PARASIZ YATILI TARİH

Parasız Yatılı Tarih

Ufakken, okulda parasız yatılı okuduğum zamanlar… Alışkanlığım, tutumum kısmen üniversiteye kadar sarktı. Babamın gönderdiği mektupların zarfını ters çevirip yapıştırır, yanıt mektubunu onunla gönderirmişim. Kız kardeşim hatırlattı. Çoğu anımızı o daha iyi anımsar. Kız kardeşim sıladan haber geçen ilk ve mektup arkadaşımdı. Köyün haberini, tarihini, coğrafyasını anamdan başka ona sorarım.

Ortaokul yatılılığında gizli ve bağışlanmaz varoluşsal suçu olanlar ne gündüzlüler, ne evci yatılılardı. Aslında hepimiz kardeş ve eşittik. solcusu, militanı, hanım evladı, şuralı, buralısını da ayrı bilmezdik. Herkes herkesi eri geci, ıncığına varana tanırdı. Hatta kötü ve eksantrik olanlarımız bile küçük birer aşağılanma ve zorbalık tazminatı karşılığında eşit yoldaştı. Hafif, ama farkedilir aşağı kıdem, ters rütbe parasız yatılılarda ve daimi yatılılardaydı. Ben ikisinden birden pis yıldızlıydım. Kısa süre içinde aileli olmak, düzenli düzensiz evci çıkmak değişim sağladı; telef olmayayım diye hayat torpili. Ve sadece bu, uzağın soğuğunda kalmak, bana yüzyılca bilinçsiz sevilmeme, atılmış olma kuşkusu bulaştırdı. Yaptığım değil, olduğum bir şey. Tanrının inayetine mazhar, herkesin oğlu, sevip şefkat duyduğu şanslı velet, sadece buradan, gizlice kanamışım. Kendi derdimi anlamama hayat çizgimdeki reddedilemez güzellikler, çıkıcı kurtuluş eğrisi engel oluyordu. Çözülmez, dilin ucuna gelip kaçan sözcük gibi işkence eden unutulmaz bir düş, tek tik taklı bombam oldu. Düğümü çözüp anlama sonrası biriken yıllarda hala, bir derin eksiklik, gocunucu yara ipucu bulduğum her anda ve kişide bir kerecik daha sızlıyorum, ince kırmızı damla bırakıyorum. Ben de benzerimi küçük görürmüşüm; küçümsenişimin bilincine kavuşuyorum. Sartre, arkadaşlarıyla birlikte yarım pansiyon ve yatılı öğrencileri küçük görürmüş de.


Anadolu lisesinde ya son sınıfız, ya da lise üçe geçme yılı. Son hafta galiba çarşamba akşamı yatılılardan bir grup, pansiyondan kaçtık. Kadıköy bizim, Moda bizim. Olasılıkla Dondurmacı Ali’ye, oradan dolanıp Bomonti’ye gitmişizdir. Deve güner yanımızda, yanılmıyorsam Çakan var, İbo var, Ömüral ve İtali de vardır. Benim daha içme çağım değil, ilk lise sonda biraz şarap içebildim, ürke korka. İlki sekti, ikincisi elma ileydi, üçüncüsü dut kurusuyla. Dut kurusuyla şarap içmenin ayrı bir yeri vardır.

Bomonti’de sohbet, hayal paylaşımı, içki, ohh! Deve ve İbo iyi içtiler, İbo galiba dokuz birayı bulup birazını çıkarmak zorunda kaldı. İbo ile Çakan’ın başka bir içip zom olma, otel veya sokakta kalma öyküleri vardır. Demimizi aldıktan sonra geceyi sokakta geçirecek değiliz ya, yatakhaneye dönme zamanı geldi. Deniz tarafından mı sızdık, cadde tarafından duvardan mı atladık, tam yatakhaneye girerken yakalandık. Bizi ayak üstü sorguya çekiyor, avıyla oynuyor hoca. Zorti gibi aklımda kalmış, ama bilmem; Astronot da olabilir. [anımsayanlar düzeltti, ikisi de değil, İmam’mış.]

Millet gayet iyi idare ediyor, ucuz atlatacağız galiba. Hiç içki rengi vermiyorlar. Ben sıkılmaya ve gerilmeye başladım. Belki gerginlikten değil, sırf dengesiz duruşum yüzünden renk vermeye başladım. Hiç içmeyen ben; ayakta zor duran, sallanan gene ben. İbo ile Deve gayet rahat dik duruyor, istense düz çizgide yürürler. Hoca bana çalışmaya başladı. sonunda çileden çıktı, sabrı tükendi galiba:

“Oğlum ben şimdi ne diyorum!” diye öfkeli bir soru çıkarttı. Ben gayet emin, sınavdaymışım gibi: “Ben şimdi ne diyorum, diyorsunuz hocam!” Adam bizi disipline veriyordu yok yere. Neyse sonradan gene insafa gelmiş olmalı. (Anımsamamdaki boşluk ve uydurmalarım için taraflardan özür dilerim.)

Başka bir an; arkadaşım hatırlatıyor, rahmetli arkadaşım İbo ile ben Şahları da Vururlar’ı yat zamanında yatakhanede tuvalette yüksek sesle birbirimize okuyorken, “şüpheli ilişki var” zannıyla basıldık. Kitap bir süreliğine bizden alındı, az daha disiplin kuruluna gidiyorduk. Tuvalette okuma nedenimiz, akşam etüd saatinde okuyacağımız kadar okuduk, kitap bitmedi. Biz de vaz geçemedik, keneflerde devam ettik. Tiyatro metni ya, iki ayrı ses sırayla okuyunca, hem yüksek sesin yorulmasını dengeliyoruz, hem de piyeste rolleri almış oynuyor gibi oluyoruz.


12 eylül darbesiyle tüm ülkenin ödü sıdırıldığında, bizim yatakhanede elektriklerimiz kesilir, bazı etütler, evdeki gibi, mum ışığında yapılırdı. Nizamettin abi inadına sazı gitar gibi çalar, resmen ağlatır öttürür, bağıra bağıra sol marşlar söylerdi. Jack London’ın dediği gibi devrimcinin asıl korunağı dikkat çekmeyecek kadar küçük ve zayıf olmasıdır. İktidar, alt iktidar, hoşnutsuz ve kıpırdayanı bulmak için biraz hareket alanı, ben bir şeyim hissine izin verse yetiyor: hop açığa çıkıyor sonra da avlanıyoruz. Sağcıların farkı arkaik ve kendiliğinden örgütlenme modeline sahip olmaları, Amerika’yı yeniden keşfetmemeleri, cemaatçi yapı denen şey. Bireye asla izin vermiyor, sürü etkisiyle toplu sesleri oluyor.


Ruh, lise 1’deki coğrafya dersimize giriyordu galiba. Bir arkadaş sayı artışına göre soyunan karılı bir deste kumar kağıdı getirmiş. Azgın azgın o ve hepimiz ders-teneffüs dinlemeden bakındığımızdan, dersin birinde Ruh bunu yakaladı. Hemen bütün kağıtları müsadere etti. Cebine koyup kaybolmadı, hepimizin önünde, tahtanın yanında ön taraftaki çöp kutusuna ilerledi. Hiddetten bombozdu, elleri titriyordu. Bir yandan kağıtları yırtıyor, bir yandan söyleniyordu: “Ben, ömrümde böyle kağıt görmedim!” Bizim sınıfa bu, “ömrümde böyle karı görmedim” gibi geliyordu. Gülüştük mü, sonradan mı koptuk ayıramıyorum.

Sevgili Ruh’umuzun lakabını alışını da an be an yaşadık. Üst sınıflardan Nizamettin abi ve büyükler ekibi etkin. Ruh okula atamayla yeni gelmişken, yatakhanede nöbetçi öğretmenlik yapmaya başladığında elbirlik onlar koydu adını. Öğretmenlerin nöbetler için ne kadar fazla mesai aldıklarını merak etmek aklıma gelmemiş. Bir aileyiz ya, yeni geleni yadırgamak aileliğe dahil; meraksızlık da ailelikten. “İfade edeyim evladım” en tipik sözüydü. Sabahları tek tek her ranzaya çocuk kaldırmaya uğrardı. Kuralcı olduğundan gece yat saatinde gergin olurdu. tam saatinde koridorlar boşalsın, ışıklar sönsün diye koşturur dururdu. Onun hassasiyetini fark eden büyükler, organize olmuşlar; bir biri bağırıyor Urrrh! diye, bir biri. Ve koridorun zıt uçlarından sırayla bağırıyorlar, kaçışmaya da becerikliler. Ruh oradan oraya koşar, kan ter içinde kalırdı. Örneğin Erdoğan hoca eşek şakası yapanı yakaladığında kayışını çıkarır döverdi. Ama Ruh Hoca ya yakalayamıyordu, ya yakalasa da herhalde sadece kulak çekerdi. Bu haytalara kulak çekme pek terbiye olmazdı, eminim. Ufakken ona Ruh Hoca demezdik tabii, sadece Ruh derdik.


Hafta sonları yatılı okul pansiyonunda maççı abiler vovovvooo bağırmalara erkenden başlarlardı. Birisi maç parası denkleştirme zorluğunu diline dolardı:

— Maça gidiyoom, göt var göööt! Maça para gereeek, gibisinden.

Birisi ise daha dadaistti. Ne dediğini anlamıyordum ama kulağımda kalmış:

— Hacı, vuuut de!
Vuuut denecek de ne olacak bilmiyorum. Vut, tribünlerde bir dönem için oluşan bir geyik ve hava da olabilir.


Yatılı öğrenci işi kaçak ürettiğimiz lalettayn elektrikli ısıtıcılarla (bayağı paralel ve bağımsız yaprak gibi çinko plakalar) elde edilen sıcak suyu çaya çevirmenin mümkün yolu sallama çaylardı. Lahit gibi Altın Çay kutucuğunda sıra sıra dizilmiş sallamalıklar cephane. Üstüne titrenen, biterken yenisini hazır etmek için harçlık biriktirilen… Hem üretici sınıf dayanışması, hem olanla olmayan, yapanla yapmayan farkıyla rütbe-kıdem-artı değer devşirilen bir ayrıntıydı. Çayın tek eksiği olan şeker için yemekhaneden parti parti toz şeker aşırmak gerekiyordu tabii. Ona markette para saçacak değiliz ya! Bu kadar örgütlenme ve emek eklenen bir çayın artık tatsız tuzsuz olma şansı kaldı mı?


80’lerde Kökler dizisinin peşinden pat diye, kendiliğinden bir genç grup oyunu/töreni başlatmıştık. Gerçekten de ilkel, grafik bir cadı avı veya Ku Klux Klan yönlü tehlikeli zırvadır denilse karşı çıkmak zor. O sıranın haleti ruhiyesinden anımsadığım, gençlerin, çocukların taşkın enerjisini yansıtan eğlenceli ve bir süre sonra kendiliğinden sönen oyun/eğlenceydi.

Bir iki kişi birden niyete giriyor, koridorda hızlı hızlı, birlikte yürümeye başlıyorlar. Durumdaki değişikliği fark eden başkaları sessizce veya konuşup sorarak ekleniyor, grubu büyütüyorlar. Konuşmadan grup büyümesi. Yatakhanenin koridorları birden arı oğulu ve vızıltısı gibi insan topuyla kaynamaya başlıyor. Artık yarım ay gibi oldular, güruh oluştu. Önlerine aldıkları bir kişiyi birden bire karga tulumba yakalıyor, el birlik yukarıya, başlar üstünde ceset gibi yatay taşıyacak şekilde kaldırıyorlar. Yakalanan kişi başlarda şaşkın, sonraları başına ne geleceğini bilen kurban gibi olurdu. Bir süre cenaze alayı gibi koridorda dolaşıyorlar ve bu sırada hep birlikte “Kunta Kinte! Kunta Kinte!” diye bağırışıyorlar, bağırışıyoruz. Sonra grup, tuvaletlerin birinin kapısından içeri doluşuyor. Omuzlar üstündeki kunta kinteyi mermer yalaklara boylu boyunca yatırıyoruz. Sessizce işlemi kabullenebilir, debelenebilir de. Başını oraya buraya vurabilir, yalaklar mermerden, tehlikesi o. Abdest şadırvanı gibi bir insan sığacak kadar derinliği ve genişliği var. Upuzun yalaklar, yukarıda 1-1,5 metre aralıklarla üç dört tane musluk yalağın üstünde sıralıdır. Musluklar açılıyor, yalağa serilmiş olan kunta kinte bir güzel ıslanıyor. Sonra tören birden bire bitmiş oluyor, herkes birden dağılıp koridora dışarıya çıkıyor. Islanan kunta kinte kendi kendine yalaktan çıkıp kurulanma derdine düşüyor. Kalabalık sonraları peş peşe üç, dört, beş kişiyi sırayla kunta kinte yapar hale geliyor. Kalabalık okuluz. Sanki az buzla kitlenin enerjisi dağılmıyordu. Yatılılarda başlayan oyun/ayin sonraları gündüzlü binasına da sıçramıştı. Herkes alışık hale geldiğinden eğlence ön plana çıkmış, korku dehşet gibi çağrışımları azalmıştı. Belki sonra, gerçekten korku ve heyecan vermez hale geldiğinden modası geçmişti. Okul yönetimi ve yatılı nöbetçi öğretmenleri ferasetli davranmışlar, kimseyi bu yüzden disipline vermemişlerdi. Yoksa direnç artar, oyunun anlamı kayarak rutine yerleşebilir, okul yönetiminin başını daha fazla ağrıtabilirdi. Ben hem bana yapıldığını, önceleri korkup, canım sıkılıp sonradan eğlence olarak algıladığımı, hem de anonim güruh içinde avcılardan olduğumu anımsıyorum. Hiç rol değiştirmeyip iki yönünü görmesem daha muhalif veya daha taraftar anlatıyor olabilirdim.

Ortaokul ergeni şaka ve kalıplarımız vardı. örneğin,

“Şakşak Turizm’in yavşak yolcuları,
Ben kaptanınız (muavininiz) dal taşak.
Otuzbir dakkalık çekçek molası verilmiştir.
Peçeteler şirketimizdendir,
Sabunlar buna dahil değildir.”

“Rüknettiin, dınınını-nı.
Rüknettiin, dınınını-nı.
(es)…
Ye bunu, ye bunu, ye bunu, ye bunuu!”

Gene uzun bir listenin bir bölüğünü ortaya sermem olanak bulursa, ortak emekle oluşturduğumuz Birleşmiş Milletler delegasyonu:
Rodrigez Domeldegez, İvan Divandelen, Mister Amister, General Ağzınaver, Altan Koralttan, Hans Göteller, Aleksandr Siksalllandr, Banakoma Karımako, Banakoma Onako, Stereo Pipisipis, Oramakoma Buramako, Cok Soktun Çeng, Tutski Yançek.

Mehmetİbish tarafından yayımlandı

Bu benim , içimden gelenleri, parmağımdan taşanları yazarak, gözümden dökülenleri fotoğraf olarak paylaşacağım, sevdiğim ve etkilendiğim filmleri yorumlayıp, favori kitaplarımdan küçük alıntılar yaparak edebiyatçılık, sanatseverlik havalarına gireceğim kişisel bloğum olsun.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: