KAYIP ZAMANIN İZİNDE -alıntılar

Marcel PROUST – Çiçek Açmış Genç Kızların Gölgesinde

• Kesin kararlar, daima, süreklilik arz edemeyen ruh halleri yüzünden verilir.
• Sevdiğimiz kişiyi bir daha hiç görmek istemediğimizi söylerken tam anlamıyla içten değilizdir, ama görmek istediğimizi söylesek de daha içten olmayız.
• Hepimiz, artık sevmediğimiz zaman, biliriz ki, unutmak, hatta bulanık hatıralar bile, mutsuz aşk kadar ıstırap vermez.
• Belki boş yere kazanılmıştı, çünkü yakında iyileşecektim. Alışkanlığın bir biçimi olan özveri, bazı güçlerin sürekli artması olanağını verir.
• Genellikle de tam tasarruflarımızı biriktirdiğimiz kumbara dolmak üzereyken, bir hamlede boşaltıverir, sağaltımın sonunu beklemeden, üstelik de alışmışken kesiveririz.
• “Büyük bir servet sahibi olmadan sevmek, acıklı bir şeydir.” La Bruyere
• Genellikle mutluluğu mümkün kılacak şeyi ele geçirdiğimiz anda, aynı akşamda olmaz mutluluğun elimizden çalınması. Çoğunlukla bir süre çabalamayı, ummayı sürdürürüz. Şartları aşmayı başarırsak doğa dıştaki savaşımı içimize taşır ve yavaş yavaş kalbimizi değiştirerek sahip olacağı şeyden başkasını arzulamasına neden olur. (…) Doğa şeytanca bir kurnazlıkla, bizzat bu ele geçirişi mutluluğun yok edilmesine alet eder.
• Mutluluk olgusu gerçekleşmez, ya da son derece acı tepkilere yol açar.
• Az ölçüde kullanılınca bir tehlikesi olmayan ölümcül zehirler gibi, patlar diye korkmadan sigaramızı yakabildiğimiz bir nebze dinamit gibi.
• Gilberte’in omuz silkmesinin sıkıntısı geçtikçe, büyüsünün anısı, bana dönmesini istememe neden olan anı da silinecekti.
• Arkadaşımızın, bizim eski ve aslına uygun sandığımız hayalini, aslında kendimiz, birçok kere baştan kurmuşuzdur.
• Benim, kendimi bu konuda suçlu hissetmeden, Gilberte haricinde her şeye karşı gösterdiğim kayıtsızlığı o bana gösteriyor diye Gilberte’e ne hakla sitem edebilirdim?
• Gün içinde sahip olduğumuz zamanın miktarı esnektir; bizim hissettiğimiz tutkular bu zamanı genişletir, hissettirdiğimiz tutkular daraltır, alışkanlıksa doldurur.
• Zaten birtakım bayağılıkları açıkça görmek, sevgiyi hiçbir şekilde azaltmaz; tersine sevgi bu bayağılıkları sevimli gösterir.
• Mme Swann hızlı kavrayışı nedeniyle erkeklerin dostluğunu kadınlarınkine yeğlerdi.
• Sevdiğimiz zaman, aşk o kadar büyüktür ki, bir bütün olarak içimize sığmaz; sevdiğimiz insana doğru yayılır, onda kendisini durduran, başlangıç noktasına geri dönmeye zorlayan bir yüzey bulur; işte karşımızdakinin hisleri dediğimiz şey, kendi sevgimizin çarpıp geri dönüşüdür, …
• Ani bir barışma olasılığı, boyutlarını tam kavrayamadığımız şeyi, tevekkülü yok etmişti.
• Aşıklar da zıt bir durumun ortasından baktıkları, henüz denemeye başlamadıkları için, vazgeçmenin iyileştirici gücüne inanmazlar.
• İnsanlardan daima kopuğuzdur; sevdiğimiz zaman, bu aşkın o insanın ismini taşımadığını, gelecekte bir başkasına yönelebileceğini, hatta geçmişte de ona değil, başkasına yönelmiş olabileceğini hissederiz, sevmediğimiz zaman ise, aşkın çelişkisini filozofça, olduğu gibi kabul edebiliyorsak, rahat rahat söz edebildiğimiz bu aşkı o sırada hissetmediğimizden, dolayısıyla bilmediğimizdendir: çünkü bu konularda bilgi kesintilidir ve hissin fiziki varlığından daha uzun ömürlü değildir.
• Sevdiğimiz insanı düşte, yalnızca hissettiğimiz acının şiddetinden tanıyabiliriz.
• İnsan mutsuz olduğu andan başlayarak ahlakçı olur.
• Yoldan karşıya geçerken arabalara dikkat ediyoruz, tehlikeden kaçınıyoruz diye, cezalardan kaçındığımızı sanırız.
• Kalıcılık ve süreklilik hiçbir şeye bağışlanmamıştır; acıya bile.
• Benim, seven insanlarla zevk alan insanların aynı kişiler olmadığını ilk hissedişim değildi.
• Ben, neyi seversem seveyim, mutlaka sancılı bir kovalamanın sonunda ulaşabilecektim ona ve bu kovalama sırasında, zevk peşinde koşmak yerine, hedefe ulaşmak uğruna zevki feda etmek zorunda kalacaktım.
• Çünkü herkes kötü oyuncu ve diğer herkes insan sarrafıdır.
• Bu kızlarla tanıştırılmamın kesinleştirilmesi onlara karşı kayıtsızlığı sadece oynamama değil, hissetmeme de neden olmuştu.
• Ama o anda, bir insanın görünüşündeki, önemindeki, boyutlarındaki değişikliklerin, o insanla aramıza giren çeşitli durumların değişkenliğinde bağlı olabileceğini hissettim.
• İnançların bu rolünü, itiraf etmem gerekir ki, benliğimin bir parçası, iradem biliyordu, ama zeka ve duyarlılık bilmediği sürece, iradenin bilmesi nafiledir.
• Bir inancın değişimi gibi aşkın yokluğu da önemli rol oynar; önceden var olan ve hareketli olan aşk, sırf bir kadına ulaşmak neredeyse olanaksız olacağı için, o kadının hayaline konar… Aşk dev boyutlar kazanır; gerçek kadının bu aşkın içinde ne kadar az bir yer kapladığını aklımızdan geçirmeyiz.
• O sırada kapıldığım harikulade korkuyu birkaç yıl sonra hissetmem mümkün olmayacaktı, çünkü bir yandan yaşla birlikte böyle garip durumlar yaratma, bu tür duyguları yaşama kapasitesi azalırken, bir yandan da toplumsal alışkanlıklar bu kavramları ortadan kaldırır.
• İnsan hayatında yarar gözetmeyen duyguların yeri zannettiğimizden büyüktür.
• Saint-Loup hoşa gitmeye çalışıyordu, Elstir ise vermeyi, kendini vermeyi seviyordu. Sahip olduğu her şeyi, fikirlerini, eserlerini ve çok daha az önemsediği diğer her şeyini kendisini anlamış olan birine seve seve verirdi. Ama tahammül edilebilecek bir çevre bulunmadığı için, yüksek sosyetenin poz ve terbiyesizlik, resmi otoritelerin kötü niyet, komşuların delilik, ailesininse bencillik ve gurur diye adlandırdığı bir inziva içinde, vahşice yaşamaktaydı.
• Her insan kendisini artık görmediğimiz zaman yok olur, sonra bir daha göründüğünde yeni bir yaratıdır artık; bir öncekinden, belki de öncekilerin hepsinden farklıdır.

Marcel PROUST – Swan’ın Bir Aşkı
• Kadınlardan ne denli bıkmış olursanız olun, en değişik kadınlara sahip olmayı bile önceden bilinen değişmez bir şey sayın isterseniz, karşınızda biraz çetin –ya da sizin öyle sandığınız- bir kadın varsa, Swan’ın katleya düzeltmesi gibi, onlara sahip olmayı ilişkilerinizin sunduğu beklenmedik bir fırsattan çıkarmak zorunda kalırsanız, sahip oluş sizin için büyük bir haz oluverir.
• Tutku geçici ve farklı kişiliğimiz gibidir, öbür kişiliğimizin yerini alır, o zamana dek onu dile getiren değişmez göstergeleri yok eder.
• Genel olarak insanlar bizi öyle az ilgilendirir ki, içlerinden birini böyle acı ve sevinç olanaklarıyla donattık mı bir başka dünyadanmış gibi görünürler bize

Marcel PROUST – Albertine Kayıp

• Ne yazık ki, hayat görüşünü oluşturan unsurları, annesiyle babasından aldığını da hesaba katmak gerekir, çünkü kişiliğimizi, kendi kendimize, hiç yoktan yaratmayız. Annede var olan benciliğe, babanın ailesine özgü, farklı bir bencillik eklenir; bu, her durumda benciliğin artması, hatta katlanması anlamına gelmez, yeni, çok daha güçlü ve korkunç bir bencillik yaratır. Dünya kurulduğundan beri, bir kusurun belirli bir türüne sahip aileler, aynı kusurun başka bir türüne sahip ailelerle birleştikçe, bu evliliklerden doğan çocuklarda, kusur korkunç ve iyice eksiksiz bir hal aldığından, üst üste biriken bencilliklerin (şimdilik bu kusurla kendimizi sınırlayalım), bütün insanlığı yok edecek bir boyuta, güce ulaşması gerekirdi; ne var ki yine aynı kusurun doğurduğu bazı doğal kısıtlamalar, kusurun makul ölçüler içinde kalmasını sağlar; tıpkı tekhücrelilerin, sonsuz çoğalarak gezegenimizi yok etmesini, bitkilerde tek eşeyli döllenmenin, bitkiler alemini yok etmesini engelleyen kısıtlamalar gibi.
• Gilberte insan kılığındaki devekuşlarının en yaygın türüne aitti (en azından o dönemde); bunlar, görülmemek için değil, görüldüklerini görmemek için kafalarını kuma gömerler; görülmemeleri zaten imkansızdır, görüldüğünü görmemek ise, hiç yoktan iyidir, gerisini de şansa bırakırlar.
• O günden itibaren, herkese mektup yazıp derin bir acı yaşadığımı bildirmeye ve kederimi artık hissetmemeye başladım.
• Baba sevgisinin yanılgıları da, aşk yanılgılarından aşağı kalmayabilir; birçok kız, babasını servetini kendisine bırakan ihtiyar olarak görür.
• Istırabımın ve beraberinde sürüklediği her şeyin ortadan kaybolması, çoğu kez hayatımızda önemli yer tutan bir hastalığın geçmesi gibi, bir eksiklik duygusu yaratıyordu. Muhtemelen, aşkın ebedi olmamasının nedeni, hatıraların doğruluğunu daima korumaması ve hayatın, hücrelerin sürekli yenilenişinden oluşmasıdır. Ama hatıralarla ilgili olarak, bu yenilenme, değişmesi gereken şeyi durduran ve geçici olarak sabitleyen dikkat tarafından geciktirilir. Keder de, kadınlara duyulan arzu gibi, düşündükçe arttığına göre, yapılacak çok işi olmak, hem iffetli kalmayı, hem unutmayı kolaylaştırır muhtemelen.
• Oysa böylesine korktuğum bu sağlıklı benlik, unutuşla birlikte, ıstırabı neredeyse tamamen ortadan kaldıran bir huzur imkanı sunuyordu bana; kaderin bizim için hazırda bulundurduğu, basiretli ve otoriter bir hekim gibi, yakarılarımıza aldırmadan, itirazlarımıza rağmen, yerinde bir müdaheleyle, gerçekten de fazlasıyla yara almış olan benliğimizin yerine koyduğu yedek benliklerden biriydi sadece.
• Aynı şekilde, gece gördüğümüz kabuslar da korkunç olabilir. Ama uyandığımız anda başka bir kişi oluruz ve yerini aldığımız şahsın, uyurken katillerden kaçmak zorunda kalmış olması, bizi ilgilendirmez.
• Tıpkı bir mateme karşı kayıtsız olduğu halde, oradaki insanlarla, duruma uygun, kederli bir tonda konuşan ve ara sıra, kendisini misafirleri ağırlamakla görevlendirmiş olan dul arkadaşının hala hıçkırarak ağladığı odaya gidip onu yoklayan bir dost gibi, bu benliğim de eskisiyle temas halindeydi şüphesiz.
• İnsanlara duyduğumuz sevgi, onlar öldüğü için değil, biz öldüğümüz için azalır. (…) İnsan ancak hatırladığı şeye sadık kalabilir ve ancak bildiği şeyi hatırlar. Benim yeni benliğim, eskisinin gölgesinde büyürken, Albertine’in bahsini sık sık işitmişti; eski benliğim aracılığıyla, onun anlattığı hikayeler aracılığıyla Albertine’i tanıdığını sanıyor, ondan hoşlanıyor, onu seviyordu, ama bu, ikinci elden bir sevgiydi sadece.
• Ne var ki, en dalgın insanlar, bazen bize çok doğal gelen, onlarınsa merakını cezbeden, ağzımızdan çıkıveren sözlere özel bir dikkat gösterirler.
• Tıpkı bazı mutluluklar gibi, bazı felaketler de fazlasıyla gecikirler ve bir süre önce gelseler içimizde ulaşacakları boyuta ulaşamazlar. (…) Hiç şüphesiz, kötü haberlere üzüldüğümüz zaman bile, bazen bir konuşmanın dengeli ilerleyişi, dağılışı içinde, kötü haberler önümüzden duraklamadan geçer, (…)
• Gerçeğin bize bir cümleyle, kim bilir kaç kez kendi kendimize tekrarladığımız cümlelere benzer bir cümleyle değil, yeni cümlelerle ifşa edilmesini isteriz. Düşünme alışkanlığı, bazen gerçeği algılamamızı engeller, bizi gerçeğe bağışık kılar, gerçeği de bir düşünce zannetmemize yol açar.
• Artık korkmaması, nihayet bana gerçeği söyleyebilmesine mi, yoksa herhangi bir nedenden ötürü, benim çok mutlu ve gururlu olduğumu zannedip, beni üzmek için yalan söylemesine mi imkan tanımıştı?
• (…) –iyileşmek isteyen, ama takıntılarından veya morfinden mahrum olmak istemeyen nevrozlu hastalar veya morfinmanlar gibi, dünyevi hayata bağlı, yalnızlığı isteyen, ama eski hayatlarından kesinlikle vazgeçmek istemeyen dindar ya da sanatkar kişiler gibi- Andree de bütün insanları sevmeye hazırdı, bunun için önce onları muzaffer konumda görmemesi, yani peşinen aşağılaması gerekiyordu. Gururlu insanları bile sevmek gerektiğini, gururlarını daha baskın bir gururla değil, sevgiyle yenmek gerektiğini anlamıyordu. Hastalığı besleyen koşulları sürdürerek tedavi olmak isteyen, hoşlandıkları, ama vazgeçtikleri anda hoşlanmayacakları bu hastalık sebebinden kopamayan hastalar gibiydi. Yüzmeyi öğrenmek isteyenler de, bir yandan ayaklarının yere basmasını isterler.
• Ona niçin inanmıştım? Yalan, insanın özünde vardır. İnsan hayatında, belki zevk arayışı kadar önemli bir rol oynar ve zaten bu arayışın yönetimi altındadır. Zevklerimizi korumak için veya zevkin ifşa edilmesi şerefimize aykırı düşüyorsa, şerefimizi korumak için yalan söyleriz. Hayatımız boyunca yalan söyleriz, hatta özellikle, belki de sadece, bizi sevenlere yalan söyleriz.
• Mantığımın bütün itirazlarına rağmen Albertine’i seçmek ve sevmek onu bütün iğrençliğiyle tanımak anlamına gelmiyor muydu? Güvensizliğin yatıştığı anlarda bile, aşk bu güvensizliğin ısrarı, dönüşmesi değil midir? (…) Hiç şüphesiz, bizi en fazla bedbaht edebilecek, bizim bilmediğimiz unsurlar, bir insanın cazibesinde, gözlerinde, dudaklarında, endamında mevcuttur; öyle ki o insanın bizi cezp etmesi, onu sevmeye başlamamız, biz olayı ne kadar masum zannetsek de, onun bütün ihanetlerini ve kabahatlerini, farklı bir yorumla şimdiden okumak demektir.
• Basiret, tam bir körlüğün ortasında bile, tercih ve sevgi görünümünde varlığını sürdürür, öyle ki, aşkta kötü seçimden bahsetmek hatadır, çünkü seçim söz konusuysa, kötü olmak zorundadır.
• (…); biri en iyi, en samimi insanların sözlerinden, diğeri de aynı insanların eylemlerinden oluşan art arda iki dünya bulunduğunu düşünmem gerekirdi; (…)
• Eylemler böylesine belirsizken, bizzat insanların belirsiz olmaması beklenebilir mi?
• Üstelik, kusursuz bir kişiliğe nadiren rastlandığından, çok entelektüel ve duyarlı kişiler, genellikle iradesizdir, alışkanlığın kölesidir, o anda acı çekmekten korktukları için, sürekli acı çekmeye mahkum olurlar, ve bu koşullarda kendilerini sevmeyen kadından asla vazgeçmezler.
• Ama bir insanın bu dünya üzerindeki hayatı bittikten sonra, sırların ifşa edilmesi, aslında hiç kimsenin ölümden sonraki hayata inanmadığını kanıtlamaz mı?
• Ama sonra düşündüm ki, arzuladığımız bir şeyi elinde tutan kişiye beslediğimiz sevgiyi, o kişi, elinde tuttuğu şeyi sevse de besleriz. Şüphesiz bu durumda, doğrudan ihanete varacak olan bir dostluğa karşı direnmek gerekir.
• Bütün vaktini yanlış birtakım küçük tahminlerde bulunmakla geçiren kıskançlığın, gerçeği keşfetmeye gelince ne yoksul bir hayal gücü sergilediği şaşılacak şeydir.
• Ama tecrübe dediğimiz şey, kişiliğimizin bir özelliğinin, kendi nazarımızda açıklık kazanmasından ibarettir.
• Bir insanla aramızdaki bağlar sadece zihnimizde mevcuttur.
• İnsanoğlu, kendi dışına çıkamayan, başkalarını ancak kendi içinde tanıyabilen ve aksini iddia ettiğinde yalan söyleyen bir yaratıktır.
• Olayları arzumuza bağlı olarak değiştiremeyiz, ama zamanla arzumuz değişir.
• Ne yazık! Bilhassa geceleri kendini esir saydığı odadan kaçan kuş, dönerek çarpar cama, biter ümitsiz uçuş.
• Arzularımızın tatmin edilmesini pek önemsememek, hatalı bir düşünce olsa gerektir, çünkü bir arzumuzun gerçekleşemeyeceğini düşündüğümüz anda, onu tekrar önemseriz; ancak gerçekleşeceğinden kesinlikle emin olduğumuz zaman, peşinden koşulmaya pek de değmediğine hükmederiz.
• Arzu ne kadar eksiksiz biçimde gerçekleşmişse keder de o kadar derin olur; mutluluk doğa yasasına aykırı biçimde biraz uzamış, alışkanlıkla pekişmişse, keder iyice dayanılmaz olur.
• Aslında beni ayrılığa alıştırma işlevini gören unutuş, bir yandan da Albertine’i bana olduğundan daha sevimli göstererek, dönmesini daha çok arzulamama sebep oluyordu.
• Gerçekten de, Françoise’ın nefretle körüklenen, ayrıntıları ürkütücü bir kesinlikle gözlemeye alışkın hizmetkar merakına, doğuştan sahip olduğu zevk de eklenince, bir uzman değerlendirmesi çıkmıştı ortaya.
• Yeryüzünde TEK zannettiğimiz kadın, sayılamayacak çoktur.
• Sosyal koşullar ve bilgeliğin öngörüleri ne olursa olsun, aslında bir başka insanın hayatı üzerinde hakimiyet kuramayız.
• Ayrıca, bir tek ölüyü ele alsak bile, onun bazı şeyleri bilmesinden duyacağımız mutluluğun, her şeyi bilmesinden duyacağımız korkuyu dengeleyeceğinden emin olabilir miyiz?
• Tam tersine, aşk bittiğinde ise, o insanın uyandırdığı merak, o ölmediği halde biter.
• Acı, gerçekliği sarhoşluk kadar çok değiştiren güçlü bir etkendir.
• Ölümü düşünmek zorunda kaldığımız zaman, hayattan başka şeyi hayalimizde canlandıramayışımızın sonuçlarından biriydi bu da.
• Hiçbirimiz tek bir insan değilizdir, hepimiz, ahlak değerleri farklı, çok sayıda insanı barındırırız içimizde.
• Bir başka insanla ilişkilerimizde en önemli hata kaynakları, iyi kalpli olmak, veya o insanı sevmektir.
• Ben bir tek erkek değil, duruma göre tutkulu, kayıtsız, kıskanç –her biri başka bir kadını kıskanan- erkeklerden oluşan karmaşık bir ordunun resmigeçidiydim. Ve muhtemelen bu sayede, günün birinde istemediğim halde iyileşecektim.
• Albertine’i son birkaç ayda evime hapsetmiştim. Ama artık hayalimde Albertine artık özgürdü ve bu özgürlüğünü kötüye kullanıyor, şununla bununla düşüp kalkıyordu.
• Çünkü kıskançlık için geçmiş de yoktur, gelecek de; onun hayal ettiği şey daima şimdiki zamandır.
• Buna az çok benzer harika belirsizlikleri hayatı boyunca yaşamamış kimse var mıdır?
• Bazı filozoflara göre dış dünya yoktur, hayatımızı kendi içimizde geliştiririz. Bu doğru olsa da, olmasa da, aşk, en mütevazı başlangıcıyla bile, gerçekliğin bizim için ne kadar önemsiz olduğunun çarpıcı bir örneğidir.
• Yalan, bizde daima uyandırması gereken öfkeyi, iyilik de minneti, ancak sevdiğimiz kadında gördüğümüz zaman uyandırır, tensel arzu, zekaya hak ettiği değeri vermek ve manevi hayata sağlam temeller kazandırmak gibi, olağanüstü bir güce sahiptir.
• Bir acı sonuna kadar yaşanmadıkça geçmez

Marcel PROUST – Yakalanan Zaman

• İnsanlar bizim unutuşumuza bağlı olarak gelişirler.
• Ayrıca aşkta bile iki kişinin birbirine ilişkin anıları, ortak değildir.
• Nasıl sevdiğimiz kadının amacını bilemezsek, düşman da bizim planımızı bilmez, hatta kendimiz de planımızın ne olduğunu bilemeyebiliriz.
• Dolayısıyla fesat kişiler, nankör kişiler kendileri ve yazar istemese de eserde boy gösterirler. Hiciv yazarının şöhreti, ister istemez hicvettiği alçaklarla bağlantılıdır.
• Bir kitap çoğu mezar taşının üstündeki isimlerin artık okunamadığı büyük bir mezarlıktır.
• Tanımadığım okurların kirlettiği hatıraları ben zaten onlardan önce kirletmiştim.
• Bana çeşitli gerçekleri göstermiş olan, artık yaşamayan bütün o insanlar sanki sadece benim açımdan faydalı bir hayat sürmüş, benim uğruma ölmüş gibi geliyordu bana.
• Beden için sağlıklı olan tek şey mutluluktur, ama zihni güçlenip geliştiren kederdir.
• Aydınlığa kavuşturulması gereken şey duygularımız ve tutkularımız, yani bütün insanların tutku ve duygularıdır.
• Mutluluğa gelince, neredeyse tek yararı vardır, o da bedbahtlığa imkan tanımasıdır. Mutluyken son derece güçlü ve şefkatli güven ve sevgi bağları oluşturmamız gerekir ki bu bağlar koptuğunda, bedbahtlık adı verilen o değerli parçalanmayı yaşayabilelim. Sadece umut ederek de olsa, mutluluğu tatmamış olsak, mutsuzluklar zalim olmaz, dolayısıyla meyve vermezdi.
• Kitaplarımızın taslağını çizen tutkularımız, kaleme alan ise aradaki dinlenme süreleridir.
• Çünkü en çok sevdiğimiz insana bile kendimize olduğumuz kadar sadık değilizdir.
• Gerçeğe ölümden önce ulaşanlar, ikisi birbirine ne kadar yakın da olsa, gerçekleri öğrenme anı ölüm anından önce gelenler, kendilerini talihli saymalıdır.
• Aşkın, sevilen insana, sadece seven insanda var olan şeyler kattığını görmüştüm.
• Kıskançlık, tablomuzda bir boşluk olduğunda, sokağa çıkıp gerekli güzel kızı arayan başarılı bir personel şefidir.
• Gerçekten yaşlı olduğu için bu işaretleri taşıdığını ve hayatın ihtiyarları, yeterince yaşayan yeniyetmelerden imal ettiğini anladım.
• Hayatımın tek bir saati yoktur ki bana sadece kaba ve yanlış algılamanın her şeyi nesneye yüklediğini, aslında her şeyin, aksine zihinde olduğunu öğretmiş olmasın.
• Dolayısıyla imgenin güzelliği nesneye ulaştığımızda artık bizde hayranlık uyandırmaz, oysa fikrin güzelliğini ancak nesneyi aştığımızda anlarız.
• Doğruyu söylemek gerekirse, birçok kişi gibi o da yaşlandıkça, münasebetsizliği yerini ciddiyete bırakmıştı.
• Çoğu zaman, bir insandan bize kalan tek şey, üstelik ölümünden de önce, henüz hayattayken, bir isimdir sadece.
• Ne var ki bazı kusurlar ve meziyetler, belirli bir insandan çok, o insanın hayatının sosyal açıdan belirli bir dönemine özgüdürler.
• Yanlış bir tahminde bulunduğumuzda, yanıldığımızın kanıtlanmamasını tercih etmemiz, bu tahmine ait hatıramızın süresini kısaltır ve çok kısa bir süre sonra böyle bir tahmin yürütmediğimizi iddia etmemize imkan tanır.
• Hafızamın apayrı bölgelerini karıştırdığımda hayatın bana sunduğu kişilerden birçoğunu bir başka kişiyle tamamlayabilecek kadar uzun yaşamıştım.
• Ne var ki annesi, aksine, ne zaman bir yaşıtı “yitip gitse”, bir yarışta önemli rakipleri geride bıraktığı duygusuna kapılıyordu. Kendi hayatının tadına ancak onların ölümüyle varabiliyordu artık.
• Çünkü her ölüm, başkaları için hayatı basitleştiren, onları minnet göstermekten, ziyaretlerde bulunma mecburiyetinden kurtaran bir olaydır.
• Başkalarına acı çektirmekten hoşlanırız, ama suç işlemek de istemeyiz, kurbanımızın yaşamasını tercih ederiz.
• Zihin, hayatın hiçbir çıkışı bulunmayan kapalı durumlarını tanımaz.
• “Tipimiz olmayan” kadınlardan sakınmaz, bizi sevmelerine izin veririz; daha sonra onları biz de seversek, yanlarında arzumuzu doyurmanın tatminini bile yaşamadan, diğerlerinden bin kat fazla severiz bu kadınları.
• (…), daha yetenekli kişilerin ihtiyaç duymadığı acılar pahasına eserimizi tamamladığına, duygular hayatımızı ufaladıkça eserimizi sağlamlaştırdığına göre, bırakalım bedenimiz parçalansın.
• Kürkten, güveler kadar anlayan kürkçü yoktur.
Çünkü en büyük korkularımız da, en büyük umutlarımız da gücümüzü aşan şeyler değildirler; zamanla korkularımızı yenebilir, umutlarımızı gerçekleştirebiliriz.
• Çünkü iç tehlike, örneğin beyin kanaması, bedensel olduğu için aynı zamanda bir dış tehlikedir. Bir vücut sahibi olmak, zihin için en büyük tehdittir.
• Doğadaki her tür verimli özgecilik, bencilce bir şekilde gelişir, bencillik içermeyen insan özgeciliği kısırdır, çalışmasını bir yana bırakıp bedbaht bir dostunu ağırlayan, bir kamu görevini kabul eden veya propaganda yazıları yazan bir yazarın özgeciliğidir.
• Ne garip bir tesadüftür ki, bu mantıklı tehlike korkusu, ölüm fikrine aldırmamaya başladığım bir anda uyanmıştı içimde.
• “Çimenler uzamalı, çocuklar ölmeli mutlaka.” Victor Hugo
• Ben genel kuralların peşindeyken, ayrıntı meraklısı olarak adlandırılıyordum.
• Ölüm fikri benliğime tıpkı bir aşk gibi temelli yerleşti. Ölümü sevdiğimden değil, aksine ondan nefret ediyordum.
• İnsan sevdiği şeyi yeniden yaratmak için, Elstir’in Chardin’i reddettiği gibi, önce onu reddetmek zorundadır.
• Ebedi hayat insanlara da, eserlere de bahşedilmemiştir.
• Yaşadığımız düzleme bağlı olarak, bir kadının bize ihanet ederek çektirdiği ıstıraba kıyasla, bu ihanet sayesinde keşfettiğimiz ve acı çektirdiği için mutlu olan kadının hiç anlayamayacağı gerçeklerin ne kadar önemli olduğuna karar vermek bize düşer. Her halükarda, ihanet kıtlığı çekmeyiz.
• (…); şairlerin cennete nafile aradığı bu temiz hava, ancak daha önce solunmuşsa, bu derin yenilenme duygusunu yaşatabilir; çünkü gerçek cennetler, kayıp cennetlerdir.
• Yalnızca çocuklar değil, şairler de dayakla eğitilir.
• Yeryüzünde haz ve ahlaksızlık kadar sınırlı bir şey yoktur. Gerçekten de bu bağlamda, deyimin anlamını biraz saptırarak, hep aynı kısır döngü içinde dolanıp durduğumuzu söyleyebiliriz.
• Aşk yüzünden, sevdiğimiz insan uğruna akla gelebilecek en büyük fedakarlıkları yapmakla kalmaz, bazen arzumuzu bile feda ederiz; zaten sevdiğimiz kişi, bizim kendisinden daha aşık olduğumuzu biliyorsa, arzumuzu tatmin etmek iyice zordur.
• Bir mala bağlılık, malın sahibine daima ölüm getirir.

Mehmetİbish tarafından yayımlandı

Bu benim , içimden gelenleri, parmağımdan taşanları yazarak, gözümden dökülenleri fotoğraf olarak paylaşacağım, sevdiğim ve etkilendiğim filmleri yorumlayıp, favori kitaplarımdan küçük alıntılar yaparak edebiyatçılık, sanatseverlik havalarına gireceğim kişisel bloğum olsun.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: