İKİ ESKİ DÜŞ

12 Ağustos 2001 Pazar

H’yle (ilk eşim Hacer) tanıdığımız yaşlı bir çiftiziyarete gitmişiz. Gittiğimiz kasaba gibi bir yer. Evleri kerpiç gibi. Ahşap ağırlıklı. Daha uyuyor olduklarını biliyoruz. Alt kapıdan girip merdivenleri çıkarken, merdivenlerde çivilerle tutturulmuş tahta, biçimsiz bir parça dikkatimi çekiyor Tekmeyle bunu çıkarıyorum, atılabilecek bir şey ama atmıyorum, yukarıda ayazlığa bırakıyorum.

Kapıyı gıcırdatarak açıyoruz: İçeride beklediğimiz iki kişiydi, onlar ise dört kişiler. Nine-dede yaşlarındalar; yanlarındaki galiba, torunları. Evin sanki tek odası var. Ben arkadan gözlüyorum: Esneyerek herkes uyanmakta, torunlar daha uyur gibiler. Aslında biz şimdi fazlalığız; bana dört kişi odaya sığar, altı kişi sığmaz gibi geliyor.

Nasıl bir düzen olacak bilmiyorum. Biz fazlalık olunca. Acaba gelişimize sevinmediler mi? Bir de yatakları dikkatimi çekiyor. İkisi bir yerde, ikisi bir yerde; yazlık örtülerle yatmışlar. Altlarında minder, döşek ya da kalın bir yatak yok. Sanki sadece bez sermişler. Nasıl rahat edeceğiz, olmayacak şey diye düşünüyorum.

Aynı zamanda ben burada birini daha görecekmişim; bu H’nin tanıdığı değil, önceden tanıyormuşum. Onu arıyorum. Gerçi aynı binada gibi algılıyorum, ama ona bakınmak için gezdiğim bina betonarme. Galiba her katında iki daire var. Belki de doğu ve batıdan yükselen iki girişlik merdivenleri… Batıdakinden üçüncü kata, en yukarıya çıkıyorum. Tanıdığımı bulamıyorum. Bu kez doğudan çıkıyorum; merdivenler erken kesiliyor, adeta kapıya ulaştırmıyor. Tavan arası yükleri gibi şeyler yığılmış, gerçi çiçekleri de var.

Kendimi kandırıyorum; “Yanlış anımsıyorsun, belki de alt kattaydı kadın,” diyorum. Alt katta aramaya karar veriyorum. Alt katta geniş bir koridor göze çarpıyor. Belki bir daire değil, çünkü kapısız. Pek çok ticari yük denk denk duruyor. Seçiyorum ki sakallı orta yaşlı bir adam oyuncak araba -yarış arabası gibi alçak bir aracın içinde, bu koridorda ileri geri sürmekte. Adeta sıkıntıdan zaman geçiriyor. Belli ki burada değil kadın. Soruyorum: “Yaşlı kadını gördün mü?” “O dindar yaşlı kadın mı?” “Evet.” “Çılgın o!”

Nasıl yani? Ben de bir garipliği, uçarılığı olduğunu farketmişim, anımsıyorum. “Hani şu çok müzik dinleyen mi?” “Evet.” Başka bir açığını açıklarcasına “Çok paralı o!”

Bu sırada bir genç, çırak peyda oluyor. O da onaylıyor çok paralı olduğunu. Yakınıyor; “Biz bankaya gidiyoruz; bizimki para değil; faiz vermiyorlar. Ama o gidince 10 milyon olsa hemen alıyorlar, çok faiz veriyorlar,” “Onun daha çok parası oluyor.”

Adam kederle başını sallıyor, çırak ona katılıyor. Adamın yarasına dokunmuş oldum. Bense yalnızca kadının kaçık bir yaşlı olduğunu, çok müzik dinlediğini anımsıyorum. Çekiciydi. Oradan sanki kadını nasıl nerde bulacağımı bilir gibi ayrılmak üzereyim. Sakallı adam masaya çökmüş, başını kolları üstüne devirmiş. Bir bakıyorum, çırak adamcağızı neşelendirmek için uğraşıyor: Kulağının yanına eğilmiş, elinde bir Pınar Un paketi. Belli ki bir reklamın havasını uyandırmaya çalışarak “Pınar- Un!” diye kulağına ünlüyor. Güya adam bu reklamın tınısını alacak, birden canlanacak, iyi olacak. Çırak sanki bunu daha önce de yapmış gibi kendine güvenli.

9 Ocak 1994

Karadeniz Ereğlisi’ndeyiz. Orada asistanmışım. Niyazi bey (N. Uygur) orada şef. Ortada bazı dolaplar dönüyor. Niyazi bey kötülerin arasında ve bir dolap çeviriyor. Burası cerrahi kliniği gibi, şantiye içi bina gibi. Dolap şantiyede dönüyor, inşaatın yapımı için özel bir teknik kullanılıp, özel bir para alınıyor gibi. Göründüğü gibi değil, büyük paralar alıyorlar. Benim canım sıkılıyor, şunu ortaya çıkartsam diyorum.

Nasıl bir bağlamda bilmem, birden, en sonunda Niyazi beyin ölümüne tanık oluyorum. Dolap çevirdiği grup ona oyun oynuyor, cerrahi kliniğinde anlaşılmaz şeklide ölüyor. Sadece ben ve birkaç kişi asıl nedeni biliyoruz. Belki sorumlu hemşire de bilenler arasında. Ali bey (A. Babaoğlu) Niyazi beyle ilgili hoşnutsuz sözler söylüyor: Çevirdiği işlerin kokusu elbet çıkacak gibilerden? Adamın ölümü sanki uyumuş gibi, bir daha uyanamayacak gibi. (Tam nasıl öldüğünü anımsayamıyorum), düş sırasında biliyordum.

Bu ölümün sırrını bilmek de bir tür risk. Biraz daha geç ortaya çıksa diyorum, ama çıktığında oluşacak sansasyonu da görmek istiyorum. En sonunda uykudan uyanmaması cerrahi kliniğini şüphelendiriyor ve orada bulunan ufak bir kız çocuğu uyuyup uyumadığına bakıyor. Çevrenin de onayıyla orada uyumadığını, ölmüş olduğunu, adeta bulguları doktorca sayarak veya kanıtları koruyarak bağlantıyı kuran polis şefi edasıyla söylüyor. Sanki bunu mikrofona söylüyor ve sabah olmasına yakın, ses cerrahi kliniğinin diğer sakinlerine hoparlörle iletiliyor gibime geliyor. Sorumlu hemşire (Ayşe Kara’ya benziyor) ile bundan sonra ne olacak anlamında birbirimize bakışıyoruz. Ondan sonra ölümün tam neden olduğu ortaya çıksın diye otopsi yapılacak, bekleniyor. Kim bilmiyorum ama bir grup yapacak. Otopsi bulgularıyla Niyazi beyin çevirdiği kara işlerin ölümüne neden olduğu ortaya çıkacak diye bekliyorum. Ayşe’yle bakışarak. Nöbetteymişim, olacakların sadece başını görebilirmişim, kısa süre sonra oradan ayrılmam gerekiyor. Sanki sulu bir yalakta-küvette otopsi yapılacak ve şimdiden suyun bulanık kırmızı olacağını, Niyazi beyin vücudunun şişeceğini, belli yerlerinden çizilip kesileceğini biliyorum. Ve ölümün sırrı vücudun içinde bir yerde bulunacak.

Ben gece vakti kliniğin floresan ışıkları yanık durumdayken nöbetteydim. Yavaş yavaş cerrahi kliniğinden ve nöbetten ayrılmam gerekiyor. Sonrasını merak ediyorum. Herkes nasıl karşılayacak acaba? Sanki biz sırrı keşfettiğimiz için ölmüş gibidir. Gerçi anlaştığı mafya öldürmüştür, ama bir şeyleri fark ederek biz de buna neden olmuşuz. Bu takdir edilir diye ümit ediyorum.

Çıkarken şantiye arasından geçiyorum. Sanki büyük vinçimsi makinalar, derin çukurlar, yer üstünde toprak yığınları var. Çevre hep bunlarla dolu. Aralarından ayrılmak üzere yürüyorum, henüz tam sabah olmamış. Cerrahi kliniği yeni günün erken başlayacak rutinlerine tam hazırlanmış, bekliyor. Diğer günler gibi bir gün olacak.

Dışarıda araç trafiği biraz fazla, tıkanarak yavaş ilerliyor. Ben de araçla ilerlerken, arkeolojik kazılar varmış gibime geliyor. Sağ tarafta birçok mermer, Bizans ortodoks heykeller var. Biri sütun şeklinde, altlığın üzerinde bir kanatlı melek heykeli. Uzunluğuna mermer heykeller. Şimdi de arkeoloji kazısıyla günlük trafiğin bir arada olduğu bir yerdeyim (Çemberlitaş-Laleli gibi). Bizans’a mı ait diye soruyorum. Bir boşluk, tekrar heykel öbeği. Bunların Bizans’a ait olduğuna eminim, çünkü yapılışları biraz farklı. Sultanahmet-Laleli’de gördüğüm kahverengi-turuncu parçaları var heykel ve sütunların. Özellikle sütunların yapılışı, beyaz mermer-kahverengi toprak, birbirini izler şekildeler. Artık Bizans olduklarına eminim. Kalabalık trafikten bir toz bulutu oluşmuş durumda. Şimdi kentin başka bir merkezine gelmişim. Yorgunum, tozlu da olsa yeni bir gün başlıyor, kıvançlıyım. Bir gizemin, sorunun çözülmesine yaradım gibime geliyor.

Mehmetİbish tarafından yayımlandı

Bu benim , içimden gelenleri, parmağımdan taşanları yazarak, gözümden dökülenleri fotoğraf olarak paylaşacağım, sevdiğim ve etkilendiğim filmleri yorumlayıp, favori kitaplarımdan küçük alıntılar yaparak edebiyatçılık, sanatseverlik havalarına gireceğim kişisel bloğum olsun.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: