İÇİNDE

Limanlara çekilmişsin
Bir rüzgar sefer emri vermez
Köhne beden durgunlar, su alır
Alış. Alış durulmaya, çektiğin senin..

Hangi liman.. Ya hangi deniz?
Hangi sarmal dalganın açık denizinde balık avlarsın?
Ben açıldım soğuğa, morina selamlamaya.

KARAKURA

Yanaştı canavar, yanaştı
Nefes… Yaladı dokundu.
Meğer dip derine sızmış
Benimin kör bağırsağında oturur
Epi topu kurt, büyükçe etobur.

Olmadı hiç,
Ölmedi hiç.

Ölümüm boğazımda yuvalı
Genzimden getiriyorum, geng..
İki parmağ arasında evirip kokuyorum
– Babam kokuyor
İye miyim ol kadarına?

KEÇE TÜYOLARI

Keçenin yünü yapağısı taze, canlı hayvandan kırkılmış olmalıymış. İzmir Tire’de ailesi onun oğlu dahil edilirse 4 kuşaktır keçeci olan ünlü Arif Cön’den grup sohbetinde duyduğum. Ölü koyunun yapağısından keçe olamıyormuş. Hani koyun hasta olduğunda fırtınaya tutulmuş gibi kesecek kasap koşturulur ya, bir bakıma boşuna değil. Yününe vurgunsanız, koyun ölmeden kırktırmanız gerekirmiş. Ayrıca bir de insan kullanımındaki, yün döşekten keçe amacıyla çıkarılandan da keçe olmuyormuş. Usta, “İnsan kokusu değmemesi gerekir,” diye açıklıyor.

Keçe yıkanmaz sanmayın, yıkanabilir, diyor. Temizliğinde sorun olmazmış. Çoğu doğal ürün gibi ısı yalıtım özelliği iyiymiş. Kendisini sanatçılarla çalışmaya yatkın görüyor. Sanatın ölmemesi için çareyi hediyelik eşyalara yaygınlaştırmada, katma değere yönelmede buluyor. Keçeden battaniyemsi şeyler, çok minik aksesuarlar, klasik çoban kepeneği, sandalye altlıkları, fularlar, masa örtüleri yapmış. Keçeli ebruları çok güzel ve iddialı. Ebru sanatçılarının daha önce keçeyi hiç akıllarına getirmediğini ileri sürüyor. Basit ufak hediyelikler sanattan para kazanmayı sağlar. O da klasik keçeyi aradan sıyırmayı, yaşatmayı başarırmış. Melezlemeden beklediği bu. Sandalye keçesinin bile hediyeliklerden, hatta sanat eseri olanlardan daha emekli, daha zor, özgün olduğunu vurguluyor.

TRT’de mi ne belgeseli çekilen, hamam ortamı ve müthiş sesler, nefesler veren, göğüsle keçe yapımının Türkiye’de sadece Urfa ustalarınca bilinip uygulandığını, yaygın olmadığını, onların makina kullanmadığı zamanlarda (fabrikasyon keçe makinası keçeyi çoktan kaybolup gitmekten kurtarmış) tüm vücut ağırlığını kullanarak, öne dizlerini ve bacaklarını sürerek çalıştıklarını söylüyor.

[22 haziran 2014]

ZİRAİ MÜCADELE

ZİRAİ SOHBET

– Karıncaları ilaçlıyorum.

– İlaçlama, onlar bereket. Hatta zenginlik habercisi.

– Kenarda uslu uslu dursalar orayı karıncalara kiralayacağım. Nerede duracaklarını bilmiyor frensizler. Çingen gibi gavaracı onlar. Bir de geleni gideni belirsiz, sayısız. Sürekli misafir, ne idükleri anlaşılmıyor. Kuyruğundan bakamıyorsun. Belli ki karışıklıktan kirayı da zamanında yetiştiremezler, güvenim yok. Hele bazısı gemi azıya almış, kanat takmışlar. Öldürmenin imkanı yok. Islak kağıt havluyla süpürdüm.

– Kinlenmesene, paylaşmayı bil.

– Ne işi var tezgahta? Oradan da cama devam ediyor. Katar katar.

– 10. kata kadar yorulmuyorlar mı? Ben de onu düşünüyorum. Kaç günde gidip geliyorlar?

– He, abla. Onları geçtim, esas 23. katta bir ufak yağmurda su baskını yemeyi yediremiyorum. Nasıl oldu anlamadım.

– Tövbe edeceksin.

UYKULUK

Mahallede sis içinde köpek ulumaları,
Bir dalgın bir uyanık suçlu düşler,
Birden! bir kedi çığlığı-

Kıyamete gel, sakın duraksama sıratta,
Unutmadan elma parlatılacak
yılanla konuşulacak,
Sorgucu tutuluyu dik sağlam ister
Belki yasa kitabı yazılacak, uyanmadan.

DAMAT GİYDİRME

Eski Eğin yeni Kemaliye’ye ait çok güzel bir düğün adeti, müzikli bir tören. İlk ve tek kez tanık olduğum bu töreni tam bir yabancı kültür gözlemcisi antropolog gibi, çağrışımlarla ve düşünerek, olasılıkla bazı şeyleri doğru yorumlayıp bazı şeylerde fena çuvallayarak yazıya döktüm. Peşinden youtube’dan bir damar giydirme videosu bulup izlenebilir umarım.

Damat topluluğun önüne bir sandalyeye oturtularak çıkıyor. Sanki ormanda tutulmuş vahşi hayvanmış gibi, sandalyeye bağlı. Solunda sağdıcı sandalyede. İkisinin arkalarında ayakta iki ardıç (artçı) genç erkek var. Bu damat giydirme topluca damat kaldırma, dikeltme gibi bir şey. Sosyal dayanışma ve imece anlayışı çok güzel törenleşmiş. Belki daha arkaik tarafları da var, çağrışımlamak ve tarihine bakmak gerek. Esasen erkekliğin korku dolu olmasına gönderme yapıyor sanki. Hani yiğitliğin onda biri hiç ortada görünmemek ya.. Sessiz bir tören değil; davul ve klarinet ortalığı sürekli coşturuyor. Ev içi olduğu halde bile.

Damat elbirlik giydiriliyor. Her bir parça giydiren damadın koynuna biraz değerli para, değerli taş neyin atıyor. Ben de giydirdim. Damatlık takım.öncrden hazırlanmış, çorabın tekini biri, gömleğin kolunu biri, ayakkabın tekini biri yerine oturtuyor gibi. Her biri ayrı kişi tarafından, para ekleme göreviyle birlikte, yavaş yavaş ve uzun uzun hem ağırbaşlı bir tören hem gülüşme içinde.. Benim izlediğimde davulcumuz amatör ama çok ustaydı. Çalanların da bahşişleri oluyor. Alınlara yapıştırılan paralar çalanlara.

Pantolon giydirmeyi anne yapıyor. O sırada damat, sağdıç, ardıç ve anneyi, izleyen topluluktan bir perde gererek ayırıyorlar. Pantolon giyildikten sonra damat ortaya tekrar çıkıyor. Tek tek her giyilecek nesneyi bir başka kişi üstleniyor. Giydirme bir şeref olduğundan karşılığında bahşiş gömlek düğmeleri arasından damadın koynuna bırakılıyor.

Normalde kız tarafı damat giydirmeye hiç katılmazmış, dün gece gelin, erkek kardeşi, onun arkadaşı filan vardı. Damat giydirme galiba düğün günü sabah yapılıyor esas. Eğin Damat Giydirme töreni denebilir. Bu toplantının birkaç tane kaçmaz havası, geleneksel ezgisi var. Biri Topal oyunu. Ötekiler dik hava veya ağır dedikleri. Bir de sağır oyunu/havası varmış.

SARMAYILAN

Sev Güzel sevmeyi umalım umarım,
Bir ben vardır başkadır ve aynı benzer olması mümkün.
Yolun dönüşümleri bunlar,
Yolcu, yorgun,
ve yorulmak geniş.

Kabul her koşul ve kendi koşullarım evet,
Kendi yolum kabul ve yol kesişimleri evet.
Yol ayrımları kabul.

Şefkate evet, acımayışımla birlikte.

O yaşamda olmak yaşatmak için.
İçim. İçimden.

SEZELER

Gece denizlerinde gezdim de topladım,
İnsan bataklıklarında, yazar bilmecelerinde.

Acılar karanlıkta saldırır,
Köşeye sıkışan her çaresizliği dener.
Saklıyı öpüp dudağına konayım.
Kara- konacağına dedi- konsun.
Geceler gariplerin..

Yüzünü öptüm akağına kondum,
Yarın örümcek ağına tutuldum,
Batak çiçeği öldüm koktum gittim
Dudak içiyorum kuru gıyabında.

2014 ASKER NOSTALJİSİ

Behey gafiller Mehmet, İlhan, Teoman 1998 FİFA Dünya Kupası’nın üstünden 4×4 16 yıl geçmiş. Demek oluyor ki, o yılkiyle birlikte taze uzmanlıktan sonra 5. Dünya Kupasını göreceğiz. O zaman Samsun’da acemi askerdik. Yarı ayık yarı sarhoş, aradan dereden kupa maçlarını izleyebilmiştik. Ben maçların birinde hafta sonu izninde konuk olduğum evde aşırı içmekten gündüz maçında uyuyakalmıştım. Akşam dönüşte ballandıra ballandıra anlatınca dışarıdan kaçak içki getirip ikinci kez sarhoş çilingir masasına oturmuştuk. ’98 kupası sırasında 2021 felaketleri kadar olmasa da peş peşe afet haberi geldi: Seller, depremler oldu. Ertesi yıl yaşayacağımız 1999 17 Ağustos Gölcük Depremi’nden haberimiz hayalimiz yoktu.

Eskiden de iyi dost ve arkadaş olmasak acaba Samsun askerliği ve kupa bizi sarıp sarmalar, yaklaştırır mıydı? Örneğin Cengiz ile iyi kaynaştık, artık görüşürüz sanıyordum. Bir o kadar da Salih benim için. Onların birini hiç, birini pek az gördüm sonra. Pek gözümü doldurmayan Fahrittin sonraları çok can arkadaşım ve arabesk danışmanım olacaktı (Selma İstanbullu – Sevme Dediler Sevdim). Hala görüşürüz. Mekanikten, onarımdan anlar, kendine çok güvenlidir. Bir başka asker arkadaşım Uğur ile aynı koğuştan aynı Van’a gönderildik de, Van’da Uğur’la değil sonradan sıkı dost ve atışma rakibi olacağımız, Samsun’dan tanımadığım çengel parmak Bülent ile ev tutacaktım. Birlikte bunalımlı ve anlamsız, Dilce dediğimiz, bugün olsa Sözce diyeceğim çağrışım şiirleri yazdık, sonra tutup bunları gene birlikte Türkçeye çevirdik. 262. dönem oluyorduk. Samsun’dayken bizim Mehmet aşırı coşkudan İtalyan çukurunda topuğu kırıp eline almıştı. İlhan sarhoşluktan gündüzleri bile parlayan fener gibiydi. Askeri fırın lahmacunları Divan Pastanesi yanılsaması yaratıyordu.

Anmadan geçemeyeceğim, İlhan Şırnak’ı çekmiş, Şırnak Van arası bazen haberleşiyoruz. Ona Şırnak’tan arkadaşım Orhan’ı ayarlamışım; görücü usulü dost olmuşlar. O sıralarda kardeşim Özcan Van’da yanımda, elektrik stajı yapıyor, göbeği oralara atılmış. Telefonla İlhan beni arıyor, cebimi Özcan açınca İlhan direk muhabbete girmek istiyor. Özcan sesi bana benziyor diye kendini tanıtıyor. “Abi, ben Özcan, kardeşi.” İlhan inanmıyor; duyduğu sesin benim olduğuna emin. “Hassiktir lan, sığır!” Aramızdaki muhabbetin dozunu Özcan anlama fırsatı buluyor.

Gelelim, Bülent’le başlıca ortak ürünümüz şiirlere.. Hepsi Bülent Akçe – Mehmet İbiş ortak ürünü ve 6 Şubat 1999 tarihli. Dilcemizin içeriklerinde Bülent daha etkin, Türkçelerinde ben daha etkindim denilebilir, %51 kadarlık farklarla. Orada artık usta askeriz, birlikte ev tutmuşuz, benim ayrıca askere paralel yürüyen muayenehanem var. Bu şiirlere Van Şiirleri üst başlığını verebilirim.

FARUK’EM

Heva zaney cimcinir
Akuista felden incinir
Tardı fare, yandan dolav
Yafut zibar, öle- din cinir

FARUK’A

Yoldaş sevincin aşınır
Ustacığın yüreğinden ölür
Kapa gözlerini, olacağa ne fayda
Kır kavalını yat, kadrini kim bilir?

***

Katerilla cilinde fijin
Ohsema kulun moydarbe
Felahsız tiz -ve markiz
bi-janda
Sunusunda afroditerya

Asalet var tavrında bakışında
Gökyüzü bile aşığına saldırır
Kurtuluş yok, zor ama güzel
aşkının dehlizinden
Caziben hayalleri ayaklandırır

***

Şavya!
Ereste patnos dire
Kındım kınına
Tuşta falar terde.
Cinanı altabe usta
Oyduma pişek
———–rumsuz piesta.

O ışığın var ya
Everest’te bile çıktı önüme
Ateşinle kavruldum
Ne kaldı benden geriye.
Ölmüşsem de yazıtım sen oldun
Dipten dibe sürerim
——– ansızın çiçekleniveririm.

***

[18 Haziran 2014]

KOYUN YAZAR

Gece uçaktan inişte servis otobüslerine bineceğiz, iki tanesi birden önümüze kaykıldı. İçeri geçtik, bekliyoruz, biraz uzuyor otobüslerin dolması, doldurulması. Nasıl ve neden olduysa birden kendimi ağıla kapatılmaya çalışılan koyunlardan biri hissettim. Bazıları duraksıyor, hangi otobüse bineceğini bilmiyor. Arada daha hızlı ve güvenli giden diğerleri koyun değil de sürü köpeği veya yardımcı sığırtmaçmış, “Haydi içeri!” diye bağıracaklarmış gibi geliyor. Biz içeride kuzu kuzu bekliyoruz.

İnsanlar azalmaya, seyremeye başladı. O haldeyken biri içeriye göz atıyor. Ben zaten kapının dibinde engel gibi duranlardan biriyim. Ben içeride adam dışarıda olduğu şekilyle adamcık dile geldi, “Herkes girecek bir yer buldu, bir ben açıkta kaldım galiba..” Ben yerini, sırasını koruyan, kıskanan koyun gibi mi baktıydım? Neden açıklama yaptı, neden görevliye değil içerideki birine açılıyor? Aslında yere bakarken, alakasız gibi dururken gitgide hırslanıyordum galiba. Bekletilmeye karşı ama her yöne yayılabilecek bir hırs. Az daha, çekil gözümün önünden, gitmek istiyorum. Mee! diyecektim kesin. Adamcık bende bir koyunun enerjisini, halesinin görmüştü.

Aklıma o zaman yazar koyun geldi. Hemen yol ağıl arkadaşım Sevcan’a yetiştirdim. Yazar koyun gazeteciye röportaj veriyor. Gazeteci kitabı eviriyor, çeviriyor; evet şüphe yok, dolayısıyla eleştiriyi patlatıyor: “Koyun bey, siz burada baştan sona sadece ‘Mee’ yazmışsınız?” Bilge Koyun Yazar hem istifini bozmuyor, hem kendini ifade etme fırsatı bulmuş: “Ben sadece gerçekleri yazdım!..”

Öyleyse,
Derin devlet ve büyükler her şeyi halleder; büyütmemek, melemek lazım.

[16 haziran 2014]

İLK EVLİLİK

Birinci evlilik.

İlk evliliğimi bir yaşlı kadınla yapmıştım. Gürcü değil, görücü usulü. İkimizin sosyal çevreleri ayarlamıştı. O bana, ben ona bakacaktık. Mantık evlenmesi, görev buluşması gibi. Yetki ve sınırlarımız büyük ölçüde belirlenmişti. Başbaşa ve tamamen boş da bırakılmıyorduk. Hep öyle olmaz mı? Toplum karışır, aileler karışır. Paşa karısıydı, doğrusu paşa dulu; aramızda büyük yaş farkı vardı öncelikle.

Ben deli tay veya danaydım. Aramızda seks yoktu, ama bunun evlilik şartı olmadığını anladım zamanla. O sırada da seks gereksizdi, kafama takmıyordum. Gene geleneğe uyarak belki, kısa süre içinde mutluluğu dışarıda, okul arkadaşlarımda ve ilk aşkımda aramaya başladım. Aşk dersem yanılınmasın. Zamanı gelmiş gönül seviyor, ama daha sevilme iznim yok kendime. Zorunlu tek taraflı, platonik aşk. Olsun o da yanmayı öğretiyor. Arkadaş tipi aldatma daha açıklama istemeyen, anlaşılır kaçak güreşme. Zillas diyeyim, karım ağırbaşlı, haklı kadını oynuyordu. Her zaman evinde, hep hazır, affedici ama keskin gözlü. Oturduğu yerden her şeyi biliyor, sorguluyordu. Dolayısıyla benim kaçak güreşim sonuç vermedi, o beni mindere daha çok çekti. Çok kavgalarımız oldu. Kavgalaşmak sevgiyi eksiltmiyor, çoğaltıyormuş. Didişme görünen, iki insanı birbirine sıvama eylemiymiş. Veya çamur karma diyelim..

Sonraları öğrendim ki benimle çatır çatır kavga eden eşim (söylem, sıfatlar şimdi yerli yerine oturduğu halde, hala kulağımı tırmalıyor. Sanki adını koymadan o’ymuşuz, eşmişiz); eşim işte, başkalarının bana söz söylemesine, kınamasına izin vermezmiş.

Güzelim benim. İnsan nasıl bilmeden geçiyor dehlizlerden, karanlık sanarak aydınlıklardan.. İlla kaybetmek gerekiyor. Görmek anlamak için dışına çıkmak veya atılmak, aralaşmak gerekiyor. Evlilikte, ilişkide mutlak uyum koşulu da yokmuş. Birbirinin bir ucundan tutmak.. Sevişmemiz yoktu; seks ayıp gibi geliyordu bana. Sadece rüya ve fantezilerde yer vardı, ev içinde olmazdı. Dolayısıyla çocuğumuz olmadı. O yaşta onun çocuğu olmazdı. Belki ayrılığı kolaylaştırdı bu. Gene şöyle kolaçan edince, ilişki(miz) için çocuğun da zorunlu olmadığını görüyorum. Şimdiye değin kaçlarca kişiye, “evlenmenin tek meşru gerekçesi çocuktur” yollu hikmetler savurdum. İnsan hali kör dürbünlük canım!

Utanmadan, dışarıdaki günlük hayatımı ve maceralarımı anlatırdım ona. Yaptığım, “Sen beğenmezsen beğenma, beğenenler var beni,” demeye gelirdi. O öykülerime katlanırdı. Hatta yüzünde acı ifadesi yoktu. Gerçi öyleymiş, kendini teyzem, büyüğüm sayıyordu. Bu onun korunma zırhıydı. Benliğini, duygusal çıkarlarını öyle koruyormuş. Benim ne arkadaşlarıma ne sevdiğime karşı altta kalmamı istemezdi. Önceki evliliğinden olan çocuklarını ve torunlarını bir güzel yönetir, yeri gelince olanağını ve parasını bana savaklardı. Kendisi de kimsenin iyiliği altında kalmaz, kalmak istemezdi. Gururlu kadın, kendisi paşa. O sıralar dikkatimi çekmiş, ayrılışımızdan sonra onu aileme çevreme savunurcasına hala görüştüğümüzü, onun yiyici değil tutan koruyan bir kadın olduğunu söylemiştim.

Biz ayrıldıktan sonra ak tenli güzelim bir yıl yaşayıp dünyadan göçtü. Bir ayrılma tazminatı bile vermeyen ben yalnızca ona Bugünün Saraylısı gibi ziyaretlerle hak ödemeye çalıştım. Bir de yalnızlığında televizyonla oyalansın diye bir antencik alıvermeyi başardım. Saçını süpürge eden o kadın, aslında kalp hastalığında yanında nefes olsun diye everilmiş sayılırdı. O buzağı bakmayı ciddiye aldı, kendini yordu, açıkcası harcadı. Beni yüce paşasıyla yarıştırmadı, onu sözlerinden bütünüyle de eksiltmedi, doğaldı.

İlk yılımızda pek utangaç ve yabani bir şeydim. Doyuncaya kadar yemez, bu kadarı yeter dış kanaatiyle sofradan kalkardım. Belki sıcak ev havasıyla birlikte kavgalarımız da maça, eve, sofraya ısıttı. İştahımı asıl ikinci yıl gösterdim. Her gün Türk mutfağının ayrı bir güzelliği, bir de günlük ev el tatlıları hazırlıyordu. Koca yıl süren bir yeme festivali. Silip süpürücü koca. Öte yandan, bu perdeleri her akşam kapatmasak ne olur? Evde ben varım, gece kapı kilitlemek şart mı? O öyle mi olur, hiç mantıklı mı? Ben de onu çıldırtıyormuşum. Zira hiç yaşam deneyimim olmadığı halde her boku ben biliyorum özgüvenim tastamam. Bu uçlara karşılık, eve gelen hediye çikolatalardan konuk gideceğimiz evlere büyük maharetle toplama çikolata kapları yapar paketlerdik ya, ciddiyetle takım çalışması bu kadar olurdu. Ambalajlama ve fiyonkları ile. Ben bir tür üvey koca, iç güveysi bir besleme olduğum halde her yerde bayrağımı taşıdı, karşısında dimdik tuttu oturttu. Kendi isteyeceği gibi yarattı. Tam bir komutandı. Öz oğulları bile bir yerde mahremimizin dışındaydı, karıştırmaz.


Öbür, benim emeksiz, bende emeği büyük teyzem, teyzelik hukukunu dama attım sanarak ilişkimize çok karşı çıkmıştı. Ama yıldırımcasına, her şey birden olup bitti. Sarsıcı gelişmelerde teyzemin kırılmasına kulak asamadım. Zamanla, evlilikler gelip geçici diye görüp umarak, teyzem teyzelik belgesini sağlama aldı. En iyi arkadaşının öteki arkadaşlarını kıskanan çocuklar gibiydi. Allah için ben de Don Juan gibi ha bire yeni teyzeler buldum. Ömrümü bir teyzeler veya yarı-anneler galerisi haline getirdim. Yaşam ekonomisinde, büyük nehirde herşey herşeyle dip dibe olup akabiliyor.

Bunların olup bitişine annem ne gözle bakıyordu? Ya kendine, karadelik çekimine güveniyordu, büyütüp saldığı malını tanıyordu. Ya da zamanında yanlış bir adım atmıştı ve sonuçlarına katlanıyordu. Durumu biraz ikinci resmi eşime benziyormuş. Dış ayaklı, dışarlıklı bir adam/çocuk olduğumu anlamıştı. Anlamıştı ipimi hafif gevşek tutmazsa, kendimle ilişkimin bile yıkıcı patlayıcı olabileceğini. Usul yaklaşmak gerektiğini, hırsımı, yerine göre yapıcı olabilen şiddetimi.

Zillas’la evliliğimi ne zaman yerli yerine koydum? O bir acayip. Bunun bir ilk evlilik olduğunu anlayışım, 23-24 yıl sonra ikinci resmi evliliğim sırasında. Çocuğum var, ama ben yeni ayacağım. Bir pazar sabahı zınk, bir aydınlanmayla uyandım. Şimşek gibi yataktan salon masasına geçip, deneyimimi ve keşfimi yazıya döktüm. Daha çocukluktan beri evlilik karşıtıydım. Halaoğlumla ahbap çavuşlar olarak “Biz evlenmiyeceğiz, eğer evlenirsek birbirimizle evlenicez,” diye bilgiçlenirmişiz. Ergenliğim yalnızlıkla erişkinliğim evlilik düşmanlığıyla geçiyordu. En en olsa, birlikte yaşamaya evet diyebilirdim. Yetmedi, çocuk da sevmiyor, yaşamıma çocuk istemiyordum, güya. Bilincim böyle yapılanınca ilk resmi evliliğe aşk nedeniyle ve adeta onun imzalı-birlikte-yaşama-deneyi olması sözüne güvenerek evlenebildim. Bu sırada hem karşı hem evlilik korkağıyken evliliği Zillas’tan yıllar önce öğrendiğimi nerden bileyim? Bütün temel formatım atılmış, gayet de iyi biliyor ve hevesle yeniden yaşamayı bekliyormuşum. Bunları da bilemezdim. İnsan kendinden kaçıyor. Kendini kandırıyor. Kendini bilmek, bulmak zaman alıyor. Her şeyi bildiğimin farkına varmak için yirmi yıldan uzun gezinmişim. Anladığımda büyük aşkımla denediğim evlilik bitmiş, ikinci resmi evliliğe de yine yapmayalım, ne olur etmeyelim, bizden kasaba olmaz, keşke çocuğu aldırsak, neyse olmadı çocuk doğduktan sonra geçinemez ayrılırız, kesin olumsuz duygularıyla, savunmayla girmiştim. Ruhsallık teorisindeki ilk aşkımızın aile içinden karşı cins olmasını benim başıma gelen öykü doğruluyor. Zillas’ın eşliğini unutan ben annemle romansımı olduğu gibi mi anımsarım? Yaşananı örter veya unuturuz, sonra bir şeyler onu geri çağırır, şansımız varsa anlarız, itiraf etme fırsatı buluruz, yüzleşiriz. Yaşam aynı zamanda bir geriyi süpürme, geriyle yüzleşme sanatıdır da. Bitmeyen zengin anılar, anımsamakta bile güçlük çektiğimiz ilk yıllardan.

***

Suçlunun olay yerine geri dönmesi tipindeki deneyimim, ilk resmi evlilikten sonra seyrelen ve kısa tuttuğum eski evi görme ziyaretlerimdi. Aniden direksiyonu kırarım, Talimhane’de eski evimizin sokağına, önüne kadar giderdim. Artık tanımadık başka insanların yaşadığı eve biraz bakıp dönüyordum. Yarı kırsal, eşek tavuk sesi duyulabilecek yerdir. Sanki hipnotizeyim. Ne yaptığımı, ne zaman kalkıp gideceğimi uğrak öncesi ve sonrası kimse bilmiyor. Bir tür, sinemada araya parça atılması gibiydi. Kadını öldürmesem de o evliliği öldüren bendim. Ev büyük bir emeğin eseriydi, bahçe katı, bukle halılı, bol boğaz esintili. Çaresiz kalıp, çaresizim sanıp işlediğim o suç, beni kaybedilen mutluluk projesinin simgesi ev ve mahalleye çekiyordu. Katil bendim, el mecbur.

ZAMAN YANİ ŞİMDİ

[Bu yazı-araşmayı İncim’e adıyorum.]

O anda ve burada…

Geleceği şimdinin içinde kurduğun gibi, bir de gelecekte olmasını arzuladığını ve dahi korktuğunu şimdi olmuş kılarsın. Hissetmek ve zannetmek her şeydir. Bana göre düş, gördüğünü anımsadığın için olmaktan çok içinde(yken) hissettiğin için gerçektir. Korku, bunaltı da. Er geç gerçekleşme eğiliminde ve birbirine dönüşür olduklarından arzu ile korku hemen hemen aynı etkiye sahiptir, zıt ikizdir. Zannederek zaten olmuş kıldığının, daha bir sahicisinin yarın bir gün olacağından şimdi, şimdide korkarsın.

Ruh hastasının açmazı burada. Yaşamında olmasın dediği olmuştur, kendi tarafından oldurulurken olmaktadır. Bir yerde o en istemediğine hizmet etmektedir. Hasta, hem de onu atlatıyor, ruh durumu geçiriyor. Korku koridorundan geçiyor olduğuna ve henüz yaşıyor olduğuna göre güçlü. Ölünceye kadar güçlü, arta kalan kadar güçlü. Yorgun ve güçlü. Çile, pişmanlık, sürünme henüz her şeyin bitmediği durumlar oldukları için sahibini aynı anda güçlü kılarlar.

Düş ile yaşam birbirinin aynası ve biri ötekini anlamak için var. Düşüne gerçek diyorsan yaşamın da gerçektir, eş ölçüde gerçektir. Düşüne ben onu yaşamadım, sadece görüntü ve yalandır diyorsan, bu sefer yaşamının geçmişte dünde kalan bölümü sadece görsel/anısal ve ulaşılmaz olduğundan yalandır. Yaşamın gerçek olduğuna dair en önemli veri Şimdidir. Gelecek zaman da geçmiş zaman da şimdide yuvalanır, temsillenir, şimdide odaklanır. Şimdi ise uçuşkan ve kaçıcı olduğundan, onu isteyen gerçek isteyen yalan diye adlandırabilir. Düş aynı dün gibi hem vardır (var gibidir), hem de ulaşılmazdır, yoktur (yok gibidir). Dün(ler) gerçekse düş(ler) de gerçektir, düşler gerçek değilse dünler de yaşanmamıştır.

Biriktirmeye karşı en önemli itiraz ve boşa çıkarma buradan geliyor. Biriktirdiğinin sadece şimdide-var-olan ve şimdi-yarayan kısmı gerçektir. Ötekileri, işletilmeyen artakalanı anı veya plan tortusudur. Akıl dahi öyle. Dün yoktu, bugün var, yarın bir bunamayla gene uçar. Akıl da düş gibidir. Şimdiki aklım olsaydı sözü en sıkı gösterge: Şimdiki aklım olsaydı değil sadece şimdiki aklım vardır. Aklın gitmesinden korkmak onu, seni şimdide aklı gitmiş ve cehennemin dibine girmiş yapar zaten. Aklın gelmesinden korkuşun da uyanış sancısını başlattığı gibi.

Jean-Paul Sartre Varlık ve Hiçlik’te insan varoluşunu “kendinde varlık” değil, “kendi için varlık” diye niteler. Bunun mantıksal uzantısını çıkarır: İnsan ne ise o olmayan, ne değilse o olacak olandır. İnsan bir yerde, huzur arayan ve huzuru sabitlikte arayan bir hayvan. Yalnız sabitlik istediğinde konuyu götünden anlamış oluyor. Çünkü akış yasası gereği ne yaşıyor ve hissediyorsak o geçmek geçilmek üzere var, aşılmak üzere yaşanıyor. Ve evren aşağı yukarı yani olasılıkla kalımlı (stabil) olduğundan, o akışın her an bir üst düzeye, bir daha mutluya, bir daha iyiye doğru olmasını garantileyemeyiz. Yine de nihai bir zorunlu iyileşme ve ilerlemeden söz ediliyor, bilemem. Sürekli iyilik ve karlılığı kim kaybetmiş, biz buluyoruz? Arzumuz bu garantili ve bedava mutluluk sanırken olmakta veya olmuş olanın değişik donlarda (görüntülerde) arzumuzun bedenlenmesi, gerçekleşmesi olmadığını, yani her sonra yaşadığımızın ısmarlamamız ve kabulümüz olmadığını nerden biliyoruz? “Şifreli iyi?” (Benimle arzum arasındaki ilişki “Ne istersem olmaz” mı, “Ne istersem olur” mu? Veya ne istemesem olur? İstememek, hele delice korkmak bir isteme ve rıza formu değil mi?)

Yaşamın sonunda net olarak yok olacağına inanıyorsan, her yapıntın o sonu ertelemeden, saçmadan başka şey değil. Saçmayı durum değil, sen kurarsın. Enerjinin ve ruhunun dönerek korunumuna inanıyorsan her yapıntın macera ve iyinin, kalıcının çeşitlemesi olur. İnanışına ve mikroevrenini kuruş tarzına göre. Bu ana kümeye diğer canlı ve cansız kardeşlerini, muhataplarını katış tarzına göre.

Sor kendine, yaşayan ölü müsün, yaşadıktan sonra ölecek canlı mı? Canlıysan tüm-zamanda canlısındır. Ölüysen ölülüğü canlandırıyorsundur. Burada soruları yaşam/evren sorar. Savcı sorgucuymuş gibi soruyu hep ötekilere yöneltip duruşun, adeta üstüne alınmayışın karmanın, evren döngülerinin gözünden kaçmaz sevgili salağım. Başkasını anlama, kendini ve her şeyi anla. Bu bağlamda Sartre, “ölmek yaşamımızın bizsiz devam etmesidir,” buyurur, dikkate şayandır. Yerine göre seni/beni ölmek de kurtarmaz.

Batı düşünüşü zamanın yapısını sezer, onu kabul edemez. Zaman Makinesi kitabının Batıdan çıkması zorunluydu. Batı zamanı biriktirmenin olanaklılığını deli gibi isterdi. Doğu düşünüşü akışı/zamanı sezer, buna karşılık kendini edilginliğe kaptırır. Doğu da zamanı biriktirmenin tümden olanaksız olmasını isterdi. Ana vücudundan ve koynundan hiç çıkmamayı yeğleyeceği gibi. Batının çocuğu memeye ve dölyatağına dönmeyi özler; Doğunun çocuğu ana içindedir, artık çıkmayı özler veya alternatif, memeden ayrılmamayı diler. Ve her iki ana izlek dünyası da aynı bugünü, çağı, göğü paylaşır -farklı parçalarından tutarak. Ne garip değil mi? Doğu ve Batı yarılar hem etkileşmek zorundalar hem kendi olmak ve kalmak zorundalar. Belki ağır işleyen çark (darma çakra) etkisiyle külah ve kutup değiştirdiklerini, genellememizin tersinin geçerli olduğunu bir başka şimdi gösterecek. Bu, aklımıza gelişiyle bile kısmen gerçekleşmeye başladı. Herakleitos acımadan her şeyi zıddına, değiline doğru sürüyor, zorluyor.

İnsan zihni, ve pratik somut dünyası aslında Tarkovski’nin lanetli gezegeni Solaris gibi. İnsan ne hayal ediyorsa o gerçek oluyor. Eskiden psikiyatri tanımları arasında sanrıların olanaksız kategorisi (gayrimümkün gayri varit: olamaz olmamış) vardı. Şimdi anlaşılıyor ki sanrılardan, hayal edilenlerden henüz olmamış olanlar var, ama olanaksız diye kesin sınır yok. Eski akıl hastalarının sanrıları artık gerçek, var.. Görüntü nakli, düşünce kontrolü, kendi bedeninin içine mikro nesnenin, düşmanın girebilirliği, herkesin yerine sahtesinin konup, ömür boyu sürekli kandırılıyor olmak… İyi veya kötü aklımıza ne geldiyse, olmamış şeye bile isim vermiş olsak, er geç gerçekleşti. Ve devamı da yolda. O bakımdan sadece konuşurken ağzını topla değil, düşünürken zihnini de topla! Zihnin çöp üretince yaşamın da çöp üretir.

Düşündüğüm silsileyi ve yazısını uyaran Eckhart Tolle’nin yabancısı olmadığım sözleri oldu. “Zaman hiç de değerli bir şey değildir, çünkü o bir yanılsamadır. Sizin değerli olarak algıladığınız şey zaman değil, zamanın dışındaki tek noktadır: Şimdi.” (Ben bu şimdi’ye eşanlamlı olarak an’ı da kullanıyorum.)

Ezoterik-meditatif bilgiler ve aydınlanma son tahlilde kendini kasmayı azaltıcı ve gönlü açıcıdır. Dünya ve yaşamın gizemini artırır, renklendirir. Arzu-istek-tutku sıfırlanır mı, dönüşür mü bilmiyorum. Biz ara duraktan binme yolcuyuz, tümünü bilmeyiz. En basit Anadolu meditasyonu veya meditatif uğraşı olarak tespih çekmeyi örnek verebilirim. Gençlere ve çağdaşa dönük hazır meditatif kalıp ise hız yapmak, hızın dikkati sırasında kendini ve beynini unutmak. Danslardaki, kafa sallamalı ritüellerdeki arınma ve aşkınlık..

Keza panik atak (hastalığı), ruhsal bunalım üstünden gelişmeye tipik örnek olan bir aydınlanma türüdür. Panik, güvenli evrenimizde perdenin birden yırtılıp arasından boşluğun, hiçin, uzayın (bize karanlık ve soğuk gelen imgesinin) görülmesidir. İnsan bunu alelacele onarmaya çalışır. Oysa bu bilgiyle yaşamaya, hiçliği tanımaya ve incelemeye değer. Bu hiçle ilgilenen kitaplar arasında Usta ile Margarita, Parfümün Dansı, Zen ve Motosiklet Bakım Sanatı, Carlos Castaneda grubu kitaplar (ilk üçü: Don Juan’ın Öğretileri, Bir Başka Gerçeklik, İxtlan Yolculuğu) benim fark edip değer verdiklerim arasında. Hem aşkınlık ve hediyesi yatışma olarak, hem delirme/delilik olarak şimdi-yaşamına odaklanma çingene sinemasının dahisi Tony Gatlif’te de var. Burada sinemaya girmek değil, girmemek gerek: sinemanın an ustalığı ve ana girememesi çok ayrı ve zorlayıcı başlık.

Yanlış olmasın, bu tip açılma, yaşarlık illa kitap istemez. Hatta biz kitapları genellikle kendimizi böyle açılmalardan, deneyimlerden kaçmaya, güvenli duruşumuzu süslemeye (oturduğum yerden ne eksantrik ve riskli şeylerle dans ediyorum, demeye) kullanırız. Bu halimizle pek komiğizdir. Her hepimiz. Belki acı çekişlerimiz de komiktir (ve özden yalan ve aldanıştır). Ama bu söylem pek kibar yaklaşım olmadığından uluorta söylenmemeli, daha çok özeleştiri cümlelerine saklanmalıdır.

Ve lanetlenme dünden kaldıysa bile lanet her zaman bugündür, sürendir ve yeniden kurulandır.

“Şimdiki geçmiş zaman” ama bir de, “her zamana karşı, hepzaman..”

O YÜZDEN

En kısa sevişeceğiz
Zamanda sevişeceğiz
Her zaman zaman

– Her zaman,
— Hep-zaman.
— Ney zaman..
Yanıt sormak yok.
Soru işareti değil, çift nokta.

[28 nisan 2015]

ÇİNİLİ DÜŞ

Düşümde İstanbul’un Kocamustafapaşa gibi bir kenar semtinde geziniyorum, arasta, kapalı çarşı gibi bir yerdeyim.. Tüm üst düzeyler tam kapalı olabilir, kısmen örtülü ve gölgeli olabilir.

Bir yerinde altı üstü yanı tamamen dükkan ve ticaretle çevrili Çinili Cami diye bir camiye denk geliyorum. Kapısından eğilerek içerideki çinilere, duvar süsleri, avizeler ve seyrek cemaate bakıyorum. Bir tür iç cami. İçinde insanlar vs. var. Ahşap mihrap açık renkli ama güzel. Bir hayli büyük ve göz dolduruyor. Kapısı yok ama halıyla örtülü filan değil, harbi yok. Yolgeçen hanı gibi ve köşeden merkezli bir kapı/girişi var. Hatta kapının iki duvar birleşiminde ahşap, güzel biçimli merdivenler kıvrımlar, dönmeler yaparak yükseliyor, duvarı adeta bir koltuk kolçağı gibi aşağıdan yukrıya abaşlatıyorlar. Kenarındaki sokak ve caddeler normal İstanbul. Sadece trafik az ve makul. Köşesinde bir yerinde yuvarlak veya oval -Türkçeyle Çinili Cami tabelası var, ufacık. Sanki sadece ben gördüğümden emin olayım diye konmuş, gerçek tabela değil, nesne ismi gibi.

Aynı bölgede bir de iç hastane vardı. O da bir hayli büyük ve iriliğini sadece hissediyorum, içine girmiyorum. O bina ise düz, süssüz, çok temiz değil, duvarları açık bir cadde üstündeymiş gibi gri mavi. Çekimsiz, ama bölgenin iç yeterliliğine, her şey var burda hissine katılıyor.

Cami ve hastanenin sonrasında bir eve giriyorum. Orada engelli bir kız veya erkek çocuk var. Evden odadan hiç çıkamıyor. Ama onu kedi gibi seviyorum. Aynı zamanda muayene ve gözden geçirme, tıbbi kontrol yapıyorum. Yaramazlıkları var. Ailesi dahil yaramazlık hareketlerine seviniyoruz. “Bu böyle gider,” diyorum. Ama bu değerlendirme aynı zamanda üzücü. Bu sorun benim eksiğim mi, kızın kusuru mu bilemiyorum. İçim üzülüyor. O üzütüntüyle ev-odalarından ayrılıyorum. Ben gördükten sonra erkek -abisi veya babası- arabaya binip çıkıyor. Ben kendim döneceğim veya gezmeyi sürdüreceğim.

Bir benzer kekre deneyim daha vardı rüyanın başında. Düş yazmaya başlayınca eşit ölçüde parlak ve süreli olduğu halde düşün o tarafını unuttum. Düşün bir kısmını yazmak öbür bölümünü de çağırabilir, bazen bir aynı yazma eylemi öbürünü gömer, belirsizleştirir. Anımsamadığım, belki benim gömdüğüm öbür bölüm de tedavi muallaklığı veya başarısızlığı gibi bir şeydi sanki.

Anlatırken, arasta sözü arafı anımsattı arkadaşıma. Arasta Osmanlı tipi çarşılardan biri. Ama acaba düşte sessel düşünüp arasta-araf benzerliği kurmuş muyumdur? Düşler öncelikle görseldir. Ama bazen anlatırken ortaya çıkan sözcüklerden de sessel ilerlemeye çalışır yorumcular. İletişimde çağrışım temelde sessel olur tabii. Tek birey olarak çağrışım kovalıyor olsak araya sesseller eklense de ağırlık görüntülerin akışında olur saymalıydık.

[9 ağustos 2021]

BİNA YAPIT YAPIM

Bina (eser) yapımcılığında üç veya dört kutup varmış: Mimar, mühendis, mütahit (kitabi olarak müteahhit), işveren (malveren).

Bunlardan mimar ile mühendis birbirinden daha yeni ayrılmış. O bakımdan ruh hekimi (psikiyatrist) ile sinir hekimi (nörolog) gibi hem birbirinin işinden anlıyor, hem de birlikte iş yapabiliyorlar. Mimar mühendis de mimar mütahit de olunabiliyor. Acaba mimar mühendis tek isimli bir tarihsel dönem geçirdi mi? (Tıp tarafında ruh sinir eski ortak hali. Sonra beyin büyücülüğü ile beyin dahiliyeciliği olarak ayrımlaştılar.)

Mütahit eline aldığı işi en az sayıda zorunlu kıstasları yerine getirip en kısa ve ucuz yoldan sonuca, alıcıya ve kazanca kavuşturmak eğiliminde. Malveren ise süreci başlatacak, sonunda kullanacak veya son kullanıcıya devredecek.    

En eskiden bu dört kutup da tek kişide tek elde toplandığından yapım süreci en zahmetli, toplam bilgi hakimiyeti bakımından en cahil şekilde yürüyordu. Tek bir beden içinden haberleşme, fikir alışverişi daha organik olduğundan sonuç hemen hep, ya doyurucu ya işlevsel oluyordu. Unsurlar birbirinden koptukça, uzmanlaşma ilerledikçe, bazı şeyler kolaylaştı. Fikirden ürüne varmak belki hızlandı, yoksa o da mı değil, ilerleyen başka bir şey mi? Beden içinde bile olması mümkün haberleşme yavaşlığı, olabilecek ikircikler tıkanmalar, yeni iş bölümündeki iletişim kopukluğu ve birbirine bağlı olanların özerkleşme eğilimi demek olan unsur ayrışmasıyla iyice su yüzüne çıktı, arttı. Unsurlar birbiriyle uzlaşır, işbirliğine giderken daha açık kavga eder, yakınır, karşıt ve özerk olur oldular.

Çağın vahşi kapitalist hız ve kar gerekleri içinde artık yapı kolaydan yapıt (eser) halini alamıyor. Çerez yani pop corn kadar hızlı tüketilcek, yeniden üretilecek, arkasından göz yaşı dökülmeyecek, geleceğe aktarılmayacak, ona bel bağlanmayacak, özdeşleşilmeyecek.. Beden hastalığında olduğu gibi yapım süreci kutupları organik bağlı olmaktan çıktılar. Çürüme çözülme değilse bu bir hızlı yaşa genç öl yapımcılığı. Günümüzde bağımsız komple sinemacı yapımcılar gibi, bu kutupları tek, hiç olmazsa iki fiili kişi halinde birleştirebilen şanslı ademler var mı? İnsan ilerlemesi ve işbölümüne dayalı işbirliği yine mi bir arpa boyu yol gidip geri döndüğümüz bir rüya, hülya halini aldı? Kapitalizm bizi bir arada, dağılmaktan ve vahşileşmekten mi korumakta, yoksa garantili şekilde vahşileştirip dağıtacak, kendi kuyruğunu da yiyecek mi?

Beşinci kutup: Bakan-okuyan-son kullanıcı. Beşincileri sadece kendimizle daha doğrusu başlatanla sınırlandıramayacağımıza göre ölüm durumu hariç unsur çoğalması, dallanması, dağılmalar, bazen yeniden toparlanma ve özetlemeler, tekel ve çokel kaçınılmaz demektir. Asıl diyalektiği alan veren ikiliği çözdü. Dört verici unsur eskiden tekel olabiliyormuş, ama nadiren alıcı beşinciyle özdeşmiş. O artık yokülke!

GÖBEK DANSI

Göbek dansı (oryantal) belki de ilk olarak Mısır’da başladı, oradan çıktı. Daha eski aday Sümer toprakları ve uygarlığı tabii. Hindistan’ın hem danslarını hem kobra oynatıcılığını da çağrıştırmıyor mu? Halen dünyada en iyi göbek dansı Mısır’da. Ekolleri Kahire ekolü diye adlandırılabilir. Gene halen dünyanın en iyi göbek dansı hocası Mısır’da ve bir erkek. Türkiye’deki erkek göbek dans hocalarının çoğu ibneymiş. İstanbul ekolü var mı bilmiyorum, varsa da soyu kurumakta. Beyrut ekolü var. Emin değilim belki bir de Bağdat ekolü var. 

İstanbul’un olmayan veya kaybolmakta olan ekolünün en iyi temsilcisi Nesrin Topkapı. Çağdaşları Seher Şeniz ve Tülay Karaca’ymış. Hala aşılmadı. Daha 6 yaşında Adana’da sahneye çıkıp gazino mühürlettirmişliği var. 15 yaşında babasını kaybedince Hamiyet Yüceses gibi yolunu yeteneğinin çizeceği belli olmuş. Hemen başlarda Londra’da göbek atmış ve Nesrin Topkapı adını kullanmış. 2010’larda altmışlarındayken, hala öğrencilerinden daha canlı ve enerjikmiş. 1981 yılbaşındaki TRT’ye çıkışı da unutulmaz anlarındandır. TRT’nin bütün örtüp sarmalarına rağmen. Yılbaşlarının en iyi hediyeleri arasında eskinin başı çekeniydi. Rakipleri arabesk ve Türk sanat müziği olmak üzere.

Göbek dansı bir beden eğitimi olarak, olduğundan ve göründüğünden fazlası mutlaka. Beden sadece beden değildir. Dans her türüyle bir disiplin. Kilo verdirici özelliği olduğunu duydum. Bundan daha zevkli bir kilo verme sporu zor bulunur. Bana kalırsa Uzakdoğunun judosuna rakip olarak Ortadoğunun yakın dövüş sanatları arasında sayılmalı. Göbek dansözü judodaki gibi rakibinin hamlesini sönümlendirmez. Onu hipnotize ederek ok atamaz, el kaldıramaz hale getirir. Casusluğun politika ve savaşın bir unsuru oluşu gibi, kalın duvarlar, engeller koymayıp, düşmanı kendi inine davet eder görünmek de bir çatışma yordamı. Gönül verenler ve sert-kesin biçimde yumuşamaya, canlanmaya ahdedenler gelsin. Göbecik, göbek dansı, belly dance, oryantal, mezdeke, ne kadar canlı fıkır fıkır sözcükler.