İLK EVLİLİK

Birinci evlilik.

İlk evliliğimi bir yaşlı kadınla yapmıştım. Gürcü değil, görücü usulü. İkimizin sosyal çevreleri ayarlamıştı. O bana, ben ona bakacaktık. Mantık evlenmesi, görev buluşması gibi. Yetki ve sınırlarımız büyük ölçüde belirlenmişti. Başbaşa ve tamamen boş da bırakılmıyorduk. Hep öyle olmaz mı? Toplum karışır, aileler karışır. Paşa karısıydı, doğrusu paşa dulu; aramızda büyük yaş farkı vardı öncelikle.

Ben deli tay veya danaydım. Aramızda seks yoktu, ama bunun evlilik şartı olmadığını anladım zamanla. O sırada da seks gereksizdi, kafama takmıyordum. Gene geleneğe uyarak belki, kısa süre içinde mutluluğu dışarıda, okul arkadaşlarımda ve ilk aşkımda aramaya başladım. Aşk dersem yanılınmasın. Zamanı gelmiş gönül seviyor, ama daha sevilme iznim yok kendime. Zorunlu tek taraflı, platonik aşk. Olsun o da yanmayı öğretiyor. Arkadaş tipi aldatma daha açıklama istemeyen, anlaşılır kaçak güreşme. Zillas diyeyim, karım ağırbaşlı, haklı kadını oynuyordu. Her zaman evinde, hep hazır, affedici ama keskin gözlü. Oturduğu yerden her şeyi biliyor, sorguluyordu. Dolayısıyla benim kaçak güreşim sonuç vermedi, o beni mindere daha çok çekti. Çok kavgalarımız oldu. Kavgalaşmak sevgiyi eksiltmiyor, çoğaltıyormuş. Didişme görünen, iki insanı birbirine sıvama eylemiymiş. Veya çamur karma diyelim..

Sonraları öğrendim ki benimle çatır çatır kavga eden eşim (söylem, sıfatlar şimdi yerli yerine oturduğu halde, hala kulağımı tırmalıyor. Sanki adını koymadan o’ymuşuz, eşmişiz); eşim işte, başkalarının bana söz söylemesine, kınamasına izin vermezmiş.

Güzelim benim. İnsan nasıl bilmeden geçiyor dehlizlerden, karanlık sanarak aydınlıklardan.. İlla kaybetmek gerekiyor. Görmek anlamak için dışına çıkmak veya atılmak, aralaşmak gerekiyor. Evlilikte, ilişkide mutlak uyum koşulu da yokmuş. Birbirinin bir ucundan tutmak.. Sevişmemiz yoktu; seks ayıp gibi geliyordu bana. Sadece rüya ve fantezilerde yer vardı, ev içinde olmazdı. Dolayısıyla çocuğumuz olmadı. O yaşta onun çocuğu olmazdı. Belki ayrılığı kolaylaştırdı bu. Gene şöyle kolaçan edince, ilişki(miz) için çocuğun da zorunlu olmadığını görüyorum. Şimdiye değin kaçlarca kişiye, “evlenmenin tek meşru gerekçesi çocuktur” yollu hikmetler savurdum. İnsan hali kör dürbünlük canım!

Utanmadan, dışarıdaki günlük hayatımı ve maceralarımı anlatırdım ona. Yaptığım, “Sen beğenmezsen beğenma, beğenenler var beni,” demeye gelirdi. O öykülerime katlanırdı. Hatta yüzünde acı ifadesi yoktu. Gerçi öyleymiş, kendini teyzem, büyüğüm sayıyordu. Bu onun korunma zırhıydı. Benliğini, duygusal çıkarlarını öyle koruyormuş. Benim ne arkadaşlarıma ne sevdiğime karşı altta kalmamı istemezdi. Önceki evliliğinden olan çocuklarını ve torunlarını bir güzel yönetir, yeri gelince olanağını ve parasını bana savaklardı. Kendisi de kimsenin iyiliği altında kalmaz, kalmak istemezdi. Gururlu kadın, kendisi paşa. O sıralar dikkatimi çekmiş, ayrılışımızdan sonra onu aileme çevreme savunurcasına hala görüştüğümüzü, onun yiyici değil tutan koruyan bir kadın olduğunu söylemiştim.

Biz ayrıldıktan sonra ak tenli güzelim bir yıl yaşayıp dünyadan göçtü. Bir ayrılma tazminatı bile vermeyen ben yalnızca ona Bugünün Saraylısı gibi ziyaretlerle hak ödemeye çalıştım. Bir de yalnızlığında televizyonla oyalansın diye bir antencik alıvermeyi başardım. Saçını süpürge eden o kadın, aslında kalp hastalığında yanında nefes olsun diye everilmiş sayılırdı. O buzağı bakmayı ciddiye aldı, kendini yordu, açıkcası harcadı. Beni yüce paşasıyla yarıştırmadı, onu sözlerinden bütünüyle de eksiltmedi, doğaldı.

İlk yılımızda pek utangaç ve yabani bir şeydim. Doyuncaya kadar yemez, bu kadarı yeter dış kanaatiyle sofradan kalkardım. Belki sıcak ev havasıyla birlikte kavgalarımız da maça, eve, sofraya ısıttı. İştahımı asıl ikinci yıl gösterdim. Her gün Türk mutfağının ayrı bir güzelliği, bir de günlük ev el tatlıları hazırlıyordu. Koca yıl süren bir yeme festivali. Silip süpürücü koca. Öte yandan, bu perdeleri her akşam kapatmasak ne olur? Evde ben varım, gece kapı kilitlemek şart mı? O öyle mi olur, hiç mantıklı mı? Ben de onu çıldırtıyormuşum. Zira hiç yaşam deneyimim olmadığı halde her boku ben biliyorum özgüvenim tastamam. Bu uçlara karşılık, eve gelen hediye çikolatalardan konuk gideceğimiz evlere büyük maharetle toplama çikolata kapları yapar paketlerdik ya, ciddiyetle takım çalışması bu kadar olurdu. Ambalajlama ve fiyonkları ile. Ben bir tür üvey koca, iç güveysi bir besleme olduğum halde her yerde bayrağımı taşıdı, karşısında dimdik tuttu oturttu. Kendi isteyeceği gibi yarattı. Tam bir komutandı. Öz oğulları bile bir yerde mahremimizin dışındaydı, karıştırmaz.


Öbür, benim emeksiz, bende emeği büyük teyzem, teyzelik hukukunu dama attım sanarak ilişkimize çok karşı çıkmıştı. Ama yıldırımcasına, her şey birden olup bitti. Sarsıcı gelişmelerde teyzemin kırılmasına kulak asamadım. Zamanla, evlilikler gelip geçici diye görüp umarak, teyzem teyzelik belgesini sağlama aldı. En iyi arkadaşının öteki arkadaşlarını kıskanan çocuklar gibiydi. Allah için ben de Don Juan gibi ha bire yeni teyzeler buldum. Ömrümü bir teyzeler veya yarı-anneler galerisi haline getirdim. Yaşam ekonomisinde, büyük nehirde herşey herşeyle dip dibe olup akabiliyor.

Bunların olup bitişine annem ne gözle bakıyordu? Ya kendine, karadelik çekimine güveniyordu, büyütüp saldığı malını tanıyordu. Ya da zamanında yanlış bir adım atmıştı ve sonuçlarına katlanıyordu. Durumu biraz ikinci resmi eşime benziyormuş. Dış ayaklı, dışarlıklı bir adam/çocuk olduğumu anlamıştı. Anlamıştı ipimi hafif gevşek tutmazsa, kendimle ilişkimin bile yıkıcı patlayıcı olabileceğini. Usul yaklaşmak gerektiğini, hırsımı, yerine göre yapıcı olabilen şiddetimi.

Zillas’la evliliğimi ne zaman yerli yerine koydum? O bir acayip. Bunun bir ilk evlilik olduğunu anlayışım, 23-24 yıl sonra ikinci resmi evliliğim sırasında. Çocuğum var, ama ben yeni ayacağım. Bir pazar sabahı zınk, bir aydınlanmayla uyandım. Şimşek gibi yataktan salon masasına geçip, deneyimimi ve keşfimi yazıya döktüm. Daha çocukluktan beri evlilik karşıtıydım. Halaoğlumla ahbap çavuşlar olarak “Biz evlenmiyeceğiz, eğer evlenirsek birbirimizle evlenicez,” diye bilgiçlenirmişiz. Ergenliğim yalnızlıkla erişkinliğim evlilik düşmanlığıyla geçiyordu. En en olsa, birlikte yaşamaya evet diyebilirdim. Yetmedi, çocuk da sevmiyor, yaşamıma çocuk istemiyordum, güya. Bilincim böyle yapılanınca ilk resmi evliliğe aşk nedeniyle ve adeta onun imzalı-birlikte-yaşama-deneyi olması sözüne güvenerek evlenebildim. Bu sırada hem karşı hem evlilik korkağıyken evliliği Zillas’tan yıllar önce öğrendiğimi nerden bileyim? Bütün temel formatım atılmış, gayet de iyi biliyor ve hevesle yeniden yaşamayı bekliyormuşum. Bunları da bilemezdim. İnsan kendinden kaçıyor. Kendini kandırıyor. Kendini bilmek, bulmak zaman alıyor. Her şeyi bildiğimin farkına varmak için yirmi yıldan uzun gezinmişim. Anladığımda büyük aşkımla denediğim evlilik bitmiş, ikinci resmi evliliğe de yine yapmayalım, ne olur etmeyelim, bizden kasaba olmaz, keşke çocuğu aldırsak, neyse olmadı çocuk doğduktan sonra geçinemez ayrılırız, kesin olumsuz duygularıyla, savunmayla girmiştim. Ruhsallık teorisindeki ilk aşkımızın aile içinden karşı cins olmasını benim başıma gelen öykü doğruluyor. Zillas’ın eşliğini unutan ben annemle romansımı olduğu gibi mi anımsarım? Yaşananı örter veya unuturuz, sonra bir şeyler onu geri çağırır, şansımız varsa anlarız, itiraf etme fırsatı buluruz, yüzleşiriz. Yaşam aynı zamanda bir geriyi süpürme, geriyle yüzleşme sanatıdır da. Bitmeyen zengin anılar, anımsamakta bile güçlük çektiğimiz ilk yıllardan.

***

Suçlunun olay yerine geri dönmesi tipindeki deneyimim, ilk resmi evlilikten sonra seyrelen ve kısa tuttuğum eski evi görme ziyaretlerimdi. Aniden direksiyonu kırarım, Talimhane’de eski evimizin sokağına, önüne kadar giderdim. Artık tanımadık başka insanların yaşadığı eve biraz bakıp dönüyordum. Yarı kırsal, eşek tavuk sesi duyulabilecek yerdir. Sanki hipnotizeyim. Ne yaptığımı, ne zaman kalkıp gideceğimi uğrak öncesi ve sonrası kimse bilmiyor. Bir tür, sinemada araya parça atılması gibiydi. Kadını öldürmesem de o evliliği öldüren bendim. Ev büyük bir emeğin eseriydi, bahçe katı, bukle halılı, bol boğaz esintili. Çaresiz kalıp, çaresizim sanıp işlediğim o suç, beni kaybedilen mutluluk projesinin simgesi ev ve mahalleye çekiyordu. Katil bendim, el mecbur.

Mehmetİbish tarafından yayımlandı

Bu benim , içimden gelenleri, parmağımdan taşanları yazarak, gözümden dökülenleri fotoğraf olarak paylaşacağım, sevdiğim ve etkilendiğim filmleri yorumlayıp, favori kitaplarımdan küçük alıntılar yaparak edebiyatçılık, sanatseverlik havalarına gireceğim kişisel bloğum olsun.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: