bunu söylüyorum çünkü kitap yalnızca ölümden bahsediyor. Ölüm döşeğinde yatan bir adam, ölüme yakın olmanın verdiği rahatlıkla şöyle diyor: “Hayatımı zevke karşı mücadele ederek, onu bitirmek için harcadım.” Sonra öğrencilerinden biri ağzından ölümden başka bir şey çıkmayan öğretmene hınzırlıkla “Sürekli ölümden bahsediyorsunuz ama henüz ölmediniz,” diyor. “Öleceğim elbette, sadece son şarkımı söylüyorum, bazılarının şarkısı uzundur, bazılarınınki ise kısadır, ama sonuçta her ikisinin arasında sadece birkaç kelimelik fark vardır.”] Franz Kafka – Milena’ya Mektuplar

“Ölüm yatıyor bugünün geçerli sağlığının altında. Sağlığın bütün kıpırdanışları kalpleri çoktan durmuş varlıkların refleks devinimlerini andırıyor.” Theodor W. Adorno- Minima Moralia

“Ama ölüm karşısında, ölümün basit ve kolay olduğu inancıyla direniyorsak, yaşam tatsız ve boş olur ve özgürlük kavramı anlamını yitirir.” Rollo May – Özgürlük ve Kader

“Geleceğim, bekle dedi, gitti..
Ben beklemedim, o da gelmedi.
Ölüm gibi bir şey oldu..
Ama kimse ölmedi.” Özdemir Asaf

YÖRÜK HASAN

Çukur Ceylan köyünün en nevi şahsına münhasır, kısmen bunak, kısmen deli, ama cin gibi de akıllı, mani ve tekerleme deposu yaşlısı. Tabii bedeni tarih oldu. Esas adı Hasan Kurt idi. Bir dolu torunu, yeğeni, akrabası hala köylümüzdür.

Uyudum uyudum uyandım

Kahve dengine dayandım

Hasan dayı ben seni

… sandımıdım

Ah Yörük Hasan dedem, nereden bulvraan da bütün manilerini söyleteen, eksikleri de kendine soraan? [söyleteyim, sorayım.] Son bölümdeki vurucu tema neydi acaba? Sözü söylettiği bağyan onu saldırır, sardırır mı sandı? Şaşırmıştır da “İyi bir adam sandıydım, boynuzlu çapkın!” mı diyor? Bu tahminlerden ilgisiz başka bir şey mi vardı? Hasan dayım, kimse senin sözlerini, manilerini anımsamıyor. Sadece kendini biliyor, şunun kocası, şunların babası diyor. Yaşlandığında matıfladığını, yarı deli, yarı meczup bir şey olduğunu biliyor. Seni galiba yeterince korumadık. Oysa hemen her Anadolu köyündeki gibi, bizimkiler de “Delisi çok olan köy çok ileri gider,” derler. Oldu mu bu? Herkes senin birkaç manini bilmedikten sonra sen boşuna mı yarı deli oldun, boşuna mı bunadın? Boşuna mı döktün o ciğeri, ses özeklerini?

Olsun varsın. Senin gençliğin, yaşlılığın korumadığın aklınla birlikte bir akıl ve kültür dağarcığı oldu. Saçtın sözlerini. Unutulsa da olur. Gereken yine bir yerinden yumurtlar. Bulur söz formülünü. Duyduğuma göre Danacı Emin senin sesini teybe çekmiş, anlattırıp söyletmiş. Seninle birlikte ovada mal güderdik. Çobanlık arkadaşıydık. Çalışkan biri değildin, ama her harman yerinde değneğin ucuyla teker teker nohut teneleri ortaya çıkarır, onları küçük bir keseye ilkerdin. Sanki güttüğün mallarla birlikte beslenirmiş gibi. Bu benim için damlaya damlaya göl etme ilkesiydi. Bir tür verimlilik ve tutumluluktu.

***

Bir gün Yörük Hasan’ın boz eşeği sahibinden kaçmış. Semerine ilintilenmiş olan orak eşek koşarken kazara dönüp kendi sırtına saplanmış, hayvan kan kaybından ölmüş. Yörük Hasan’ın kendi de bunamıştı. Güzün selli, çamurlu, kırağılı bir gününde olasılıkla evinin ışığı sanarak 10 kilometre uzaklıktaki mermer şantiyesine doğru kendi kendine bıdırayalak, bıdırayalak yürümüş gitmiş. Ovada geceleyen bizim çocuklar, kardeşlerim korkup, anababamız geldi sanıp toparlanmışlar bile. Sonunda Dont Özü’nün ilerisinde, kesikte bacak ata ata bataklığa saplanıp kalmış. Taa karşı köy İncallılar’dan iki avcı görmüş de tanıyamamışlar, bizim köylüye haber vermişler.

O batağa saplanıştan sonra Yörük Hasan ancak bir iki ay sağ kalmış. Benim akrabalarım arasında da ona soydaş olanlar var. Bir yeğeni unutkanlığa yatkınmış. Bir keresinde bu yeğen Isboğlu’nun evine saman depmeye gitmiş. Hedefi ıskalamış, inip yürümeye devam, Başmuar’ı geçerken karısı farkına varıp şakamat lakabıyla “Voyn Şükürü!” diye ünnemiş: “Samanlık beride, beride.”

***

Hasan dayım, bir anıcığın çok ömür. Bir yayla evinde içkili olmuş olabilir, hep birlikte yiyip içme ve şakalaşmak için buluşmuşsunuz. Buna oralarda henk kurmak denir. Galiba arkadaşların sana oyun etmişler. Senin yiyeceğine müshil karıştırmışlar. Gece olmuş, kapı dipli, yani bir tür mekanizmayla kapalı, kilit gibi. Herkes yer yataklarında, uyur numarasındalar, ama gözleri sende. Bir süre sonra dertlinin ishali zor etmiş. Kıvranıyorsun, tırlak patlayacak. Tıkır tıkır karanlıkta kapı açmaya, bir yandan dostlarından destek almaya çalışıyorsun. Sert ve güçlü söylersen sıkışan ishal senin donuna dolacak, o yüzden usul usul isim fısıldıyorsun, sızlanıyorsun. Tıkıraştırma devam:

  • Süleemeeen, Süleemen!
  • Mıraaat, a Mırat!
    (Sessizlik ve kapı mandal mekanizma kurcalama sesleri…)
  • Süleemeeen, Süleemen!
  • Mıraaat, a Mırat!
    (…)

Ve sonunda: Hah, anacığını silktiğim! Kapıyı da açtım, donuma da sıçtım!

Birkaç manisini dizivereyim de belki anısına eğilen birine ek olur, katkı olur:

Çavış, çavış!
Gel bana danış.
Eskerden mi geliyon,
Sırım sikli çavış..

Ötten geliyor bi gartal
Bi ganadı yer yırtar
Bi ganadı gök yırtar
Buna Mamadali pelivanı derler
Otuz adam garnı yırtar..

Avradım avradım
Daşı deyneği kavradım
Ben değneği aldığımda
Neden kaçmadın, ay avradım!

Gemi gelir Aydın’dan
Karlı dağın ardından
Çoluk çocuk ne anlar
Gül memenin derdinden

Gemi gelir yanaşır
İçi dolu çamaşır
İstanbul’un kızları
İstemeden yanaşır

Combazı garefil dolu
Kesesinde saman yok!

Anılı, olaylı da olabilecek bir mini Yörük Hasan tekerlemesi:
“Gır gıdım gır gıdım
Önüne ot atarım
Ardına sap atarım”

Yörük Hasan dayımızdan miras bir cümlede kendisinin malı cin gibi ve hain ruhlu:
“Fineket geliyor benim mallar.”

Yörük Hasan’ın ani çıkarabileceği sağ kroşe ve parça etkili bomba cümleler var. Yörük Hasan’a özgüdür, basit ve kestirmedir, imzalı sözleri sayılır:

  • Tüyü boz, Trampayı boz! (Anlaşmayı bozuyorum.)
  • Senin götün kokuyor! (Rakibi anında yere serer. Karşı savunması çok güçtür. O andan sonra muhatabı şirretleşebilir.)

[16 Aralık 2013]

ETOBUR EVRİM UYGARLAŞMA

[16 Aralık 2013]

İnsan temelde diğer maymunlar yani primatlar gibi otobur bir hayvan. Tarihin bir yerinde hem ağaçtan indi/düştü, hem dişi eti tattı. Hepçil oldu. Tek eksiği belki de leşçil olmak. Her türlü hayvan kategorisi ve sınıfıyla rekabet ediyor.

Homo erectus sapiens etobur hale gelmeseydi yani maymun kalsaydı beyin kapasitesi gelişemezdi. Maymunlar kadar kavgacı ve saldırgan olurdu. Zekası nedeniyle insanın saldırganlığı daha tehlikeli. Bu tehlikeden ötürü insanoğlukızı sinyal verebilmek, birbirine sağlıklı uyaran verip alabilmek için tüy döktü, çıplak maymun oldu. (Desmond Morris bunu aynı isimli kitabında enine boyuna inceliyor. Yanılmıyorsam zoologtur, hala da sağ.) Ne diyordum, insan böylece bu haberleşme kapasitesiyle evrim tarlasında hızla gelişti. İnsan saldırganlığı -ileride uygarlaşmada en özel haline şiddet denilecek- kendine dahil aşırı tehlikeli olduğundan uygarlaşmaya yol açtı. Uyaran vermek, geri bildirim almak zorundayız. Demek, uygarlığımız, insan kültürü başlangıçta aslanlaşıp (veya kedileşip) etoburlaşarak ağaçlardan inişimizle viraj aldı. Midemiz hala etlerin sindiriminde zorlanıyor. Mide-barsak özgün olarak et için tasarlanmamış.

Uygarlığın, etoburluğun son evresini tartışma zamanı geldi. Ruhsal etoburluğa da bakmalı. İnsan olmanın bir özelliği de verili tanımlı olanla kısıtlanamaması. İnsan şudur, başka şey değildir demek ne kadar zor? Bu insan değil dediğimizde yalnızca şaşkınlık dozumuzu açık ediyoruz, insanlık namına birini insanlıktan dışlayamıyoruz. İnsan şimdiye kadar dışta tarihte ve içte iç dünyasında neler yaptı olduysa odur. Neler yapacak olabilecekse gene odur. İnsan olmayı sadece dün belirleyemez, dün yalnızca bir göstereçtir. Gelecek de belirler. Geleceğin insanı belirlemesi, insanı kendi imgeleminin belirlemesi anlamına da gelir. Kısıtı sınırı, öncelikle çağrışımları yani hayal gücüdür (imgelem gene).

Şimdiye kadar tarihte ve insan ruhunda, ne hayal edildiyse erinde gecinde gerçekleşti. Bu bir eğilim, adeta yavaş işleyen bir fizik yasası. Yeşil dünya, hayal ve tasarım gerçekleştiren bir gezegen. Aynı Tarkovski’nin Solaris’i gibi. Korkacaksak korkalım bundan -umutlanacaksak umutlanalım. Ne düşündüğümüze, neyden korktuğumuza, ne arzuladığımıza dikkat kesilelim. Korkunun bir anı aşan dozları, hele duyguyla dolu imge halindeki korkular, evren işçilerince arzu gibi işleme alınıyor. Evren düzenekleri Türkçe bilmez, duygu ve eylem bilir. Ayrıca hemen her dildeki olumsuzluk ekleri evren dilinde yok. Her tümce -meme -mama tarzındaki eklerinden soyulmuş sadeleşmiş içeriğiyle evren tarafından arzu mektubu dilekçesi olarak yorumlanır.

İnsanın bencilliği de evreni yarıp geçebilir -büyük intihara değin genişleyebilir. Maddi evren belki de bir iç elemanı, canlı cansız üyesi tarafından parçalanabilir, yok edilebilir. Bireyin, canlının özgeciliği yani fedakar, düşünceli, bütünleşik olma kapasitesi de evreni kuşatabilir. Herkes herkesi, her şey her şeyi etkiler; her birim ağ bütünleşiğidir. Her bir işi tek birey tek başına yapamaz ama olup yapanlar iyisiyle kötüsüyle kardeşimizdir, biz de bir parçasıyızdır. Her bir büyük ve küçük olayın. Bilerek de sorumluyuz; bilmeyerek, unutarak, bakmayarak da. Sorumluluk suç değil, büyük resme katılım anlamında. Kim elinden ve gönlünden ne geliyorsa onu yapsın. Bilse bilmese çorbacıdır.

EFELİK RUHU

Zeybek dinlemenin zevki, tutku haline gelişi.. Yalnızca bir nokta olan bireyin gücü, inadı, kendinden geçmişliği, gözükara oyunbozanlığı olarak milliyetçilik gibi. Bu haller içimde efeyi ve zeybek dinlemeyi bayraklaştırıyor.

Hemen baştan sululuğu ama.. Hayd’efem! (Sok veya tak artık şunu demeye gelir..)

Efe demek psikopat, sosyopat, antisosyal, adaleti zorla ve kendi eliyle sağlamaya kalkışan eşkıya demek. Hele bir kısmı çetesiymiş, suç örgütüymüş daha örgütlü. Kan ve adalet, kanlı adalet imgesi. Efe topluma ve toplum düzenine zararlı, ama aynı topluma efelik ve efelik ruhu gerekli. Toplumun yücelme, aşkınlık, coşku, hayal kurma, riske girmeden özdeşleşme işlerini tez elden, tek elden yerine getiriyor. Düzenin askıya alınması düzenin en ince oyunlarından biri ve toplum bunun için harcayacağı çocuğunu, efeyi kullanıyor. Sonradan türküsünü yakar, destanını yaratırsa efeyi liderler arasına alıyor, günah çıkartmış, af dilemiş oluyor. Zeybek, öldürülen efenin teşhirinin ruhsal düzeyde ve daha sonra yapılanı. Öldüğünden emin olunan efeye zarı zarı ağlanabilir.

“Efe bıçım” efe donunda, efe gibi davranan, efemsi kişi. Olasılıkla zamanında efelere de söylendi ama daha çok efe taklidi yapan külhanbeyi, zeroğlu, sert, kabadayı kişilere arkalarından söylenen, eleştiri ve hafifseme yollu sıfattır. Bu söylemdeki efe, efelenen ikiyüzlüye benziyor ama efelendiği ve arkasından bu sözü edenler de ikiyüzlü.

Çukur Çeylen’de Kaşlı Ahmet nam efe bıçım ama benim sonraki olgun oturaklı halini bildiğim bir ademoğlu var idi. Kaşlı A’mat 20-25 yaş arasında bir süre cezaevinde kalmış. O zaman dayısıyla cezaevinden mektuplaşıyormuş. O, dayıdan biraz para göndermesini istemiş. Dayısı göndermemiş veya yazıyla gönderemem demiş. A’mat sizi şöyle yaparım, böyle yaparım diye yattığı yerden tehdit etmiş. Dayısı mektupta cevaben “Dakılı köpek ürer,” demiş, yani kaale almamış. Kaşlı A’mat cezaevinden çıkar çıkmaz, eve gitmeden önce dayısının on tane atını tabancayla vurmuş, öldürmüş. Efelik kariyerini yakın akrabasından başlatmış.

O değil de, bu Egelilerin bol keseden “efe”, “efem” deyişleri benim kulağımı tırmalıyor. Hocam, beyim, kanka gibi içi boşalarak yaygınlaşma tehlikesi de içeriyor. Aşırı kullanım, gündelik kılma her şeyin içini boşaltacak. Böyle bir özel adlandırmanın değeri ve etkinliği aynı zamanda sürekli baş vurulmamasından, yalama edilmemesinden gelirdi.

Sevgi var, doğruluk var ama onlar hep sevgi ve doğruluk denilen yerde değil. Sonuçta ben Memet Efe değilim, Memet’im. Efeliğim çıkarsa zamanla ve olaylar bağlamında çıkar. Eskiler, evet, büyüklerine efem derlerdi, ben de tanığım. Bizim çağımızda efe efem abartıya, öykünmeye girer. Hatta paşa gibi, efendi gibi, “sakin ol şampiyon” gibi tam tersi anlamda kullanılır olmaya başlayabilir. Bütün rütbe ve sanlar zamanla veya içinin boşalmasıyla değer kaybına tabidir, hiçbiri kaçamaz.

Efelik ruhuna ben ilişkiler ve duygular dünyasında yer buluyorum, pek seçkin bir yer. Aşk ilişkilerinde iki kere ikinin hiç ettiğini kabul etmemek, iki kere ikiyi dört ettirmeye çabalamak kişiyi pratikte aşkın sevginin dışına düşürür. Aşk eylemi sertlikle, hep ve hiçle yürür. Aşk ilişkisinde Türkler için başlıca iki kutup vardır: Ağalık kutbu, Efelik kutbu. Bu ana kutupların arasına çıkar ve mantık yolu demeye gelmek üzere Yahudilik kutbunu sokan, kuramsal olarak aşk dışına atılmış olur. Düşünüyorum da, her gerçek ilişki, sevgi ilişkisi bir parça ideal pozisyonla bir parça da gerçel; çıkarmış, şüpheymiş, kullanmaymış, iktidarmış, vs insan halleriyle bezeli olur. Bu gerçel-ideal gerilimi insan olmanın bedensel ve ruhsal gerçeği.

Dedemin çağdaşı, 1909 – 1933 arasında yaşayıp Fethiye ile Elmalı arasında etkinlik göstermiş Sırrı Efemiz var. Kendisine türkü de yakılmış bir 20. yüzyıl efesidir. Kökeni Çerkes. Öyküsü Akdağ’ın kuzey eteklerindeki Seki’deki yayla evinde başlıyor. Marangozluğu ile ünlü Sırrı, ağa ve eşraftan Abalı sülalesinden komşu “Deli Saliha” ile bahçe sulama anlaşmazlığı sonucu, onların ahırlarından iki develerini keserek efeliğe başlamış. Sonradan bir dörtlü çete oluşturmuş. Jandarma aramasında Seyil Dont’ta bir jandarmayı vurmuş. Rodos’a kaçmayı kafasına koymuşken Düdenköy’de yakalanıp Elmalı Cezaevi’ne kapatılmış. Orada cezaevciler onu sağ komak istememişler. Kum torbalarıyla darp izi bırakmadan öldürüp “İntihar etti” demişler. Talimatla başı kesilip başı Seki ve Kemer’de teşhir edilmiş. Sevdası da var, sevdalısı Zeynep’ten bir çocuğu olmuş.

Seki’ye yakın olan Çukur Çeylen köyümüzden Kaşlı Ahmeti/A’madı kopil efe iken Sırrı Efe’nin dost çevresine katılmış. Sırrı Efe’nin başka bir kızı, annemin ilkokul arkadaşı olmuş. Büyük aşkı Zeynep’ten değil, Ma’tıp (Mehtap) denilen bir kadından ve adı Alive (Aliva). Efe’ye bizim yörede eksiksiz sesletimiyle Sırrı demezler, “Sırı Efe” derler, yöresel türkü okuyuşlarda buna dikkat edenler vardır. Hakkında internetten buldurulabilecek İlhan Kurt’a ait “Beşkazalı Sırrı Efe” diye bir tarih-inceleme kitabı var.

Kaşlı Ahmet’in oğlu Celil’den bazı öykülerini dinledim. Bir öykücükte ana kahraman Sırrı Efe değil Ahmet Onbaşı. Sırrı Efe bir gün Kaşlı’nın yanına ziyarete geliyor. Yiyip içtiklerinde Kaşlı Sırı’ya yatak ettiriyor. Adam yattıktan sonra Ahmet Onbaşı atla 70 km tepip uzaklardaki bir hasmıyla kapışıyor veya efeliğini yapıp geliyor. Sanırım kimseyi öldürmedi, yoksa bir şekilde ortaya çıkardı. Ertesi sabah jandarma sorgusunda Kaşlı Sırrı Efe’yi tanık gösteriyor, şüpheli şahıs olmaktan kurtuluyor. Sırrı anlıyor dalgayı, “Ben o kadar nam yaptım ama bu numara aklıma gelmezdi, sen benden üstünmüşün, ver elini öpeyim,” diyor. Çok uyanıkmış Kaşlı Ahmet dayımız.

Köyümüzün bir başka uzantısı olan İncealiler (İncallılar) köyü/mahallesinin de 1970’lerde namlı bir efesi vardı: Durmuş İnce. Seveni olduğu kadar sevmeyeni de çok. Jandarma ve polisin değişmez şüphelisi.. Fethiye’de banka mı soyuldu, yaylada adam mı öldürüldü, bir kişi kolu bacağı kırılana kadar mı dövüldü, her olayda Durmuş İnce içeri alınır, gerisine sonradan bakılırmış.

Gazeteci Abdi İpekçi öldürüldüğünde, emniyetin “Bu işi kim yapar?” sorusu, olağan şüpheli Durmuş İnce’yi akla getirmiş, yine tutuklanmış ve gazetelere çıkmış (Milliyet, 9 şubat 1979). Durmuş İnce’nin telefonla ceza avukatına ulaşmasıyla avukat İçişleri Bakanlığı’na telgraf çekip, Durmuş İnce’nin siyasi görüşünü (sol), Abdi İpekçi’ye sevgisini belirtmiş. Sonra Durmuş İnce aklanmış vs. Yaşamının son zamanlarında Fethiye’de otel işletirmiş.

Hafif içeriye Denizli Tavas’tan öğrendiğim çağdaş efe özetine geçeyim. Torununun kızını tanıdığım, iki bacakta iki bıçak taşır bir Tavas efesi; Çizmeli Efe. Galiba çizmelerinde bıçak koyma veya saklama yerleri var. Herkes ondan çekinirmiş. Genç yaşta içkiden, doğrusu ispirto içmekten ciğerlerini çürütmüş. Bazı hasımlarını öldürmüş. Öldürülmesi için pusu kurulmuş. Bıçakladığı çok adam var, pek tüfek ve tabanca kullanmazmış. Öldürdüğü kişilerden biri yaka silkilen adammış. Teslim olmaya gittiğinde karakolda salıverilmiş. “Sen toz ol. Duymadık, kimin öldürdüğünü bilmiyoruz.” Kumarı varmış ama sadece zar atarmış. Çökmesi öldürülmekten değil, içkiden. Asabi olduğundan gelinini dövdüğü gibi evi de dağıtırmış. Efe olmayan dedemin huydaşı oluyor. Sonunda dağda ölmek üzere can çekişirken oğlu bulup sırtında aşağı köye getirmiş. Öldüğünde akciğerleri ufak bir el kadarcık ve köpük topağı gibiymiş.

Dipnotlar, çözümlemeler:

Ağalık, verme vericilik ruhu. Ağalıkta da bir yürek var. Efelik ise alma, vurma, öfke ruhu. Uzaktan kavram bağlantıları ağalık-sevgi-tasavvuf, efelik-güç gösterisi-yoga. Sırrı ile Kaşlı’nın efeliğe başlangıçları çok benzer. Kaşlı’nın efeliği ölmüş veya gündelik hayata karışmış, yaşlılığını gördüm. Sırrı’nın kendisi ölmüş, efeliği kalmış, o yüzden eşitlerse de onun namı yürümüş. Belki Kaşlı için emekli gladyatör diyebiliriz.

Kaşlı’nın ve Sırrı’nın birden fazla eşi yavuklusu var. Şövalyemsi, bir hanımın sözcüsü gibi değiller. Bu bakımdan yürekli ve açık sözlüler kendileri için konuşuyorlar. Psikolojik unsurlardan egodan da çok id’in, altbenin, içbenin temsilcileri. Aşk kutuplarına hariçten sokulan dalkavuk, ağa ve efenin ikisinden de farklı. Sanki Yahudiye, gündelik çıkarların adamının ilişkilerdeki haline benziyor. Nüfus olarak en çok Yahudiler varız piyasada. Ağa da efe de az.

Bir konu daha. Efe bireysel veya ilişkisel yaşam ile toplumsal siyasi yaşamın kavşağı.. Bireyin kızgın yağdaki hamsi gibi birden kalabalığın, tarihin sahnesine fırlaması. O bakımdan bir Osmanlı paşası olduğu halde Atatürk bir efedir, kallavi. Elbette çapı ve devlet kuruculuğu nedeniyle tipik bir efede sakil duran entrika ve politika özelliklerine de sahiptir.

Tabii efede bir sınıf tutma ve ezilen temsilciliği beliriyor. Şu var ki, tipik efe adalet için yanıyor, kendini yakıyor. Yalnızca işaret fişeği oluyor, sonra top toplumdadır. Efenin örgütçülüğü bir yere kadar. Veya örgütçülüğü daha çok ulaştığı gönüllerde ve yüreklerde. Derin devlet gibi, derin örgütleyici. O yüzden toplumun bu tip referanslara, özdeşleşilecek, yürek ve enerji sağlayacak simgelere gereksinimi var. Onu toplumca öldürdüğümüz halde yok olmuyor. Topluma en çok bu psikopat toplumdışı tayfası hizmet etmiş, yaramış oluyor. Keçileri kendi içlerinde bütün ve canlı kılıyorlar, keçiler kaçmıyor.

Sadece Atatürk ve Che Guevara mı; Peker de öyle, Deniz Gezmiş, İbrahim Kaypakkaya da öyle. Kimse örneği olduğu ruh ve insan modelinin saf hali, başka hiçbir şey olmayanı zorunluluğunda değil. Biz gözle ve yürekle ayıklayacağız. Burada sol örgütçüler aynı anda hem efe, hem sırasında kullanılmak üzere yeni toplum mayası. Efsaneler olmadan kalabalıklar yürümez, ilerleyemez. Heyecanlandırmayan her din ve tanrı ölür. Olmadı topluma hormonlu, yapay önder ve efsaneler mitler pompalanır, servis edilir. Ona da dikkat etmek gerekir. Nerede can, gerçek can var, nerede gerçeklik var.. Yine de sanırım gerçek aşk, yapay aşk bir yerden sonra aynı kaldıraçtırlar, işlevi olan vardır, gerçektir.

Aydın insan ne kalabalıkların yerine geçebilir, tarih yazabilir ne efelik taslayabilir. Aydın insan baykuş gibi bakar, bakar, derini görebilişiyle şeylerin işine yarar. Mimar imgelemine sahiptir, yeni yapının iskelesini kurucu olur.. Aydının kendini zindanlarda çürütmesi kendi tercihidir, ama asıl görevi o değildir. Efenin sağladığı yüreğin yanına, kullanılabilir beyin biriktirmektir. Yedek beyin, dondurulmuş çekirdek beyin. Yeni toplumun gizli anayasası, nizamnamesi. Türkiye’deki asıl gariplik aydınların pek çok durumda efeliğe zorlanması veya soyunmasıdır. Gözümüz aç, enerjimiz çok, ne yapalım!

YASAK AŞK İKİZ İNTİHAR

Aşk uğruna ölmek saçma, öldürülmekse makul diye düşünüyordum. Yaşam, saçmanın öldürülme düzeyindeki bir yorumunu karşıma çıkarttı. Bir yasak aşk çifte intiharı öldürülmenin “çaresizlikle ölme ama öldürecek olanları çaresiz bırakarak öldürme” gibisini gösterdi.

Şu haberdeki iki yasak aşk intiharı kahramanından ölen kadın ilimizden, yöremizden. Babası yörük ve US denilen efeydi. Kocası kumarbazmış, kadın onun çok borcunu çalışa çalışa ödemiş. Yörük kızıyım, efe kızıyım demeden, temizliklere giderek. Yasak aşkı aile dostuyla. Kadının ailesi kayboldukları ilk duyulduğunda zaten, öldürürüz, yaşatmayız demelere başlamışmış. Rahat bırakılmayacaklar diye umutsuzlukla beraber intihar etmişler galiba. Koyunlarına mektup koymuşlar. Erkek çok zor ölmüş olabilir, ip kırılmış. Erkek (Se), birlikte gömülmelerini vasiyet etmiş, ama kızın anası cenazeyi yaylaya köye getirtmiş. Keşke Türkiye’de hiç olmazsa aşk intiharlarının birlikte veya yan yana mezara konması adetini şimdiden sonra bari oturtabilsek.. 

S kadın (Sa) içini sadece eltisine dökebiliyormuş. Sa, gerçekleri sonra anlatırsın demiş. Kocasının kumar borçlarından (muhtemelen ayrıca gözünün onu basmamasından, sevgisizlikten) burasına gelmiştir. Kaçmazdan önce anasını aramış helallik istemiş, kocasından canına tak ettiğini söylemiş. Mayıs başında kaçmışlar. Bulunmaları 4-5 gün içinde olmasa, ne oldukları  bilinemeyecek, vücutları bulunmayacak, belki belirli mezarlarına gömülemeyeceklerdi. Doğrudan ortaklaşa intihara (benim ikiz intihar diyesim geliyor) basıp gitmişler. Hemen o bölgede bir yerde intihar etmiş, asılmışlar. Bizim yörenin dilinde kendini asmaya asılma deniyor. Se’nin ipi kopmuş, çok debelenmiş, yine de ölmüş. Bulunduklarında gözlerini arılar yemiş veya yemeye başlamış. Toprağın sıcaklığıyla adamın vücudu şişmiş durumdaymış. Kadın ise can havliyle elleri boğazındaki çaput düğümünde olarak asılı kalmış.

Birlikte ölmeleri aralarındaki duygunun da şansı. Biri arkada kalsa mutlaka aralarındaki duygu, yaşam ve yaklaşım farkları görünürlük kazanırdı. Böylece yaşam onların ortaklaşma iradelerine yardım etmiş, iplerini birleştirmiş. Dolayısıyla ailelerin anlayışsızlığı ve düşmanlığının üstüne çıkıyorlar. Pek çok yaşayan olarak zombiyiz (canlı değiliz), onlar ise ölmüşken destanlar. Çook daha uzun yaşayacaklar. Bilinirlikleri, anılmaları sadece soy sülaledeki anılardan ibaret kalmayacak. Onlar ölü değil, artık yürek açan, yürek genişleten çağdaş efeler. Eylemlerinde tabii ki çok ciddi saldırganlık var. Hem etkin, hem edilgen şiddet. Bizi siz öldürene kadar biz zaten ölmeye kaçar, öldürecekleri boşa düşürürüz. Hatta burada kaptan haline gelen Sa ve efe/psikopat olan erkek kardeşlerine, tüm yörük aşiretlerine racon kesiyor. Merkezdeki kaptan efe sayılan erkek kardeşini gece gündüz zamansız mezara kapanmaya giden, olanları anlayamayan, gözleri yaşlı, hayata kapanmış ve şaşkın durumda görüyorlarmış. Zırt pırt öfke saçar, silahla ve öldürmeyle korkuturmuş. Yapar yapmaz, bazı yaptıkları olmuş olabilir. Babasının daha çok vukuatı var. Efeliklerden, hışımla anlaşmazlık çözmelerden yana da çok, kız kadın kaldırma, kız kaçırmaya yardım gibi kadın işleri de çok. İki karılıydı ve 65-70’lerine tam ulaşmadan bunamayla öldü. Sa’nın diğer bir erkek kardeşi halen cezaevindeymiş galiba, sabıkası olmayanı yok. Babasının kalan iki eşi koca bir beton konakta birlikte oturuyorlarmış. Öbür durumda yaşatmam, yakalarım diyen/diyecek adam erkek kardeş şimdi, kaçsalardı, Yunanistan’a gidebilirlerdi diyormuş. Sa’nın aşkı Se tekne sahibi zengin adammış. Ölmeden önce 100 küsur bine araba satıp Sa’nın ailesi yararına harcamış olabilir. İsimleri de uyaklı: Se ve Sa. Küçük dedikodu kabilinden Sa’nın güce tapan, parayı çok önemseyen bir kız/kadın olduğunu söyleyenler çıktı, ama bu onun gözü kara cesaretini ve yüreğini dışlamaz. Soyu sülalesi suskunluk yemininde gibi olmasa daha fazla işlenecek, kamuoyunun gereksindiği efelik ruhunu uzun süreler karşılayacak öykü unsuru çıkardı.  

Onu beğenmeyen, eleştiren, kakışan kadın ve erkekler varsa, normal bir zaman akış hızıyla yavaş yavaş onunla özdeşleşebilir. Zeybek, efe, sanat unsurlarıyla birlikte konu ve öykü kalben yücelme fırsatı yakalayabilir. Barışılır ve sahiplenilir. Sırf Fethiyeli hemşerisi olmak bile bana özdeşleşme fırsatı veriyor. Hiç birebir yaşanmışlık, karşılaşma, gözüme çarpma anımsamıyorum. Bu da nedir, efsanenin yanından ona tamamen kör olarak geçebilirsin. Efsane de kendine yabancı olabilir. Geri gelmez bir anda, efsaneliğin bir temel ve seçici hareket kipini yakalar, var olur. Bazısının ruh parlaması göz kamaştıracak kadar erken ve sürekli de olabilir. O durumda efsane göz göre göre geliyor, bizim aramızda büyüyor olur.

Sa çoğu yörük kızı gibi motosiklet kullanmayı biliyormuş. Ası yerine, yamaca scooter motorla gitmişler galiba. Motor sürmek demek at binmek demek. Annesi kaçmayı ilk duyduğunda “Ölülerin gelir inşallah!” diye öfke gösteresiymiş. Ölüsü 4 -5 gün sonra, belki de kokma sayesinde bulunduğunda ise, “Dillerim kırılaydı, demeyeydim, 20 yıl bile küs gezsek geçerdi, açılır konuşurduk,” demiş. İsterim ki karşı fikrim o anaya gideydi: O ilenme sandığı gibi ilenme olmayabilir. Haber geldiğinde belki çoktan kendilerini ikiz astılar. Anasının dedikleri farketmeden olacağı bilme biçiminde bir saptama, bir önsezi. 

İntihar edenler kötü eder, cehenneme düşer diyenler böyle yüksek enerjili bir intiharla olasılıkla suspus olurlar. Dedikleri kırık plak sesinden öteye geçmez. Bir kere olay öyle güçlü ki.. Öldüreceğiz diyenlerin yargısını kabul ediyor, bize hayat yok, anladık diyorlar. Ve fakat Sa infazı eline alıyor ve pokerde floş royal açar gibi grand bir hamle ile yalnızca ikisini konuşur, diğer tüm saldırganları susturur kılıyor. Dolayısıyla yaptığı, kendini suçlayıcı değil, herkesin üstüne çıkarıcı apayrı bir harakiri. Evet, nefs, can azizdir, kolay kolay gözden çıkarılamaz. Ama Sa intiharı bir feda, özveri eylemi ve bağırıp haykırma eylemi olarak çıkışa dönüştürüyor. Se onun sadık çömezi, çırağı sayılmalı; kaptanın kadın olduğu çok açık. Öykünün başında bir tıkanıklık, açmaz vardı. Hem aile istenci hem toplumun tutucu tercihleri gereği. Zor oyunu bozar, Sa zor tercihi ile kuşatmayı yarıyor. Bir mini süs de Sa’nın dilinin kırık, iletişimsel, becerikli ve güzel oluşu. Bunlar tek başına değil, matris içinde öteki renklerle birlikte onu temizleyip saflaştırıyor, yukarı taşıyor, saydırıyor.

Bu ikiz intihar destansı bir şiddet ve aşk intiharı. Beni çok etkiledi, etkilemeye devam ediyor. Eskiden olsa türküsü yakılırdı. Benim çocukluğumda bu tip bir olay olduğunda bir zaman içinde yeşil veveya kırmızı yazılarla, saman kağıdına basılı destan şiirler çıkardı. Teksir kağıdı niteliğinde ama gene de daktilo harfleriyle baskı anımsıyorum. Cami kenarından mı, dükkanlardan mı alıyorsa, babam eve alıp getirirdi. Anababamın fiilen birlikte oturup okuduklarını görmezdim, ama etkilendiklerini, etkileştiklerini anlardım. Okumayı öğrendikten sonra birkaç tanesini okudum; içeriklerini şimdi anımsamıyorum. Örneğin benim çocukluğumdan kalma bir aşk öyküsü türkümüz, garip şekilde Uşak türküsü bilinerek radyolardan çalınırdı. Bizdeki adı Hacıların Osmanı. Türkünün adıysa Kiremitte Buz Musun (beyit devamı – gelin misin kız mısın)…

TÜL-ZAR MEVSİMİ

Mardin Abbaraları

Mardin – Urfa bizim kendi ortadoğumuz. İki hatta üç uzakdoğumuz var. Artvin uzakdoğusu, Van-Doğubeyazıt uzakdoğusu ve Şırnak-Hakkari uzakdoğusu. Ortadoğumuz hem biraz Kürt, hem biraz Hristiyan (eskisinden, özgününden, sanatkar Süryanisinden), hem biraz Arap.

Biraz batıdan bakınca Arap keyifçi de demek, geri de demek, biraz akıncı ve işgalci de demek. Suriye mültecilerini sofrayı daraltan, açıkgöz akıncı ve hazırcı görmüyor muyuz? Kaçan, can kurtaran, hayat ve uygarlık arayandan önce.. Halbuki Arap aynı zamanda bizmişiz, daha batı karşısındaki bizimkilermiş. Hiç yabancılamayın. Araplar hatta renkli gözlülermiş. Bize oryantalist patinaj yaptıran, ezber bozan, içimizdeki faşisti uyaranlarmış. Onlar ustalar, zanaatçılarmış. Murathan Munganlar bizleşmiş Süryani Araplar, Suriyeliler değil mi? Kaç kat, kaç tür biz varmış bizden içerü? Mardin atölyelerinde yapılan Suriye badem şekeri beni bölgeme, kendime yeniden açtı, tanıttı. Alttan gelen yabancı korkumu göstertti, peşinden dağıttı. Harran’ın dilavaz, hazırcevap kefiyeli turizmcisi beni bizi ağırlıyor, Arap fistanını yakıştırıyor, iç savaştan da önce gelen Suriyeli işçisine umut yolculuğu başlatıyor.

Benim için kendi ortadoğum abbara (sokaklar geçidi) ve TÜL. Bilinçten bilince, bilinçten gizeme geçit. Benim şimdiki mevsimim ZAR mevsimi. Anlayış zarının eşiğindeyim, korku zarının doğum eşiğinde. Burada Mardin’de insan yaşam sürecini stilize eden çeşmeler var. Depo gibi bir dölyatağı, anadan doğuş, yaşayıp akma, sonra geniş denizel bir yalağa doğru ölme biçiminde. İki şey verdi bana. Biri oradan hiç ummayacağım güzellikte bir dişilik kadınlık organı stilizasyonu. Eril ortadoğuda bundan heyecanlanmamak da yürek ister. 

İkincisi bu stilizasyonun şeklî sonucu: Doğarken tanrı tarafından yükseltilmiş ve aynı anda da bırakılmış, düşmeye başlamış olursunuz. (Annem bana gebe kalışını, gövdeme düştüğünde, gövdemde kaldığında diye tarif ederdi.) Bu akış şemasına göre, yaşam boyunca aslında hiç bir zaman yükselmezsin. Düz akarken düzeyini koruduğun olur, kritik eşiklerdeyse şelale gibi yeni düşüşler yaşarsın. Ölüm ve mezar en düşük düzeyin olarak kaçınılmaz karşına gelinceye kadar. Mezarını kupkuru toprak sanma, su halinle okyanusa, büyük denize kavuşuyorsun. Hayat bilgisi ve olgunlaşmak olsa olsa farkına vararak düşüş bilincine kavuşmak, irtifa kaybını takıntılaştırmamak olabilir mi? En parlak zamanlarımızı arkamızda bırakmanın yanı sıra unuttuk mu? Bunama denen şey, yitip gerileyen geçmişi yanlış yerinden ve beyhude ele geçirme çabamız mı?

[12 Kasım 2013]

AYLAK KAÇIŞ MEVSİMİ

Sazak köyü harabeleri

Ey ruh, ağlamsı yazma.

Ey ruh, karışmamayı, izlemeyi ilgisizlik, korku alma. Kendin gibi olurken açık, devrede ol.

Kapanmayayım diye kasma, kapanacaksın. Kapan var. Kapanışta kısılıp kalma, yeter.

Ey ruh, temiz ol; pisliğinden olasılık olarak ve bedenen kaçma.

Karşılaştığının senin üstünde ne kadar hakkı var?

Soluk almak, eğleşmek, kenara çekilmek mümkünmüş. Boş gezerke gülmekte, oturup şakalaşmada ulvi hiçbir şey yerine gündelik güzellikler varmış.

Biz ahir zaman elitleri, gezginci tarihçi ve her gördüğünü eleştirmenler…

Zamanında eminim, Sazaklı bir hemşerim eşine şöyle şöyle yakınıyordu: “Ben sana evimizi o kadar sağlam yapma demiyor muyum? Ne faydası var? Komşularının her evi yıkıldıktan sonra. Yurttan kovulacak olduktan sonra. Kara, yağmura, insansızlığa dayanacak evden ne anladım?”

Sazaklılar yamaç aşağı gittikten kısa zaman sonra resmi makamların yağmaya izin vereceği, ses etmeyeceği poker eli gibi belli edilmiş. Ve insanlar dalga dalga gelip evlerin kapısını, penceresini, pervazını, içeriğini yolmuşlar. Şimdi köyden en son yararlananlar yıkıkları koyun ağılı olarak kullanan çobanlar. Ben de yağma payımı aldım. Kol yenlerini büzdüğüm gömleğime Sazak ağıllarının kenarından bir alay taze mantar topladım, akşam Karaburun’da organik ziyafetimiz oldu. Şükür sağ kaldık.

Bir de hemen diplerine kurulu rüzgar enerji santrallerinin (rüzgar yıldızı) köy örenine koruyucu mu, yıkık namusunda gözü mü olduğu karmaşık…

[30 Ocak 2014]

KATİL OLAY YERİNE DÖNER

Katilin olay yerine dönmesi, yani suçlunun olay mahalline geri dönmesi tanıdık ta, ölen maktul suç mahalline dönmez ki. Burada sanaldan bir denge işlemekte: Hortlak, maktulün kamuoyunu aşırı rahatsız eden bir katilden sonra olay yerini ziyareti hatta işgalidir.

Gençlik, çocukluğun cinayet mahalline geri dönüşüymüş. O yüzden, gençler tutulur kalır, yaptıklarını anımsayamaz, kim olabileceğini bilmezlermiş. Zamanla alıp veremediği en yoğun olan derviş gençlik.. Ne zamanın içine girmesinin yolu var, ne kaçınmasının. Sevgili gençlik toptancı ve özkıyımsal çözümlere, çözülmelere zemin.. Ölen çocukluk. Gençlik onun can çekişme serkildemeleri. Çıkmadık canda umut, umutsuzluk neşe gibi, tutunamayanlık başarı olarak deneyimlenebilir. Çocukluğu öldüren baba veya toplum değil, haşaa. Eli kanlı suçlu da çocuk. Dizginsiz arzuyla suç işliyor. Asıl öldürmeye çalıştığı sonra teslim olacağı baba ve arkasındaki toplum. Sonunda bumerang dönüp dolaşıp arzu kapasitesini de vuruyor.


Cinayete kurban gitmiş bir ölünün “kanı tavada kavurulsa” katil uzaklaşamaz, kaçamaz, döner gelirmiş. Kan tutması – kan çekmesi gibi bir şey. Şehirdekilerin suçlunun olay yerine geri dönmesi söylemine çok yakın bir inanç olarak köyümüzde duydum. Buradakinde inanç da var, taslak halinde büyü de.

Cinayet işlenen yere geri dönme eğiliminin ters bir türevini kendimde gördüm. Yaya olup, maktul olmaktan az farkla sıyırdığım bir trafik kazasında (1993) ertesi gün veya günlerde olay mahalline gidip baktım. Zannettiğim gibi olduğum yere devrilmemiş, birkaç metre geriye fırlatılmışım. O yoldan hızlı gelen olsa üstümden geçermiş. Şansım sandığımdan da iyi çıktı. Demek ki, bu eğilim katil kadar kurbanda da var. Kurban ölü kadar hareketsiz olduğundan taşıdığı aynı eğilimi gerçekleştiremiyor.

Suçlu olarak olay yerine dönmeye ilişkin bir deneyimim.. İlk evliliğim karşılıklı sevenler halinde ayrılmamızla bittikten sonra uzayan artan aralarla.. Ani direksiyon kırmalarla eski ortak evimizin mahalle ve sokağına gidiyor, bazen artık tanımadık insanların yaşadığı o eve biraz bakıp dönüyordum. Sanki hipnotize. Tabii ki melankoli arzulu olarak, gözler ıslak. Ne yaptığımı uğrak öncesi ve sonrası kimse bilmiyor. Bir tür, filmde araya parça atılması gibi. Sevdiğim kadını öldürmesem de o evliliği öldüren bendim. Geleceğimizle ilgili imgelerim içtenlikle kara ve çıkışsızdı. “Evlilik karadır” demem kolaycılık olur. Çaresiz kalıp, çaresizim sanıp işlediğim o suç, beni yitirilen mutluluk projesinin simgesi ev ve mahalleye çekiyordu.

MİCHELANGELO ANTONİONİ

[20 Ocak 2014]

(29 Eylül 1912 – 30 Temmuz 2007)

İtalyan yeni gerçekçiliği içine doğsa da doğrudan kendi gerçekliğine dalan, ha bire araştıran, doğal eğilimleri nedeniyle başka şeylerin, başka görüntülerin peşindeki yönetmen. Filmlerinin en güzel ve kendine has özelliklerinden bana göre başta geleni gerçek zaman ile film zamanını eşitlediği, birbirine yaklaştırdığı, amaçsız görünen, akıp giden plan-sekansları. Belki kamera kaydırmasını da söylemeli. Aynı çaptaki yüksek sanatçılar, filmcilerle nasıl bir rekabeti vardı acaba? 18-19. yüzyılların büyük sanatçıları, yaratıcıları gibi 1960 – 1990’lar da çok büyük sinemacıları aynı zamana, algı dönemine sıkıştırdı gitti. Örneğin Andrey Tarkovski onun olanaklarını kıskanıyor, tarzını ise neredeyse sorumsuzluk, hafiflik gibi görüyordu, beğenemiyordu. Keh keh, sonunda elindeki büyük kozu senarist Tonino Guerra’yı almayı veya paylaşmayı başardı.

Antonioni’nin İletişimsizlik Üçlemesi (dörtlemesi olarak da görenler var) ile renkli film dönemi olan İl Deserto Rosso, Blow-up (Cinayeti Gördüm), Zabriskie Point ve Professione Reporter (Passenger) filmleri birbirinden ayırılmalı. Elbette hepsinde aynı sanatçı ruhun duyarlılıkları ve merceğe almaları var. Renkli çekmeye başlayınca Hegel’in renk kuramından hareketle renkleri de etkin kullanmaya, renklerle sürüklenmeyip renkle anlatmaya başlamış. Simgeselliği bir boyut kazanmış. Bütün filmleri içinde belki zamanın ruhuna kapılarak en umutlu olduğu, iletişimsizlik ve soyutlanmadan en arınık filmi, ironik şekilde bir dönem filmi olan Zabriskie Point’te. Ve güzelliğin peşine takılmış olmalı ki, en sıcak renkleri, ruha dokunan ritmi bu dönemin son filmi Professione Reporter’da. Nasıl olduysa bu filmin bir de dindar, Hıristiyansı, teslimiyetçi bir havası var. Tüm geçmişinden kurtulmak, kaçmak teması aynı anda hem olumsuz ve günah, hem de bireyi açmazına, ölümüne, aydınlanışına taşıdığı için kutsal.

Türkiye’de ilk olarak Bulutların Ötesinde filmini İstanbul Film Festivali’nin oluşturduğu vaha atmosferi sayesinde aşağı yukarı çekildiği zamanlarda, İstanbul sinemalarında ticari gösterimde izlemiştim. Galiba bir kenara hakkında bir şey anlamadığımı yazmıştım. Yönetmenin atmosfer sahibi olduğu, baştan kolay defedilemeyeceği belliydi. Şimdi belli başlı filmlerini topluca, yeni teknoloji yardımıyla ticari döngüden bağımsız olarak izleyebiliyorum.

Burada bu kendi başına evde film izlemeyle filmlerin toplumsallaştırıcı, kamuoyu kurucu, kültür yapıcı öğe oluşları baypas oluyor. Filmler karanlık ama sıcak salonlarda bizi dokunmadan, görmeden birbirimize açma işlevlerini otomatik taşıyamıyorlar. Herkes kendi salonuna, içine, ev-sineması sınırlarına çekilebiliyor. Sosyal değil bireysel ve tiyatro gibi değil kitap gibi tüketilen sinemanın nimetleri ve külfetleri benim için öngörülmedik.

Bergman gibi Antonioni de hani nerdeyse ölene kadar sinemayı bırakamadı, diyeceklerini bitiremedi. Yalnız sinema eğitmenleri onun erken dönem siyah beyaz filmleriyle Professione Reporter filmine kadarki filmlerini inceler önemser, sonraki filmlerine pek girmezler. Üstat piyasada görünmeyi abartmış, zamanında köşesine çekilmemiş muamelesi yaparlar. Ben bu eleştirel tavrın tutarlı olduğunu öngörüyorum, ama bakacağım. Sinemaya akışkanlığı, duruluğu getirmiş saydığım Antonioni ne yapsa izin verme, sayma gereği duyuyorum. İzleyicisinin imgesini, duygularını ömür boyu bırakmaz. Alt arkadan hep hava ve ses vermeye devam eder, baba. Kapitalizme de burjuvaziye de candan karşı olduğunu sanıyorum. Yalnız o kamerasını ilk uzun metrajlısından itibaren kitlelere, emekçilere değil küçük burjuva orta sınıfa, hatta onların da duyarlı azınlığına çevirdi. Sinema şiirini öyle kurgulamayı yeğledi.

Pier Paolo Pasolini’nin Porcile filminde Antonioni’nin İl Deserto Rosso ve Zabriskie Point filmleriyle bir bağlantı, renk ve atmosfer benzerliği, aynı şeyi söylememe ama ötekini dikkate alma ve ona antitez geliştirme bilinci veya dürtüsü hissediliyor, seziliyor.

Hakkında sarf edilmiş birkaç söz: “Antonioni’nin kamerası her zaman alternatifi, alışılmışın dışında olanı, konudan sapanı gösterir.” Calderon de la Barca

“Gene de bir yönetmen zaman zaman oyuncu olarak beş para etmez insanlarla çalışmak zorunda kalır. Buna karşın, Antonioni’nin Serüven [L’avventura] ya da Orson Welles’in Yurttaş Kane filmlerindeki oyunculuk çalışması ne müthiştir!” Andrey Tarkovski – Mühürlenmiş Zaman

“Örneğin, bir Robert Bresson hangi türü kullanırdı? Hiçbirini. Bresson, Bresson’dur. O, başlı başına bir tür zaten. Antonioni, Fellini, Bergman, Kurosava, Bunuel, son tahlilde, yalnızca kendileriyle özdeştirler. Ya chaplin? Chaplin yoksa sinemada komediyi mi temsil etmektedir? Hayır, o, Chaplin’dir, eşi bir daha bulunmaz bir fenomen, işte o kadar. ‘Tür’ kavramından dondurucu bir soğuk yayılmaktadır.” Andrey Tarkovski – Mühürlenmiş Zaman

NATHALİE GRANGER (1972) – Marguerite DURAS

[3 Mart 2014]

O sıralar (1972 gibi)  Christiane Jaque’ın sınırda pornografik Nathalie’si gibi başka Nathalie filmleri olduğundan, M. Duras’ın büyük arzusuna karşın filmin adı Nathalie kalmamış, Nathalie Granger yapılmış. Film Duras’nın kendi evinde çekilmiş. Ekibin yemeklerini de Duras elleriyle yapmış. Marguerite Duras herkese kendini iyi, değerli hissettiren, hediyeci, doğal ekip başı gibi biriymiş. Lakin paradan konuşur dururmuş. Bu filmle çok zengin olacağını hayal edermiş. Anca ciddi uyarılınca para vızvızını bırakmış. Film çok az bir bütçeyle, kısa sürede çekilmiş. Belki yapımcılardan biri kendi olduğundan, Duras diğer filmciler gibi sürekli daha fazla zaman talep etmezmiş. Sıkışınca daha büyük özgürlük kazanılabildiğini birlikte çalıştığı yapımcı keşfetmiş ve sonra diğer projelerinde başarıyla uygulamış. Rollo May da Yaratma Cesareti kitabında sınırları, kısıtları çok değerli ve yaratıcı destekleyici bulur. Keza Lars Von Trier de 5 Engel (Five Obstructions) filminde ustası Jorgen Leth’i başyapıtı Perfect Human’ı belli ve anlamsız kısıtlamalarla yeniden çekmeye, yorumlamaya zorlar.

Pat diye zengin etmeyecek filmlerden olan bu film, aşağı yukarı 25 yılda bütçesine göre 7 kat filan kazandırarak alçakgönüllü bir rekor sağlamış.

Radyodan iki katilin (Whitman ve Austin. Acaba Charles Whitman’a mı atıf var?) peşindeki polis sürek avı hakkında düzenli haber geçiliyor. Bu sıkılmış toplumun arayışına bir yanıt mı? Yıllar sonra 1990 Irak Körfez savaşından itibaren vakayı adiye haline gelecek terör ve savaşın sıradanlaşmasını, şiddeti evlerin içine, canlı yayın haline sokarak gözlerden kaçırmayı, duyarsızlaştırmayı mı kehanet etmekte? Bir ara, takipçileri (izsürenleri) tarafından unutulmaktan korkmaktan mıdır nedir ormanda zanlılardan iki el ateş sesi duyulduğu, kendilerini hatırlattıkları haberi verilir. Venedik Film Festivali’nde bu sahneler, filmi soğuk karşılayan izleyicinin ender iletişim kurup, alkışladıkları mizahlı yanlarıymış.

2 kadın, 2 çocuk, 1 satıcı erkek. Aslında filmde bir olay olmaz, film kapalı mekanda geçer. İlk gösterimi ise açık hava gösterimi, öyle bir tezat var. Gelen satıcıyı kadınlar öyle sessiz, ilgisiz karşılarlar ki, adamı varoluş krizine sokarlar. Satıcının Çöküşü. (Buradan Arthur Miller’ın Satıcının Ölümü’ne zıplanabilir.) Adam daha önceki işlerini, bundaki emeği ve umudunu, içten içe işi hiç sevmediğini, önceden de bir düzenbazlık yapıp yakalanınca iki yıl para cezası ödediğini borçluymuş gibi anlatır. Evin teklifsiz açıklığından içeride serbestçe gezinmeye başlar. Bir yandan da serbest olmasına karşın evde hem bunalır, hem kaybolur. Onu can kulağıyla dinler gibi görünen kadınlardan biri birden kalkıp, pelerine bürünüp bahçede tur atmaya başlar. Adam gene kalakalmıştır. Hatta başta onların başına talih kuşu gibi, Tanrı figürü gibi konacakken, satıcı işsiz bırakılan, anlamsız bir Tanrıya dönüşür. Satıcıyla diyaloglarından biri de karakteristik, onları bilince başka türlüsü beklenemez. Aşağı yukarı:

– Si.

– No.

– Si, si!

– No, no!

Ortada bir sorun vardır, kadınlardan birinin (Lucia Bose) kızı Nathalie anlamsız, gereksiz şiddet gösterdiği için okuldan atılmaktadır. Problem çocuk Nathalie. Aslında müziğe yetenekli, müzikten koparsa çok kötü olabilecek. O ise müziği reddetmeye başlamış. Bir ara bahçede bebek arabasıyla kedisini gezdirmek ister. Kedi onu umursamadan aşağı atladığından sinirlenir, bebek arabasını kenara çarpar, devirir gider. Gerilimlidir, kediye bir psikopatlık mı yapacak acaba diye bekleriz. Bunun niye böyle olduğunu anlayamayız. Evdeki bir öğleden sonraya bakınca zorunluluğunu anlar gibi oluruz. Evde durgun bir soğukluk, zamanı askıya almış küçük burjuva bir yaşam vardır. Evde gerçek, bütünleyen kişilikler eksiktir. Kızlar kendi haline, kadınlar kendi haline. Birbiriyle konuşamayan, aralarına gitgide daha fazla uzaklık dolan. Düşman olmayınca bunu da ele alamamaktadırlar.

İletişimin derinliği hakkında bir örnek daha. Evin telefonu çalar. Kadınlardan Jeanne Moreau açar. Bir süre dinler gibi yapar, sonra sessiz beklemeye geçer. Sonunda şaşırtacak:

– …

– Yanlış numara mı?

– Burada telefon yoktur madam! (??)

Satranç zemini gibi kare taşlı, damalı bir ev döşemeleri vardır. Evleri ince ince doldurulmuş, dolu bir yalnızlık kokan, satıcıya olduğu gibi bize de izbe, labirent gibi gelen bir evdir.

Yan görsel unsurlar olarak ders aldırma piyanosunun üstünde bir sürü Bach partisyonunun arasında Kunst der Fuge gözümüze çarpar. Başka bir anda kapı önüne bırakılan, düzenli gelen Le Monde gazetesi Jeanne Moreau tarafından itinayla yırtılır..

SEV AYRIL ZILGITI

Önden bir giriş hazırlığı. Hazırlanın.

Hayatın sürprizli olması güzel. Her şeyi bilmemek biraz iyi. Denk geldiğim duygusal acıya katlanıyor muyum, kabarıyor muyum. Denemem gerek. Sen de dene.

Seks sevgiden ayrılmalı. Ama çoğu erkek ayıramaz. Teorik olmak ayrılmalıdır. Bir arada gidiyorsa ne ala. Kadınlar seksle sevgiyi biraz daha kolay ayırır. Karıştırmazlar daha doğrusu. Karıştıranı karıştırırlar.

Şu sevgili yabancı kocana gelince…
Sev sev sev. Hatta bak, senden bir şey saklamış bile olsa devam et. Diyelim ki servetini sakladı, bütün güven zannın alt üst oldu. Sana göstermediklerini devlet yakalamış almış. Yine yanında kal.

Sende yoktu, onda da mal kalmadı. İnsanlığınla döv. Sev demek o. Adam ondan sonra Avrupalı kalamayacaktır. Avrupada işler öyle olmaz. Mantık dışı ne iş ne ilişki olur. Sen format ötesiysen sana erir, eriyecektir.
Sonsuz Karun parası olsa ne fark eder. Para kaybetsin, veya parasını örtmüş olsun. Aş bunu.

Onunla yaşamın maddi kısıt yaşamıysa, doyamayan aç gibi yaşanıyorsa, yaşayamıyorum, bu yaşamak değil diye ayrıl. Yoksa para hariç evliyiz diye düşün. Senin gerek mesleğin, gerek kendi malın var. Yeni iş kuracaksın. Unutma, muhtaç değilsin. Onunla bir uzlaşma anlaşmaya buluştun. Sattım kendimi diyemezsin.
Hakların bu değil, tersi elbette. Öttürerek her şeyini alman yasal hakkın. Ama ben hakkını önermiyorum.

Adama yaramak istemiyorsan, sayende mülk biriktirmesini istemiyorsan ayrıl, ayrıl.
Yorumlaman, karar vermen için onunla ilgili parasal bilgileri bekleme. Varsay.. Onları asla bilemeyeceğin garanti olsun. Öyleymiş, deposu garajı kaç metrekareymiş belirsiz gibi yol al. Hiçbir kanıtlı şey bilmediğin halde, adam benden miktarlarca para saklıyor, istemem- deyip ayrılabil. Kanıtla değil inançla ayrıl. İnancın neyse ona göre. Kuşkunu, inanmadığının aslını ona kanıtlattırma. İnancın senindir. İnanç onaylatıcı bilgi kağıdı bekleme.
Senin sırtından gizli gizli para biriktiriyor kabul et. İçin kaldırmıyorsa geri çekil. Biriktirme katkına dair kanıt bekleme. Çok hesaplı ve ekonomik kadınmışsın madem, öyledir o.

Yoksa sen kanıtlar yağmayıp gerildikçe, katlanmayı sürdürmeyle adamı zehirlemeye doğru gideceksin. Uygun görmüyorum.
Her kadın kendine yeterlidir, maddi koşullardan bağımsız. Bunu bilmiyorsan geber. Kendi özel maddi koşulların zaten düze çıkarır. Tek ki, adam içe girişiyle senin özel paralarını da kara delikten yutmasın.
Gönlün almıyorsa geri çekil. Gönlün alıyorsa zor zamanında yanında dur.
Sorunu aranızda günah ve hata rekabetiyle değil inançla çöz. İnançsızsan inançsızlığınla çöz. Dışarıya, gerçekliğe bekletme, bırakma.
Gönlün almıyorsa, bilmiyorum gerçeği, ama inandığım şu, deyip bildirerek kop ayrıl. Kendini kanıtlamasını bekleme.

Kendindeki sorunu aş, çöz. Ondaki sorunu aşma.
Kocadaki pislik ve sorunla ilgilenme ısrarın gizli suçluluk bilinci. Onu öldürsen de içte rahatlayamazsın. Günahın için, onu öldürmüş olursun.
Değmiyorsa ferahlamasını bekleme. Karşı yakaya geçecek ne olacak? İş güç hayat kurulur, şimdikini dağıt.
Hiçbir mırın kırının öze ilişkin değil.
Bok kokusu mu alıyorsun?
Bokluk var say. Adamın bokuna dayanamıyorsan, zor zamanıdır deme, ayrıl. Boşanma işi zamanla çözülür.
Adamın bu tavra nasıl baktığı ikincil konu. Konu sensin.

Afedersin, çocuklarım yüzünden iğrenç evliliğe katlanıyorum diyen cahil kadına döndün!
Onun görüş açısının seni etkilemesi, ısrarla bunu bekleyişin senin yokluk delilin.
Yoksun ki, onun bakışıyla bakıyorsun.
Yoksan yok ol.
Hiçsen hiçliğini bil.
Yokluğunun cezasını adama kesip, vs. vs.. Öykü tarih sahibi olamazsın.
Ayrılıp onu kendine bırakman, senin ikiyüzlülüğünden yeğdir.
Kafayı yiyecekse yesin. Sen, inanmazken onun ne işine yararsın?
İnanmadığın adamın deliliğinin baraji değilsin.

İnanırsan bunaklığına da bakarsın.
İnan veya inanma denmez. İnancını sorgula denir.
Herkes gibi yaşaman için bile inancını belirlemen, kendi içinde çözmen gerekiyor.
Beni aldatıyor, ben onu affediyorum, sevgi azalmasıyla rızamı koruyorum vs..
Evet, kanıt aranmaz, inanç öyle böyle şekillenir. O şekline bakılır.

Seviyorum diyebilirsen… Seven dünyanın en zengin, verici dağıtıcı yetimidir. Sevenin sevgisi tek bir şeye-kişiye kısıtlıysa pek çok şek şüphe götürür. Sevme başka şeylere karşı da bal bal çuvalından dışarı sızmalı. Ama yine de- ben bilmem beyim bilir…

İNDİA SONG (1975) – Marguerite DURAS

[2 Mart 2014]

Bir Marguerite Duras filmi izlerken apayrı bir altyazıya, bir yol gösterene ihtiyacın var. Ben Alan Resnais ve M. Duras’nın filmlerinin katışıksız sinedebiyat, hatta Duras’nınkilerin sinedebiyatro olduğunu düşünüyorum. Zor ama çekici filmlerdir. Bu durgun, anlaşılmaz filmi, sırf o acılı bağırışlar ve öncesindeki tirat için bile izlenir.

M. Duras’nın kendisi hem yönetmen hem de Hiroşima Sevgilim’de senarist, başka Resnais filmlerinde de senaristliği var galiba. Bendeki İndia Song İngilizce altyazılıydı, Türkçeye çevireyim de diyaloğu göstereyim dedim, çok çeviri koktu. Olsun varsın.

Marguerite Duras’nın yönettiği filmin gerçekten de unutulmaz ve en vurucu yeri Lahor konsolos yardımcısının bağırtılarıdır. Yalnız bu bağırmalar adamın Ana Maria ile dans edip konuşması sırasında öngörülmüş, haber verilmiştir. Durum aşkına karşılık alamamak değil bir tür ileri, aşkın aşk hali. Tasavvufi anlayışa yakın. Bir de şu önnotu ekleyeyim, adamın haykırışları Duras’nın Detruire Dit-Elle (Yıkmak, Dedi Kadın) filminin sonundaki rüya sesi, yani bina yıkım seslerinin kardeşi ve eşdeğeridir. Her iki sekans da bir tür yıkıcı zirvedir. İndia Song’ta erkek monoloğa benzer konuşsa da konuştuğu kadındır:

E: Senin var olduğunu bilmiyordum. Kalküta benim için umudun biçimi oldu.

K: Michael Richardson’u seviyorum. Bu aşkta özgür değilim.

E: Biliyorum. Ben de seni öyle seviyorum. Sorun değil. Tuhaf görünüyorum. Benim sesimi duyuyor musun? Onları korkutuyor.

K: Evet.

E: Kim o? Kendimi Laos’ta vurdum, fakat ölmedim. Diğerleri beni Lahor’dan ayırıyor. Ben ayırmıyorum. Lahor, benim. Sen de anlıyor musun?

K: Evet. Bağırma.

E: Evet. Benimlesin, Lahor’lasın. Biliyorum. İçimdesin. Seni içimde götüreceğim. Shalimar cüzamlılarına katılacağız. Kaçınamazsın. Seni tanımak için senle dans etmeye ihtiyacım yok. Ve bunu biliyorsun.

K: Biliyorum.

E: Devam etmeye ihtiyacımız yok. Birbirimize bir şey söylememize gerek yok [veya söyleyecek şeyimiz yok]. Biz aynıyız. 

K: İnanıyorum.

E: Başkalarıyla maceralar yaşa. Bizim buna kaygımız yok. Saçının kokusunu duymak istedim. Bu açıklıyor benim neden… Resepsiyondan sonra arkadaşlarınız kalacak. Bir kereliğine sizinle ben kalmak isterdim.

K: Hiç olanağı yok.

E: Beni fırlatırlardı.

K: Evet, onların unutması gerekensin.

E: Lahor gibi.

K: Evet.

E: Benden ne olur?

K: Seni Kalküta’dan uzağa gönderirler.

E: Senin istediğin de bu mu?

K: Evet.

E: İyi. Ne zaman biter?

K: Sen öldüğünde, öyle inanıyorum.

E: Bu acı ne? Acım ne?

K: Akıl.

E: Seninle mi ilgili? Bu akşam burada kalmaya izin isteyeceğim onlardan. 

K: Nasıl istersen öyle yap.

E: Senle ben arasında bir şey oluşmasını sağlamak için. Bir kamu olayı. Nasıl yapılacağını bildiğim tek şey bağırmak. Aşkın haykırılabileceğini göstereceğim. Rahatsız olacaklar. Sonra yeniden sohbetlerine dönecekler. Şunu da biliyorum ki bana hak verdiğini söylemeyeceksin.

Sonra bağırtılarına başlar.

***

Marguerite Duras Yeşil Gözler kitabında satır aralarında İndia Song’a notlar, göstergeler gönderiyor. Konsolos Yardımcısı bu filmin eşdeğeri, kitap öncülüdür. Edebiyat delilerine hararetli önerimdir:

“Bu sabah, “Konsolos Yardımcısı”nın sonuyla, yıllar önce yazdığım bir metni karşılaştırmam gerekti; bu metni kitabın sonuna alıp almadığım takılmıştı aklıma. Böylece “Konsolos Yardımcısı”nın bir bölümünü yeniden okudum. Olağanüstü bir şey, kitabı unuttuğumu fark ettim. Unuttum çünkü onun üstünden sinema geçti, çünkü İndia Song filmini yaptım. Kitabı hayranlık içinde ve büyük bir heyecanla yeniden buldum; okurken İndia Song’lar kayboldu.

Lol v. Stein kitabın içinde el değmeden kapalı kaldı. Belki de, savaş ve kara deliklerin küçük kızı, yedi yaşındaki Aurelia Steiner Paris’in filmini de yapmamalıydım. Belki de mutlak bir öneri gibi, başka yere aktarılamayan bir öneri gibi kitapta kalmalıydı. Cehennem gibi.” Marguerite Duras – Yeşil Gözler

[Çocuklar’da (Les Enfants) da yaptım. Sonuna gelmeden çok önce, Ernesto’ya ne olacağını söyledim. Hiroşima’da da. İndia Song’ta sürekli; orada daha anlatı başlarken kadın ölmüştür. Benim filmlerim ters yönde gider. Birden dururum, kadının Ganj kıyısına gömüldüğünü söylerim. Bazen de olayları gelecek zamanın hikayesiyle anlatarak yazgıyı gösteririm. “Güzel olacaktı”, “Çok uzağa yüzmüş olacaktı.” Öyle ki, şimdiki zaman sona, ölüme iştirak eder, ölümün işaretine dönüşür.] Marguerite Duras – Yeşil Gözler

SEVGİDE OLUŞLAR

Aşk bitebilir. Aşk bitmeyen şeydir diyemeyiz. Yaktığına göre, yakarken, aşk kendini de yakabilir.

Benim platonik aşkım bitmişti, mutlu yokluğa kavuştu. Evlenip boşandığım aşk bitmedi. Asıl ulaşılmaz olan, umut ettiren ulaşmış göründüğüm aşkımdı. Yanındayken özlemek denen. Tuzlu su gibi, sevgi içmek susuzluğu kandırmayan. Veya ulaşılmazlık sebebi ben kendimdim. İçimde layık değil ondan aşağı ve bir yandan ona bedenen ketlenmeyle hasta, sakattım. Biten biter, süren sürer, hepsi kutludur.

Alışmak seven için bile problem. Sevgi insandan hep yepyeni şeyler, artı ve eksi uçlar istiyor. Alışan seven/sevmiş, yaratıma yetili olsa da anca gönülsüzce sevgi karanlıkları denizine açılıyor. Sevginin en büyük iki göstergesi birinç, an’da yaşanan yükseklik, o çoğu sevence ıskalanabilir şey. İkinç, sevgi bitiminde veya kayıpta, hasrette sevginin bakiye alışverişinin, nihai tartımının insanda yarattığı aşkınlık ve yücelme duygusu. Bunuysa çoğu seven yakalıyor, biliyor. Her ikisini de ıskalayan sevenler var mı ve onlara kimler deniyor merak etmiyorum.

Ay insanlar, kardeş eller haydi gülün. Gülün hadi.

Biraz üzgünüm. Ben bulmuyor muyum, bakmıyor muyum, sevişlim galiba birini buldu, bana bakmaz oldu. Artık bana düşen ödemek. Onu sevişkisinin veya sevmeye çabaladığı kölesinin yanına şefkat ve anlayışla göndermek. İstenmiyorsam görünmemek, içimi artık gölgelerle paylaşmak.

Bir çağda bir sevgililik ve aynı anda bir evlilik. Az şey değil. Güzelin bitişi zorlu ama sevgi dolu. Hatta ayrılırayak, en sevgili hissettiğim zamanlar bunlar. İlişki sırasında daha çok öfke ve kişilik gösterilerindeyim. Sevmeye, aşık olmaya çabanın, sevgi yaltakçılığı yapmanın insanın karşı etkiyle sevginin önünü tıkayacağını söyleyen D. H. Lawrence kafamdaki tüm ampulleri yakıyor. Tam bir uzlaşmaz karşıcı gibiyim, abartırsak. Bu koşulların sonu Ballıcanın bende bir bal bulması, benim giderayak dışardaki öfke veya ilgisizliklerimin arasından sevgi pörtleyivermesi. Aşığım, şampiyonum diyemem, aşka yakın bir arzulu kabule ulaşıyorum. Bitiş düzlüğünün dolu dizgin deparı. Kendimi, onu daha sevgili hissediyor buluyorum.. Sağ olsun, var olsun, nur olsun.

Lawrence Durrell’ın İskenderiye Dörtlü’sünde bir sav dikkatimi çeker: “İnsan ruhu kendine bile ait değilken, bedeni nasıl birine ait olabilir?” O serinin başka bir yerinde ise “Günahlarla oruç ve kaçınma üstünden değil, üstüne gidip deneyimleme üstünden savaşıyor,” gibisinden bir laf vardı, yirminci yüzyılın tipik yaşam üslubu.

Sevilişimi fark etmemek ve şımarmaktan ibaret değil benimki. Beni sevendeki parlaklığa sahip olmamak. Sevginin açmazlarından biri o: Seven daha yüksek ve üstün. Seven o varlıkla kendini verir ve alttan yanar, parlar bulur. Sanki sevilmek bir (1), sevenlik sıfır (0) değerlik üretiyordur. Sevilen sevenin etkisiyle bir artar, güçlenir. Belki önceden de özü vardır ve bir bir daha bir eder. Sevip kendini harcayan, sıfırlayan seven küçülmüş, azalmış, toz ve yok olmuş gibi görünen bir üstündür. Yalnızca verilebilen (yani harcanan) şey değer olarak vardır. Belki veya kesin ola, çarpmaya yani çarpışmaya dair yutucu sıfır var edici veya var olucu bir’den üstün. Evrensel temel sevgi denklik eşlenmeleri:

Sevmek bir sevilmek sıfır.
Ama seven sıfır, sevilen bir.
Seven kendini sıfırlar, sevilen sevenle birlenir.

Can yaşamı bakımından, sevilmek sevmeyle tamamlanmazsa, nefes vermeyle tamamlanmayan nefes almak gibidir. Gerçek bir var oluş, tamamlanış değildir. O eksik varlık, lanetli kazançlılıktır. Er geç sevmeyle bütünlenmelidir. Aynı birey veya insanı sevmek zorunlu değil. Bu hesapla birini seven hepsini sevmiş kadar olur, ufak bir dürtmeyle veya emekle.

Öte yandan sevmiş-seven biri, nasıl olduysa olmuş nefes almıştır ki, nefes veriyordur. O bakımdan seven sevilmiş (de) sayılır. Ya varoluş tarafından gizlice, ya anne veya bir başka sevgili tarafından gösterilerek sevilmiş. Nefes veren nefes almıştır. Almamış olsa sadece nefes vermek lanetli bir canyaşam sorunuydu. Nefes veren artık can verse de olur. Nefes alan, vermeyi hatırlamazsa, nefes alma zenginliğinde can verebilir. Can vermezden önce nefes vermeyi öğrenmeli başarmalıdır. Sevilmek yoga ilkesi ve nefes almak gibi güçlenmek; sevmekse nefes vermek gibi yok olarak var olmaktır. Gerçek var oluş ikisinin bütünlenmişidir. Bütüne varmazdan önce daha sade, basit olan öz, sevmek yani nefesi vermektir. Diğer bir deyişle “güçlü sevgi” hedeftir, yeter koşula bakınca, güçlü olunmasa da olur. Sevgi-sevmek, öz-ilk-hedeftir. Olandan da olmayandan da varoluş razı olsun. Fark varsa fark sevme’dir, sevme olma’dır.

Diyorum ki;
Sevgilim, sev sev sev.
Sevgilim, seviyorum, ama daha çok sevmenden mutluca eziliyorum.

Sevdiğimi seviyorum, sevdiğimi sevmem sayesinde sevenin sevgisine katlanabiliyorum. Veya onu sevmememe katlanabiliyorum. Tam sevgisiz olsam o sevmesi dayanılmazdı ve sevene karşı sevilen zorbalıklarına baş vurmam gerekirdi.

Seçen = sevilen güçlüdür, seven (en az görünürde) güçsüzdür ama her şeyle birdir. Ve bir olan, birlenen gerçek evrendir, temsilcidir, özdür. Güçlüler geriden geriye bu bir’ler tarafından güçlendirilirler. Bu güçlüler bir’leşmedikçe (günün birinde sevmedikçe) o güçlülük fasafiso ve vekaleten, görünüş gücüdür.

***

“Bütün sağlatımlarda son nokta silkmek silkilmek oluyor galiba. Okulda mı öğretiyorlar bunu?” Dinleyicinin sevgi hakkında bu gülümsemeli soru yorumu alındığım, alınmadan duramayacağım ısırıcı bir cümle. Cevabi hissim: Ateşten alevden ersuları kasığımı yakıyor dahi olsa, karşımdakinden gelen aşağılama veya isteksizlik hissinde en dönülmez noktada olsam kendimi tutar, geri çekilirdim. Ego kibrim benden onu isterdi. Kabul görmediysem silkemeyeyim, gebereyim. Kaç yıl sürerse sürsün. Bir de genel, her erkekte olabilir veya ben ayıya ait olan: Ben silkmiş olmam, silkmemi bir kadın sağlar. Zorlayamam, eşyalaştıramam, onun yerine karar veremem; temel sevgi önkoşulu: karşı gönle, bir özgür’e bağımlılığımız. Benim bana kalan tek özelliğim gücüm var: İstemeyebilirim; sevmez istemeyebilirim veya istesem de kendimi tutar hayır diyebilirim. Dolayısıyla silkmem kadının eseridir, ancak silkmemelerimin bir kısmı benim eserim olabilir.

İnsan biz, yer üzerinde artık uzaktan uzağa da var olup var edebiliyoruz. Önemli olan duygu, yani enerji üretebilmek. Bunu mektup başarır, sosyal medya haydi haydi yapar. Görüşmeyen, yüz sürmeyen aşıkların modeli Veysel Karani. Söz, göz enerji içerince her şeyi yapar ve etkileşiriz. Artık tüfeng icadıyla mertlik bozulmuştur. Burada biraz da psikoterapiye nazire yapıyorum. O terapi ki iki kişinin birbirine dokunmaması ama hayranlık, nefret, sevişme, sapıklık, kırılma, yok etme dahil bütün fanteziler hakkında konuşma yeri.. Hiçbir şey yapma, her şeyi konuş eşittir terapi. Yaşam bütün kendi maceralarımızı bir yönetmen koltuğunda bacak çelerek izlediğimiz yer değil mi? Bir bakıma.

Sevgi ve sevmeyişkinin enerji hali ile beden hali. Birbiriyle birlikte ve birbirine karşı.

23 NİSAN RESMİ

Kafkaesk Poesk

Metroda, 23 nisan çocuk resimleri sergisinde dikkat çekici çok çocuğa rastladık. Yüzleri değil, resimleri aracılığıyla. Birisi Van Gogh ruhluydu. Diğer birisi bana göre kaçak güreşen tembel sıkılanın teki olduğu halde kübist çağdaş bir resme yakınsamıştı. Titiz bir ressam vardı; aynı titiz yeşile boğduğu resmini ayrıntılı ve sıkıştırıcı, saran, kuşatan fütürist bir gök manyetik treniyle donatmıştı. Birisi ufacık yaşında resmin zeminini koyu bir renge duvardan duvara boyayıp, üstüne başka figürler ve renkler döşemeyi öğrenmişti. Sergiyi (sergiye resim yetiştirmeyi) tamamen zul olarak gören çocuklar belki aralarındaki en büyük grup ve en normalleriydi. Baştan savma resimlerin bolluğu iyiye yorulmalı.

Bu resimfotosu olan çocuk serginin sanatçılarından biri. İnsanın bir kere dikkati çekildikten sonra yorumlayası, speküle edesi geliyor. Bu çocuk bir kere Kafkaesk, yalnız bir birey havası vermekte. Ortaya yerleştirdiği imge/leke bir yalnızlık ve sınırlılık. Ama haşmetli, şatomsu bir sınır-yalnız. Kuş yani martı imgesi, hareketliliğinde son derece tutumlu, cimriliğe varacak ölçüde statik. Resmin karikatür tarafı bu iki kuş olmuş. Demek ki ressam eylemsel, özgür hissedemiyor. Kuşların martı olması umulur, ama koyu karanlık, kuzgun gibi kuşlar. Bu haliyle bireyimiz -ki bireyliğe erkenden acıyla, sızıyla geçmiş- Kafkaesk olduğu kadar Poesk yani Poevari. Kuşların sayısız değil iki oluşu, onları ana ve baba gibi tanıdık kimse saymaya yaklaştırabilir.

Resmin en büyük alanını kaplayan mavi gökyüzü bir hayli boğucu ve çevreleyici. Çocuğun sergi resmi aslında daha soluk ve hafif renklerle boyanmıştı. Ama hakim rengin açık soluk olması aldatmasın diye ben fotoğrafta algıladığım haline koyulttum, instashop yaptım. Bulutlar basmakalıp; bu da eyleme geçmeye, çözümlü yaşama kayıtsız-umutsuz olduğu ipucu sayılabilir. Gündelik yaşamında ressam asla diğerlerinden farklı izlenim ve duygu vermiyor da olabilir. O zaman bu, yaratıcı özünü gizleyebildiğini, veya gizlediğini, gündeliğe yansıtmadığını düşündürür. Bir adet oh demelik, bir de aman diye kaygı duymalık sonuç çıkar: Oh; ressam yaratıcı. Bütün iyisini kötüsünü ömrü boyunca bir şekle dökebilecek altyapısı var. Sonraları bir ressam olmasa da olur. Aman dikkat; yaratıcılığına herhangi bir akranından daha fazla gereksinimi var. Kendini her an gözlüyor ve tartıyor olmalı. Oysa kendini akıtmıyor, saklı varlık formunda duruyor.

Tekrar resme dönelim. Yeterince renkli gözüken güneş resmin dışına sürgüne gönderilmek üzere. Bu çocuk bunları böyle yorumlamak için evde, okulda, yolda hayatta travmalarla mı boğuşuyor? Hayır, sanmam. Belki bu onun öğrenilmiş yorumlaması ve duyumsaması. Vekaleten yansıyan zorlamalı duygular. Anneden, babadan, soyun canlı veya ölmüş bir bireyinden devralıyor olabilir. Dolayısıyla azap çekenden çok, hisseden, anlayan, duyan, empatik bir çocuk karşısındayız.. Güneşe benzer biçimde Türk bayrağı, bayrak direği de köşeden dışarı sıvışmak veya resim dışına atılmak üzere. Buna benim yorumum bayrakla ve toplum değerleriyle özdeşleşmekte zorluk çekiyor, hatta ufaktan allerjisi ve reddiyesi başlamış. Bu durumda olasılıkla ailesini bütün algılamıyor, herkesi birey birey ölçüyor, belki taraf tutuyor, belki arabulucudur.

Yukarıda basmakalıp bulutlar var ve anababasının veya onun insan evreninin güzel güzel iletişmediğini ele veriyor sayalım. İki kuşun arasında havaya ilişmişler, birbirinden duruş hissediş ayrıklıklarını vurguluyorlar. Her şeyin altından, birey ressam kasvetle ağır ağır doğruluyor. Belki yorgun doğmuş, hatta bir mezar tömbeltisinden kalkmakta. Ana baba uzun vadede onu kızdıracak olursa bireyin hem diyecekleri hem yapacakları var. Bir alternatif bakışla tömbelti annenin tek bir memesi de olabilir. Neden tek meme? Doyamadı belki. Anne yoğun mu çalışıyordu? Anneyi başka kardeşle veya babayla mı üleşiyordu? Anne vericilik kusuru olan biri miydi? Var olan tek meme besleyici ve yeterliymiş diye de yorumlanabilir. Ne malum bir yorumun ötekinden daha doğru olduğu?

Hah çocuk kalkmış. Her şeyin altından veya arasından kalkmış. Yaratman olmuş. Bazen yaratmanlığımızı olumsuz kişi ve koşullara borçluyuzdur. Yaşam bize onu değil şunu istiyordum dedirtir ama gereğini yapmaz. Sonuçta kalkmış mı? Büyücek kalkmış hem de. Dikkat çekiyor. Birçok riski olabilir. Tehlikelere karşılık kapasiteleri, olanakları var. Egosu gibi görünen pencereli binalar kompleksi, kepeneğini gerine gerine bir anlığına açmış bir çoban gibi. Apartman pencereleriyle bezeli bir kepenek. Kasvet var, ama dikelme, güçlülük, bir kollarını açma hissi de var. Ressam, yalnızlığı içinde durum veya dünyaya kol kanat açıyor.

Kendini merak ettiriyor. Kaygılansam, hüzünlensem de ona güveniyorum. Ayrıca beni açığa düşürüyor. Öttürüyor besbelli. Hiçbir sorumu sandığım gibi yanıtlamayabilir. Kendisi veya onun adına durumu. Ben lök gibi, üfürmüş, ıskalamış, sadece kendi ruh yapısını yansıtmış kalakalırım. Hah, tam da işte buna evet. Bu ressama, bireye değer. Yanmaya değmiyor mu bazen? Yanılma ne kelimeymiş?

1 MAYIS

Mavi Duvar 1 Mayısı

1 Mayıs İşçi ve Emekçi Kediler Bayramı kutlu olsun.
“Mama! Hakkımız. Miyav miyav alırız! Mama! Hakkımız. Miyav miyav alırız!”

1 Mayıs 2021 özetim:

Emekçiler garip bir paradoksla evlerine kavuşuyor.
Neokapitalizm ise evlere sızmayı geçti, işgal ediyor.
Eski mevzileri kazanma umuduyla sesli sessiz savaşıma devam.

Yaşasın, doğsun 1 Mayıs!

Bu Covid 128 salgın günlerinde emekçiler, hep öyleyse de iki bölük oldu/ayrıldı. Orta sınıf emekçiler bu evlerine dönenler. Küçük burjuva emekçiler mi oluyorlar? Daha alt düzey, daha proleter emekçilerin 2021 profili ise, onlar artık sokakların zorunlu fiili hakimi. Kapantı olsun, açılım olsun, onlar aç kurt gibi sokaklarda ve işliklerde koşmak, tırtıklamak, aslandan ekmek kapmak zorundalar. Yani onlar evlere tıkılmadı, sokaklara tıkıldı.

90’ların sonundaki bir 1 mayıs’ta koşmaktan -belki coplamaktan da- yorulmuş polis bağırıpduru: “Konuşarak halledemez miydik?”

AVŞAR KAMI

Avşar kızı niyetine Avşar kadınını yazayım…

Görmediğim kahramanın adı Hüsne. Çok şey bilen, şaman derecesinde yetenekli, çevresindeki herkesin güvenci ve başvuru noktası ulu kadınlardanmış. Otacı ve tıbbi yetileri, vakti zamanında Ankara Hacettepe Tıp Fakültesi hocalarının dikkatini çekmiş. “Gel, sana okuryazarlık öğretelim. Fakülteye gel, bildiklerini anlat ve göster. Sana burada kendine göre bir yer, Lokman Hekim köşesi verelim…” demişler. Yok, kendi köyünde Kayseri Pınarbaşı’nda yaşamaya devam etmiş.

Galiba Avşarlarda renkli göz sık rastlanan bir özellik. Kız torunlarından birinin de koyu yeşil gözleri vardı. Öz kızının yalın kat anımsamayla, yapabildiklerinden sunduklarını yarım yamalak ve yalan yanlış da olsa not ediyorum. Kızının adı Adile, torununun adı Lale. Kendisi 107 yaşında ölmüş. Öldüğünde saçları neredeyse beline kadar uzun ve aralarda siyahı olan saçlıymış. Sarışın ve renkli gözlüymüş işte. Aynı kendisi gibi cahil olan kocası da “çarıklı avukat” denen bir tipmiş.

  • Yüzün damarsız yerinden hacamat edermiş. Jiletle dildiği yerden yarım bardak, bir bardak kan alırmış.
  • Sarımsak, sarılığı kesermiş. Metal değdirmeden bir diş sarmısağı soyup, hafifçe dişiyle ezip dilaltına koyunca sarılık ortadan kalkarmış. (Not: Fethiye’deki köylerde ise “sarılık kesme” denen yöntemde, dilaltından jiletle az biraz kan alındığını anımsıyorum. Tabii batıl uygulama sanırım.) Sabahları yenecek kayısı da sarılığa iyi gelirmiş.
  • Kulunç tedavisinden biraz anlarmış. Kuluncun yayılımını parmak ve elleriyle izler, kendine göre bir manuel (yani elle) müdahele uygularmış.
  • Yara bere sağaltımında arpa unuyla ebegümecini lapa yapıp yara üstüne koyarmış. Yara tedavisinde kullandığı otlar arasında yarpuz kurusu ve papatya da var gibi anımsıyorlar. (Tabii ben doğru anımsıyor muyum, bağlantılar tam böyle mi, iddia edemem.) Yarada ısırgan da yararlıymış.
  • Bir başka yara sağaltımı yöntemi: İyi olmayan zor yaralara, 15-20 salyangozu ezip, lapalaştırıp yaraya sararmış. Yara çok hızlı ve tama yakın düzelirmiş. (Salyangoz kabuklu mu kabuksuz muydu?)
  • Baş ağrısı için karatavuk kullanıyormuş. Karatavuğun tüyünü yolduktan sonra hiçbir et ve kemik bölümünü dışarıda bırakmadan tümünü parçalar; dibek taşında çiğ çiğ darbelerle ezer (linç eder); sonra onu baş boyun bölgesine sararmış.
  • Bel fıtığına bamya uygularmış. O da arpa unlu. Pişirir döver, içine bir şey daha katarmış. Kilit önemde mi bilemiyorum, anımsanmadı.
  • Karnı şişen kadına arpa samanı kaynatıp, içinde oturma banyosu yaptırırmış. Anımsamış olsalar sıcak mı soğuk mu sorup öğrenmeliydi..
  • Ayşe yenge diye bir kadın az daha ölüyormuş. Artık vücudu gövermiş. Ona mal bokuyla sidiğini saçta kavurup vücuduna sürmüş, kaplamış. Boyundan aşağısına kapatmış. Bu kadın vartayı atlattıktan sonra çok uzun yaşamış. Daha göreceği gün varmış.
  • Soğanı bir bıçakla dil, dil; az tuz ek, aç karna ekmeksiz ye. Aynı şekilde öğle ve akşam öğünlerinden önce ikişer dilim soğanı ekmeksiz ye.” Kızı Adile’nin anımsadığı haliyle. Kansere kadar bile iyi gelebilir demiş.
  • Kısır kadınlara da çalışıyormuş. [Ben dinlerken şaka yollu, bu kadının gizli bir yerinde erkeklik mi varmış diyorum.] Benim de kendi köyümden bildiğim üzere halk tıbbında Hüsne kadın katranı çok kullanıyormuş. Katranı 1-2 gün vücuda iyice sıvayıp, banyo yaptırmak üzere bir süre bekletirmiş. Bu katran uygulamasıyla kısırın biri çocuk doğurmuş.
  • Nefes açmak, solunum sistemini rahatlatmak için sıcak suya papatya, kekik, ebegümeci, ısırgan otu atıp koklatırmış. Hani başın üstüne tülbent gerinip bütün buharı içine çekmeye çalışırsın, öyle. Bademciklere kadar düzeltirmiş. [Yukarıda anımsama zorluğu olan konu burada açılıp aşıldı galiba.]
  • Nivik (gavur pancarı?) kurutulur.. Grip, soğuk algınlığı olana şifa için kaynatılır. Tülbent altında buharını kokluyorsun. Buna gözler yaşaracak kadar maruz kalınmalıymış.

[17 Temmuz 2018]

GEÇİT MEVSİMİ

[10 Mart 2014]

Merhaba Kars. Sen özelsin, kıyıda sanma. Sen evrenin uzağına saçılmadın. Alan Watts güvenceliyor, sen de ben de Big Bang Patlamasının ardılları değil ta kendisiyiz.

Halden hale geçtim, iyiden kötüye. Tekrar tekrar geçiyorum. Kolay olmuyor. Her istediğimde geçemiyorum. Bazen geçemeyiş hallerim bir dilim, bir bölüm oluyor. Arada hepi topu Arpaçay vardı; Halıkışla’dan Bagaran’a geçemedim. Geçememeye hazırlıklıydım. Suyun iki yanına kolayca iki ayrı isim takabilmiştim. Ermeniya, Türkiya. Ne zaman yaptıysak, nasıl olduysa.

Zamanında egemenliklerin geçit kapısıymış. Doğudan batıya akanın, batıdan doğuya hükmetmek isteyenin elinde koz gibi ilk kart, ilk gösterge oluyormuş. Yeninin iştahı yerine koyuyorum kendimi. Açılacağım, bağları ve yolları tazeleyeceğim. Geçtiğim ve vardığım yerleri işaretleyeceğim. Emin olmaya, olanı sindirmeye çabalayacağım. Depremler oluyormuş, taşları sütunları dağıtıyormuş. Deprem özde hareketliye dur, durağana kıpırda diyor muydu? Büyük sarsıntıları üstümüze alınmadan yaşayabildik mi?

Bazen yerinde duranların, yeninin tehdidi altında olanların yerinde oluyorum. Tüylerim dikeliyor. Böyle anlarda ne zaman savunma yapacağımı, ne zaman varlığımın izlerini taşa toprağa insan geleneğine işleyeceğimi şaşırıyorum. Baskı altında ruha ayar vermek böyle bir şey olsa gerek. Ruslar Kars’ta 40 yıl konakladıktan sonra gideceklerini bilmiyorlardı. Baltık mimarisini yerleştirmek için, hele iyice yerleşelim de sonraya kerim, demediler. Herkes önünde hangi durum ve görüntü var, içinde ne beklenti ve hırs varsa onun peşine düşmüş. Bu, tarihte yalnızlık değil de ne?

İçimdeki Ermeni’ye diyorum ki, dur hele, biraz sabret belki barış olur. Dönersin. Birlikte gezeriz. Anılarımızı anlatır, ağlaşır gülüşürüz. Duyuyorum ki terk ederken hep bir gün dönecek umuduyla her köşeyi, her bucağı aklına yazmış. Kazımış. Unutamıyor.. Benim de unutamadığım oldu, ama daha çok unutkanlıkla malülüm. Azıcık fırsatçılıkla kaçamakçılığım vardır. Filmin karelerini istediğimce eğip bükerim. Işığın boğazına çökerim. 17 Digor milimi azaltırım, resimdeki karanlık aydınlıktan farksız oluverir.

Bir akşam üstü trenle Akyaka’ya giderken gördüm, kenar ne demekmiş. Uçurum gibi bir şey. Hem ana kucağından bakar gibi rahat, sıcak, konukça sarmalandığım halde. Dönüşte vedalaşmadan sinsi savuşuyormuşum gibi geldi. Biletim tek yön Akyaka’ydı hani? Üstümdeki bir giden, terk eden suçu. Güçlü hep biraz suçlu. Ölüm de olmasa, fanilik de olmasa denge ibresi nerede bulunur? Tam demir yolunun demir geçidinden geçerken ayna gibi yüzüme çarpıverdi her hepsi. Titredim, üşüdüm, takırdadım.. Ellerim karanlık dehlizin deklanşörüne gitti. Gene geçmiştim. Bitmişti. Yeniden anımsayana dek idi tüm barış.

EŞ ÇIKMASI – EŞ KATMA

[10 Şubat 2014]

Eş, göbek hizasında ve diplerinde, karın içine doğru yerleşimli, elle yoklamada bulunabilen hissedilebilen, attığı söylenen, tıbbi karşılığı abdominal aort olabilecek nokta veya bölge. Bir eşdeğer olasılık da plexus coeliacus yani solar plexus. Bazı aşina doktorların atağan adıyla karşıladığını duymuştum. Yerel kültüre ait başka bir kavram olan hafirganın hafakan ve atağana benzeyen bazı yönleri var. Yalnız bir bunaltı sendromu veya bunaltı bedensel eşdeğeri olarak kapsamı eş çıkmasıyla tam örtüşmüyor. Diğer eş çıkması eşdeğerleri göbek kaçması, göbek düşmesi.

Eş çıkması (veya eş çıkığı) kadınlarda da erkeklerde de olabilen, bazen omuz çıkığı gibi alışkanlık halini alan, çoğunlukla uzun sürmüş açlıktan ötürü gelişen bir olay.  Sadece yemek yemekle iyileşmez. Eş, çıktığında gider başka yere yerleşirmiş. Hatta yerine katılmayınca orada kalıcı olabilirmiş. Yeni yerleşim noktası kasık bölgesi, sol kaburga altı, karının sağ yan tarafı olabilir.

Eş katma becerikli, işi bilen birilerince yapılan bir işlem. Eş katma büyüsel değil, el manevrasıyla ilgili fiziksel işlemlerdir. Halk hekimliği türü uygulamalardandır. Eş katma ustaları genellikle sadece karın muayenesi bilen bir hekim gibi davranan kadınlardır. Olasılıkla kadın kam/şamanlardan kalmadırlar. Sakin, sohbet eşliğinde yapılması muhtemelen etki artırıcıdır. Usta biri sonradan yatkın veya öğrettiği birine el vermek suretiyle sanatını geleceğe aktarır. Eş katmada ayrıca havan ve elek ve sabun kalıbı gibi yardımcı nesneler de kullanılabiliyor. Eşi katıldıktan sonra kişi yemek yiyebilir, su içebilir. Gücü de yerine gelir. Etkisi adeta düğme basma gibi ani ve net farkedilir şeydir. Dolayısıyla yapanın da yapılanın da üstünde net anlaştığı bir deneyim ve yaşantıdır, ilginçtir.

Eş çıkmasında insan aç olduğu halde yiyesi gelmez, iştah kaçar. Susama ve çok su içme olur. Bu karında fazlalık yapan suyun sonra eş katma sırasında dağıtılması gerekecektir. Halsizleşme, dermansızlık, kusma ve ishal de eklenebilir. Eş çıkmasının süresi ve şiddetiyle ilgili. Eşi çıkık kişi çok su içer. Çok su içmek eş çıkmasına neden olabilir. Aşırı yoğurt yemek de eş çıkmasına yol açabilen zararlı bir eylem.

Eş çıkması gebeliğe engel olabilir. Her kadında öyle bir belirti söz konusu olmayabilir; annemde ve kız kardeşimde gebe kalmaya yakın zamanlarda sık sık eş çıkması olurmuş. Sık eş çıkması gebelik öngördürücü olduğu gibi, eş kattırmayla gebe kalma kolaylaşırmış. Ayrıca dedemin ninemde pek gözü olmadığından, yıldızları birbirini tutmadığından, dedem hazırki çocuklara bakmadığından ninem eşi çıktığında kattırmadığını, eşini kattırsa çocuklarının artacağını sonraları anneme söylemiş. (Eş çıkmasını acaba kaç kişi doğum önleme yöntemi olarak kullanmıştır?)

Eş katmanın belli bir düzeni, sırası varmış. Önce kasıklar kaldırılırmış. Bu kaldırma denen şey yavaş yavaş bölgenin yukarı doğru yepeçlenmesi, sıvazlanması biçiminde. Bu, yavaş hareketlerle iç organların yerini değiştirmeye, onları göçmeye yöneltmeye benzeyen bir işlem. Yardımcı olarak kullanılan elek veya havan, galiba kepçe veya gelberi gibi organları topluca yöneltme aygıtları. Bir de, sırtüstü yatırıp hastanın karnına yönelinmezden önce çoğunlukla yüzüstü yatırılıp kişinin beli çiğneniyormuş. Hazırlığın hazırlığı. Kasıklar kaldırıldıktan sonra mide tarafı da el ayası ile kaldırılıyormuş. Sonra iş asıl hedefe, eşin yerine geri getirilmesine geliyor. Eş yatağına gelirken, yerli yerine oturduğunda kasıklar birden ısınıverirmiş.

Eş başarıyla katıldıktan sonra sağlamlaşması, zırt pırt eş çıkmaması için önlemler alınıyor. Örneğin göbeğe sabun bağlama, lök koyma.. Lök, sabun kıymığı ile yumurta akının karıştırılıp zıvıtılmasıyla yapılan bir karışım. İkisi iyice halleşiyor, emişiyor. Avuç dolusu ölçüsünde lök beze sarılıp karna, göbeğin üstüne sarılıyor. Bundan beklenen içeride dağınık ve eş çıkartıcı iç suyun emilmesi, karın içerisinin kurutulması. Fazla ve başıboş sıvılardan arındırılması. Lök bu işlevde sabundan, sabun kalıbından daha başarılıymış. Yalnız çok fena yapışırmış, sonra bunu kılları, tüyleri yolma pahasına çıkarmak gerekirmiş. Katlanması zormuş. Dinleyince lökün sanki mıknatıs gibi suları topladığını, sonra ayrıca el çabukluğuyla huni veya pipet haline gelerek dışarıya doğru emip gözden uzaklaştırdığını imgeliyorum.

Birinde Dereli A’şa (Dereköylü Ayşe), yanındaki çobanlardan birinin eşi çıktı diye anama eş katmaya ricacı gelmiş. Adam kusmakta, son derece halsiz. Anam anlamış ama kabul etmemiş. Elin adamı demiş. Karnını ellerken kasıkları kalkarsa? Sonunda babam araya girmiş: “Hayır olur, sevabı çoktur, adamın derdini çözüver,” demiş. Bunun üstüne anam fazla kasıklara yanaşmadan çobanın eşini katıvermiş. Hem Ayşe hem adam uzaktan ona sık sık selam gönderirlermiş, hayır dua ederlermiş…

HAYATIMIN EN GÜZEL AKŞAMI (1972) – Ettore SCOLA

[5 Ekim 2013]

Ettore Scola’nın 1972 yapımı La Piu Bella Serata Della Mia Vita filmi. Senaryosunda Friedrich Dürrenmatt’ın imzası katkısı var. Dahası film galiba Dürrenmatt’ın La/Die Panne diye bir oyununa dayalıymış. Film de senaristin ülkesi İsviçre’de geçer. Bir İtalyan tüccarın İsviçre Alpleri tarafına düşer. Bir kadın süreğinde veya yem peşinde koştururken.. Dağların arasında, bir şatoda emekli yargı mensupları, çoğu soylu, en az biri kont olan bir grubun arasına düşer. Onu tatlı sert şekilde bir dava/duruşma oyununa ikna ederler.. Oyun gereği, hakkında bir sav/iddia oluşturulacak, ölüm cezası da içinde olmak üzere bir ceza istenecektir.

Ona davacılık oyununda yükselme, sınıf atlama ihtirası ile patronunu öldürmek, bunda baştan çıkardığı patron karısının desteğini almaktan ölüm cezası istenecektir. Arada kalma hissiyle kah oyuna katılmakta ve coşmakta, kah tüyleri diken diken olmakta, tuzak kokusu almaktadır. Peşine düştüğü kız gene şatoda hizmetçilerin arasında görünür, oyuna katılmaya adeta mecbur bırakır. Yem de yemdir hani (Janet Agren). Kont Brunetiere onun avukatlığını üstlenir. Yargıç emekli bir temyiz (üst mahkeme) başkanıdır. Ömür olanı ise Zorn karakter adlı savcı. Bütün grup akşam ziyafetinde lüpletir de lüpletir, ama iyi yerler hani, şarapları su akıtırlar. Sohbet arasında itiraf, sorgu ve yargılama aynı zamanda yürür. Avukat ile müvekkili arsındaki mutat anlaşmazlıkları defalarca gözlemleriz. Taktik değiştirmeler, yüz buruşturmalar.. Ayrıca yapısal düşünmüş olsak, savcı ile avukatın aynı masada nasıl yemek yiyebiliyorlar dedirten Allah yarattı demedikleri sataşma ve kavgaları.. İyi bir ayrıntı, şato grubunun dilsiz uşağı duruşma oyununda cellat rolündedir. İsviçre’ye gayrimeşru parasını yatırmaya gelen karanlık tüccarımız, avukatı onu savunurken mıymıntı, sünepe olarak resmetti diye kendi aleyhine, savcının onu tasarlayıcı bir katil gösteren söylemine arka çıkar. Nasıl olsa oyundur. Ertesi gün def olup gidecek. Belki gece bir kerecik Simonetta ile yatar, en azından öpüşebilir. Bu tantanalı gece (son akşam yemeği) sırasında bir coşkunluk vesilesiyle mahut sözü söyler: “Bu, hayatımın en güzel akşamıydı.”

Filmin satır aralarına kadar inmek mümkün, şehvete daha fazla kapılmayalım. Dürrenmatt dikkatimizi çekmese film tipik auteur filmi olarak sadece Ettore Scola’nın denebilirdi. Daha çok ortak iş çıkarmışlar ve Dürrenmatt’ın damgası hissediliyor: Komedi var, yabancılaştırma, grotesk kahkaha, çözümleme değil serimleme var, güçlü kahramana yer yok.

Bu arada Dürrenmatt tarihe çok meraklı ve hakim olduğundan satır arası eğitimi de veriyor. Bunlardan en kolay akılda kalanı: Avrupa’da 19. yüzyılda fakirler uzanarak yatar, asiller kan dolaşımına daha iyi geliyor deyü, oturur tarzda yatarlarmış.

Bu film sinema tarihinde fazla dikkat çekmişe benzemiyor. Scola’nın Özel Bir Gün adlı Sophia Lorenli filmiyle karıştırılma eğiliminde. Özel Bir Gün de güzel ama bu filmin ayrı bir doğallığı, komedi içinden eleştirisi ve trajedisi var.