HAVANA

Havana’nın yurdu taş oyukları

Çukur Çeylen’in 1970’lerden beri bildiğim tek evsiz delisi, meczubu.  Kendisi 1960-80 arasında geçerli bir şahsiyet. Ölüm zamanlarını bilmem. Zaten yurtsuz olduğundan sonra nasıl kayboldu, başına ne geldi benim için karanlık. Önemine önemli. Handiyse “Yörük Hasan” kadar önemli. Kara Emine dediğimiz göçer yörük lideri kadının, ben kızı zannediyordum, kız kardeşiymiş. Kara Emine’nin ailesi köylülerin nereden geldiğini anımsayamadıkları, tek minik bir oymaktan oluşmuş, kökleri “hayta”dır dedikleri bir yörük grubu. Hayta belli ki öze dair bir niteleme, kötücül sıfat anlamını sonradan kazanmış. Haytayı tarif edemiyorlar, yörük alt sınıfı ama (bildik) yörük değil, “Yörükler munistir;” diyorlar. Kara Emine’nin kızı Sultan, damadı “Kıtırımcı” Veli, “Duygut” da benim akranım, çocukluk arkadaşım olan torunu. Duyguuut diye bağıran esasen annesi Sultan, Turgut demek istiyor. Gelelim Havana’ya:

Havana normal zamanlarda yamal yapal gezse de, sun ederek çocuk korkuturdu. Zavallının dişleri döküktü galiba. Üstünde başında çan bile olurdu. Çaput, bazen aluminyum tava filan sallanır durur, kaplumbağa gibi her şeyi üstünde ve peşinde sürüklenir. Bunların bir kısmı verilme ve hayır nesnesiyse bir kısmı aşırma ganimetiydi. Saçları kırarmıştı, başındaki dastar bile değildi. Mağara niyetine sokulduğu taş kovuklarında yatardı. Bazen gündüz feneri gibi ev önlerinde, sokakta geziniyor görülürdü. Hiç adam gibi, kadın gibi sohbet ettiğini görmedim. Ona denen lafları iyi kötü anladığını, korkması gerekenden korktuğunu sanıyorum. Belki yumuşak davranıp önüne yemek koyan oluyordur, onlara bile iyi laf ettiğini, bazen akıllı olduğunu bilemiyorum. Bağırsın bağırmasın sürekli çile ve üzüntüde, sürekli kısık ateşte yanan biri halinde.

Bu (benim) Havana birinde Başmuar’da suyun gerizine boylu boyunca uzanmış, su gözünden su içiyordu. Çocuklardan ilk yetişen gören ben oldum. Çoluk çocuğun oldum olası düşmanıymış gibi, hışımla başına kendime göre kocaman bir alamayı, yani avuç dolduran daşı “dah ettim”. Başına ildi, başı yarıldı. Havana’nın sudan doğrularak bir kalkışı vardı! Gözleri kan çanağı.. Oysa o, bizim aynı zamanda eğlencemizdi. O an unutmuşum, ya hışıma geldim, ya da fırsat bu fırsattır demişim. Çocuklara Havana eğlence olurdu, hem kovalar hem kaçışırdık. Başı kanlı gözü kanlı beni bir kovalayış attı, yakalasa oracıkta donuma sıçardım kesin.

Onun, Kaşlılar’ın evinin Samandaşı tarafında yattığı yarı in bir taş kovuğu vardı. Şimdi aklıma geldiğinde akrabammış ve yaşlıyı bakımsız bırakmışız gibi içim cız ediyor, pişman oluyorum. Belki Havana bana beddua etmiştir; “Başına benim gibiler sarılsın,” diye. Eğer o beddua etti ve beddua tuttuysa şansım, talihim sayarım. Bana çok güzel bir gelecek ve ödeşme hazırlamış. Belki bedduanın uğuruyla ruh hekimi oldum. Ben küçüklükten kendimi dahiliyeci sanıyordum.

Bugünkü deli ve akıllı Havana’larımdan hoşnudum. Havana’ya en yakın sayacağım hastam Bakırköy Akıl Hastanesi’nde Yeter adlı, galiba sahipsiz, zeka yavaşlığı olan bir kadındı. Tam onun ağzına göre lokmaydım galiba, gözüne kestirmiş. Bir anlık fırsat yakaladı, duvara yaslayıp öpmeye çalıştı. Zeka durumu belki hastalıklarını yumuşatıyordu, pek öyle sesi çıkmaz; sessiz makine gibi işini görmeye bakardı. O öpme girişiminden altı ay bir yıl sonraları gibiydi. Birinde poliklinikte ondan ve kaldığı servisten uzakta çalışıyordum, ayaktan gelen hastalara bakıp reçete yazıyorum. Yeter bahçeden papatyaları toplamış, elinde bir avuç demet etmiş. Camı tıklattı, camı açmamla çiçekleri verdi. Gözleri gülüyordu. Çok ağlayasıma ve gülesime gitti. Kendime yaka yaka ancak geri zekalıyı yakabiliyorum diye utangaç gösterişler ettim. Havana ile yavaş yavaş ve Yeter’de barıştım sayabilirim şimdi. Bizim işimiz hep şöyle hayal et, şöyle kabul et, şöyle varsay, oh ne ala. Tutmadıysa gene bakarız.

Sun etme (üstüne yürüme) dedemi de aklıma getirdi. “Kontaş” dedem de (biz) çocukların eğlencesiydi, o da çocuklara sun ederdi. Seyremiş ve dişetleri çekilmiş alt dişlerini üst dudağının üstüne doğru, korsan gibi çıkarır, kendini dev gibi gösterirdi. Çocuklar “yeyici” geldi diye kaçışırlardı. Dedemi Kronos’la bir tuttuklarını bilmiyorlar. Bu yalancıktan korktukları öz dedem. Ben onlar gibi korkamıyorum diye bozulurdum. Herkesle birlikte kaçış tutturup tadını çıkaramazdım. O anlarda dedem yabancı olsun, dedem olmasın isterdim.

[12 haziran 2014]

Mehmetİbish tarafından yayımlandı

Bu benim , içimden gelenleri, parmağımdan taşanları yazarak, gözümden dökülenleri fotoğraf olarak paylaşacağım, sevdiğim ve etkilendiğim filmleri yorumlayıp, favori kitaplarımdan küçük alıntılar yaparak edebiyatçılık, sanatseverlik havalarına gireceğim kişisel bloğum olsun.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: