UÇMAK AZMAĞ

Akşamın kızıl kanında
Kimi kırık kimi sağlam dişiyle Trak canavarı.

Har har üstüme gel,
Gök mor, kolla nefesimi
Asma direklerden besle
Üstündeyim içinde, kılcallarında kayıp
Uyutma, sıkıştır kafesten, şaşırsın her arzu, niyet
Göl umuşuyla yağmurun, soğuğun içeyim
Varil soba dumanlarında tanışma sigarası
Kavağın en gizemli çatısı, en günahlı camii
Ortak inziva. Kuytuda yakınmalar, apaçık zındık

Nasıl üzülmez aynasız, imza alırken?
Ben de ordaydım, ormandım.
Yüz yüze bakılı, bilindik aldatmalar
Tehdit sevişi, bunak babalar mahallesi!
Benden bana senin ondan
Eteklerde, iskarpinde aynalarımız, ey kuşku

Yüzüm kara, akıl kulağı dünde demirli
Deniz, kokusuyla çağırır, martıyla
Gözle gel eder, umut davet bağış…
Demir al gölden
Sırtlara, benlere açıl,
Bulut sarmalar, atar bacalardan dolu dolu.

Düşlerini unut, suya unut. Kabil’di o.
Planla öl sen, tükenmeyle art.
İklimlerden tutulusun, sıcacık geleceğe fetih-tanbul.
Lanet zaman burcusun, sulu dehlizde korku sızılda.
Milyon kere git, hep sıfırla dön.
Ananı unut. Koynun kadim fahişenin, tam kadının-

Çekirgelercesin, hiç istemezsin tarih.
Suyun çöldür.
İşgal valsisin, düşün yabancı.
Hatırşinas dişlerin takırdıyor
Kılavuzsuz konağını, demir hayata akıntı vuruyor
Bir kuş cız dedi, sen bülbül bil.
Kanamanı unut, kan ilk haytaya.
Komiğin kumarbazdı, seni göğe kaybetti
Gül de ağla, uyut da ağla.

Şimdi bütün borcumu dilde bıraktım
Her şeyimle hazırım, her şeyimle kaçmağa
Döner gelirim alevli Rum çatına, tir tir ince kagirine
Bir soğuk almaya göreyim, salgın saçılım.
Kendimi kıskandım. Evlatlık verdim beni.

Derhal yıkan, çoktan büyüdün, mühürle mumyanı.
Kuyularda büyücülerin bekleşir, bostan aralarında,
Kısıklı tramvay yangınlarında.
Kocanı karılarına tanıt, öz üvey çocuklarını dağıt,
hepsi simitçi -vapurlarda martı.

Kimlik kontrolü, tek mi çift.
İçinde albay, içinde bekçi, bay hayır.
Hayranlıklar geçidi.

Tüm yoldaşların parladı,
Gelen gideni sevdi, vur bir daha.
Sev bir daha, öl bir daha.
Ölenler parladı, geride ışıldak yaşlar.
Analar unutuldu, günahlar bulmaya, çiçeklerce.
Bulin unuttu bizi böğründe,
Zaro kadar yaşlandım.

Utangacım, ölmezim. Varımı tit tir vermeye korkusuz.
Palamara dolanıp gördüm ufku,
Ayışığında koy oldum, yıkandım, üş üş üş.
Zeytin aldı, yamacın ot kadifesine yit dedi.
Aldığını götür, barsak dolu sorgu, küf.
İki şehir, iki su… Başka oyun, başka sur yok.
Dön dön bul, yit yit üre.

BELLA SOMBRA ve BALIKÇI

Kaderin cilvesine bakın, Bodrum’a defalarca gelişlerimin hiç birinde Bodrum merkezdekini değil, dolaşırken yenileyi Gümüşlük’te görüp inanmaz gözlerle Güzel Gölge Ağacı olduğunu öğrendiğim ağaçla tanıştım. Latince/bilimsel adı Phytolacca dioica. Ombu adıyla da tanınıyor. Bodrumlular bu ağaca “Kaya Gölgesi” diyorlarmış. Meyvesi yok galiba. İlk verdiği izlenim kavak/çınar ile at kestanesi arası bir şey. Yıl oniki ay yeşil dururmuş. Çok güçlü ve güven veren bir gövdesi var. Bu gövde anımsadığım kadarıyla düzgün ve parlak da. Halikarnas balıkçısı onu Brezilya’dan getirterek Bodrum’a kazandırmış.

Forumlardan öğrendiğim, son derece hızlı büyüyen ve devasa boyutlara erişebilen bir ağaç. Yine, gövdesinde barındırdığı yüksek su oranı ile yangınlara ve kuraklığa karşı dirençli bir ağaç. Anavatanı brezilya. Halikarnas Balıkçısı bir kitabında bu ağaçtan üç adedini Bodrum’da dikip büyüttüğünü yazmış. Brezilya’dan zarfla gelen sekiz tohumdan, elinde altısı kalmış. Yetişen üç bella sombra ağacının biri Bodrum Kalesi Müzesi’nin giriş avlusunda, diğerleri Cumhuriyet İlkokulu’nda ve Bodrum Mozele Müzesi’ndeymiş. Gene internetten bulduğumla, Balıkçı diyor ki:

“Dünyanın en güzel gölge ağacı, Brezilyalı bella sombra (güzel gölge) tohumlarını getirttim. Bu ağaçlar sık bir yaprak kubbesi oluyor. Dallar uzadıktan sonra uçları yere dokunuyor. İnsan, serin ve fısıltılı büyük bir çadırın içindeymiş gibi, güneşin tabanca sıkarcasına vuran ışıklarından kurtuluyor. Bir gün yetişkin bir bella sombranın yaprak kalabalığı içinde kaybolmuş, tohum topluyordum. Aşağıdan, Fransızca konuşan kadın sesi duydum. Biri ötekine:

– Bu ne biçim ağaçtır, diye soruyordu.
Ben, ağacın içinden:

– Bella sombra ağacıdır, diye cevap verdim.
Ben görünmediğim için, sanki ağaç Fransızca dile gelmişti. Kısa bir korku çığlığı duydum. Ağaçtan yere hopladım. Kadınlardan biri, Fransız kadın ozan Kontes de Noailles R., yatıyla Bodrum’a gelmişmiş. Yatlarına bir kayık dolusu çiçek gönderdim. “Balıkçı şair” diye bir şiir gönderdim.”


Fotoğrafçı Mehmet Uyargil’in çektiği çok güzel bir bella sombra imgesi var… Bir bodrumsever olan Uyargil halen Bodrum yarımadasında 20 kadar bella sombra olduğunu, hemen hepsini bulup plaketlediklerini söylüyor. Onun dediğine göre bella sombra, tohumundan başka gövdesinden de köklendirilip üretilebiliyormuş.

http://mehmetuyargil.blogspot.com/2013/07/bella-sombra.html?m=1

“BELLA SOMBRA ve BALIKÇI” yazısının devamını oku

ESKİ DOKTOR

Dr. S. Kahyaoğlu’nu takdimimdir:

1919 doğumlu, 103 yaşında. Yaş hesabında anlaşamayan tipik Türkiyeli profiline uyarak o kendini 104 sayıyor. Özel biri olarak hakkı var. 1943 Çapa Tıp mezunu pratisyen, işyeri hekimi, emekli yönetici hekim. O okul bitirdiğinde babam doğmuş, anam doğmamış. Dedemden 8 yaş küçük ve şimdi karşı karşıya söyleşebiyoruz. Kitaplı anatomi profesörü Zeki Zeren’i tanıyor. Pek çok Alman hocası olmuş. Alman hocalardan birinden 10 tam puan geçme notu almış. Sonraları aynı dersten yeniden sınav olması gerektiğinde Alman, “Benim notumun ağırlığı var, 10 verdiğim öğrenciyi tekrar sınav etmem!” diyerek sınavsız tekrar 10 puanı basmış. Büyük gurur duyuyor.

Aslında mühendis olmak istiyormuş. Lise sonda mühendislik sınav günü 41 dereceyle yataktan kalkamamış. [Zamanlaması manidar.] Mühendislik sınavını kaçırınca, o zamanlar alım yapmakta olan tıbba sınavla girmiş. O yıllar da Çapa 500 öğrenci alıyormuş. Demek, eşek bağlasan doktor oluyor demeye başlamış olan okulumuzda işler, savaş yıllarında bile ahır/hara düzenine bağlanmışmış. İkinci Dünya Savaşı nedeniyle irili ufaklı pek çok okul uzun süreli tatil oluyor, boş geçiyormuş. Öğrenciliğinden itibaren şiirler yazmış, bazen. Emeklilik sonrası mı ne, süs, kağıt çiçek yapımında çok usta olmuş. Hiç boş durduğu yok. Boncuk gözleri parlayıp duruyor. Gözlüğünü takıp kağıtları kesiyor, kıvırıyor, yapıştırıyor, üç boyutlandırıyor. Her an peştemal önlüğü üstünde, huzurevindeki özel odası atölye gibi.

Soyadı benzerliğinden, “Orhan Kahyaoğlu’nu tanıyor musun?” dedim, abisinin oğlu çıktı. Orhan abi yüzünü görmeden Kadıköy Anadolu’lu olduğunu bildiğim bir müzik ve edebiyat adamıdır. 1960 doğumlu, bizden 1979 lise mezunuymuş. Demek ki liseli ve ortaokullu olarak bir yıl kesişmemiz var. Cefakar solcu ablalarla dönemdaş o. Onlar, parasız yatılı sınav sonucu geç açıklanıp, uyumlanamadan geldiği gibi giden yatılı bebelerin kaderini değiştirmeye çalışıyordu. Gül Özcan, Ayşe Durakbaşa, Ayşe Karafakioğlu, Milyar abla gibi unutulmazlar vardı.

Doktorumun biraz Tatar veya Özbek benzeri bir suratı var, ama orta Asya kökenini bilmiyor. Türkiye’de İnebolu’luymuş. Orada sülaleden Kahyaoğlu Ormanları varmış. Bir ara Mısır’da mülk malları olduğunu öğrenmişler, ama üstünden alım satımlar geçti diye geri kazanamamışlar. Spora, hayvana ilgisi yok. Çok sıcak, konuşkan, ince biri. Şunun doğum günü, şunun geçmiş olsunu derken Kızılay Huzurevi’nde yemekhaneyi saksı çiçekleriyle donatmış gibi olmuş.

Ormanları var ya, dedesi ağaççı ve ağaç tüccarıymış. Kesilen ağaç veya tahtaları tekneye yükler, denizden Yenikapı’ya satmaya gelirmiş. Sonra kazandığı parayı yemeden memlekete dönmezmiş. Küçük doktor ise Anadolukavağı’nda büyümüş. Dr. SK beyin hiç çapkınlık tarafı yokmuş. Karısına çok bağlı ve aileciymiş. Ölen karısının peşinden yazılmış bir şiiri süslü biçimde huzurevindeki odasında yatağın sağ baş ucunda duruyor. Şiirin hepsini değil parçasını paylaşabilirim:

Sevdiklerinle camide toplandık,
Arkanda saf saf olup el bağladık,
Namazı kılıp helal olsun dedik,
Seni annenin koynuna bıraktık.

Kendine doktor gözlemi, SK’nın Parkinson hastalığı da gerilemiş hafiflemiş; hipertansiyonu da ilaçsız sıfırlanmış. Acaba yeniden süt dişi çıkarır gibi, vücut 100 yaşından sonra kendine kısmi format mı atıyor? Arkadaşımın yorumuna göre, damarsal kökenli Parkinson ise bu şaşırtıcı değil. Vücudu yeni bir denge bulmuş olmalı.

SK (103) her an etkin

NEDAMET

Nerde o günler… Roman’larımızı arıyoruz, burnumuzda tütüyorlar. Türklerin eski nefretli kibirleri çingene aşağılama, yeni bir pişmanlık açılımı ister. Türkler ülkeye doldurulan Arap ve Afganlardan korkuyor ya -tiksinme mi fetih korkusu mu belirsiz- bunu buçuk millet saydıkları çingenelerle, eski iç içelikleriyle karşılaştırsın. Hemmen öteki öz azınlıklar ve kardeşler akla geliyor: Ermeni, Rum yani Yunan, Yahudi, ve tabii ki Kürtler. Türk imgelemi Kürtleri aşağılamak ve dışlamak isterdi; fiili durumdan, birbirinin organı olmuşluktan yapamadı, yakın tarihte itişilen küçük kardeşmiş gibi davranabildi.

Belki ve aslında komşu/muhatap uluslardan hayranlık duyulanlar da birincisi onlardan Türklere aşağısama algısı; ikincisi, nefret ve dıştalamanın bir ön adımı, hazırlığı. Alın size, ahlaksız Avrupalı imgesi, Almanya bizi kıskanıyor algısı. İç bölgeleşmede de paragöz Trakyalı algısı, gavur İzmir durumu. Alevilere karşı ne kadar dışlaştırma duygusu varsa, o kadar da daha öz, temiz, doğru gibi Almanımsı ikirciklilik var. Mesleklerden doktorlar: Bir yandan hayranlıkla ikincil tanrılar görmek, bir yandan kışkırtılmayla, aşağılık duygusunu şeytan doktor düşmanlaşmasıyla aşmaya çalışmak. Ulusal gurura karşı ulusal aşağılık durumu: Ne diyor? Bizden adam olmaz. Gavur yapmış. Diyor.

Tükürdüğünü yala Türkiye. Geçmişle ve hayalde yaşamaya çalışıyorsun. Ana, şimdiye dön. Askeri modernizmden kurtuldun, illa ileri diye bir çekiştirenin yok. Sağcı, dinci iktidarların sayesinde aynaya baktın, kim olduğunu görüyorsun… Bereket hala ayaktasın. RTE’nin başlıca hizmeti Türkiye’ye biz aslında kimiz, neyiz sorusunu sordurmaktı. Derhal yanıtlar yağmaya başladı. Gerçeği, olunan yeri belirledikten sonra yeniden aramak ve dönüştürmek olası.

Osmanlı da Türk sevmezdi. Bunlar, geçici çete başlarımız Arap seviyor. Türkler değil yönetici elit. Daha doğrusu para seviyor, para karşılığı ödün Türklerin algılarından ve ellerindekinden veriliyor.

Son durum, özyurdunda Türk sevmezlik bir tür lanetli psikoloji. Öznefret. Belki karmadır, ettiklerini çekiştir. Basitçe, kendini sevmezlik, kendinden kuşku denebilir. Annenin kendine dair gizli duygularını, kızını büyütmesine yansıtması gibi. [Oğlunda hayal ve umutlarına göre davranmakta.] Önceleri dünya kazan Türkler kepçe, koş babam koş, dövüş süpür nefes nefeseydi. Şimdi bir tam yüzyıl neredeyse etkin savaşsız geçti. Koşarken düşünmezdi, şimdi kendine bakma, eldekiyle yetinme, geviş getirme, ufka bakma zamanı ve tamamen normal, sosyal insani. Bu durulmanın başını, gerileme Osmanlısını anımsayalım. Varlık/yokluk korkuları sarmıştı, belki Türk varoluşunda tarihte ilk kez. Türk Keloğlanı, sarsılmanın peşinden ağlaya ağlaya uykuya dalış evresinde olabilir. Hele uyusun, düşünü, kabusunu görsün. Sabaha ölmemişse gene yürür, gene koşar, gezinir. Neyse halimiz, çıksın falımız.

SÖZDERÛN

Haz (hele doyum), insana giriyor mu sayılır, insandan çıkıyor mu sayılır? Eğer giriyorsa, hazzın oruçta [hayatta?] haram ve yasak olması mantıksaldır. Oruçta, giren ve çıkan her şey orucu bozmakla birlikte, kazanılanlar daha orucu tutulası olduğundan… Eğer haz, insandan çıkan bir şeyse onun oruç bozuculuğu biz cahillerin din kavrayışımızı aşmaktadır.

***

Şöyle bir sadeleştirip, bunları hemen piyasaya sürüyoruz oğlum!
Psikahır.. Psikatır.. Psihatır.. Psiyatır..
Her birinden ayrı bir çalışma ruhsat ücreti alırız.
Düzenlemeyi yapan parayı alır. Parayı alan örgütler.

***

Erkek hıyarı özerk bir prensliktir -bir iç devlet değilse. Dışişlerinde sahibine bağımlıysa da, iç işlerinde akılsızlığının dediğini yapar. Erkek veya hıyar ortada ve görsel olduğu halde, pek narin ve duyarlıdır. Fazla sıcağa da fazla soğuğa da katlanamaz; solar, çürür, tadını yitirir/ler.

***

Orospu/fahişe neden sevilir, metres neden sevilmez? Metrese karıyı da ekleyelim.

İlk ve sade yanıt “Orospu şımartır da ondan,” çıktı. Benimki: Orospu senin değil diye sevilir, metres senin diye sevilmez. İnsan sahip olduğunu (veya olduğunu sandığını) sevemez. Temelde insan ancak bütünüyle sahip olamayacağı kimseyi sevebilir. Onu en çok çıldırtabilen de sevdiği kişi olur. Sahip olduğunu, sadece korur bakar şefkat gösterir vs. İnsan insana sahip olamaz; kendine bile olamaz. İnsan özgürlüğe çarptırılmıştır. Mal olarak alınmak isteyen de bunu sonsuz isteyemez. Sahiplik sanısı, böyle algılayanın sevmesine engel olur. Sonraki pişmanlıkların, sonradan sevdiğini anlamaların bir kısmı budur işte: Olduğunu sandığı kişiye, sahip olamadığını sonradan anlamıştır.

Karı da sahip sandığın, malın gördüğün için sevilmez; sanma sonucu sevilmeyenlik. Karına sahip olmamışsan, elinden kaçıracak gibiysen sevmeye devam. Bazı kadınlar, erkeğin ruhunda bunu oluşturmayı, kıvamını ve yönetimini iyi bilir. Düşük olasılık, akıllı ve şanslı bir erkek de karısına ait ve mal olma düzenine kolay teslim olmayacağını, ağa yakalanmayacağını hissettirerek ilişkisini diri, kadının ilgisini canlı tutabilir. Bu dalavereler genellikle erkekleri bir hayli aşar, doğuştan beceri de ister.

***

Türkiye’de evler, apartmanlar düzensiz, müstakil, kopuk, keyfi; renkçe de biçimce de. Ama bu evlerin insanları toplu davranma eğiliminde. Batıda ise evler birbirinin içine girmiş, renk ve biçimleri denetim altında. Ama insanları tek tek, bağımsız davranıyorlar.

***

Sabreden derviş ateist, sabreden ateist derviş olmuş. Ateistin içindeki inançlı, inananın zorunlu şüpheciliği…

***

Kekeleme yazmanın, konuşmanın ve haz almanın kökenindedir. Her kekelemede sağlaması yapılabilebilinir.

***

İyi ki soyadım Saygı, adım ise Sevgi olmamış. Ciddiye alınmayı önemsiyorum da.

***

Hepimiz Hrant’ız; ne acıdır, nerdeyse hepimiz ölüyüz.

***

Ölümün sonu. Yokluğun sonu. Evrenin sonu. Paralel evrenlerin sonu. Bunların sonunu getireceğiz!

***

Bebek kontrol, bebek kontrol… Harika. Bundan sonra bebek ve doğum kontrolleri kuleden, tek merkezden yapılmalı.

***

Geçici de olsa ilk. Geçmesi için ilk. Yola devam için ilk. İlk olamamış, var olamamış o kadar çok şey var ki.

***

Oruç böceğim, o-ruç böceğim diyorum; oruçamıyor.
Zamanında müslümanken oruçmayı pek severdi.

***

Osmanlı insan hakları: Padişahım çok yaşa!
Ramazan insan hakları: Ey oruç, tut bizi!
İslam insan hakları: Piştik, haram oldu.
Hint insan hakları: Om mani padme hum!
Amerikan insan hakları: Green Card çekilişi.
Azınlık insan hakları: Ayrıcalıklarım Lozan’dan garantili.
Yahudi insan hakları: Hani benim vaadedilen topraklarım, altın buzağım?
Hayvan insan hakları: Bütün kıllara özgürlük!
Oğuz Kağan insan hakları: Ağaç kovuğunda bir Aykız gördüm, sevdim aldım.
Cengiz Han insan hakları: Çadırımı geniş kur. Soy benim, sop benim!
Eskimo çocuk insan hakları: Her çocuk dondurma isteyebilir, evi yalamak yasaktır. (Telif Zemcem)
Sahil insan hakları: Plajda çadır kurmak yasaktır (Zemcem)
Somali insan hakları: Yemişim hakkı! (Zemcem)

***

Yemen’den geldim. Yemem.

Diyet yapan kadının mutfağında mutlaka:
Yememek takımı.
Dikenli tas, delik tencere, zehirli kaşık, gevşek çatal gibi..

***

Şerefsizinizi seviniz. Mümkün değil sevemiyorsanız, tam ibnül şerefsizdir.

***

Çaba, inançları değiştirmeye hem ileriye doğru hem geri-ilkele doğru yürütülmelidir. Geriye doğru yürüyeni örneğin masal, sanat olabilir; ileriyesi bilim-mantık-felsefe.

***

Bebek ev ve aile florasını alabilsin diye,
doğumda babası onun ağzına yüzüne doğru hafifçe kusabilir. Doğum için dölyolu florasının övülmesinden anlayabildiğim budur.

***

Def edip tüküremediği sorunlarını öğütme çabasıyla ısırmaya devam ediyor, burdan da dış gıcırdatma, diş sıkma göstergesi çıkıyor. Sorun veya muhatap öğütme alıştırması, kendini kandırma. Bu belirtiler geviş getirmeyi de çağrıştırıyor: olayı mideye tam çiğnemeden göndermiş; yarı kusup kuytuda gözden geçirmeye gerek duyuyor.

***

– Ne yapıyorsun?

– Aşağı yukarı hiç…

(veya)

– Her zaman hiç yapıyorum.

[Tam o anda, o ne yapıyor?]

***

Hor görme bedeni.

Bedeni, nedenini içerir. Veya işaret eder.

İç-sesini söze değil, hemen bedene döküyor insanlar.

Bkz. bedenselleştirme, somatizasyon.

***

“Aşk örgütlenmektir bir düşünün abiler.” Ece Ayhan

“Aşk örgütsüzlüktür, toz duman dağılmaktır.” Mehmet İbiş

***

İnsanların senle ettiği kavgalar seninle değil, içsel nesneleriyle ve olmamışlıklarıyla. Tamam.

Senin insanlarla gayet sahici sandığın kavgan da onlarla değil. Aynı şekil, kendi iç kargaşanı dışlaştırıyorsun.

Bu da doğru, ama bunu hissetmek, deryadaki balık için deniz farkındalığı kadar zor.

***

Hayatta başarmak, çekilen acıları anlamlı hissettirir, başarmamaktan tek farkı o. Yoksa başaran da başarmayan da aynı kaotik kapsayıcı bütün; ölümde buluşur. Alkolik ya da zaaf keşleri bunu tersinden ifade eder: “Rakı içen öldü de, su içen ölmedi mi?”

Bu tam havlu atmaya niyetli kişinin kendine sorması gerekendir. Sonunda öleceğin halde, neden kendine göre bir rota, üslup ve iz bırakmada ısrar eder, onun dahasını ararsın?

***

ÇAMUR KİŞİLİK BOZUKLUĞU

Kaçıngan Kişilik Bozukluğu

Kaşıngan Kişilik Bozukluğu

Söylengen Kişilik Bozukluğu

Özsever Kişilik Bozukluğu

Elezer Kişilik Bozukluğu

Yenilgin Kişilik Bozukluğu

Komplo Kişilik Bozukluğu

Komple Kişilik Bozukluğu

Yarıklı Kişilik Bozukluğu

Yarıkbiçim Kişilik Bozukluğu

Sınırlarda Kişilik Bozukluğu

Kuralsız Kişilik Bozukluğu

Tıkıntılı Kişilik Bozukluğu

Kuyruklu Kişilik Bozukluğu

İlgisel Kişilik Bozukluğu

***

Ya dua et, ya sev.

Ya sev, ya Ben’i terk et.

***

Antitez tezdedir. Sorun çözümde, veya sorun tanımında.

Aşılması, düşünmeyi ve iddiacılığı aşmakta.

***

Yıldızlar arasında gelişmeyen, gerileyenler var.

Mesela Merkür. Gözümden kaçmıyor. Bkz. Merkür retrosu.

***

Ak tolgalı beylerbeyi haykırdı: “Hassiktir!”

Başka bir ak tolgalı beylerbeyi şöyle haykırdı: “Ya tekim, ya yokum!”

***

[Zünnun dedi ki: “Tanrı’ya dayanmış, çöle dalmış, sopasız, kırbasız gidip duruyordum.

Yolda, hepsi de bir yerde can vermiş kırk tane derviş gördüm.

Aklım karma karışık oldu. Perişan bir hale geldim; coşkun canıma bir ateştir düştü!

Dedim ki: Yarabbi, bu ne iş? Uluları ne kadar da elden ayaktan düşürüyor, zelil bir hale sokuyorsun?

Hatiften ses geldi: Bu işin hikmetini biz biliriz. Biz öldürür, kan diyetlerini de yine biz veririz!

Dedim ki: Peki, ne vakte dek böyle öldürüp duracaksın? Dedi ki: Diyet vermeye kudretim oldukça, bu iş böyle gidecek!

Hazinemde diyet verecek para bulundukça öldürür, yasını da tutarım.]

Feridüddin Attar – Mantıku’t Tayr

***

Tutukluktan kurtulmak için tutukluluk rızasını dene. Tutukluluk ardından özgürlük ve akış gelecek…

***

Edebiyat, sesi edebiyat kılmaktır. Bu bakımdan edebiyat bir tür istenç.

Yazın, yazı ve yazmak demektir. Yine de her yazı, yazın değil.

***

Gülme! Güldükçe sıra sana gelecek.

– Tam aydınlanacaksın, ne oluyor?

– Bi gülme geliyor.

– Gülme o zaman.

– Gelmez o zaman da.

– Ne gülere geliyor, ne gülmeze geliyor bu da…

– Tam aydınlanıcam. Bi gülme geliyor.

Tam gülücem. Bi aydınlanma. Geliyor.

***

2019’da bir gün. Diyor ki: “Öldüm. Ölmeden öldüm. Ölenim beni uzaktan ve yavaş yavaş diriltti.”

***

O sarsıntı günü ben deprem sesini rüzgarmış gibi duydum, veya trafik sesi gibi. Ataşehir’de yirmi bir katlı binanın ikinci katındayım. Üçü on geçe gibi fena salladı. Pencereden dışarı doğru savurmaya çalıştı. Pencere pervazları gıcırdadı. Ama iki üç saniye gibi kısa sürdü. Sanki yoldan geçen bir kamyonun kagir evi sallaması gibi oldu.

GEÇMİŞ KAMYONU

Çocukluğumda, bütün yaşıt veletlerle nöbetleşe paylaştığımız taştan kamyonumuzda fotoğraf çektirdim. Evimizin hemen üst başındaki yerli kayalardan biri. Şoför mahalli veya direksiyonun ardına oturuluyor, bacaklar iki yana ata biner gibi ayırılıyor. Kayanın sağ tarafında yolcu rolü yapanları oturtacak yatay boşluk var. Sanki kamyonu değil, tümüyle dünyayı sürüyor olurdum. Bu kaya kamyonun hemen arka tarafında, gözlerden koruyan, üç kayanın bir araya yaklaştığı ve basamaklarına alaturka tuvalet gibi oturulabilen taştan tuvaleti biz çocuklar keşfettik, sonraları ufak eklemelerle büyükler gerçekten dış tuvalet haline getirdi. Gene buraya ve eve yakın başka bir dikey çakılı kaya kompleksini un değirmeniymiş gibi kullanırdık. Yan yüzündeki bir deliğe elimizle kuru kum döküyorduk. Sanki kum saati akıntısı gibi. Sonra o kumlar, göremediğimiz bir taş-içi-kanal/güzergahtan ilerleyip, taşın daha altlara yakın bir deliğinden değirmen unu gibi aşağı akıyordu. Bunlar hep bizim için gökten indirilen birer oyuncak ve çocuk teknolojisi.

Bu, taş yüzlerinde keler kertenkele gibi gezinme oyunlarımız aslında çok tehlikeli sayılmalıydı. Düşsek de tehlike, çarpsak da tehlike. Hiçbirimizin düşüp yaralandığını anımsamıyorum, bu sadece şans. Bu oyunların hırsıyla rekabetinde birbirimizi hırpaladığımızı ise çok iyi biliyorum. Kızkardeşim, gerekirse komşunun erkek çocuğunu ısırıyor, akşama annesini anamıza şikayet ettiriyormuş. Ben aynı komşu evinin bir başka çocuğunun -Kara Mehmet- kafasını taşla yarmıştım. Halamın oğlu olan Büyük Memet’le birlikte de elma ve armutlarımız komşu çocuk talanına uğramasın diye devriye gezer, kendimizce nöbet tutardık. Şimdi bakıyorum da bu taşlar, sabit şekilli noktalar ne kadar önemli mekanlarmış. Büyükler başımıza fiilen bir iş gelmişse icabına bakarlardı, yoksa çocuk güdecek değiller ya. Bizi doğa büyütüyordu. Keçilerimizin durakladığı taşlıkları, yan duvarlarındaki kuş yuvalarını bozduğum Onbaşı Taşı’nı, köyün dağlık meralara açılan üst sınırı Samantaşı’nı, evsiz meczubumuz Havana’nın kuytularına sığınmaya çalıştığı Samantaşı alt kayalıklarını, eski para gömüleri aranmış dörtgen yapılı dört dikey taşın arasındaki açık hava hücresini, Kalkamak Taş civarındaki, büyüklerden saklıca cinsellik oyunu denemelerimizin mekanı, tabla taş altındaki minik mağarayı hemen ilk sayışta anımsayabiliyorum.

Köyün karşı yamacında bir şifreli nokta var: Atlı Taş. Köklü bir kayanın yüzeyinde, çerçeve içine alınmış biçimde atlı adam kabartması var. Eğer orası uzakça olmasa, tam bekçisi kesilirdik. Atlı adamın çevredeki bir gömüyü işaretlediğinden öteden beri şüphedeyizdir. Bir başka mekan, açık havada içki içmeyi sevenlerin ve yalnız ruhluların akşamlayıp gecelediği Ardıçlı Taş. Köyün biraz dışındadır, Eren Dağı’nın dibindedir, Beşiktaş ise antik çağ teknikleriyle oyulmuş, sade bir lahit (etyiyen) taş. Evlerin merdiven diplerine, duvarlarına yedirilmiş Likya site kalıntıları, düzgün taşlar, bizi zenginliğinin farkında olmayan kültürlüler haline getiriyor. Tabii uygar olmaya, birbirimize iyi davranmaya gereksinim duymuyoruz. Daha çok, hepimiz köycek ileri geri, ayıp meşru her şeyi mavi gök ile Tanrı ve Tanrılar altında düşünüp duran filologlarız.

Bir başka yaramazlığım, ikindi üstleri köyün alt mahallesinden bana katılan Nihat ile, Kara Hasan’ın Hüseyin’in yamaçlarında, taş oyuklarında özen ve ısrarla keler arayıp, ufak ellerimizle kuyruklarından asılıp açığa çıkarışımız, bir süre kıvranmasını izledikten sonra, hak dine yeni alanlar açan misyonerler gibi kafalarını ezişimizdi. Şimdilerde buna mazeret bulabiliyorum. Galiba o zamanlar büyüklerimiz, kertenkeleyi, “Allah yok diyor,” diye kötülüyorlardı. Biz durumdan görev saptayıp ava çıkıyorduk. Keler kısmısı başını “hayır, hayır” der gibi geri kaldırmasıyla meşhurdu. Bu keler yorumunu unutmuş olurdum da, köyde annem ilk fırsatta teolojik yorumunu anımsatıp kafamda ampulü yaktı.

Kamyon mahalli

KENDİN BİL KENDİNİ BUL

Tek yol kendini bilmek, tek macera kendinden kaçmak.

İnsanın kendini zamanla tanıması özünde ve zorunlu olarak otoerotik artı otoagresif bir süreç. Öbür yanından bakarsak, kendiyle tanışmadan ölmek bir kısmet mi, kazanç mı?

Kendini bilmek, -hele referans olmadan- olanaksıza yakın. İçe bakış çok önemli, iyi niyet göstergesi; yoksa yeterli yöntem değil. Ötesine uçuş denebilecek aşkınlık için bile bağlantılar, ilgiler, tezatlar, yakınlıklar gerekiyor. Başkası/öteki olmaksızın kendilik bilgisi, kendini tanımak olanaksız. Ötekinin varlığında dahi kendini bilmek sadece bir olanak, olasılık. Bu olanak için ötekine zorunlu yani muhtaç olduğumuzdan, yetersizlik öfkemiz gereği cehennem başkalarıdır; dünya cehennemdir; ben de bir başkasıdır. Ben bir başkasının elindedir. Cehennem kutlu bir zorunluluktur.

İnsanoğlu/Ademkızının tarihsel/evrimsel ilk cenneti belki de hayvanlar alemiydi. Yani ki, hayvanlardan bir hayvan, sibernetik, an bilgisiyle yaşayan bir canlı. Kendinin değil, sadece anın gerekirinin bilincinde. Sonra zeka, ego, elmayılan, ne olduysa oldu; insan içinde yaşadığı -içinden çıktığı- cennetten kovuldu. Hayvanlar arasındaki kafaca rahat, doğal yaşamını yitirdi. Yasak elma bilgi, belki de bilinç, ya da iki ayak üstüne dikelten zekaydı. İşte o kovuluştan sonra insanın bir doğallığı değil bir psikolojisi, bir büyüme koşulu, kötüsünden iyi veya daha kötü birer anası-babası-çocukluğu olur oldu. Ensest yasağı ve ensest arzuları büyüme karışıklığının en başı ve basitiydi olasılıkla.


En azından bir düzeyde, “Hayat, ilişki ve ilişki sorunlarıdır,” demeli mi. İlişki sorununda, dengesizliklerinde sorunun tarafı olarak a) sınırlarını ve kendini bilmek, b) kendinde açmaza veya güçsüzlüğe izin vermek, c) kararını yönünü seçimini fark etmek, ç) kahretmemek, aşırı alacak biriktirmemek, d) batık alacakları tanımlamak önemli. Alacaklı kalan, tahsil etmeyen, eylemeyen, sadece etik üstünlükle idare eden biridir; saçını süpürge eden anaya dönüşür. Bu, işlevsiz ve kötücülleşen, ekşiyen haklılıktır.

İlişki ikilisinde değil, kendilikte iç ilişkiler.. Kendine karşı hataların ve düşmanlığınla, iç bünyen, nefsin sana karşı sopalı hal alabilir. Çıkaracağı karışıklık ve ceza, atom parçalanma enerjisine koşuttur. Bir çağrışım da, Kul sıkışmayınca Hızır yetişmezmiş. Hızır’ın, yetişmeye çıktığı yer içindir, orası değilse bile kaynağı senin içinle uyumludur. İçben, hakkı yenmiş bilinçdışı, vücut ve duygu diliyle, “Akıllı ol, aklını alırım!” diyebilir. Bu protesto bireyin yaşamına çok çok artmış riskler, mutsuzluklar veya ruhsal rahatsızlıklar olarak yansır. Kabaca tüm hastalıklar ruhsaldır, ruhsal olmayan hastalık bulamazsın. Bir ruhçu veya amatör insan sarrafı, bu şifreli sorunları bireyin bilinçli diline çevirebilecektir. İçerdeki, işçi sınıfı veya düz halk niteliğindeki sahip-patron, son yaptırım olarak sahibini infaz edebilir: kendini öldürebilir, delirebilir. Devrimin sert yüzü. Ne kadar kıllı vahşi olursa olsun iç-hayvan iletişimseldir, sabırlıdır, halden anlar, yüreklidir, akıllıdır. İyidir de diyeceğim ama denmiyor; saf kötülüğe aitler, şeytana hizmet kişileri (içbenleri) iyicil olmak zorunda değil. Aynı evren gibi, içben de laftan değil hemen yalnızca duygu, eylem ve imgeden anlar. Bunun yanında, kişiye özel içruh olduğundan, kişinin dilini de bilir. Dilinin yapısını, işleyişini, içeriğini değiştirmeden, bilinç bireyi istese de kişisel dinini değiştiremez. Bu temeller sanırım kısmen kendiliğinden oluş, kısmen seçim ve emek işi. Kendine yeniden bakıncaya kadarki otomatik yaşamında, insan ya kendini yaratmamış da bir şey’in içine doğmuş oluyor, ya nasıl yaratmış bulunduğuna karşı kör yani bilinçsiz oluyor.

Jean-Paul Sartre kendimizle ilişkimizi her an her şeyimizi bilme, kendimize karşı ayna veya tabak gibi olma diye kavramlaştırıyor galiba. Bilinçdışını kabul etmediğinden. Oysa kişioğlu su gibi hava gibi, burgaçlanarak, karışıp kendi içine kıvrılıp, durulup dışarı doğru çözülerek, kendinden kaçarak, kendini bularak dönel, döngüsel ve faz gecikmeli biçimde davranıyor yani öz-ilişki kuruyor.


“Var olan tek fobi kendini bilme fobisidir.” Adam Phillips

“Doğru bölünmez, bu yüzden kendini bilip tanıyamaz; doğru’yu tanımak isteyenin yalan olması gerekir.” Franz Kafka

DÜNYADAKİ CENNET

Bu dünyadaki cennet duştur, banyodur, jakuzidir, hamamdır. Bunlar cennetin türleri ve dereceleridir. Suya girmeyi soğuk, ılık, sıcak, kaynar istemek, cennetle ilgili imgelem ve yeğlemeler. Temelde ve çağrışımda banyo suyu amnion sıvısıdır. Sıcak/ılık su, amnion sıvısındaki Yunus peygamberliğimizin anıları. Bu duyumlar dölyatağı içi yaşamın gündelik yaşamda yeniden yaratılmaları. Ana rahmi, ana karnı cennetin temel duyumsanış kalıbı. Anımsanmadığı halde unutulamayacak olan… Kayıp cennet de aynı doğum öncesi dinginliğe işaret eder.

Başka eşdeğerler, telafiler de dünyalık yaşamda elimizin altındadır: Tabure, sandalye, koltuk, yatak, yorgan, battaniye. Kundaklanma, kavranıp kapsanma bunlarla dölyatağı dokunuşu arasında geçiş evresiydi. Doğum öncesi yaşamın daha doğrudan eşdeğeri olarak ılıca ve kaplıcalar, masajlar, çamur banyoları, spalardaki dokunsal dölyatağı deneyimleri var… Uykunun kendisi… Tenlerin karşılıklı okşaması olarak öpüşme, ruhları dünyaya razı eden ve güvenle geliştiren kucaklaşma… Sevişmenin sonunda zaman zaman gelen zirve doyum; orgazm, hem uyku hem rahim hem yokoluş, yani mutlak dinginlik olarak cennettir. Gören bilgeler orgazmın tanrıya şirk koşma ve siyasi başkaldırı, başeğmezlik tarafını fark etmişlerdir. Orgazm sırasında, birey tanrıyı aralıksız anımsama ödeviyle kul alçakgönüllülüğünü aksatmış olur. Müslüman boy abdesti kuralı, tanrıya karşı kul duruşunu onarma ve yeniden kurma ritüelidir.

Öte yandan banyo korkusu, banyoda nefes daralması biçimindeki klostrofobi olasılıkla cennete yani cennet sunan anneye karşı ikircikli, ensest korkusu temelinde okunmalı. Arzu ve nesnesi aynı zamanda korku kaynağıdır denebilir. Banyoda temizlenmek için aşırı zaman ve çaba harcamaksa yasak arzuların bulaşığından kurtulma töreni, imgesel günahkarlık tehdidine karşı yine bireysel din oluyor. Genel olarak deniz ve açık deniz korkusu, kolayına kaçarak boğulma tehdidiyle açıklanır. Bence bilinçdışı, hayat ve anne eşdeğeri olarak kadim tuzlu su -deniz, ilişki korkularımızın deposu olarak gözden geçirilmeli.

Uyku nasıl yarı ölümse uyuşturucu etkisi de yalancı ölüm. Buradaki cennet deneyimi ve yalancı ölümden, hayal dünyasından kişiyi gerçeklik söküp geri alıyor. Her uyuşturucunun kendi yalancı cennet-yalancı ölüm hizmeti var. Animist, Castenadacı görüşün canlı cansız her maddeye bir ruh ve kişilik atfetmesi de böyle bir şey. Alkolün, ketamin, uçucu madde, kokain, eroin, soğutucu sprey [soğuk çekme deniyormuş] ve psikedeliklerin her birinin ayrı kişilikleri, huyları ve tanıştığı insanlarla özgün ilişki kalıpları var. Yapay cennetler ve onların halkla ilişkiler, sunumlar resmigeçidi.

Sevgi ilişkisi dünyada cenneti kurabilir. Karşı kutupta, ilişki gerçeği ve kaderi, dünya cehenemini yaşatabilir. Birey ve toplumun rüyası olan özgürlük hakkında önemli birisi “Özgürlük yalnızlık değil daha iyi ilişkiler demektir,” demişti. Toplum için cennet tasarısı Platon’un Devlet’inden beri Hiçistan ütopyaları sunuyor. Gelecekten, rüyadan, kendimizden korkularımızsa ütopyaları sollayıp geçmiş, bize korku hikayesi bokülke (pistopya) distopyaları yarattırmış durumda.

OSURUK

Osuruk bokun [osurmak sıçmanın] habercisi, ön ödemesi ve kefilidir.

Korku osuruk gibidir; senin içinde olduğu sürece henüz acil değil.

Ruh osuruk gibi, osuruk kadar. Bir bedenden çıkar, kaç tane burna girer, gene de varlığından emin olunamaz, bilinemez. Ruh, radyoaktif madde, değişken. 21 gram çekmiyor. Bir var bir yok, bir ışıldak bir karanlık.

“Osuruğa gülenin osuruk kadar aklı varmış,” der köylüler, ama osuruk ve bok muhabbetinden hiç bıkmazlar. Uygarlık, temizlik talebiyle bokumuzla dahi bağımızı kesti, kesmeye çalışıyor.

Ailemde babamın dilinden, bilmecemsi osuruk tarifi: “Kınaybıca ezivyon” [kına gibice eziveriyorum]. Bizde babamın da benimki gibi osuruğu çok kokardı. Anam babama şaka yollu “Benim endee gibi [osuruklu] götüm olcak, donun içine bile gatmam,” derdi. Anam uzun ayrılıktan sonra evine kavuştuğunda merhaba niyetine “Osurduğum sıçtığım kel evim” demek yerine bazen “Abu gadın evim!” der, çok benzer bir kullanımdır.

OSİP RETARD:
Yumuşak, havalı kırlente yedirilmiş osuruk.
Osurup, osuruğu kırlentte hapsedip el bombası gibi hedef kişiye atarsın; yastığı koklayınca onun içinde patlar. Kırlenti koklamak olayın merak unsuru; bilim galip gelecektir.
Neden Osip? Yusuf Yusuf’tan Osip.

Genel cerrahide, bir ameliyatın başarılı tamamlanması için dört gözle beklenen haber/onay, “Gaz gaita çıkarmak”tır. Osuruk, bok, başka hiçbir sosyal durumda bu kadar onaylanmaz, müjde olarak beklenmez. Nur topu gibi osuruğunuz oldu. Köyün münzevi feylesofu, çoban, bunu da düşünmüş, salık vermiştir ki “Irahat-ı beden, nasihat-ı çoban,” denile.

Bugün ben bir şey öğrendim; Norbert Elias’ın “Uygarlık Süreci” kitabının ilk cildinde bir bölümün osuruğa ayrıldığını.

Osuruk yazanın da osuruk kadar aklı vardır. Muhabbetin sözlü yazılı, yakından uzaktan, aktif pasif ayrımı yoktur. Osuruktan teyyare.

MEMEDEN YARMAK

Memeden yarmak, sütten kesmek demektir ve bunun Fethiye’deki karşılıklarından biridir. Kısaca yarmak da denir. Çocuğu sütten kesmenin bazen ne kadar zor başarıldığını iyi anlatır. Çocuk yeni besinlere geçebilsin, çıkışsız bataklık halini almış sütten kurtulsun, biraz sosyalleşsin diye anne hem içten hem dıştan ve yüzeyden birçok önlem almak zorundadır. Memenin üstüne, ucuna biber sürmek, çocuğa az görünmek, ağlayışlarına katlanmak, yalancı memeye ağırlık vermek ve ilk olarak yeni besinlere başlatmak. O dönemi annelere ve ebelere sormalı. Yarma deyince adeta meme/anne ile çocuğun arasına hendek, uçurum kurmak, memeyi yasak hale getirmek akla geliyor.

Memeden yarma ayrıca ruhbilimdeki yarılma yani splitting ile somut ilinti kurması açısından ilginç. Gerçi yarılma düzeneğinin patolojik yanı, ana-çocuk ilişkisinin süt vermenin başından, ilk anlardan itibaren kötü veya sorunlu olması, veya bebeğe öyle zannettirmesiyle karakterizedir.

Anılarımdan bilirim, sobalı, kırıntılı kış misafirliklerindeki güzel sosyalleşme “Akşamınız iyi kalsın,” denilerek bitirildiğinde, yerli evin çocuğu ben, memeden yarılmış gibi üzülür, konukların gitmesini istemez, hata ağlama tuttururdum. Gerçek memeden yarma zamanı için anamdan pratik ölçüt ve uyarı: “Çocuğu memeden kışın yarın. Yoksa askere gittiğinde çok susama belası çeker.”

***

Memeden yarıldığımız için mi ölüme mahkumuz?
Ve memeden yarılmasak geç te olsa doğamazdık?
Doğdum öldüm sürekli meme emdiğimizi bir düşünsenize.
Sütten kesilmek (yarılmak) cansız yaşamaya alışmak sayılır.
Artık ölümü yaşamaktasındır.
Burada ölüm korkusu, fiili gerçeği unutmakla, eski sütlü canı anımsatan hayalleri gerçek sanmayla ilgilidir.
Yaşamak, daha bir süre yaşayamamak ama vadesine kadar ölmemektir.
Varoluş adeta can’ı anımsamaya, canı özlemeye, cana benzemeye odaklanmıştır.


KANSER

Kanser şakası: Kanserin çaresini ve ilacını bulmuşlar, ama saklıyorlarmış. (Şehir efsaneleri kapsamında)

Nedeni: Sanki özde hırslı, ısrarlı biçimde kendine, hayata kahretme durumunun nihai yolağı. Çocuk yaşta olursa hücrelerin tavrı, soyaçekimli kanser olursa ortak grup algı ve davranışı olarak değerlendirmek uyar.

Kanser kişinin kendi kaderinde etkin olduğu, bir tür intihar eşdeğeri sayılabilecek bir hastalık. Keza bir arkadaşımın kalp krizinin intihar kokmasını çok bariz hissetmiştim. Yazar Tezer Özlü’ye bir son olarak intihar en az bir kanser kadar uyardı gibime geliyor. Hakkında çok az şey bildiğimden savuruyor olabilirim. Bilinen intihar girişimi var mı? Varmış, sürekli intihar girişimlerinde bulunmuş. Oğuz Atay hakkında ise şuna denk geldim, ele alış tarzı bana çok uyuyor:

[Barlas Özarıkça ise bu kalıtsal nedene çevre etkilerini de ekliyordur. “Kanser büyük bir olasılıkla bastırılmış kırgınlıkların, üzüntülerin, öfkelerin hastalığı,” diyordur Özarıkça. “Çevresindeki insanlar yaptıklarını yok sayarak onu hasta ettiler. Buna yakın çevresindeki edebiyatçılar da dahil. Biz kimi insanların bizim çok üstümüzde olduğunu kabul etmiyoruz. Onlara öfke duyuyoruz, onları yok etmeye çalışıyoruz. Yok ettikten sonra da onları birer kült haline getiriyoruz.”] Yıldız Ecevit – Ben Buradayım

Türk okurunun romanlarını çok sevdiği İrvin Yalom, mesleki uygulamasında kanser aydınlanmasının çok örneklerini görmüş ve kitaplarına (örneğin Varoluşçu Psikoterapi) yansıtmış. Onun da onayladığı bakışla kanser adeta nevroza iyi geliyor; kanser sırasında nevroz (nöroz) düzelebiliyor. Halkın “Ağır gelince yeğni kalkar,” deyişi bunu doğrulayıcı içgörülerdendir. Yalom’un bir hastası, “Hayattan bu kadar zevk almak, yaşamayı öğrenmek için, illa kanser olmam mı gerekiyordu,” yollu konuşarak aydınlanıyordu.

Benim küçüklüğümde taşrada bir verem ve kanser arabesk müziği furyası vardı. Gözü yaş burnu sümük, cırtlak sesli kadın veya çocuk şarkıcılar… Küçük Emrah’tan nerdeyse 10-15 yıl önce. Bol düz konuşma ve ağlamalı, veremde öksürmeli üzüntü nağmeleri… Köylerde millet birbirinin evinde toplanır, erişkinler pilli portatif pikaplarda ya oyun havaları ya bu kanser plaklarını dinlerdi. Hastalık acımasızlığı bilinci olarak “masada kalmak” diye deyim türemişti.

Kılavuz olarak kanser.
Hızlandırılmış hayat kursu kanser.
Temel insan hastalığı olarak kanser.
Diğer bazı hastalıklar geri dönüşlülükleriyle çocuksuluk ve nazlılık hissettirir. Geriye dönüşsüz kanser, çaresizlik sıkıştırmasıyla ölürken yaşam verebilir, olgunlaştırabilir. Anda kalmayı ve sahiciliği öğretebilir. Kişiye dilinin altındaki sır baklayı çıkarttırabilir. Geçip gidiciliği anlama ve aydınlanma vesilesi olabilir. Bunlar zorunlu değil, birer olanak olarak önlerimizde.

***

Kanserinin son anlarındaki yarı uyur yarı uyanık kadın zorlukla fısıldıyor: “Ben artık devam edemeyeceğim.” O sırada bir hafta içinde sadece beş saat uyumuş olan kızı, acı içinde yanıtlıyor: “Devam etmek zorunda değilsin anne…”


Şimdi anacağım, benim çocukluk dönemimden köy arkadaşım. Ölenle ölünmedi, sonradan bu eşle ilgili kamuoyu zıt kutupta sevmezlikte şekillendi. Ben yine de kanser bakım dönemi özverilerine çok minnet doluyum:

Akciğer kanser hastası son dönemlerde alev içinde gibi yanık hissesiyormuş, yayladan su içmeyi dilemiş. Karısı kayınbiraderiyle (inisiyle) birlikte arabaya attığı gibi yaylaya su başına, akrabalarına getirmiş. Yemeyi içmeyi kesmiş, karısı bazen üç dıkım için beş gün çaba gösteriyor.

Artık dışkısı, daha doğrusu ishali cara gibi, işlenmemiş sıvı posa gibi atılıyor. Hem de öğürtecek ölçüde, içini dışına çıkaracak ölçüde pis kokuyor. Eş diyor ki, “Bu dışkı bana kokmuyor.” İşte melek sahne almaya başladı, belli. Kocayla çocuk gibi ilgileniyor, el üstünde tutuyor. Bu hastanın kaderi ne, ne şansı var? Eşe Allah döğümlük vermiş de tiksinmiyor, gönlüyle baktığından, sevdiğinden, kendini verdiğinden..

El almış bu kız. Uçması gözlerden saklanıyor bu kadının. Büyürken öksüz ve beslenkiymiş. Tüm dünyasını kocası olarak tanımlamış. Kaderi varmış adamın, karısı ona hediye gibi inmiş. Ona Kaderli, eşine Hedye diyeyim. Yaylaya geldiğinde çocuk gibi kalmış Kaderliyi omuz altından yüklenerek merdiveni zor çıkarttırmışlar, koca koca sürümüşler. Kokusu her yeri giyiyor, Hedyede gram tepki yok. Duyunca insan son anlarda olduğunu anlıyor. Belli ki gıda topluyor. Hastalığının özünü bilmiyor, “Sırtımda bir şey var,” diyor. Ayrıntı anlatan anam. Eylemin etkisinden emin olmama anlamındaki kalıp kullanımıyla “Evin başına çıkardığımız oldu,” diyor.

Hasta Kaderli anasından hoşlanmıyor. Annesi geriden anladığım kadarıyla bencil ve sorumsuz. Ona çekinmeden verip veriştiresim, obalını alasım geliyor. Oğlu dünyasından geçmiş, alem değiştirmek üzere, o hala “Ben nolacağım, bana kim bakacak?” demede. Bakımına katılmıyor. Çeken hastacık, “Anamdır sebebim, hastalığım,’ diyormuş. Bu kadersiz tarafı. Hediyesini yaşam anadan değil eşten vermiş. Bu hediye görünmez kanatlı, pırıl pırıl parlıyor. Kaderli, karısına “Ben senin gözünün içine bakıyorum,” diyormuş. Gözü kamaşacak tabii. 750 km ötede, uzun kulaktan duyan benim gözüm kamaşıyor, yüreğim kanatlanıyor, utanmasam kıskanacağım. Doktor hasta adama “Böyle hasta görmedim, ama böyle hasta bakan da görmedim,” diyormuş. Kaderliyi içine atan, utangaç, içine bırakan diye betimlemiş. Gidici olmakla birlikte yolu ve gönlü açık olsun kanserlinin. Hastalığının özünü bilse de olurdu, bilmese de olmuş.

ANİKO

Yorgun bir ametist taşçık,
Deli Nasrettin cebi bu.
Tanrı duyar…
-Ya tutarsa? Ver anmalık.

Astım böğründe kurar ola yuvasını,
Akıl izlerim göbeğimden saçaklı,
Çöreklendi, dilimi çevirdi.
Kuşku mu tüm vaazım, bırakış mı?
Ölüm mü anam, anam mı ölüm…

Ataşehir, 3.11.2010 – 23.6.2022

AYRILIŞ

Ezgi’nin Günlüğü’nün harika yorumladığı, kendi mallarıymış gibi hissettirdiği Orhan Veli şiiri. Hem de 1986 model Sabah Türküsü albümlerinin ilk/giriş parçası. Ben şu Ayrılış şiir/şarkısının üstüne eğilmek, biraz deşmek istiyorum. (Şiirin sanatçının bildiği öyküsünün dışına taşmıştır artık öykü, okuyucunun/dinleyicinin de malı olmuştur. Tarih yeniden yazılabilir, yorumlanabilir.)

“Bakakalırım giden geminin ardından.” Burada arkada kalan veya terk edilen kişinin halktan değil en ezından küçük burjuva olduğunu anlayalım. Kaç kişi giden sevgilinin ardından Ve Gemi Gidiyor’daki gibi kalır? Su olacak, liman olacak, gidilecek başka ülkeler/şehirler olacak…

Kahramanımız bakakalıyor, denize atlayamıyor, ağlayamıyor; yani yapamıyor, edemiyor. Ayrılığın dinamiğinde yapamayan adamdan, hatta ıssız adamdan bir bıkkınlık söz konusu olabilir. Gitme, diyemedi, önleyemedi. Belki sorumluluk almadı veya sözlerini tutmadı. Muhtemelen gidenin gitmesini kışkırttı, yapma ve yapmamalarıyla nedeni oldu. Duygularını ifadede kısıtları var; şiire sığınması da bir kısıtlılık, yaşantı anında kendini yanlış yaşama göstergesi. (Sözünü ettiğimiz şair mi, şairin ürettiği kimlik mi o da karışma eğiliminde.) Denize de atlamıyor; canı tatlı, özverili değil, çıkarları önde. Dünya güzel. Ayrıca serdeki erkekliği öne sürmesi yaşamama, duygulanmama kılıfı. Hatta elalem ne derci, kişiliği olgunlaşmamış. Bu durumda bizim duygulanışımız ya bestecinin şiiri yanlış tarafından almasından, ya da bizim haklı tarafla değil, önümüzdeki salakla özdeşleşmemizden. Yani şiir bizi özümüzdeki suçlulukla, eksiklerle suçlamadan buluşturuyor. Biz de değişim emaresi göstermeden salya sümük üzülüyoruz, ufak bir katarsisle arınıp yaşamımıza döneceğiz.

Şairin o zaman için yaptığı büyük hizmet ve atılım, şairane olmayanı şiirin içine almasıydı. Öznesi matah biri değil, bizden biri; aslında şiir-dışı biri. Biz de şiirselsek, her şey şiirseldir, ve hiçbir şey değildir. Kalakalan ne kuş kondurmuş, ne kuş öttürmüş. Örtülü biçimde iktidarsızlık anıştırılıyor olabilir. Bilirsiniz sanatçı iktidarsızlığı ünlüdür. Sanat seks içindir, olmadı seks ikamesi içindir. Sanat elbette sağalma içindir de. Burada sanat cehennemlerde yanmadan yara kapatma, merhem olma işlevine yakın. Eflatun belki sanatçıları devletine bu benzetmeci, hafifsemeci, adam sendeci, ciddiyetten uzak, disiplinsiz yönleri yüzünden almak istemiyordu. Sanatçılar yaramaz, annesinin vereceği cezayı sevimlilik ve unutturma numaralarıyla atlatma gayretinde çocuklar. Safa yatarak hep de çıplaklıkları göze sokuyorlar.

Burada öz konusu olan, sevilenin yüklediği değil, seven durumundaki bireylerin kendi hissettiği, kendi ıskaladığı, kendi içine batan, kendinden batan sorumluluk ve yükler. Ötekini atlat, kandır, kaç, reddet. O tarafı helal olsun. Ok, kendi içinden gelerek içini vurduğunda, sefan olsun olmaz ki. Ona ya hakketmiştin diyeceğizdir, ya abartma, ya allah kurtarsın, el uzatayım diyeceğizdir. Şair kendisi sorumsuz olabilir, ama şiiriyle sorumlu. Büyük, çoklukça hissedilen bir toplu yarayı sağaltıyor. Hem sözle, duayla; ameliyata girişmeden. Hele şu şiir/şarkının etkinliğini ölçün bir.

Topu topu üç kıçı kırık dize. Ve etkisine bakın.

[Biliyorum, Orhan Veli’nin şiirinin altında başka bir öykü var. Ama öyküsünü bilmemek daha kişisel, kendine yontarak yorumlamaya yardım ediyor. Ben de herhangi bir ayrılık şiiri gibi ele almaya çalıştım.]

AYRILIŞ

Bakakalırım giden geminin ardından
Atamam kendimi denize, dünya güzel
Serde erkeklik var
Ağlayamam.

Orhan VELİ

HİPERAKTİF TÜRKLER

Türklerin bazı yapısal ve tarihsel özellikleri var. Bunlardan biri ana kuzuluğu, biri göçebelik, yani dünyada çok geniş bir coğrafyada at ve taban koşturmak. Ana kuzuluğu ayrı bahis, ben göçkünlükten süreceğim:

Şöyle iyi bilinen ve spekülatif coğrafya ve akrabalıklara göz atayım. Orta Asya, tüm Türki yurtlar, Moğollar; Sibirya, soğuk halklar, doğrudan veya dolaylı Laponlar, İnuitler;  Finler; Macarlar, Bulgarlar; Hazarlar ve Avarlar üzerinden Yahudiler… Daha gelelim, gerek dil, gerek Ainu toplumu üzerinden Japonlar; akrabalık demeyelim ama Çinlilerle tarihsel macera, Türk kökenli Han hanedanı; en son Kore savaşında görüştüğümüz, daha eski hukukumuz olan Koreliler… Hindistan apayrı ve yutucu bir kültürdür, ama orada 250 yıl hüküm sürmüş Babürşah İmparatorluğu var. Türkler Ruslarla özdeş değil ama tarihsel komşuluk, kültür benzerliği nedeniyle günümüz Türk Rus evlilikleri beklendiğinden daha verimli ve uyumlu gidebiliyor. Yunan mitolojisindeki kentaur belki atlarıyla bütünleşmiş Türklerin yansıması, spekülatif not. Kuzey ve Alman mitolojilerindeki bazı kahraman karakterler Türkleri temsil ediyor gibi, ama bu da yoruma bağlı diyelim. Sadece, Almanların sanki karşı kutuptan, zıt özellikler üzerinhden bir Türk Alman yakınlığı ortaya koyduğunu, iki ulusun aralarında gizemli çekim olduğunu ileri süreyim. Öteki spekülatif Türk akrabası Kızılderililer. İran Fars veya Persleri kültür olarak belirgin biçimde farklı ve özgünler, yalnız Türkler onlarla ortak maceralarından çok şey kazandı. Zıplayıp tarihsel Yunan Pers ülkelerinin arasına konarak ezber bozucu ve şaşırtıcı bir dinamik ürettiler.

Dünyada birkaç tane Doğu-Batı köprüsü kültür/ulus var. Bunlara Ruslar, Araplar, Kürtler ve Farslar dahildir denebilir. Tüm köprü ve birleştirici uluslar arasında en özgünü ve çaplı etkiye sahip olanı Türklerdir. Türkler doğunun batılısı, batının doğulusu olarak kültürel barış ve açılımın doğal temsilcisi, aracısıdır. Geçmiş tarihte bunu daha çok süpürücü, savaşçı olarak yerine getiriyorlardı, şimdi başka şekillerde. Buna yönelik benzersiz uygunluk altyapısı ise Türk kültürünün zorunluktan değil, özgün haliyle komşucu ve etkilenme yeğleyen temelli olmasıdır. Çok az kırmızı çizgi ve sadece Türkçe konuşma önkoşuluyla var olup, esnek Türkler tarihte en çok farklı dine ve alfabeye sahip olan toplumdur. O bakımdan köksüzlüğe bile ulusal olarak şerbetliler denebilir.

Bu göçer eylemliliğin bir de biyolojik denebilecek karşılığı var: Türklerin ulusal psikopatalojisi olarak hiperaktivite ve dikkat eksiliği. Dikkat farklılığı da diyebiliriz. Zira avcı ve savaşçı biri derinlemesine dikkat değil, kayan, çelinebilir, spontan dikkat sergilemelidir. Kedi gibi dikkatli ve kedi gibi çelinebilir, her şeyi süpüren dikkat. Bu durumda Türklerin ulusal macerasında Budizm ve etyemezlik nasıl risk doğurduysa, kıç üstü oturmaya dayalı sakin yaşam da öyle riskli olabilir. Mutlaka ki dikkat eksikliği ve hiperaktivite diye net bir tanı, bireysel sorun kategorisi vardır. Bunun yanında, yaramazlık, ele avuca sığmazlık, eylemsel işlerden başkasında rahat ve huzur bulmama gibi bir yaşam tarzı, tıpkı içedönüklük gibi normal olmalıdır. Yeni kapitalist çağ için makbul ve önerilir değil. Bu özellikler hakkında sosyolojik, uzun vadeli planlamasal düşünmek ve işi sadece psikolojiye ve sağaltıma yıkmamak gerekiyor. Belki Türkiye Türkleri melezlenmeyle ilginç bir ortalama bulmuş/kurmuştur; öteki Türklerle farklarına yönelmek de yarar getirebilir.

EŞDEĞER EVLİLİK

İnsan yaşamında flört/çıkma bir evlilik ve ciddi ilişki girişi, deneyi olarak ele alınır. Nişan ve söz gelenekleri bu deneylerin eski toplum karşılıkları sayılabilir.

Bir ilişkinin evlilik eşdeğeri olabilmesi için gerek koşullara odaklanalım. İlişkinin taraflardan birine veya her ikisine etki üretmesi, iz bırakması, ilişilmesi gerekli. Üzüntü, tartışma, geçimsizlik üretse de olur. Süre paylaşılacak, az çok anı paylaşılacak. Birlikte büyüdük derler ya, onun gibi. Aşklar süresinden bağımsız olarak evlilik eşdeğeri. Bir de eşdeğer evliliklerde cinsiyet ve cinsel yönelim farkı gözetmediğime dikkatinizi çekerim.

İlişkilerin gözlenebilir ve yasallaştırılmış hali evlilik. Burada devlet ve kurallar devreye giriyor. Bense ilişki gibi ilişkilerin duygusal olarak evlilik etkisi ürettiğindeyim. Bir de evliliğin cinsler/bireyler arasında bir devralma, devretme nöbetleşmesi dayattığında. Kişiler birbirine soğuk ve ilgisiz, resmi kaldığında, kötü veya iyi iz bırakmadığında ilişkileri evlilik sayılmaz. Resmen nikahlılarsa, çocukları bile olsa naylon evlilik, duygusal olarak eşleşilmemiş yalancı evlilik sayıyorum. Fiilen düzeltilmesi zorunlu olmayan bir hata, aile dostu niteliğinde bir yakınla evlenmektir. Bu arkadaşınla yatmaya benzer, hatta zaman zaman ensest çağrışımı verebilir.

Çocukluktan çıkışta, hatta daha çocuk beğenilerinde insan yavrusu kendini ilişkiler içinde görüp tanıyor, olgunlaştırıyor. Ergenlikte karşı cinsi tanımak için seri halde küçük flörtler ve duygusal deneyler yapma gözlenir. Genç enerjisi ve hızı içinde ergenler birbirini inanılmaz anlayışsız şekilde üzer, gömer, ama bir o kadar da hızlıca onarılır, doğrulup yola devam ederler. Çağını ve toplumunu tanımayla at başı giden süreçtir.

Bazılarımız, bazıları bu çocuk ergen dönemini büyümüş de küçülmüş, fazlaca olgun ve sorumlu, tekeşli, adeta evli gibi kalımlı ve sürekli flörtler halinde geçiriyor. Onların evlilikleri çocuk gelin ve çocuk damat olarak, aile gözetiminde, iki ayrı evden yaşayarak sürdürülüyor. Bu küçülmüş ilişkiler evlilik sayılmak için önemli ama zorunlu olmayanlara işaret ediyor: Evlilikte cinsel ilişki zorunlu değildir (vajinismus evlilikleri, cinselliği sakatlanmış veya hiç başlamamış evlilikler), evdeş olmak zorunlu değildir (gemici, tırcı evlilikleri), çocuk yapmak zorunlu değildir. Sorumluluk almak yeterlidir. Ayrıl birleş, darıl barış ilişkileri, araya başkalarıyla flörtler alınarak süren ilişkiler fırtınalı evlilik eşdeğeri sayılırlar.

Gelelim eşdeğer evlilik süresi hesaplarına. Tamamen basit ve keyfi bir hesaplama, fikir ve ilham vermeye yetiyor. Patenti benim ama kullanımı karşılıksız hepimizin. Belki 15 yaş öncesi flörtleri daha yüksek katsayılamak gerek, ama zararı yok, aynı kalsın. Kabaca ergenlik ve ilkgençlik dönemlerini iki kutuda alıyorum. Kolay hesap, 20 yaş öncesi flörtlerinin katsayısı 3; 20-25 yaş arasının katsayısı 2; 25 yaş sonrasının katsayısı 1. Yine de, ihtiyaten erkekler için gerçek evlenme sınır yaşını 30 saymak daha doğru olur. Günümüzün uzun eğitim süreleri ve geç olgunlaşması. Eskinin askerlik sonrası 21 yaş evlenmesinin eşiti şimdi 30 yaşına kadar beklemek.

Örnekleyelim: Bir genç çiftin flörtü 17 yaşında başlamış, üniversiteye taşmış, 24 yaşına kadar ulaşmışsa görünen ilişki-evlilik süreleri 7 yıl. Zaten uzun. Ama etki süresi fazla, etki başlangıcı erken; 3×3 9 yıl yirmi öncesinden, 2×4 8 yıl yirmi sonrasından, 17 yıllık evli sayılırlar. Kaç gerçek evlilik 17 yıl sürüyor? Başka bir çiftimiz daha da büyümüş de küçülmüş olsun, 20 yaşındalar ve 13 yaşından beri çıkıyorlar. 3×7 21 yıldır evliler! Kendi yaşlarından fazla. Herkes koşar oynarken evlilik sorumluluğu aldılar, hatta evlilik artı eğitim çift meslek yaşamı sürdürdüler. Hem saygı duyulası tutarlılık, hem yorucu iş, hem salaklık derecesinde saçmalık. Gençler, deli mi öptü sizi? Aynı süre birlikte olan mini çiftten küçük olanın evliliği büyüğünkinden daha uzun sürmüş çıkacaktır: Biri 20 diğeri 25 yaşında olan çift 5 yıl ilişkide kalsa, birinin 10 yıllık, birinin 5 yıllık evliliği birikir.

Herkes kendi erken ilişkilerinin aslında kaçar yıllık eşdeğer evliliğe denk geldiğine baksın.

Duygusal evliliklerimizin listesi ömür boyu tek yastıkta kocama hayalimizi baltalar. Yakıcı platonik aşkın, diğer kişinin ruhu duymadan seni görmüş geçirmiş dul yapabilir. Herkesin hesabı ayrı, tıpkıbasım yok. Evlilikler geçidi hayatın mevsimli, etaplı maraton oluşunu gözümüze sokar. Resmi olmasa da her ilişki önemlidir. Aradaki boşluklarla birlikte her dişil erilini başka dişilden alır, öteki bir dişile devreder. Her eril dişilini bir erilden devralır, bir başka erile bırakır, birbiri için istasyondurlar. İlişkimizi bütün bir ömür boyu sürdürdüysek eşimizi Azrail’in eşcinsimiz haline devrederiz. Hemen çocukluktan itibaren hep birlikteysek eşimizi eşcinsimiz olan ana veya babadan devralmışızdır, kaçış yok.

SORGU

1- Eğitim hayatından bahsedebilir misin?
2- Neden psikoloji?
3- Psikolog olarak mesleğinin kötü yanları neler?
4- Psikoloji olmasaydı neden, ne olmak isterdin?
5- Meslek hayatın boyunca yaşadığın ilginç bir durum varsa anlatabilir misin?

İlk çocukluğumdan beri doktor olmak istiyordum. Eğitim ve öğrenme benim için zevkti. Okulu, arkadaşı, öğretmeni çok severdim, öğretmenin göźlerinde yaşardım. Okullar tıkır tıkır geçti.

İstediğim gibi tıp fakültesine girdim. O da çok güzeldi. Hiç devamsızlık yapmazdım. Altı yılda bilemedin 15 gün gibi bir devamsızlık. Güle oynaya doktor olmak üzereydim ki, 6. sınıfın son 2 ayında ayağım suya erdi, kendi gerçeğimi fark ettim:
Tıbba düşman olmamakla birlikte, meğer ben tıp mıp istemiyormuşum. Tıp isteyişim anne babam beni çok ve garantili sevsin diyeymiş. Sosyal ve ailevi statü için. Kendime çok üzüldüm, şaşırdım. Artık doktor olmuştum, geri dönemezdim. Hekimlik bir meslek değil yaşam biçimi, vazgeçmek zordur. Vazgeçip ayrı kariyere yönelebilenler ayrıca kutlamasıdır.

Zor bir karar verdim. Madem doktorum, mantıklı ve bana göre bir parçasında olayım. Eski niyetim iç hastalıkları doktoru olmaktı, artık o geçersiz. Ben neyi seviyorum?

Birincisi kitap (roman) okumak, ikincisi başkalarının hayatına müdahele etmek, maydanoz olmak, akıl vermek. Bunları tıpta en iyi nerede yaparım? Psikiyatride. Böylece mantık evliliği ile dalımı seçtim. Başlayınca öteden beri onu istiyormuşum gibi psikiyatride mutlu oldum. Bedelini de ödedim; asistanlığımın başında depresyon yaşadım, ilaç aldım, terapi gördüm. Psikiyatri bana kendimi tanıma fırsatı verdi. Yavaş yavaş, yaşadıkça, gözlemledikçe.

Mesleğim beni röntgenci gibi yapıyor. Özel, gizli, mahrem alanları duyuyor görüyorum. Bunun zor tarafı insan eti ağırmış; çalışan fark etmese de yoruyor, iz bırakıyor. Hayati kararlara sorumluluk alarak katkı sunmak gerekiyor. Sır tutmak gerekiyor. Danışan veya hastalarla terapi dışında hiç bağ kurmamak, olanaklarından yararlanmamak, dostluk kurmamak gerekiyor. Bunu yıllar yılı disiplinle, dikkatle sürdürmek kolay değil. Buralarda sık veya seyrek hatalarımız olur, oluyor. Böyle yanlış ve kusurlu uygulamalarımız olursa kendine saklamak, itiraf etmeden kendi sırrını taşımak da zor oluyor.

Psikoloji/psikiyatri olmasaydı, eski niyetim iç hastalıkları uzmanlığıydı. Hekimliğin en derya deniz merkezi diye. Sonraları başka ilgilerimi keşfettim. Sanata yatkın taraflarım var: Edebiyat yapmak, yazı yazmak, şiir, sinema sanatı, fotoğrafçılık. Bunların hepsine az çok bulaştım ve edebiyatı çok sevdim. Bir sinema kitabı çevirdim ve yayınlandı, edebiyat kitabım çıkmak üzere, bir şive sözlüğü üstünde çalıştım ve ileride yayınlama niyetim var.
İlgi ve bilgilerimi bekletmeden Ekşi Sözlük yazarlığıyla insanlarla paylaşıyorum ayrıca.

Bunlardan başka mesleğimi yapamasam neyle zor zamanları atlatır, geçimimi sağlardım? Özel ders vererek para kazanabilirdim, bilme ve öğrenme sevgimden yararlanırdım. Çeviri yapmak da kısmen işe yarar, İngilizcem iyi. Başka yatkınlıklarımsa reklam etmek, allayıp pullayıp sunmak. Reklam sektörüne girsem metin yazarı olabilir, iyi sloganlar bulur, başarılı olurdum. Ayrıca emlakçı olsam iyi ev satışı veya kiralama başarısı gösterirdim. Eksantrik şeylere ilgim sayesinde belki başarılı falcı ve astrolog olabilirdim. Edebiyatı her zaman amatör olarak yapmayı yeğlermişim, edebiyat fakültesi okumak istemiyormuşum. Bunun yanında eğitim olarak antropoloji veya zooloji okuyabilirmişim.

Mesleğimde en aklımda kalan deneyimler arasında… Gıcık olduğum bir kadın hasta vardı. Niye böyle, anlamıyordum. Sonunda keşfettim: Büyük terapi grubunda eleştiri ve öfkelere hedef olan hasta bayan da benim gibi gösterişi, ilgi çekmeyi seviyor. Ben ona sinir olmuşum, zira ben bunu fark ettirmeden, münasibince yaptığımı sanıyorum. Kadının apaçık örtüsüz ilgi arayışı, kendisiyle birlikte beni de deşifre ediyor, “herkes bizi görecek” hissine neden oluyormuş. Acemilik dönemimde başka bir hastam ise ona yanlış davrandığımda birdenbire uçarak bana yumruk atmıştı. Gayet insancıl, yumuşak biri olduğumu düşündüğüm halde hala onun adını unutmuyorum. Demek ki kinciymişim de. Bir de, diğer bir hasta kesik cam parçasıyla nöbetçi hemşireyi rehin alıp, “Kaçış yolumu açın, yoksa ona zarar veririm,” demişti. Benim gece nöbetimde oluyor. Nöbetçi olan hemşire o kliniğin şef doktorunun sevgilisi olduğundan, herkes bunu bildiğinden, hiçbir kararsızlık çekmeksizin, derhal hastanın kaçmasına izin verdim ve yolunu açtım. Hemşirenin zarar görmemesi hayatiydi, yoksa şef doktor beni de kim olursa olsun onu da uçururdu. Geçmiş günler… Hala zaman zaman rüyalarımda akıl hastanesi, hatane çalışanlarını filan görürüm. Bir de tutuklu servisinde ağır bir suçtan gözlem altında olan bir hastam çarşaf parçasıyla karyolasında kendi boğazını sıkarak intihar etmişti. Onun üzüntüsünü unutamam.

METROMUNİS

METROMUNİS

Birbirimizi tutmamaya ellerimiz
Üç kollu metro göbeği merkezimiz

Tehlikeli ölçüde yakın kalabalık
Tek yol kulaklığa gömül gözler dışarıya

Eşitlendik ter kıyametinde
Gözler tek güç tek rütbe

Kitapçık peçe açılı filim tül
Dalgınlık söz kaçırılan göz nişan yerine

Nasıl korkuyor yakınlığı nice
Başka temel mi atıldı değişen zaman mı

…..

Metronun kalabalık soğukluğu beni etkiledi. Dikey tutunma kollarına üç bir yandan uzanan el çeşitlerini fotoğraflamak isterdim. Orada hiçbir desteğe tutunmaksızın kendi kendine ağlayan kıza, hiç olmazsa rahatça boşalsın diye yerini vermeye değer. Bu geçici sosyal mekanın ruhunu veren ve yaratanlar da var. Gösterişsizce gerçek, kendini tutamayan, bilmeden davetkar yitik biri. Ömür boyu değil, bir anlık yitiklikliğiyle seni beni kurtarıyor. Yaş damlaları beni ışınlayarak üzüntülerime, bırakılmışlıklarıma götürüp koyuyor. Sonunda ben de kurtulucam, o da kurtulacak. İnişinde kaşımı indirdim, görmemeye çalıştım. Ondan bir sonraki durakta inen aynısından yatay çizgili siyah beyaz etekten giymiş genç kız ikizi bir an içimi hüpletti. Bu kez kendisi mi ışınlandı buraya?

YEMEKLERİMİZ

BULGUR ÇILBIRI

Olasılıkla bütün Fethiye’de, Çukur Çeylen’de çılbıra tatar derler. Bizde çılbır diye sarmısaklı bulgur + domates +/- patates yemeğine diyorlar. Biz buna artık bulgur çılbırı diyelim. Altyapısında klasik soğan kavurma var. Sonra bulgura yaş domates veya domates kakı eklenip kavurmaya devam edilir. Yaş domateslide patates eklenmez, domates kurusuyla yapılıyorsa patates de eklenir. Biraz kavurduktan sonra bol suyla pişirmeye devam. Bu bulgur gibi suyunu çekecek bir yemek değildir. Sulu yemek olarak daha yakışır. Pişmesi biterken sarımsak dövülüp üstüne az suyla serpiştirilir ve bir kapak kapatılıp hemen yemeğin ateşi söndürülür. Bu tip yemeklerde dövülen sarımsağın kaynatılmaması, yemeğe sadece kokutulması ve koku korunumu için tencere kapağı kullanılması önemlidir. Fırsatı varsa sofraya servis edilirken sarı eğşi yani turunç ile ekşilendirilmesi keyfe keder seçimliktir.

SÜTLÜ KABAK

Benim yaz günü kabağından yapılmışını bildiğim ve ev ev kokan, çocukluk çağırıcı yemeklerdendir. Sütlü kabak, domatesli kabak kavurmasından farklı olarak tereyağı ile yapılır. Kavurarak yapılan kabak yemeği veya diyelim standart yaz kabak yemeği ise zeytinyağı ile yapılıyordu.

Yemeğin yağı soğanı kızartılır. Fazla konulursa kırmızı biber yemeğin tadını bozar, salça veya biber az, kararınca konulacak. Kavrulmuş soğanın üstüne kuşbaşı doğrayarak eklediğin kabağı da karıştıra karıştıra kavur bakalım. Su katmayın, kavrulurken bir süre sonra o kendi suyunu salacak. Beyaz kabak daha iyi seçimdir, siyah kabak / karakabak da olabilir. Kendisine benzetilen gülme tipindeki gibi fırk fırk kaynayacak. Süt ekleme zamanı kaynama kıvamını bulduğunda. Eklenecek sütün ölçüsü, haranıdaki (tencere)  veya dıyandaki (tava) kabağın üstünü örtecek kadardır. Yemeğin içindeki tuz sütü keser, kesik süt olur; o bakımdan süt eklendikten sonra yemek çok uzun kaynatılmayacak.

Piştikten sonra kimyon, karabiber, sevenine göre eklenebilir. Sıcak yenir. Yanına domates salatası veya çoban salatası yakışır. Turşu olabilir. İçine bütün acı yeşil biber de atılabilir. Öbür tip kabak yemeğine dövülen sarmısak buna dövülmez. Sarımsak kadar yasak değil ama sütlü kabağa domates ya katılmıyor, ya az katılıyor. Her iki kabak yemeği türünde bulgur (şehirdeki pirinç gibi) çok az, kaşığın ucu kadar anca konur. Ota bulgur sepelemiş kadar.

(KAVURMA) KABAK YEMEĞİ

Sütlü kabak yemeği Fethiye’de daha çok sağlık, yaşlılık, eskillik çağrıştırırken domatesli kavurma diye özetlenebilecek standart kabak yemeği yaz mevsimini, gençliği, pratikliği çağrıştırır. Hazırlanıp pişirilmesi gerçekten daha kolaydır. Adeta anlatımına bile gerek yoktur. Bu kabak yemeğine kabak çintmesi veya Seki’deki söylenişiyle kabak çentmesi adıyla ulaşabilirsiniz.

Sütlü kabaktan farkı, bu yemek zeytinyağı ile pişirilir. Yağ-soğan ağız tadına uyacak miktarda domatesle birlikte kavrulur. Daha doğrusu önce yağ soğan, sonra ölgünleşinceye, dağılıncaya kadar domates. Üstüne kuşbaşı doğranmış kabak eklenip hep birlikte kavurmaya devam. Çok yapılırsa sapsız haranıda, az yapıldıysa bakır kalaylı dıyanda, olmadı aluminyum tavada. Kuzine soba üstünde de yapılabilir ama klasik olarak yapım yeri ocaklık dediğimiz köy şöminesinde.

Sütlü kabağa göre daha mis olur. Anam o yemeği yapmasını iyi bilmekle birlikte sütlü kabağı sevmez, sarımsaklı kabak kavurması sever. O ne severse, nerdeyse silme tüm çocukları onu sever. Bu yemeğimizde sarmısak dövülüyor, yemeğin suyuna işlemesi için, dövülüp katıldıktan sonra 5 dakikayı aşmayan süre kaynatmaya devam edilecek. Bu itibarla bizim tipik sarımsaklı yemeklerimizden hafif bir farklılığı var. Olasılıkla öbür tip kabak yemeğinin sütünün eklendiği, kabağın kendi suyunu saldığı aşamada, bu türevde sarımsağa geçiliyor. Bu yemekte de yemeğe bütün yeşil biber / acı biber eklenebiliyor. Bizim ailede ortan(ca) erkek kardeşimin kızı aynı babaannesi gibi kabak yemeği halatası. Yani kabak yemeğine ölür geçer. Herkes bir yerinden birine çekecek tabii.

PIRANSA

Soru: Aç mısın?

Arnavut: Pırasa olsa yemem!

Fethiye civarında sesletimi pıransa diye eğilmiş, yamulmuş gibi görünen bir sözcüktür. Göller yöresinde genelde böyle söyleniyor galiba. Çocuk beşiğinde kullanılan bok güveçinin yerel adına yani silbiçe silbinç dendiği / denebildiği gibi.

Pırasa yemeği konusunda yayla taraf Fethiye’de hem çeşidimiz boldur (kabak yemekleri gibi) hem tadını iyi bulur, iyi getiririz. Esasen sıvı yağ kullanılan bütün yemeklerimiz zeytinyağlıdır. Bu yaygınlıkta zeytinyağı kullanılınca soğuk zeytinyağlı diye bir alışkanlığımız ve geleneğimiz yok.  Ayrıca pırasalı çökelekli saç böreğimiz gatmar (katmer) bulunmaz bir tattır, acayiptir. Ben yemekte ve börekte pırasanın gövde değil yaprak tarafını daha çok severim. Pırasa kültürüme İstanbul’da soğuk yemek olarak zeytinyağlı pırasa ekledi, değmeyin keyfime. Böreğimiz gatmarda pırasanın yanında çökeleğe yedirilmiş biraz fazlaca kırmızı biber olur. Böreği saçta kızartırken kullanılan yağı sade yağ (tereyağı) veya zeytinyağıdır.

PATLICAN

Patlıcanın Kürtçesi padılcanı reş/rej domatesinki ise padılcanı sor. Reş siyah; sor/sorik kırmızı demek oluyor. Fethiye dahil Akdeniz bölgesi ve olasılıkla Ege’de patlıcana badılcan derler: Afyon, Isparta, Burdur, Denizli, Aydın, İzmir, Eskişehir, Balıkesir, Sakarya, Zonguldak, Ankara, Konya, Mersin, Manisa kayıtlı olan yöreler. Daha da geniş yayılımlıymış, kayıtlı yerlerden fazlasında da kullanılıpdurudur. Balcan da oldukça geniş: Denizli, Gümüşhane, Bilecik, Ordu, Elazığ, Urfa, Antep, Maraş, Adana, Muğla, Aydın. Sözcüğün yakın etimolojisi Farsça badingan ve Arapça badincan bizdeki ismine yakın. Temeli Sanskritçe Vatingana sözcüğüymüş. Modern Hintçede brincal, Malaycada berincala. Batıdaki aubergine adı İspanyolca vasıtasıyla Arapça al barancan biçiminden alınmış. Aborijin yerlileri, onşarın burunları vesaire tarzında da köken tartışması var, ne yapalım.

Kitaptan değil bilgili abilerden aldığıma göre; patates, domates ve tütünün anavatanı Amerika ama patlıcanın anavatanı Hindistan. Aynı aileden bunlar, ama patlıcan Asyalı. Bir abimizin büyük ninesi domatese “frenk patlıcanı” dermiş. Yani patlıcan yerli, domates ona benziyor anlamında. Adlandırmalara bakınca Avrupa’ya patlıcan domatese göre daha geç ulaşmışa benziyor; emin değilim.

Bilmezdim, patlıcanın çeşitleri, türleri varmış. İstanbul bakımından neye denk geliyorsa, bir patlıcan manyağı olan annem Halep patlıcanı en iyisidir diyor. Özelliği iri değil ince yapılı bir tür olması. Ayrıca dolmalık, közlemelik patlıcan vardır diyor. Patlıcan yemeğini iki türlü yapıyor: a) Sarmısaklı domatesli patlıcan kavurması. Çoğu yaz yemeğiyle temelde aynı mantıkta pişirilir. b) Darı unuyla terbiyeli gene sarımsaklı ve nerdekli patlıcan yemeği. Birinde annem akşam terbiyeli patlıcan yapmış. Yetmemiş, sabahına kuşluk vakti gene terbiyeli patlıcan yapmış, hem de baştan, sıfırdan. İştahı öylesi yani.

***

Evde kalmaktan korkan kızlar için bir Hıdrellez adeti var:

Hiç açılmamış bir bağ göreği (ya da herhangi bir asma kilit) ediniyorsun. Kırmızı gül ağacı dibinde, hıdrellez akşamı (5 mayıs) kimseye görünmeden o göreği / kilidi anahtarıyla açıp, açık halde gülün dibinde bırakacakmışsın. Karanlıkta bunu yaptıktan sonra gene hızlıca ve arkana bakmadan evine dönecekmişsin.

Bitmedi. Eve geldiğinde bir patlıcan yemeği yapıp yiyecekmişsin. Patlıcan yemeğinin yarısını yiyip yarısını yemeyecekmişsin. Yanlış duymadıysam yemediğin yemeğin az bir bölümü beze veya kağıda sarılıp yastığının altına koyuyormuşsun. Niyetli olarak uykuya dalacakmışsın. Ve uykunda, rüyada evleneceğin oğlanı görme şansın varmış. Bu biraz İzmir Büyücüleri’nin Rum aşk büyülerini andırdı. Ama ben bile duyduğuma göre.. Akla gelip söze döküldüğüne göre artık aslı var.. Hem de psikanalitik / Freudiyen ve simgesel mi simgesel..

SARMISAKLI YUMURTA

Fethiye usulü bir ekşili sarımsaklı yumurta tarifi vardır.. Önden darı unuyla biraz tereyağını sahanda kavurursun. (Kendi almaşık Türkçemde kızartma ile kavurma birbirinin yerine geçebiliyor.) Üstüne usulüyle yumurta veya yumurtaları ekler kavurmayı sürdürürken yan tarafta dövecekle sarmısak döver, üstüne biraz su ile az miktar nerdek eklersin. Seyreltme yani curultma niyetine. Yumurta tam pişip indirilme kıvamına geldiğinde bu sarmısaklı nerdekli sosu yumurtanın üstüne boca edersin. Tercihan bir de üst alt yapıp aynı sostan öbür yüzünün de yararlanmasını sağlarsın. Yarı sulu, yarı kıvamlı sahanda çörek gibi olmuş olur. Siyah kahve ama. Sarmısaklı ekşi sos ekleme üstünden neredeyse sadece saniyeler geçmişken, alel acele yumurtayı ocaktan alırsın. Sarmısaklı soslar Fethiye/Akdeniz kültüründe eklendiği yemekle uzun süre pişirilip bozulmaz. Nefasetini en iyi, pişen pişmekte olan yemeğe katıldığında pişirmeyi anında kesmeyle korurlar. Sarmısaklı soslarda genel uygulama budur. Hatta gene geleneksel muamele, halleşsin diye sarmısak gezdirdikten sonra sahan veya tencerenin üstüne kendi veya başka uyan bir kapağı yarım kapatmaktır. Tam kapatmak haşlar, hiç kapatmamak sosun rayihasını uçurur.

ECİBİCİK

Yenebilir bir sulu toprak, bahçe otu. Acıbicik diyen yöreler var, diğer isimlerini de öğrenebilsem iyi olacak. Denizli Çal’da bici bicik. Ecibicik için Muğla merkez pazarında kadınlar kedi tırnağı diyorlarmış. Bence şüpheli, internetteki resimlerle hiç uymuyor. Yenebilir otlar içinde herkesin bilmediği bir tür gizli santrafor tadına sahiptir. Bir taneciktir! Bulgur, sarmısak ekşili, zeytinyağ veya sade yağla yapılan ot kavurması çok güzel olur. Tıbbi bir değeri, yararı, anlamı var mı bilmiyorum. Ebegümeci (ebömeç), kayazak ot yemekleri yanında halt etmiştir. Kayazakla birlikte ecibicik biraz daha sulak yerleri ve mevsimleri yeğler.

Yöre arkadaşımdan ebicibik ot yemeği tarifi:

Önce soğanlar küp küp, istenilen büyüklükte doğranır. Mümkünse bakır veya çelik bir tencereye, tabanını kaplamayacak kadar zeytinyağı konur. Doğranan soğanlar bu yağın içinde pembeleşinceye kadar kavrulur. Sonrasında bir yanda bekleyen ince kıyılmış ecibicikler tencereye eklenir. Bir iki tur soğan ile birlikte çevrilir. Kavrulan ecibiciğe bir çay bardağının üçte biri kadar bulgur (mümkünse kızıl bulgur) eklenir. Bir tur çevrilir, yani kavurarak pişirilir. Üzerine bir tutam tuz, bir tutam pul biber atılır. İki tane bütün kırmızı acı biber de eklenir ve bir tur daha karıştırılır. Bu kavrulmuş otun üzerine bir çay bardağından az su eklenir. Tencerenin altı kısılır ve kapağı kapatılır.

Bir yanda iki diş sarımsak tuzla havanda dövülür (havan yoksa rendelenebilir). Sarımsağın üzerine yarım çay bardağı nerdek (nar ekşisi) [elinizde varsa erik ekşisi daha iyi olur] eklenir ve bir kapta karıştırılır. Bu karışım pişen ecibicik üstüne sos niyetine gezdirilerek servis edilir. Yiyecek kişi damak zevkine göre bu karışımdan istediği kadarını ot yemeğine ekler. Afiyet olsun.

SIKMAÇ

Dont sıkmacı, Fethiye’nin Dont / Esenköy’ünde yapılan bir tatlı kırıntıdır. Erişte veya yufka ince ince kıyılıyor. Sonra pinçiklemeyle daha da ufalanıyor. Bir kenarda susam kavruluyor. Ceviz dövülüyor. Baharat olarak bahar, karanfil, tarçın atılıyor. Toz şeker ekleniyor. Badem biraz, ayrıca fındık da eklenebilir. Üstünde mısırözü yağı gezdiriliyor. Yağ hepsini birbirine emdiriyor, yaklaştırıyor, halleşiyorlar. Kavurma gibi bir işlem yok. Poşetlere doldurulup saklanıyor. Sonra çay yanında kırıntı olarak çok güzel yeniliyor. Esası nemlice bir yemelik, ama ben kuru kıtırtmak gibi oluşunu da sevdim. Poşetteki sıkmacı gören esmer, baharatlı hafif kaba şehriye zanneder.

SÜZÜL GÜZEL

Bak, ahlatlarda ova çiçekler
Bitmeyecek demez,
Başla diyor
Süz güzel yüzünü.

Çok alametler belirdi,
Borç alavere açmazları
Teslim et anahtarı
Yaltırık sökecek elifbayı.

Her şey girdaplanıyor
Dışında kalan yok, selden
Hep yedi kardeş, hep
Işıl ışıl Ülker

Göçenler esinlediler
Güdüm güç küçükten büyüğe
Elden ele gizem yollarına
Siyah kırmızı kanın diler
Öbek öbek itiraf lekeleri.

Yol, dışını özler
Ahır yabancısını
Duran olabilmez
Yalan tüm yasaklandı

Gepgece gelin çiçekleri, ani
Çakar gözün en dibine.
Arttı köpükler gizli kalmadı
En aşağı kucağında kutlunun
Utançlar ortaklaşa bilendi
Kapıda çocuk dedenin güdücüsü

Yaşayan gidene açıldım
Parmaklar yekün çeşme
Boğazı boynu düğmeyi
Gelmeyen gideni.
Estin gelin rüzgarı
Kapar harlı bakış,

Artık kin muhtaç, kesildi akıl
Kıyam kokuda, saldık cinleri
– Hergeç gelgitleri
Gözeten kaya ini nöbetliyor
Örtü uçuşuyor, peçe
Diren boşa ak dizem…

İÇİNDE

Limanlara çekilmişsin
Bir rüzgar sefer emri vermez
Köhne beden durgunlar, su alır
Alış. Alış durulmaya, çektiğin senin..

Hangi liman.. Ya hangi deniz?
Hangi sarmal dalganın açık denizinde balık avlarsın?
Ben açıldım soğuğa, morina selamlamaya.

KARAKURA

Yanaştı canavar, yanaştı
Nefes… Yaladı dokundu.
Meğer dip derine sızmış
Benimin kör bağırsağında oturur
Epi topu kurt, büyükçe etobur.

Olmadı hiç,
Ölmedi hiç.

Ölümüm boğazımda yuvalı
Genzimden getiriyorum, geng..
İki parmağ arasında evirip kokuyorum
– Babam kokuyor
İye miyim ol kadarına?

KEÇE TÜYOLARI

Keçenin yünü yapağısı taze, canlı hayvandan kırkılmış olmalıymış. İzmir Tire’de ailesi onun oğlu dahil edilirse 4 kuşaktır keçeci olan ünlü Arif Cön’den grup sohbetinde duyduğum. Ölü koyunun yapağısından keçe olamıyormuş. Hani koyun hasta olduğunda fırtınaya tutulmuş gibi kesecek kasap koşturulur ya, bir bakıma boşuna değil. Yününe vurgunsanız, koyun ölmeden kırktırmanız gerekirmiş. Ayrıca bir de insan kullanımındaki, yün döşekten keçe amacıyla çıkarılandan da keçe olmuyormuş. Usta, “İnsan kokusu değmemesi gerekir,” diye açıklıyor.

Keçe yıkanmaz sanmayın, yıkanabilir, diyor. Temizliğinde sorun olmazmış. Çoğu doğal ürün gibi ısı yalıtım özelliği iyiymiş. Kendisini sanatçılarla çalışmaya yatkın görüyor. Sanatın ölmemesi için çareyi hediyelik eşyalara yaygınlaştırmada, katma değere yönelmede buluyor. Keçeden battaniyemsi şeyler, çok minik aksesuarlar, klasik çoban kepeneği, sandalye altlıkları, fularlar, masa örtüleri yapmış. Keçeli ebruları çok güzel ve iddialı. Ebru sanatçılarının daha önce keçeyi hiç akıllarına getirmediğini ileri sürüyor. Basit ufak hediyelikler sanattan para kazanmayı sağlar. O da klasik keçeyi aradan sıyırmayı, yaşatmayı başarırmış. Melezlemeden beklediği bu. Sandalye keçesinin bile hediyeliklerden, hatta sanat eseri olanlardan daha emekli, daha zor, özgün olduğunu vurguluyor.

TRT’de mi ne belgeseli çekilen, hamam ortamı ve müthiş sesler, nefesler veren, göğüsle keçe yapımının Türkiye’de sadece Urfa ustalarınca bilinip uygulandığını, yaygın olmadığını, onların makina kullanmadığı zamanlarda (fabrikasyon keçe makinası keçeyi çoktan kaybolup gitmekten kurtarmış) tüm vücut ağırlığını kullanarak, öne dizlerini ve bacaklarını sürerek çalıştıklarını söylüyor.

[22 haziran 2014]

ZİRAİ MÜCADELE

ZİRAİ SOHBET

– Karıncaları ilaçlıyorum.

– İlaçlama, onlar bereket. Hatta zenginlik habercisi.

– Kenarda uslu uslu dursalar orayı karıncalara kiralayacağım. Nerede duracaklarını bilmiyor frensizler. Çingen gibi gavaracı onlar. Bir de geleni gideni belirsiz, sayısız. Sürekli misafir, ne idükleri anlaşılmıyor. Kuyruğundan bakamıyorsun. Belli ki karışıklıktan kirayı da zamanında yetiştiremezler, güvenim yok. Hele bazısı gemi azıya almış, kanat takmışlar. Öldürmenin imkanı yok. Islak kağıt havluyla süpürdüm.

– Kinlenmesene, paylaşmayı bil.

– Ne işi var tezgahta? Oradan da cama devam ediyor. Katar katar.

– 10. kata kadar yorulmuyorlar mı? Ben de onu düşünüyorum. Kaç günde gidip geliyorlar?

– He, abla. Onları geçtim, esas 23. katta bir ufak yağmurda su baskını yemeyi yediremiyorum. Nasıl oldu anlamadım.

– Tövbe edeceksin.

UYKULUK

Mahallede sis içinde köpek ulumaları,
Bir dalgın bir uyanık suçlu düşler,
Birden! bir kedi çığlığı-

Kıyamete gel, sakın duraksama sıratta,
Unutmadan elma parlatılacak
yılanla konuşulacak,
Sorgucu tutuluyu dik sağlam ister
Belki yasa kitabı yazılacak, uyanmadan.

DAMAT GİYDİRME

Eski Eğin yeni Kemaliye’ye ait çok güzel bir düğün adeti, müzikli bir tören. İlk ve tek kez tanık olduğum bu töreni tam bir yabancı kültür gözlemcisi antropolog gibi, çağrışımlarla ve düşünerek, olasılıkla bazı şeyleri doğru yorumlayıp bazı şeylerde fena çuvallayarak yazıya döktüm. Peşinden youtube’dan bir damar giydirme videosu bulup izlenebilir umarım.

Damat topluluğun önüne bir sandalyeye oturtularak çıkıyor. Sanki ormanda tutulmuş vahşi hayvanmış gibi, sandalyeye bağlı. Solunda sağdıcı sandalyede. İkisinin arkalarında ayakta iki ardıç (artçı) genç erkek var. Bu damat giydirme topluca damat kaldırma, dikeltme gibi bir şey. Sosyal dayanışma ve imece anlayışı çok güzel törenleşmiş. Belki daha arkaik tarafları da var, çağrışımlamak ve tarihine bakmak gerek. Esasen erkekliğin korku dolu olmasına gönderme yapıyor sanki. Hani yiğitliğin onda biri hiç ortada görünmemek ya.. Sessiz bir tören değil; davul ve klarinet ortalığı sürekli coşturuyor. Ev içi olduğu halde bile.

Damat elbirlik giydiriliyor. Her bir parça giydiren damadın koynuna biraz değerli para, değerli taş neyin atıyor. Ben de giydirdim. Damatlık takım.öncrden hazırlanmış, çorabın tekini biri, gömleğin kolunu biri, ayakkabın tekini biri yerine oturtuyor gibi. Her biri ayrı kişi tarafından, para ekleme göreviyle birlikte, yavaş yavaş ve uzun uzun hem ağırbaşlı bir tören hem gülüşme içinde.. Benim izlediğimde davulcumuz amatör ama çok ustaydı. Çalanların da bahşişleri oluyor. Alınlara yapıştırılan paralar çalanlara.

Pantolon giydirmeyi anne yapıyor. O sırada damat, sağdıç, ardıç ve anneyi, izleyen topluluktan bir perde gererek ayırıyorlar. Pantolon giyildikten sonra damat ortaya tekrar çıkıyor. Tek tek her giyilecek nesneyi bir başka kişi üstleniyor. Giydirme bir şeref olduğundan karşılığında bahşiş gömlek düğmeleri arasından damadın koynuna bırakılıyor.

Normalde kız tarafı damat giydirmeye hiç katılmazmış, dün gece gelin, erkek kardeşi, onun arkadaşı filan vardı. Damat giydirme galiba düğün günü sabah yapılıyor esas. Eğin Damat Giydirme töreni denebilir. Bu toplantının birkaç tane kaçmaz havası, geleneksel ezgisi var. Biri Topal oyunu. Ötekiler dik hava veya ağır dedikleri. Bir de sağır oyunu/havası varmış.

SARMAYILAN

Sev Güzel sevmeyi umalım umarım,
Bir ben vardır başkadır ve aynı benzer olması mümkün.
Yolun dönüşümleri bunlar,
Yolcu, yorgun,
ve yorulmak geniş.

Kabul her koşul ve kendi koşullarım evet,
Kendi yolum kabul ve yol kesişimleri evet.
Yol ayrımları kabul.

Şefkate evet, acımayışımla birlikte.

O yaşamda olmak yaşatmak için.
İçim. İçimden.

SEZELER

Gece denizlerinde gezdim de topladım,
İnsan bataklıklarında, yazar bilmecelerinde.

Acılar karanlıkta saldırır,
Köşeye sıkışan her çaresizliği dener.
Saklıyı öpüp dudağına konayım.
Kara- konacağına dedi- konsun.
Geceler gariplerin..

Yüzünü öptüm akağına kondum,
Yarın örümcek ağına tutuldum,
Batak çiçeği öldüm koktum gittim
Dudak içiyorum kuru gıyabında.

2014 ASKER NOSTALJİSİ

Behey gafiller Mehmet, İlhan, Teoman 1998 FİFA Dünya Kupası’nın üstünden 4×4 16 yıl geçmiş. Demek oluyor ki, o yılkiyle birlikte taze uzmanlıktan sonra 5. Dünya Kupasını göreceğiz. O zaman Samsun’da acemi askerdik. Yarı ayık yarı sarhoş, aradan dereden kupa maçlarını izleyebilmiştik. Ben maçların birinde hafta sonu izninde konuk olduğum evde aşırı içmekten gündüz maçında uyuyakalmıştım. Akşam dönüşte ballandıra ballandıra anlatınca dışarıdan kaçak içki getirip ikinci kez sarhoş çilingir masasına oturmuştuk. ’98 kupası sırasında 2021 felaketleri kadar olmasa da peş peşe afet haberi geldi: Seller, depremler oldu. Ertesi yıl yaşayacağımız 1999 17 Ağustos Gölcük Depremi’nden haberimiz hayalimiz yoktu.

Eskiden de iyi dost ve arkadaş olmasak acaba Samsun askerliği ve kupa bizi sarıp sarmalar, yaklaştırır mıydı? Örneğin Cengiz ile iyi kaynaştık, artık görüşürüz sanıyordum. Bir o kadar da Salih benim için. Onların birini hiç, birini pek az gördüm sonra. Pek gözümü doldurmayan Fahrittin sonraları çok can arkadaşım ve arabesk danışmanım olacaktı (Selma İstanbullu – Sevme Dediler Sevdim). Hala görüşürüz. Mekanikten, onarımdan anlar, kendine çok güvenlidir. Bir başka asker arkadaşım Uğur ile aynı koğuştan aynı Van’a gönderildik de, Van’da Uğur’la değil sonradan sıkı dost ve atışma rakibi olacağımız, Samsun’dan tanımadığım çengel parmak Bülent ile ev tutacaktım. Birlikte bunalımlı ve anlamsız, Dilce dediğimiz, bugün olsa Sözce diyeceğim çağrışım şiirleri yazdık, sonra tutup bunları gene birlikte Türkçeye çevirdik. 262. dönem oluyorduk. Samsun’dayken bizim Mehmet aşırı coşkudan İtalyan çukurunda topuğu kırıp eline almıştı. İlhan sarhoşluktan gündüzleri bile parlayan fener gibiydi. Askeri fırın lahmacunları Divan Pastanesi yanılsaması yaratıyordu.

Anmadan geçemeyeceğim, İlhan Şırnak’ı çekmiş, Şırnak Van arası bazen haberleşiyoruz. Ona Şırnak’tan arkadaşım Orhan’ı ayarlamışım; görücü usulü dost olmuşlar. O sıralarda kardeşim Özcan Van’da yanımda, elektrik stajı yapıyor, göbeği oralara atılmış. Telefonla İlhan beni arıyor, cebimi Özcan açınca İlhan direk muhabbete girmek istiyor. Özcan sesi bana benziyor diye kendini tanıtıyor. “Abi, ben Özcan, kardeşi.” İlhan inanmıyor; duyduğu sesin benim olduğuna emin. “Hassiktir lan, sığır!” Aramızdaki muhabbetin dozunu Özcan anlama fırsatı buluyor.

Gelelim, Bülent’le başlıca ortak ürünümüz şiirlere.. Hepsi Bülent Akçe – Mehmet İbiş ortak ürünü ve 6 Şubat 1999 tarihli. Dilcemizin içeriklerinde Bülent daha etkin, Türkçelerinde ben daha etkindim denilebilir, %51 kadarlık farklarla. Orada artık usta askeriz, birlikte ev tutmuşuz, benim ayrıca askere paralel yürüyen muayenehanem var. Bu şiirlere Van Şiirleri üst başlığını verebilirim.

FARUK’EM

Heva zaney cimcinir
Akuista felden incinir
Tardı fare, yandan dolav
Yafut zibar, öle- din cinir

FARUK’A

Yoldaş sevincin aşınır
Ustacığın yüreğinden ölür
Kapa gözlerini, olacağa ne fayda
Kır kavalını yat, kadrini kim bilir?

***

Katerilla cilinde fijin
Ohsema kulun moydarbe
Felahsız tiz -ve markiz
bi-janda
Sunusunda afroditerya

Asalet var tavrında bakışında
Gökyüzü bile aşığına saldırır
Kurtuluş yok, zor ama güzel
aşkının dehlizinden
Caziben hayalleri ayaklandırır

***

Şavya!
Ereste patnos dire
Kındım kınına
Tuşta falar terde.
Cinanı altabe usta
Oyduma pişek
———–rumsuz piesta.

O ışığın var ya
Everest’te bile çıktı önüme
Ateşinle kavruldum
Ne kaldı benden geriye.
Ölmüşsem de yazıtım sen oldun
Dipten dibe sürerim
——– ansızın çiçekleniveririm.

***

[18 Haziran 2014]

KOYUN YAZAR

Gece uçaktan inişte servis otobüslerine bineceğiz, iki tanesi birden önümüze kaykıldı. İçeri geçtik, bekliyoruz, biraz uzuyor otobüslerin dolması, doldurulması. Nasıl ve neden olduysa birden kendimi ağıla kapatılmaya çalışılan koyunlardan biri hissettim. Bazıları duraksıyor, hangi otobüse bineceğini bilmiyor. Arada daha hızlı ve güvenli giden diğerleri koyun değil de sürü köpeği veya yardımcı sığırtmaçmış, “Haydi içeri!” diye bağıracaklarmış gibi geliyor. Biz içeride kuzu kuzu bekliyoruz.

İnsanlar azalmaya, seyremeye başladı. O haldeyken biri içeriye göz atıyor. Ben zaten kapının dibinde engel gibi duranlardan biriyim. Ben içeride adam dışarıda olduğu şekilyle adamcık dile geldi, “Herkes girecek bir yer buldu, bir ben açıkta kaldım galiba..” Ben yerini, sırasını koruyan, kıskanan koyun gibi mi baktıydım? Neden açıklama yaptı, neden görevliye değil içerideki birine açılıyor? Aslında yere bakarken, alakasız gibi dururken gitgide hırslanıyordum galiba. Bekletilmeye karşı ama her yöne yayılabilecek bir hırs. Az daha, çekil gözümün önünden, gitmek istiyorum. Mee! diyecektim kesin. Adamcık bende bir koyunun enerjisini, halesinin görmüştü.

Aklıma o zaman yazar koyun geldi. Hemen yol ağıl arkadaşım Sevcan’a yetiştirdim. Yazar koyun gazeteciye röportaj veriyor. Gazeteci kitabı eviriyor, çeviriyor; evet şüphe yok, dolayısıyla eleştiriyi patlatıyor: “Koyun bey, siz burada baştan sona sadece ‘Mee’ yazmışsınız?” Bilge Koyun Yazar hem istifini bozmuyor, hem kendini ifade etme fırsatı bulmuş: “Ben sadece gerçekleri yazdım!..”

Öyleyse,
Derin devlet ve büyükler her şeyi halleder; büyütmemek, melemek lazım.

[16 haziran 2014]

İLK EVLİLİK

Birinci evlilik.

İlk evliliğimi bir yaşlı kadınla yapmıştım. Gürcü değil, görücü usulü. İkimizin sosyal çevreleri ayarlamıştı. O bana, ben ona bakacaktık. Mantık evlenmesi, görev buluşması gibi. Yetki ve sınırlarımız büyük ölçüde belirlenmişti. Başbaşa ve tamamen boş da bırakılmıyorduk. Hep öyle olmaz mı? Toplum karışır, aileler karışır. Paşa karısıydı, doğrusu paşa dulu; aramızda büyük yaş farkı vardı öncelikle.

Ben deli tay veya danaydım. Aramızda seks yoktu, ama bunun evlilik şartı olmadığını anladım zamanla. O sırada da seks gereksizdi, kafama takmıyordum. Gene geleneğe uyarak belki, kısa süre içinde mutluluğu dışarıda, okul arkadaşlarımda ve ilk aşkımda aramaya başladım. Aşk dersem yanılınmasın. Zamanı gelmiş gönül seviyor, ama daha sevilme iznim yok kendime. Zorunlu tek taraflı, platonik aşk. Olsun o da yanmayı öğretiyor. Arkadaş tipi aldatma daha açıklama istemeyen, anlaşılır kaçak güreşme. Zillas diyeyim, karım ağırbaşlı, haklı kadını oynuyordu. Her zaman evinde, hep hazır, affedici ama keskin gözlü. Oturduğu yerden her şeyi biliyor, sorguluyordu. Dolayısıyla benim kaçak güreşim sonuç vermedi, o beni mindere daha çok çekti. Çok kavgalarımız oldu. Kavgalaşmak sevgiyi eksiltmiyor, çoğaltıyormuş. Didişme görünen, iki insanı birbirine sıvama eylemiymiş. Veya çamur karma diyelim..

Sonraları öğrendim ki benimle çatır çatır kavga eden eşim (söylem, sıfatlar şimdi yerli yerine oturduğu halde, hala kulağımı tırmalıyor. Sanki adını koymadan o’ymuşuz, eşmişiz); eşim işte, başkalarının bana söz söylemesine, kınamasına izin vermezmiş.

Güzelim benim. İnsan nasıl bilmeden geçiyor dehlizlerden, karanlık sanarak aydınlıklardan.. İlla kaybetmek gerekiyor. Görmek anlamak için dışına çıkmak veya atılmak, aralaşmak gerekiyor. Evlilikte, ilişkide mutlak uyum koşulu da yokmuş. Birbirinin bir ucundan tutmak.. Sevişmemiz yoktu; seks ayıp gibi geliyordu bana. Sadece rüya ve fantezilerde yer vardı, ev içinde olmazdı. Dolayısıyla çocuğumuz olmadı. O yaşta onun çocuğu olmazdı. Belki ayrılığı kolaylaştırdı bu. Gene şöyle kolaçan edince, ilişki(miz) için çocuğun da zorunlu olmadığını görüyorum. Şimdiye değin kaçlarca kişiye, “evlenmenin tek meşru gerekçesi çocuktur” yollu hikmetler savurdum. İnsan hali kör dürbünlük canım!

Utanmadan, dışarıdaki günlük hayatımı ve maceralarımı anlatırdım ona. Yaptığım, “Sen beğenmezsen beğenma, beğenenler var beni,” demeye gelirdi. O öykülerime katlanırdı. Hatta yüzünde acı ifadesi yoktu. Gerçi öyleymiş, kendini teyzem, büyüğüm sayıyordu. Bu onun korunma zırhıydı. Benliğini, duygusal çıkarlarını öyle koruyormuş. Benim ne arkadaşlarıma ne sevdiğime karşı altta kalmamı istemezdi. Önceki evliliğinden olan çocuklarını ve torunlarını bir güzel yönetir, yeri gelince olanağını ve parasını bana savaklardı. Kendisi de kimsenin iyiliği altında kalmaz, kalmak istemezdi. Gururlu kadın, kendisi paşa. O sıralar dikkatimi çekmiş, ayrılışımızdan sonra onu aileme çevreme savunurcasına hala görüştüğümüzü, onun yiyici değil tutan koruyan bir kadın olduğunu söylemiştim.

Biz ayrıldıktan sonra ak tenli güzelim bir yıl yaşayıp dünyadan göçtü. Bir ayrılma tazminatı bile vermeyen ben yalnızca ona Bugünün Saraylısı gibi ziyaretlerle hak ödemeye çalıştım. Bir de yalnızlığında televizyonla oyalansın diye bir antencik alıvermeyi başardım. Saçını süpürge eden o kadın, aslında kalp hastalığında yanında nefes olsun diye everilmiş sayılırdı. O buzağı bakmayı ciddiye aldı, kendini yordu, açıkcası harcadı. Beni yüce paşasıyla yarıştırmadı, onu sözlerinden bütünüyle de eksiltmedi, doğaldı.

İlk yılımızda pek utangaç ve yabani bir şeydim. Doyuncaya kadar yemez, bu kadarı yeter dış kanaatiyle sofradan kalkardım. Belki sıcak ev havasıyla birlikte kavgalarımız da maça, eve, sofraya ısıttı. İştahımı asıl ikinci yıl gösterdim. Her gün Türk mutfağının ayrı bir güzelliği, bir de günlük ev el tatlıları hazırlıyordu. Koca yıl süren bir yeme festivali. Silip süpürücü koca. Öte yandan, bu perdeleri her akşam kapatmasak ne olur? Evde ben varım, gece kapı kilitlemek şart mı? O öyle mi olur, hiç mantıklı mı? Ben de onu çıldırtıyormuşum. Zira hiç yaşam deneyimim olmadığı halde her boku ben biliyorum özgüvenim tastamam. Bu uçlara karşılık, eve gelen hediye çikolatalardan konuk gideceğimiz evlere büyük maharetle toplama çikolata kapları yapar paketlerdik ya, ciddiyetle takım çalışması bu kadar olurdu. Ambalajlama ve fiyonkları ile. Ben bir tür üvey koca, iç güveysi bir besleme olduğum halde her yerde bayrağımı taşıdı, karşısında dimdik tuttu oturttu. Kendi isteyeceği gibi yarattı. Tam bir komutandı. Öz oğulları bile bir yerde mahremimizin dışındaydı, karıştırmaz.


Öbür, benim emeksiz, bende emeği büyük teyzem, teyzelik hukukunu dama attım sanarak ilişkimize çok karşı çıkmıştı. Ama yıldırımcasına, her şey birden olup bitti. Sarsıcı gelişmelerde teyzemin kırılmasına kulak asamadım. Zamanla, evlilikler gelip geçici diye görüp umarak, teyzem teyzelik belgesini sağlama aldı. En iyi arkadaşının öteki arkadaşlarını kıskanan çocuklar gibiydi. Allah için ben de Don Juan gibi ha bire yeni teyzeler buldum. Ömrümü bir teyzeler veya yarı-anneler galerisi haline getirdim. Yaşam ekonomisinde, büyük nehirde herşey herşeyle dip dibe olup akabiliyor.

Bunların olup bitişine annem ne gözle bakıyordu? Ya kendine, karadelik çekimine güveniyordu, büyütüp saldığı malını tanıyordu. Ya da zamanında yanlış bir adım atmıştı ve sonuçlarına katlanıyordu. Durumu biraz ikinci resmi eşime benziyormuş. Dış ayaklı, dışarlıklı bir adam/çocuk olduğumu anlamıştı. Anlamıştı ipimi hafif gevşek tutmazsa, kendimle ilişkimin bile yıkıcı patlayıcı olabileceğini. Usul yaklaşmak gerektiğini, hırsımı, yerine göre yapıcı olabilen şiddetimi.

Zillas’la evliliğimi ne zaman yerli yerine koydum? O bir acayip. Bunun bir ilk evlilik olduğunu anlayışım, 23-24 yıl sonra ikinci resmi evliliğim sırasında. Çocuğum var, ama ben yeni ayacağım. Bir pazar sabahı zınk, bir aydınlanmayla uyandım. Şimşek gibi yataktan salon masasına geçip, deneyimimi ve keşfimi yazıya döktüm. Daha çocukluktan beri evlilik karşıtıydım. Halaoğlumla ahbap çavuşlar olarak “Biz evlenmiyeceğiz, eğer evlenirsek birbirimizle evlenicez,” diye bilgiçlenirmişiz. Ergenliğim yalnızlıkla erişkinliğim evlilik düşmanlığıyla geçiyordu. En en olsa, birlikte yaşamaya evet diyebilirdim. Yetmedi, çocuk da sevmiyor, yaşamıma çocuk istemiyordum, güya. Bilincim böyle yapılanınca ilk resmi evliliğe aşk nedeniyle ve adeta onun imzalı-birlikte-yaşama-deneyi olması sözüne güvenerek evlenebildim. Bu sırada hem karşı hem evlilik korkağıyken evliliği Zillas’tan yıllar önce öğrendiğimi nerden bileyim? Bütün temel formatım atılmış, gayet de iyi biliyor ve hevesle yeniden yaşamayı bekliyormuşum. Bunları da bilemezdim. İnsan kendinden kaçıyor. Kendini kandırıyor. Kendini bilmek, bulmak zaman alıyor. Her şeyi bildiğimin farkına varmak için yirmi yıldan uzun gezinmişim. Anladığımda büyük aşkımla denediğim evlilik bitmiş, ikinci resmi evliliğe de yine yapmayalım, ne olur etmeyelim, bizden kasaba olmaz, keşke çocuğu aldırsak, neyse olmadı çocuk doğduktan sonra geçinemez ayrılırız, kesin olumsuz duygularıyla, savunmayla girmiştim. Ruhsallık teorisindeki ilk aşkımızın aile içinden karşı cins olmasını benim başıma gelen öykü doğruluyor. Zillas’ın eşliğini unutan ben annemle romansımı olduğu gibi mi anımsarım? Yaşananı örter veya unuturuz, sonra bir şeyler onu geri çağırır, şansımız varsa anlarız, itiraf etme fırsatı buluruz, yüzleşiriz. Yaşam aynı zamanda bir geriyi süpürme, geriyle yüzleşme sanatıdır da. Bitmeyen zengin anılar, anımsamakta bile güçlük çektiğimiz ilk yıllardan.

***

Suçlunun olay yerine geri dönmesi tipindeki deneyimim, ilk resmi evlilikten sonra seyrelen ve kısa tuttuğum eski evi görme ziyaretlerimdi. Aniden direksiyonu kırarım, Talimhane’de eski evimizin sokağına, önüne kadar giderdim. Artık tanımadık başka insanların yaşadığı eve biraz bakıp dönüyordum. Yarı kırsal, eşek tavuk sesi duyulabilecek yerdir. Sanki hipnotizeyim. Ne yaptığımı, ne zaman kalkıp gideceğimi uğrak öncesi ve sonrası kimse bilmiyor. Bir tür, sinemada araya parça atılması gibiydi. Kadını öldürmesem de o evliliği öldüren bendim. Ev büyük bir emeğin eseriydi, bahçe katı, bukle halılı, bol boğaz esintili. Çaresiz kalıp, çaresizim sanıp işlediğim o suç, beni kaybedilen mutluluk projesinin simgesi ev ve mahalleye çekiyordu. Katil bendim, el mecbur.

ZAMAN YANİ ŞİMDİ

[Bu yazı-araşmayı İncim’e adıyorum.]

O anda ve burada…

Geleceği şimdinin içinde kurduğun gibi, bir de gelecekte olmasını arzuladığını ve dahi korktuğunu şimdi olmuş kılarsın. Hissetmek ve zannetmek her şeydir. Bana göre düş, gördüğünü anımsadığın için olmaktan çok içinde(yken) hissettiğin için gerçektir. Korku, bunaltı da. Er geç gerçekleşme eğiliminde ve birbirine dönüşür olduklarından arzu ile korku hemen hemen aynı etkiye sahiptir, zıt ikizdir. Zannederek zaten olmuş kıldığının, daha bir sahicisinin yarın bir gün olacağından şimdi, şimdide korkarsın.

Ruh hastasının açmazı burada. Yaşamında olmasın dediği olmuştur, kendi tarafından oldurulurken olmaktadır. Bir yerde o en istemediğine hizmet etmektedir. Hasta, hem de onu atlatıyor, ruh durumu geçiriyor. Korku koridorundan geçiyor olduğuna ve henüz yaşıyor olduğuna göre güçlü. Ölünceye kadar güçlü, arta kalan kadar güçlü. Yorgun ve güçlü. Çile, pişmanlık, sürünme henüz her şeyin bitmediği durumlar oldukları için sahibini aynı anda güçlü kılarlar.

Düş ile yaşam birbirinin aynası ve biri ötekini anlamak için var. Düşüne gerçek diyorsan yaşamın da gerçektir, eş ölçüde gerçektir. Düşüne ben onu yaşamadım, sadece görüntü ve yalandır diyorsan, bu sefer yaşamının geçmişte dünde kalan bölümü sadece görsel/anısal ve ulaşılmaz olduğundan yalandır. Yaşamın gerçek olduğuna dair en önemli veri Şimdidir. Gelecek zaman da geçmiş zaman da şimdide yuvalanır, temsillenir, şimdide odaklanır. Şimdi ise uçuşkan ve kaçıcı olduğundan, onu isteyen gerçek isteyen yalan diye adlandırabilir. Düş aynı dün gibi hem vardır (var gibidir), hem de ulaşılmazdır, yoktur (yok gibidir). Dün(ler) gerçekse düş(ler) de gerçektir, düşler gerçek değilse dünler de yaşanmamıştır.

Biriktirmeye karşı en önemli itiraz ve boşa çıkarma buradan geliyor. Biriktirdiğinin sadece şimdide-var-olan ve şimdi-yarayan kısmı gerçektir. Ötekileri, işletilmeyen artakalanı anı veya plan tortusudur. Akıl dahi öyle. Dün yoktu, bugün var, yarın bir bunamayla gene uçar. Akıl da düş gibidir. Şimdiki aklım olsaydı sözü en sıkı gösterge: Şimdiki aklım olsaydı değil sadece şimdiki aklım vardır. Aklın gitmesinden korkmak onu, seni şimdide aklı gitmiş ve cehennemin dibine girmiş yapar zaten. Aklın gelmesinden korkuşun da uyanış sancısını başlattığı gibi.

Jean-Paul Sartre Varlık ve Hiçlik’te insan varoluşunu “kendinde varlık” değil, “kendi için varlık” diye niteler. Bunun mantıksal uzantısını çıkarır: İnsan ne ise o olmayan, ne değilse o olacak olandır. İnsan bir yerde, huzur arayan ve huzuru sabitlikte arayan bir hayvan. Yalnız sabitlik istediğinde konuyu götünden anlamış oluyor. Çünkü akış yasası gereği ne yaşıyor ve hissediyorsak o geçmek geçilmek üzere var, aşılmak üzere yaşanıyor. Ve evren aşağı yukarı yani olasılıkla kalımlı (stabil) olduğundan, o akışın her an bir üst düzeye, bir daha mutluya, bir daha iyiye doğru olmasını garantileyemeyiz. Yine de nihai bir zorunlu iyileşme ve ilerlemeden söz ediliyor, bilemem. Sürekli iyilik ve karlılığı kim kaybetmiş, biz buluyoruz? Arzumuz bu garantili ve bedava mutluluk sanırken olmakta veya olmuş olanın değişik donlarda (görüntülerde) arzumuzun bedenlenmesi, gerçekleşmesi olmadığını, yani her sonra yaşadığımızın ısmarlamamız ve kabulümüz olmadığını nerden biliyoruz? “Şifreli iyi?” (Benimle arzum arasındaki ilişki “Ne istersem olmaz” mı, “Ne istersem olur” mu? Veya ne istemesem olur? İstememek, hele delice korkmak bir isteme ve rıza formu değil mi?)

Yaşamın sonunda net olarak yok olacağına inanıyorsan, her yapıntın o sonu ertelemeden, saçmadan başka şey değil. Saçmayı durum değil, sen kurarsın. Enerjinin ve ruhunun dönerek korunumuna inanıyorsan her yapıntın macera ve iyinin, kalıcının çeşitlemesi olur. İnanışına ve mikroevrenini kuruş tarzına göre. Bu ana kümeye diğer canlı ve cansız kardeşlerini, muhataplarını katış tarzına göre.

Sor kendine, yaşayan ölü müsün, yaşadıktan sonra ölecek canlı mı? Canlıysan tüm-zamanda canlısındır. Ölüysen ölülüğü canlandırıyorsundur. Burada soruları yaşam/evren sorar. Savcı sorgucuymuş gibi soruyu hep ötekilere yöneltip duruşun, adeta üstüne alınmayışın karmanın, evren döngülerinin gözünden kaçmaz sevgili salağım. Başkasını anlama, kendini ve her şeyi anla. Bu bağlamda Sartre, “ölmek yaşamımızın bizsiz devam etmesidir,” buyurur, dikkate şayandır. Yerine göre seni/beni ölmek de kurtarmaz.

Batı düşünüşü zamanın yapısını sezer, onu kabul edemez. Zaman Makinesi kitabının Batıdan çıkması zorunluydu. Batı zamanı biriktirmenin olanaklılığını deli gibi isterdi. Doğu düşünüşü akışı/zamanı sezer, buna karşılık kendini edilginliğe kaptırır. Doğu da zamanı biriktirmenin tümden olanaksız olmasını isterdi. Ana vücudundan ve koynundan hiç çıkmamayı yeğleyeceği gibi. Batının çocuğu memeye ve dölyatağına dönmeyi özler; Doğunun çocuğu ana içindedir, artık çıkmayı özler veya alternatif, memeden ayrılmamayı diler. Ve her iki ana izlek dünyası da aynı bugünü, çağı, göğü paylaşır -farklı parçalarından tutarak. Ne garip değil mi? Doğu ve Batı yarılar hem etkileşmek zorundalar hem kendi olmak ve kalmak zorundalar. Belki ağır işleyen çark (darma çakra) etkisiyle külah ve kutup değiştirdiklerini, genellememizin tersinin geçerli olduğunu bir başka şimdi gösterecek. Bu, aklımıza gelişiyle bile kısmen gerçekleşmeye başladı. Herakleitos acımadan her şeyi zıddına, değiline doğru sürüyor, zorluyor.

İnsan zihni, ve pratik somut dünyası aslında Tarkovski’nin lanetli gezegeni Solaris gibi. İnsan ne hayal ediyorsa o gerçek oluyor. Eskiden psikiyatri tanımları arasında sanrıların olanaksız kategorisi (gayrimümkün gayri varit: olamaz olmamış) vardı. Şimdi anlaşılıyor ki sanrılardan, hayal edilenlerden henüz olmamış olanlar var, ama olanaksız diye kesin sınır yok. Eski akıl hastalarının sanrıları artık gerçek, var.. Görüntü nakli, düşünce kontrolü, kendi bedeninin içine mikro nesnenin, düşmanın girebilirliği, herkesin yerine sahtesinin konup, ömür boyu sürekli kandırılıyor olmak… İyi veya kötü aklımıza ne geldiyse, olmamış şeye bile isim vermiş olsak, er geç gerçekleşti. Ve devamı da yolda. O bakımdan sadece konuşurken ağzını topla değil, düşünürken zihnini de topla! Zihnin çöp üretince yaşamın da çöp üretir.

Düşündüğüm silsileyi ve yazısını uyaran Eckhart Tolle’nin yabancısı olmadığım sözleri oldu. “Zaman hiç de değerli bir şey değildir, çünkü o bir yanılsamadır. Sizin değerli olarak algıladığınız şey zaman değil, zamanın dışındaki tek noktadır: Şimdi.” (Ben bu şimdi’ye eşanlamlı olarak an’ı da kullanıyorum.)

Ezoterik-meditatif bilgiler ve aydınlanma son tahlilde kendini kasmayı azaltıcı ve gönlü açıcıdır. Dünya ve yaşamın gizemini artırır, renklendirir. Arzu-istek-tutku sıfırlanır mı, dönüşür mü bilmiyorum. Biz ara duraktan binme yolcuyuz, tümünü bilmeyiz. En basit Anadolu meditasyonu veya meditatif uğraşı olarak tespih çekmeyi örnek verebilirim. Gençlere ve çağdaşa dönük hazır meditatif kalıp ise hız yapmak, hızın dikkati sırasında kendini ve beynini unutmak. Danslardaki, kafa sallamalı ritüellerdeki arınma ve aşkınlık..

Keza panik atak (hastalığı), ruhsal bunalım üstünden gelişmeye tipik örnek olan bir aydınlanma türüdür. Panik, güvenli evrenimizde perdenin birden yırtılıp arasından boşluğun, hiçin, uzayın (bize karanlık ve soğuk gelen imgesinin) görülmesidir. İnsan bunu alelacele onarmaya çalışır. Oysa bu bilgiyle yaşamaya, hiçliği tanımaya ve incelemeye değer. Bu hiçle ilgilenen kitaplar arasında Usta ile Margarita, Parfümün Dansı, Zen ve Motosiklet Bakım Sanatı, Carlos Castaneda grubu kitaplar (ilk üçü: Don Juan’ın Öğretileri, Bir Başka Gerçeklik, İxtlan Yolculuğu) benim fark edip değer verdiklerim arasında. Hem aşkınlık ve hediyesi yatışma olarak, hem delirme/delilik olarak şimdi-yaşamına odaklanma çingene sinemasının dahisi Tony Gatlif’te de var. Burada sinemaya girmek değil, girmemek gerek: sinemanın an ustalığı ve ana girememesi çok ayrı ve zorlayıcı başlık.

Yanlış olmasın, bu tip açılma, yaşarlık illa kitap istemez. Hatta biz kitapları genellikle kendimizi böyle açılmalardan, deneyimlerden kaçmaya, güvenli duruşumuzu süslemeye (oturduğum yerden ne eksantrik ve riskli şeylerle dans ediyorum, demeye) kullanırız. Bu halimizle pek komiğizdir. Her hepimiz. Belki acı çekişlerimiz de komiktir (ve özden yalan ve aldanıştır). Ama bu söylem pek kibar yaklaşım olmadığından uluorta söylenmemeli, daha çok özeleştiri cümlelerine saklanmalıdır.

Ve lanetlenme dünden kaldıysa bile lanet her zaman bugündür, sürendir ve yeniden kurulandır.

“Şimdiki geçmiş zaman” ama bir de, “her zamana karşı, hepzaman..”

O YÜZDEN

En kısa sevişeceğiz
Zamanda sevişeceğiz
Her zaman zaman

– Her zaman,
— Hep-zaman.
— Ney zaman..
Yanıt sormak yok.
Soru işareti değil, çift nokta.

[28 nisan 2015]

ÇİNİLİ DÜŞ

Düşümde İstanbul’un Kocamustafapaşa gibi bir kenar semtinde geziniyorum, arasta, kapalı çarşı gibi bir yerdeyim.. Tüm üst düzeyler tam kapalı olabilir, kısmen örtülü ve gölgeli olabilir.

Bir yerinde altı üstü yanı tamamen dükkan ve ticaretle çevrili Çinili Cami diye bir camiye denk geliyorum. Kapısından eğilerek içerideki çinilere, duvar süsleri, avizeler ve seyrek cemaate bakıyorum. Bir tür iç cami. İçinde insanlar vs. var. Ahşap mihrap açık renkli ama güzel. Bir hayli büyük ve göz dolduruyor. Kapısı yok ama halıyla örtülü filan değil, harbi yok. Yolgeçen hanı gibi ve köşeden merkezli bir kapı/girişi var. Hatta kapının iki duvar birleşiminde ahşap, güzel biçimli merdivenler kıvrımlar, dönmeler yaparak yükseliyor, duvarı adeta bir koltuk kolçağı gibi aşağıdan yukrıya abaşlatıyorlar. Kenarındaki sokak ve caddeler normal İstanbul. Sadece trafik az ve makul. Köşesinde bir yerinde yuvarlak veya oval -Türkçeyle Çinili Cami tabelası var, ufacık. Sanki sadece ben gördüğümden emin olayım diye konmuş, gerçek tabela değil, nesne ismi gibi.

Aynı bölgede bir de iç hastane vardı. O da bir hayli büyük ve iriliğini sadece hissediyorum, içine girmiyorum. O bina ise düz, süssüz, çok temiz değil, duvarları açık bir cadde üstündeymiş gibi gri mavi. Çekimsiz, ama bölgenin iç yeterliliğine, her şey var burda hissine katılıyor.

Cami ve hastanenin sonrasında bir eve giriyorum. Orada engelli bir kız veya erkek çocuk var. Evden odadan hiç çıkamıyor. Ama onu kedi gibi seviyorum. Aynı zamanda muayene ve gözden geçirme, tıbbi kontrol yapıyorum. Yaramazlıkları var. Ailesi dahil yaramazlık hareketlerine seviniyoruz. “Bu böyle gider,” diyorum. Ama bu değerlendirme aynı zamanda üzücü. Bu sorun benim eksiğim mi, kızın kusuru mu bilemiyorum. İçim üzülüyor. O üzütüntüyle ev-odalarından ayrılıyorum. Ben gördükten sonra erkek -abisi veya babası- arabaya binip çıkıyor. Ben kendim döneceğim veya gezmeyi sürdüreceğim.

Bir benzer kekre deneyim daha vardı rüyanın başında. Düş yazmaya başlayınca eşit ölçüde parlak ve süreli olduğu halde düşün o tarafını unuttum. Düşün bir kısmını yazmak öbür bölümünü de çağırabilir, bazen bir aynı yazma eylemi öbürünü gömer, belirsizleştirir. Anımsamadığım, belki benim gömdüğüm öbür bölüm de tedavi muallaklığı veya başarısızlığı gibi bir şeydi sanki.

Anlatırken, arasta sözü arafı anımsattı arkadaşıma. Arasta Osmanlı tipi çarşılardan biri. Ama acaba düşte sessel düşünüp arasta-araf benzerliği kurmuş muyumdur? Düşler öncelikle görseldir. Ama bazen anlatırken ortaya çıkan sözcüklerden de sessel ilerlemeye çalışır yorumcular. İletişimde çağrışım temelde sessel olur tabii. Tek birey olarak çağrışım kovalıyor olsak araya sesseller eklense de ağırlık görüntülerin akışında olur saymalıydık.

[9 ağustos 2021]

BİNA YAPIT YAPIM

Bina (eser) yapımcılığında üç veya dört kutup varmış: Mimar, mühendis, mütahit (kitabi olarak müteahhit), işveren (malveren).

Bunlardan mimar ile mühendis birbirinden daha yeni ayrılmış. O bakımdan ruh hekimi (psikiyatrist) ile sinir hekimi (nörolog) gibi hem birbirinin işinden anlıyor, hem de birlikte iş yapabiliyorlar. Mimar mühendis de mimar mütahit de olunabiliyor. Acaba mimar mühendis tek isimli bir tarihsel dönem geçirdi mi? (Tıp tarafında ruh sinir eski ortak hali. Sonra beyin büyücülüğü ile beyin dahiliyeciliği olarak ayrımlaştılar.)

Mütahit eline aldığı işi en az sayıda zorunlu kıstasları yerine getirip en kısa ve ucuz yoldan sonuca, alıcıya ve kazanca kavuşturmak eğiliminde. Malveren ise süreci başlatacak, sonunda kullanacak veya son kullanıcıya devredecek.    

En eskiden bu dört kutup da tek kişide tek elde toplandığından yapım süreci en zahmetli, toplam bilgi hakimiyeti bakımından en cahil şekilde yürüyordu. Tek bir beden içinden haberleşme, fikir alışverişi daha organik olduğundan sonuç hemen hep, ya doyurucu ya işlevsel oluyordu. Unsurlar birbirinden koptukça, uzmanlaşma ilerledikçe, bazı şeyler kolaylaştı. Fikirden ürüne varmak belki hızlandı, yoksa o da mı değil, ilerleyen başka bir şey mi? Beden içinde bile olması mümkün haberleşme yavaşlığı, olabilecek ikircikler tıkanmalar, yeni iş bölümündeki iletişim kopukluğu ve birbirine bağlı olanların özerkleşme eğilimi demek olan unsur ayrışmasıyla iyice su yüzüne çıktı, arttı. Unsurlar birbiriyle uzlaşır, işbirliğine giderken daha açık kavga eder, yakınır, karşıt ve özerk olur oldular.

Çağın vahşi kapitalist hız ve kar gerekleri içinde artık yapı kolaydan yapıt (eser) halini alamıyor. Çerez yani pop corn kadar hızlı tüketilcek, yeniden üretilecek, arkasından göz yaşı dökülmeyecek, geleceğe aktarılmayacak, ona bel bağlanmayacak, özdeşleşilmeyecek.. Beden hastalığında olduğu gibi yapım süreci kutupları organik bağlı olmaktan çıktılar. Çürüme çözülme değilse bu bir hızlı yaşa genç öl yapımcılığı. Günümüzde bağımsız komple sinemacı yapımcılar gibi, bu kutupları tek, hiç olmazsa iki fiili kişi halinde birleştirebilen şanslı ademler var mı? İnsan ilerlemesi ve işbölümüne dayalı işbirliği yine mi bir arpa boyu yol gidip geri döndüğümüz bir rüya, hülya halini aldı? Kapitalizm bizi bir arada, dağılmaktan ve vahşileşmekten mi korumakta, yoksa garantili şekilde vahşileştirip dağıtacak, kendi kuyruğunu da yiyecek mi?

Beşinci kutup: Bakan-okuyan-son kullanıcı. Beşincileri sadece kendimizle daha doğrusu başlatanla sınırlandıramayacağımıza göre ölüm durumu hariç unsur çoğalması, dallanması, dağılmalar, bazen yeniden toparlanma ve özetlemeler, tekel ve çokel kaçınılmaz demektir. Asıl diyalektiği alan veren ikiliği çözdü. Dört verici unsur eskiden tekel olabiliyormuş, ama nadiren alıcı beşinciyle özdeşmiş. O artık yokülke!

GÖBEK DANSI

Göbek dansı (oryantal) belki de ilk olarak Mısır’da başladı, oradan çıktı. Daha eski aday Sümer toprakları ve uygarlığı tabii. Hindistan’ın hem danslarını hem kobra oynatıcılığını da çağrıştırmıyor mu? Halen dünyada en iyi göbek dansı Mısır’da. Ekolleri Kahire ekolü diye adlandırılabilir. Gene halen dünyanın en iyi göbek dansı hocası Mısır’da ve bir erkek. Türkiye’deki erkek göbek dans hocalarının çoğu ibneymiş. İstanbul ekolü var mı bilmiyorum, varsa da soyu kurumakta. Beyrut ekolü var. Emin değilim belki bir de Bağdat ekolü var. 

İstanbul’un olmayan veya kaybolmakta olan ekolünün en iyi temsilcisi Nesrin Topkapı. Çağdaşları Seher Şeniz ve Tülay Karaca’ymış. Hala aşılmadı. Daha 6 yaşında Adana’da sahneye çıkıp gazino mühürlettirmişliği var. 15 yaşında babasını kaybedince Hamiyet Yüceses gibi yolunu yeteneğinin çizeceği belli olmuş. Hemen başlarda Londra’da göbek atmış ve Nesrin Topkapı adını kullanmış. 2010’larda altmışlarındayken, hala öğrencilerinden daha canlı ve enerjikmiş. 1981 yılbaşındaki TRT’ye çıkışı da unutulmaz anlarındandır. TRT’nin bütün örtüp sarmalarına rağmen. Yılbaşlarının en iyi hediyeleri arasında eskinin başı çekeniydi. Rakipleri arabesk ve Türk sanat müziği olmak üzere.

Göbek dansı bir beden eğitimi olarak, olduğundan ve göründüğünden fazlası mutlaka. Beden sadece beden değildir. Dans her türüyle bir disiplin. Kilo verdirici özelliği olduğunu duydum. Bundan daha zevkli bir kilo verme sporu zor bulunur. Bana kalırsa Uzakdoğunun judosuna rakip olarak Ortadoğunun yakın dövüş sanatları arasında sayılmalı. Göbek dansözü judodaki gibi rakibinin hamlesini sönümlendirmez. Onu hipnotize ederek ok atamaz, el kaldıramaz hale getirir. Casusluğun politika ve savaşın bir unsuru oluşu gibi, kalın duvarlar, engeller koymayıp, düşmanı kendi inine davet eder görünmek de bir çatışma yordamı. Gönül verenler ve sert-kesin biçimde yumuşamaya, canlanmaya ahdedenler gelsin. Göbecik, göbek dansı, belly dance, oryantal, mezdeke, ne kadar canlı fıkır fıkır sözcükler.

UÇMUŞ ZAMAN DELİ MEVSİM

Yazı belki çıkmaz, hiç çıkmaz.

Fotoğraflar artık benden ayrıldı. Bazen çağırıyorum da, gelmiyorlar. Bazen anlık göz kırpıyorlar sanısına kapılıyorum. Eskiden fotoğraflarım olurdu. Gitgide benim olan, ben olan hiç bir şey kalmayacak. [Acı bir bilinçsiz kehanet. Fotoğrafların özgün kayıtlarının dış deposu el kayıp, bulmaya hiç umudum yok.] Ne zaman saati kuracağımı, ne zaman treni kaçıracağımı seçemiyorum. Bir sel-zaman içinde kaldım. Sakin sakin burgaçlanıyorum. Sonunu görürüm görmem önemsemiyorum. Az bir korkum kaldı. Az çoktur, anımsıyorum.

Yukarıya bakıyorum, gök de bana bakıyor. Gök geniş, içime çekilmeye hazır. Zamanımın anlamından yıldım, ezildim. Boşluklar vermeye susamışım. Aptal meczub benim peşime düşse, hiç ayrılmasa. Çok yaklaşmadan, meraklı, kayıtsızımsı, ördek yavrusu gibi. Kader gibi, kardeş gibi izlese. Beni beşiğime kadar çekse. Hiç konuşmadan anlaşsak. Bütün itiraflarım sessiz olsa. Yad-ı kardeşimi sırtlasam. Gücüm bir kadere yetmez mi? Bu kardeşimden kaç dilenci çıkacak? Kaç boynun şah damarı bana bağlı? Deli Havana’dan beri lanetimin merhametinde büyümüşüm. Artık Havana’yı özlüyorum. Kara sahtiyan yüzüne bakasım, dinleyesim var. Dayanılmaz pis kokusunu göğüsleyesim.

Toprağın açığına meme uçlarına çıkıyorum. Tepine tepine emmeye, süt horonuna. Can hemen sorguya gelecek. Gidiş nereye? Gelişimi, büyük anlaşmamı gördüm. Bakışımı da indirmeliyim. Yaşamaya, vazgeçerek, dağılarak varlığa geldim. Dilim çiğ ekşisi. Unutulacak, rüyalaşacak simge ve parolalar. Erteleme almalıyım. Can biriktirip kuytuma can kaçırmalıyım.

Geziyorum, kulak ve gönül veriyorum. Feda biriktiriyorum. İlle atılım, ille uyanış alıyorum. Yansızlaşacak bakışım bu-dünlerde fırıldak. Ayak diriyorum. Cahilleşmeye öğreniyorum. Dikenli teller çağırıyor, avuç mühürlerim gül toprağı sızıyor. Issızda, hortumda, deniz kararmasında aklımı veresim geliyor. Çelişki çağırıyorum, söz dinliyorum. Ses veriyorum, sessizlik alıyorum. Al veriyorum, bol alıyorum.

Fotoğraf beni çağırıyor. Deli kardeşim umut uzatıyor. Elime alacağım iplik ucu kaç dehliz açar? Sızlayana mı sarılayım, zincirli öfkeye mi? Bütün işlerim uçtu, ne rahat çalışıyorum.. Bağlarım uçtu, aklım bensizliğe kaçtı. Erenleri geriden tasdikliyorum. Adım başı sormak, adımı yeniden öğrenmek. Her gediğe bir balmumu.

Yaz, belki çıkmaz, hiç çıkmaz.

[6 ağustos 2014]

Divane beşik gibi ne sallarsın

HAVANA

Havana’nın yurdu taş oyukları

Çukur Çeylen’in 1970’lerden beri bildiğim tek evsiz delisi, meczubu.  Kendisi 1960-80 arasında geçerli bir şahsiyet. Ölüm zamanlarını bilmem. Zaten yurtsuz olduğundan sonra nasıl kayboldu, başına ne geldi benim için karanlık. Önemine önemli. Handiyse “Yörük Hasan” kadar önemli. Kara Emine dediğimiz göçer yörük lideri kadının, ben kızı zannediyordum, kız kardeşiymiş. Kara Emine’nin ailesi köylülerin nereden geldiğini anımsayamadıkları, tek minik bir oymaktan oluşmuş, kökleri “hayta”dır dedikleri bir yörük grubu. Hayta belli ki öze dair bir niteleme, kötücül sıfat anlamını sonradan kazanmış. Haytayı tarif edemiyorlar, yörük alt sınıfı ama (bildik) yörük değil, “Yörükler munistir;” diyorlar. Kara Emine’nin kızı Sultan, damadı “Kıtırımcı” Veli, “Duygut” da benim akranım, çocukluk arkadaşım olan torunu. Duyguuut diye bağıran esasen annesi Sultan, Turgut demek istiyor. Gelelim Havana’ya:

Havana normal zamanlarda yamal yapal gezse de, sun ederek çocuk korkuturdu. Zavallının dişleri döküktü galiba. Üstünde başında çan bile olurdu. Çaput, bazen aluminyum tava filan sallanır durur, kaplumbağa gibi her şeyi üstünde ve peşinde sürüklenir. Bunların bir kısmı verilme ve hayır nesnesiyse bir kısmı aşırma ganimetiydi. Saçları kırarmıştı, başındaki dastar bile değildi. Mağara niyetine sokulduğu taş kovuklarında yatardı. Bazen gündüz feneri gibi ev önlerinde, sokakta geziniyor görülürdü. Hiç adam gibi, kadın gibi sohbet ettiğini görmedim. Ona denen lafları iyi kötü anladığını, korkması gerekenden korktuğunu sanıyorum. Belki yumuşak davranıp önüne yemek koyan oluyordur, onlara bile iyi laf ettiğini, bazen akıllı olduğunu bilemiyorum. Bağırsın bağırmasın sürekli çile ve üzüntüde, sürekli kısık ateşte yanan biri halinde.

Bu (benim) Havana birinde Başmuar’da suyun gerizine boylu boyunca uzanmış, su gözünden su içiyordu. Çocuklardan ilk yetişen gören ben oldum. Çoluk çocuğun oldum olası düşmanıymış gibi, hışımla başına kendime göre kocaman bir alamayı, yani avuç dolduran daşı “dah ettim”. Başına ildi, başı yarıldı. Havana’nın sudan doğrularak bir kalkışı vardı! Gözleri kan çanağı.. Oysa o, bizim aynı zamanda eğlencemizdi. O an unutmuşum, ya hışıma geldim, ya da fırsat bu fırsattır demişim. Çocuklara Havana eğlence olurdu, hem kovalar hem kaçışırdık. Başı kanlı gözü kanlı beni bir kovalayış attı, yakalasa oracıkta donuma sıçardım kesin.

Onun, Kaşlılar’ın evinin Samandaşı tarafında yattığı yarı in bir taş kovuğu vardı. Şimdi aklıma geldiğinde akrabammış ve yaşlıyı bakımsız bırakmışız gibi içim cız ediyor, pişman oluyorum. Belki Havana bana beddua etmiştir; “Başına benim gibiler sarılsın,” diye. Eğer o beddua etti ve beddua tuttuysa şansım, talihim sayarım. Bana çok güzel bir gelecek ve ödeşme hazırlamış. Belki bedduanın uğuruyla ruh hekimi oldum. Ben küçüklükten kendimi dahiliyeci sanıyordum.

Bugünkü deli ve akıllı Havana’larımdan hoşnudum. Havana’ya en yakın sayacağım hastam Bakırköy Akıl Hastanesi’nde Yeter adlı, galiba sahipsiz, zeka yavaşlığı olan bir kadındı. Tam onun ağzına göre lokmaydım galiba, gözüne kestirmiş. Bir anlık fırsat yakaladı, duvara yaslayıp öpmeye çalıştı. Zeka durumu belki hastalıklarını yumuşatıyordu, pek öyle sesi çıkmaz; sessiz makine gibi işini görmeye bakardı. O öpme girişiminden altı ay bir yıl sonraları gibiydi. Birinde poliklinikte ondan ve kaldığı servisten uzakta çalışıyordum, ayaktan gelen hastalara bakıp reçete yazıyorum. Yeter bahçeden papatyaları toplamış, elinde bir avuç demet etmiş. Camı tıklattı, camı açmamla çiçekleri verdi. Gözleri gülüyordu. Çok ağlayasıma ve gülesime gitti. Kendime yaka yaka ancak geri zekalıyı yakabiliyorum diye utangaç gösterişler ettim. Havana ile yavaş yavaş ve Yeter’de barıştım sayabilirim şimdi. Bizim işimiz hep şöyle hayal et, şöyle kabul et, şöyle varsay, oh ne ala. Tutmadıysa gene bakarız.

Sun etme (üstüne yürüme) dedemi de aklıma getirdi. “Kontaş” dedem de (biz) çocukların eğlencesiydi, o da çocuklara sun ederdi. Seyremiş ve dişetleri çekilmiş alt dişlerini üst dudağının üstüne doğru, korsan gibi çıkarır, kendini dev gibi gösterirdi. Çocuklar “yeyici” geldi diye kaçışırlardı. Dedemi Kronos’la bir tuttuklarını bilmiyorlar. Bu yalancıktan korktukları öz dedem. Ben onlar gibi korkamıyorum diye bozulurdum. Herkesle birlikte kaçış tutturup tadını çıkaramazdım. O anlarda dedem yabancı olsun, dedem olmasın isterdim.

[12 haziran 2014]

KESİKLİ, KESKİLİ

Kesikli oğul, keskili ana.

Anne: “Beni kimse anlamıyor.”
Oğul: “Beni hiçbir zaman anlamıyor.”

Duygularının olduğuna eminim. Duygularının ne olduğundan emin olmasam da. Belli oluyor, bizden yana aktarılıyor. İşlemcisi sağlam ve yürüyor, yazıcısı titrek ve barajlı çalışıyor. Duygusu sese, cümleye çevrilirken bir engelden, süzgeçten geçiyor. Cümle şekillendirmede kendine özgü bir makine dairesi var, ince ayarı karışık. Duygusuysa net varlığıyla, enerjisiyle öncelikle gözlerinden karşıdakine geçiyor. Duygu üretmede çok çalışkan ve mahir. Hissettiği için hissettriyor.

O da olasılıkla babası gibi yürümeye küçük kumsallı koy, ama engin denizlere açılımlı ve gizli iç denizi var. Babasını anlamak ve sevmek onun üstünden daha kolay. Galiba ikisinde de sözdışı (nonverbal) iletişim yolakları sözelci vırvır anneye göre daha zengin, çoğul, yüksek dereceli. Aralarındaki farklara eğilebilmesi için önce babasının ona yakın özelliklerini ana hatlarıyla çözmeli, bilmeli, daha hakim olmalı. Babası onun aynısının ileri yaş, yapılı ve yapmış hali. Baba bazı bakımlardan sorun örneği, bazı bakımlardan çözüm umudu ve temsilcisi.

Anne için o hem analık yetilerinin bir aksaması demek, hem de eşine olan ilgisinin, bağının bir aynası demek. Annesinin onu tam onaylamayışı, suçlu eksik hissettirişi, kendi kendini onaylamada özkabulde duraksatmış. Birey olarak gövdesini dünyaya salmıyor, elde ve kapalıda tutuyor. Bunu ben mi doğurdum demişlik olasılığı kendilik işlerine tutukluk, kendini beğenmeme olarak yansıyor.

“Bu çocuk, olmadı-” diyerek anne mutlak redli karşıtlığa, yoketme arzusuna kapılabilirdi. Karanlık tanrıçalar gibi.

Bir hafif ya da ağır benzerinin yakınlarda hayatta dünyada bulunması, sorunlu, dünyaya fazlalık hisseden bireyin yalnızlığını yumuşatıyor. “Korkmak beklesin. O var olabildiyse ben de var olabilirim.” Daha üstün bir yorum olmazsam alçakgönüllü türev olurum. Ayrıca, yaşamı fazla ciddiye almayabilir. Yaşam bir oyun, bitiminde uyanmaya veya derin uykuya geçilen bir rüya olabilir. Birçok aileler ağır yakını olarak “Ölüsü olan bir gün, delisi olan her gün ağlar,” der. Bu kalıp da aynısıyla kabul yerine hafifleştirilebilir. Her türden delilik ve deliler dünyaya, hepimize zenginlik. Ölüsü olan bir gün, delisi olan her gün gülebilir. Gülerek ağlayalım hiç olmazsa.

Üçlü ittifak olan bu aile, onun ve babasının yavaşlığı, içedönüklüğü üstünden herkesin ayrı ayrı yalnız kaldığı, konuşmanın kolay yeşermediği, araları kırıklı ve gölgeli bir bağlaşık ortaklık. Yine de bir üst patron hissedene karşılık iki yavaş ve suçlu hissedenin alt ittifakı var. Gidişte bir aksilik oldu, onun sözdışı iletişim avantajı evde kalınan salgın günlerinde güdük kaldı. Hakim olduğu, işletebileceği o kanalı kullanmadı. Kapalı üniversite günlerinde insanlı antreman ve maç yapamadı. Önü günlere bakacak, yürümeden görmeden olmaz.

TÜRKLER GELİYOR

Türkler şu coğrafyayla betimlenebilir:
“Üç deniz arasında denizsiz”
Ve eki: “Denize sıçan”

Türkler o kadar da tembel bir halk değildir. Verimliliği ayrı tutuyorum.
“Pazar günü sadece fahişeler ve Türkler çalışır.” Yeni bir Rus atasözü

Kadim zamanlardan beri Akdeniz’de öğle uykusu veya siesta (altıncı saat) geleneği vardır. Yunanlılar daha sadık, ama Akdeniz Bölgesi’nde köylerde Türkler de siestaya uymaya ve öğle uyumaya devam ediyorlar.

Halklar demokrat olur mu?
Eğer oluyorsa, Türkler bunların en önde gelenlerinden biri değil sanırım. Ve halkların demokrat olamazlığı az buz bir olasılık da değil.

“Türksün di mi?” dedirtecek Türk davranış tipikleri:

Türk olmak, çizik cd’yi kolonyayla silmekmiş. Yeni aldığı otonun koltuk naylonlarını iki yıl tepe tepe kullanmakmış. Uzaktan kumandanın şeffaf kılıfı daha da uzun süre kullanılır, telef olmuşsa kalitesiz bir jelatinle yeri doldurulur. Basit türklük testleri, tarama testi olarak kullanılabilecekler arasında; çocuk yetiştirmede yeme sorunu yaşamayan Türk ailesi var mıdır? Orası tamamen sorunsuz geçildiyse Türk değildir.

Yol tarifi Türkiye’de nasıl yaygın örgün bir sapıklıksa başvuru yeri veya yol sorma da o kadar ters sapıklık düzeyinde. En az erkeklerdeki hiç yol-iz sormama kadar. Onlar da haklı. Türkiye’de kimse bilmiyorum diyemez ki! Özümüze ters. Buna karşılık yol tarif etme özürlüsü insan ile adres tariflerini hiç anlamayan insan iki deli gibi birbirini bulurlar.

Diyelim, iki kişilik bir ekip kurulacak.. Bir grup “en az iki”, öteki “en çok iki” dedi diye bitmez bir kavgaya tutuşmaları bir Türkiyelik, Türklük durumudur, onaylı damgalı şekilde tipiktir.

Ancak “yumurta kapıya dayandı mı”. Bu özelliğimiz pahalıya mı patlıyor, ucuza mı getiriyoruz? Emin değiliz, çalışmalarımız devam ediyor. Bir halk sözünde yabancı birine “Türkün sonraki aklı bende olsaydı,” dedirtirler. Türkün aklı. Türkün aklı ya sıçarken ya kaçarken gelir. Yumurta kapıya gelince, son dakikacılık, türkün son dakika insanı olması. Hepsi birbiriyle bağlantılı. Krizlerde, savaş gibi acil dar zamanlarda, kaçış ve sıçışta kozmik enerjimiz depreşir. Son dakkacılık kültürel Türklük için yüzde 90 ayırdettiricidir.

Türkü Türk yapan şeyler arasında belki az dikkat çeken bir tanesi “süper çözüm” beklentisidir. Hem ayranım dökülmesin hem götüm sikilmesin, hem şoför arkası hem cam kenarı, hem pasta bütün hem toraman tok. Sanki bedelsiz, maliyetsiz, yan etkisiz çözüm varmış gibi Türkler illa onu arar, sorar. Çocuk millet dedik ya, onun uzanımı. Koca analar, babalar, toplum da öyledir, sadece deneyimsizler değil. “Her seçim bir vazgeçiştir” diyeni hastasını öldüren doktor gibi yok etmeye kalkışabilirler. Sanırsın ki tarihte bunlar hiç zorlanmadı, yok yoksul olmadı.

“Düğün olsa da gitmesek, çağırmasalar da küssek,” der. Her yaşında öyle veya böyle “ele güne karşı”cı ve “elalem ne der”cidir. Sanırım, işbirlikçilikten çok çatışmacılık bir Türk insanı özelliği. Olasılıkla bu huyları onları ortak hareket etmek üzere bir gruba katılmaya özendiriyor. Çatışmacılık barış zamanlarında spor ve antreman yerine geçiyor. İşbirliği sürü ve çete halinde hızlı ilerlemek, ezip geçmekten başka bir beceri örüntüsü. Sürü zamanı geldiğinde Türkler beyinlerini, düşünme yetilerini rahatça askıya alıp bir emir al-ver, öl-öldür makinesi haline gelebiliyor.

Dünya tarihinde coğrafyadan Türkler ortadan tümden kaybolsa, dünyada Türk eksikliği hissedilmeyebilir. Ama nedense bir türlü de bu dünyadan Türkler eksilmez, tam eksilmez. Son yüzyılın büyük atağı; Yeni Dünya’da aşırı kalabalık olmasa da, Türkler Almanya Acı Vatan’da Viyana Kuşatması’na göre daha başarılı bir sızma ve çoğalma harekatı başarmıştır. Yeni Kavimler Göçü olan Mülteci Krizi’nden önce hem.

Birazcık yayalım: Türkler dünyanın en fazla çelişki, ambivalans, karmaşa taşıyan toplumu. Teker teker bakıldığında en basit, sade, saf görülebilecekleri halde. Bir kere, doğal coğrafyaları çok geniş, hem de asla buyur edilmedikleri halde. Nasıl olabildilerse Türkler hem savaş hem uyum ustası. Avustralya yok, Afrika yok doğal coğrafyalarında. Sibirya doğal olarak var, Hindistan bile var. Çin’e karşı sadece rakip olarak yoklar, Çin’de hanedan olarak varlar. Nepal ayak altı, Hindistan’da Babür Şah İmp. var. Büyük patron, kayırılmış lanetli çocuk Yahudilerle de benzerlik ve akrabalık mümkün. Suriye göçmenleri Güney Amerika’da Turco diye adlandırılıyor. Şimdi Türkler en uzak genetik ve kültürel formata sahip Almanlarla melezleşme yolunda. Kendileri şaşkın, ama şaşkına çevirmede de mahirler. Fransızlarla ne kadar uzun süre kültür ortaklaştırdılar. İspanya ile doğrudan ilişki zayıf, ama tarihsel maceraları benzer. İtalyan Yunan kültürleri uzak ve şaşırtıcı bile değil. Mısır ile hem aldık, hem verdik. Macarlarla yakın kuzenler. Kuzeyden Finler üzerinden Viking dostu sayılırlar. Leh dediğimiz Polonları sahiplenmişiz. Hiçbirinin dilini bilmezken hepsiyle tarih bağı kurabiliyorlar. Amerikan imparatorluğunu tarihte kalıcı kılmak için Amerikalılar başlıca Roma ve Osmanlı tarihini inceliyor. Daha ayrıntılı bilmek gerekir, Türklerin tarihsel Çin rekabeti güncelde asıl Amerika’yla değil imparatorluk İngiltere’siyle varsayılmalıdır. Ve gerçekten beyinle yürek rekabeti gibi en zorlu macera ve savaşıma adaydır. Türkler güce ve varlığa taptıklarından genel olarak nefret ettikleri sol ve ezilmiş bilincini belki İngiltere/Batının acımasız egemenliğine karşı taşıyor. Günümüz Türkü belki kendini aşağı görerek uyuyan dev havalarında güç toplamaktadır. Başa dönersek, Türkler yok olsa dünya ne kaybeder? Belki hiçbir şey, ama tarihin akışı öyle yürümemekte.

Türkler öngörülebilir, yalnız kolay durdurulamaz bir sürüdür. Bir yandan çocuk millet, bir yandan bencil, kuşkucu, dışlayıcı. Murphy Türk Yasası: “Bir Türk, Murphy yasalarının başka kimseye değil, gıcıklık olsun diye yalnızca ona işletildiğini sanır. Hayrettir, bu algı bütün bütüne yanlış değildir.” Bunların yanında kuantuma ve hayatın ritmine uygun bir akışçılıkları var, emin olamıyorum. Onlar için her prenses benim prensesim, her düşman bana düşman. Ha, bu Türklerin aynı zamanda taklitçi, komşucu, komşusever oluşuyla da uyum içinde. Her türk bir Nasrettin Hoca’dır, bir de Keloğlan’dır, bu kimlikler devam ediyor. Bir parça da Deli Dumrul. Bilgin Saydam hocamız kocaman kitabını yazdı. Romanlarıyla Türk tipolojisi kuran iki büyük yazarımız Kemal Tahir ve Yusuf Atılgan. Aslında bütün büyük yazarlar toplumlarının ve zamanlarının aynası oluyor. Aynası oldukları gerçekliklerle güreşmeleri, yenişmeleri gerekiyor. O yüzden dilleri ya kekre ya acı olur.

Türkler Doğu dünyası ile Batı dünyasının en büyük birleştirici, köprü halkı ve kültürüdür. Diğer bir doğu batı köprüsü halk olan Ruslarla benzerliğimiz ve dip yakınlıklarımız var, onlarla daha fazla görüşmeliyiz. Yalnız görünen o ki, Ruslar daha tekil bireysel dahiler ve manyaklar çıkarıyorlar. Türkler genel olarak irrasyonel ve çılgın; ama hareketli, hızlı ve kitleseller. Türklerin kendilerine, cehaletine rağmen bir derinliği, kültür çekimi vardır. İki ulusun köprülük özellikleri, nitelikleri farklı olabilir. Ruslar demirperde disiplinini içlerinden ürettiler, bizim içimizden disiplin nasıl üreyecek bakalım, üremezse şaşmam. Kadim Türk mottosu: “İn sopa, we believe.”

Çerkezler usta ve profesyonel askerlerdir, Türkler ise genel olarak asker millet. Çerkesler paralı askerlikte çok iyiler, Türkler “vatan sana canım feda”, yani bitli piyadelikte. Tabii hareketlilik kültürel olarak önemli özelliğimiz olduğundan, atlı askerlik azalmışken araba, otomobil, kamyon her türlü motorlu araç Türklerin doğal beceri ve sahiplik hedefindedir. 15 temmuz’da da bu çılgın sokağa, kana dökülme eğilimini gördük. Çerkezlerle Türklerin ortak yönleri asker millet olmaları, atlı tarihe yaslanmaları, ata ve atalar kültüne verdikleri yüksek önem, anaerkillikten ancak ana merkezliliğe geçebilmiş olmaları. Türkler yüzyıllarca kadın bağımlılığı ve egemenliği tattılar da İngilizlerin Victoria’sı gibi dişil bir zaferiye sözcüğü tarif edemediler. Yarım buçuk muzaffer var. Türkler askeri sivil, tekil çoğul bütün zaferleri eril sanıyordu. “Türkler savaşa, düğüne çağrılmış gibi giderler.” Tractatus

Komşu bin yıllık kardeş halk var: Kürtler. Kürt kültürü veya sosyolojisiyle (antropoloji mi demeli?) ilgili dikkatimi çeken bir taraf; genetik ve dilsel soyları bireyselliğin limitine varan Avrupa ile akraba olduğu halde Kürt davranış kodu daha çok Türklerin sürü davranışına benziyor. Tarihsel bilinci olan bir Kürt doktordan duydum: “Kürt sevmeyen Türk değil, Türk sevmeyen Kürt değildir (sayılmaz).” Tabii, bu başlık farklılaşma bakımından da incelenmeli: Kürtlerin toplu davranış özellikleri Türklerin sürüsel davranış özelliklerinden nasıl farklıdır?

O değil de, Türklerin şu Perslerle (İranlılar) Yunanlılara (Rumlar) yaptığını gördünüz mü? Yüzyıllar yıllardır bir onlar doğuya, bir bunlar batıya yüklenir, birbirini dalgalandırır, sorgular dururdu. Biz sonradan görme Türkler bir kama gibi aralarına girdik. Bin yıldır, birbirlerine alışıldık şehvetle dokunup, yekdiğerinin gözlerinin içine bakmasına engel oluyoruz. Yunan politikasındaki Türk düşmanlığı ve Avrupalıların Türk korkusu biraz da bu Anadolu’nun beklenmedik kaderinden okunmalı. Ermeni Rum Kürt ülkesi bin yıldır Türklerle yatıp kalkıyor, bünyesinden atmış, kovmuş değil, acayip.

[İhtiyar adamcağız, yüzüne dik dik baktı, daha sonra çanın olduğu yere doğru adımladı. “Tü-ük-le ge-ge-liy! Tü-ük-le ge-ge-liy!” diye tısladı anlaşılmaz sesiyle ve eline aldığı bir demir parçasıyla dehşet içinde vurdu. (…) “Elinin körüdür o gelen, seni Tanrı’nın delisi!” diyerek saydırdı doktor, adama; (…)] Laszlo Krasznahorkai – Şeytan Tangosu

Lawrence Durrel “Hiçbir Yunanlı aforizmaya dayanamaz; biçiminden dolayı onun doğru olduğuna inanacaktır, yanlış bile olsa,” diyor. bu, hitabete çok duyarlı olan Türkler için de geçerli. Güzel konuşan bütün politikacılara aldanmışlardır. Türk toplumu sanıldığından daha anaç. Politikacıları onun çocukları, hatta sakat çocuklarıdır. Kendi evreninin politikacısını “Al bakalım, sana izin, benimle oyna, beni eğlendir, gezdir bakayım,” diye hafif garipseyen sakin gözlerle izliyor.

Türk veya Türkiye halkı yeniden yuvarlanmaya başladı. Eskiden hiç olmazsa silahlı olarak yuvarlanırdı. Büyük tarihsel kavşaklarda çöpçü balığı gibi kendini ve çevresini aktar dönder ederdi. Şimdi ise silahsız şekilde, gözünü yumarak dönmeye-tekerlenmeye başladı. Artık çevre evrenimiz yani Ortadoğu için adaleti ve güvenli-yapıcı gücü temsil etmiyoruz. Yanar döner, serseri mayınlığı, çıkarcı-fırsatçı arayışı, hırsızlar ve ölü cepçisi güruhunu temsil ediyoruz. Saframız müsilaj gibi yüzeye vurdu. Güçlü de değil, uyanık da değil, vicdanlı da değiliz. Umut tükenmemiş olabilir, çok az. Nereye gidilebilir adına toplumumuzu toplamımızı yorumluyorum.

Corona günlerinin 2020 sürprizi olan coşkulu sokağa çıkma yasağı kutlamalarına yorumum: Biz Türkler çözülebilecek bir sorun değiliz, çözüm ve sorun yumağıyız, ganglionuz. Anatomiye katkımız Türk semeri diye çevrilebilecek olan Cella Turcica’dan ibaret kalmayacak. Bu gidişle ileride insan vücudunda bir bölgede bir Türk düğümü veya Türk çakrası bile gelişebilir. Biyolojik evrim Türkleri de hesaba katarak gıdım gıdım ilerliyor.

SÖZCÜKLERİN RUHU

Sözcüklerin birer ruhunun olması, kişilik gibi belli, tutarlı özelliklere sahip olma bakımından varlığı söz konusu edilebilecek ve öne sürülebilecek iddia. Aslında temel birim olan harflerin de ruhu var, harfler ruhu olan birim-elementler sesler. Zaten ses eşdeğeri harfler ruhları nedeniyle sembolizme giriş niteliğinde. Dil, hele yazılı dil sembolizmin en üst üste kıvrılmış ve ileri hallerinden biri.

Sözcüklerin kendine göre gücü olduğu gibi ruhu da olması söz konusu. Sözcüklerin ruhu olduğu gibi, şekillerin (ör. piramit), biçimlerin (ör. ba, delta, yuvarlak), hatta dedik ya, harflerin de ruhu var. Cansızların, maddelerin, örneğin alkolün herkesle farklı biçimde ilişkiye girmekle tarzında ruhu var gibi. Zehirlerin, panzehirlerin, ilaçların ruhu.. Çağ olarak ne kadar maddeci olsak da maddeyi tam tanımış, çözmüş değiliz. Tekil seslerin ruhu var görünüyor. Örneğin h harfi, m harfi, ah, om.

Sözcüklerin ruhu kendinde bir oluş mudur? O kadarını söyleyemem, iddialı kaçar. Ama ciddi bir can, hareketlilik, özsel, öze ilişkin belirti gösterme kapasiteleri var. Gene biz diğer varlıklar, canlılar gibi sabit değiller. Her ışıkta başka olabiliyor görünebiliyor, duruma göre ve adamına göre ve hatta kendiliğinden zamanla değişebiliyorlar. Ayrıca aslında öze dair olmayan, verili (sonradan, keyfi olarak konmuş) isimlerin, sahibi insanları formatlama, biçimlendirme kapasitesi var. Yöndeş veya zıt yönlü olarak. O da bir görüngü ve ikincil kanıt.

Şey, ruhunu temsilcisi olacak olan sözcüğe veriyor. Biz ondan sonra artık sözcükte de ruh görüyoruz. Hatta bir sözcük uydurmakla hiç yoktan ruh türeyebilir, hiç belli olmaz. Neolojizmin kendince bir gücü var. Sözün gücü ve sözcüğün ruhuna en fazla iman edenlerden takıntılı korkak güruhu var: Cin diyemeyip üç harfliler diyenler.. Bizim köyde akıl baştayken hiçbir erişkinin domuz demeyip dağdaki, dağ danası diye işaret ederek kastetmesi..

Belli sesler, belli sözcükler, aynı belli tavırlar gibi bazı yerlerde (ve gönüllerde) diğer yerlerden daha çok bulunuyor. orayı yurt belliyorlar. Bunun dışında sözcükler de geziniyor ve azalıp çoğalabiliyorlar. Sevip, sevilip düşman kazanabiliyorlar, tehlikeli maceralara atılabiliyorlar. Ölüyor veya ölümden dönebiliyorlar; hortlayabiliyor, yeniden doğabiliyorlar. Coğrafi tekelleşme ve dilsel iklim krizinden her dilin ufak nüans bölgeleri ağızlar muhtemelen eşit ölçü ve hızda parçalanmakta, tozlaşmakta. Öte yandan ölemeyen diller de var, onları konuşan özgün hiç kimse kalmamış ama o halkın ve dilin tapınıcıları adeta ısrarla canlı tutuyorlar. Bazı ölü diller (Latince, Sanskritçe, Osmanlıca) aynı zamanda ölemeyen diller durumunda. Uygarlık temsilleri onlar, ve de ata temsilleri.

Yorum gelenden yola çıkarak yazı tazelersem; sözcüğün ruhu kendinde midir, yalnızca okuyanda mıdır?

Cin ve büyü metinlerini akla getiriyor.. Bu, aşk nerededir sorusuyla aynı sanki. Aşk hem ve öncelikle sevende, hem de sevilendedir. Sırf yansıtılacak yüzey olmasında bile sevilende aşklık bir şeyler vardır. Sözcüğün ruhu da öncelikle okuyan-alanda olsa bile, sözün kendinde hiçbir ruh-çağrışım-elektrik olmasa, ilk kuran öyle kurmasa okuyana dolu değil boş, tamam değil eksik gelirdi. Alkolde hiçbir temel özellik olmaz, sadece içici bütün iyi ve kötü içme sonuçlarını üretirdi. Ve yine de söz-insan maçı devam ediyor, macera an’da sürmekte.

SÖZCÜK ERİLLEŞTİRME

[6 haziran 2014]

Sözcük erilleştirme eril dil ile ilintili olmalıdır, veya olduğunu baştan kabul etmek en iyisidir. Erkek söylemi, cinsiyetçi söylem, ayrımcılık, sıradan faşizm. Bu netameli konularla bağıntısı olmasa sözcük erilleştirme çok eğlenceli bir oyun ve pratik olurdu. Burada biraz intihalen (aşırmaca, hırsızlama olarak) Türkçenin kuramlaştırılmamış bir sözcük erilleşme özelliğinden söz edeceğiz, kuramcık taslağı haline getireceğiz.

Türkçe sondan eklemeli dil olduğu gibi, belki de vurguyu kelime sonlarına yapmayı yeğleyen de bir dildir. Sözcükte sözcüğün sonu, cümlede cümlenin sonu. Bir cümlede son dile gelmeden, noktaya ulaşmadan cümlenin gidişi ve ana fikri tahmin edilebilir, ama aynı politikadaki gibi cümlenin ters yön, yan yön, hafifleştirme, altını çizme olanakları bitmez. Konumuz olan erilleştirme, vurgu özelliğinden yararlanmakta gibi. Çifte harfin olduğu yerde sözcük içinde bir çift harfli tepe, vurgulu tepe oluşturulmuş gibi oluyor. Uygulamasının meşru ve kolay yolu, sözcüğün ara, mümkünse orta sessiz harfini çiftelemekten ibafet. Bunun ufak varyantları olabilir. Bu yöntem hem nötr sözcükleri erilleştirir, hem zaten eril olanların erilliğini pekiştirir, artırır. Kuramcığın özel adını türetecek olursak Türkçenin Erilleştiren-Orta-Sessiz-Harf-Çiftelenmesi Kuramı. Beni bir türkü derleyici gibi kabul ederseniz, kaynak kişi bir diş hekimi alim, Mutlulukla Meşkuliyet Feylesofu, iflah olmaz erkeksi protestocu Cem Serdar Bey’dir. Kuramcığın ilerleyen aşamalarında, canlı ve büyüyor olma şansı halinde kendisinden gönüllü veya zorla destekler alınacaktır.

Hemen herkesin aklına gelebilecek erilleştirilmiş sözcükleri sıralayalım:

Eşşek, Taşşak, Fellah (erilleştirilmemiş ve Arapça olduğu halde kendiliğinden eril, mantıken), Fişşek, Cabbar. En erken ve ilham verici örnek sanırım Billur. Kel enik tipli pipi böyle erilleştirilmiş olsaydı olurdu Pippi. Bazıları hadi hazır (Fethiyecesi had’azır) durumda: Yarrak. Kuramı hiç bilmeden, çağrışımla, lisedeyken AFS ile gelen Amerikalı kız öğrencilere güya Türkçe sözcük öğretirkenki örneğimiz: Muvaffak. Gene bahçe arası alçak sürme traktörleri vardı eskiden, buna komşu ailenin küçük kızı kendiliğinden markası gereği Başak demez, Başşak derdi. Söz ağzını doldurunca kendini daha iyi ifade ediyordu. Tutmayan bir örnek olarak Ballık var, onun boşluğunu Büllük dolduruyor.

Sözcük erilleştirici çiftelemenin Ekşi Sözlük’te gene doğal, el yordamına bulunmuş bir uygulaması var. Yeni Türklerde çok moda: “Sessiz harfi çiftledim marka oldu” Birkaç araştırılası, bakılası sözcük daha ekleyeyim, kuramın güçsüzlüğünü örnek bolluğu perdelesin.. Kallavi, Eyyer, Yürrek, Tarrak, Dürrük, Errkek.

DÜŞTEN KEŞİF

[4 haziran 2014]

Vagondasın. Gençlerin, kıkırdayan çiftlerin gülüşleri bir yabanilik sarar üstüne.

Şöyle ayrılır, kenarda durursun, kesmez.

Ellerin iki cebinde ıslık çalarak, merakla bir basamak aşağı sekersin.

Çakılmadı san, role devam. Bir adım daha aşağı sek.

Sessiz, araştırıcı bir volta iyi olacak.

Kendini aynı vagonun veya trenin bir başka santiminde biliyorsun.

Sonsuza dek değil ya, ufak bir gezinti. Bir kolaçan.

Vagon uğrayınca içine atlar yetişebilir, yola durabilirsin.

Bu trene, bu durağa nereye gittiğini sormadığından erken indiğin, fark etmez saydığın deli dolu halk otobüsünden inip gelmiştin.

Çareydi, bir uyumdu. Yola devam, yolda olmak.

Tren şöyle bir kımıldadı.

Bir enayilik var. Az sonra telaşlanacaksın.

Vagonun başka bi yerinde yer kapma ile eski yerini kazanma arasında bocalıyorsun.

Dönemeyecek gibisin; seçmek değil can havliyle harekete atılmak gereği besbelli.

Keklikçe sekip vagona zıplaman boşuna.

Kıpırdıyor. Bu sende uzaklaşma hissi yaratıyor.

Sanki koşsan olacak. Labirentte sıkışmayla karışık donuk bir atılım.

Bir mucize atlayış, bir hız, karar, kurtarır gibiydi.

Vagon hızlanıyor. Kabullensen iyi olacak: Terle var, partiyi kaçırdın.

Pozların beyhudeydi.

İstasyonun köşesine, hem de aşağılara sürüklenmişim.

Gidenler mesud, yukarıdalar.

Son anın fark edişi.

Anlarken hak vermek niyetindesin.

Lök gibi kaldın. Kız kızma ne çıkar. Aydınlanacaksın, karar yüzüne okunur gibi.

Şöyle bir bütünden ayrılıp bakınayım sandığın ölümünmüş.

Kapito? Çıkarım ve çağrışımlarıyla birlikte.

Her hizmet ve duygu dahil hepsi rüyaymış.

Uyanman da yavaş ilerleyişli.

Rüya, rüya, rüya.

Düş’tün, kalktın.

Anımsaman, gocunman, yazışın bile.

Birazı gerçek, bir ikisi hayal, bazısı uyku ve düş sandıkların da. Toptan.

Rüya.

İmiş, mış. Mışıl mışıl..

Hergelelik işte, uykulu serüvenlerine dön.

Çok düşündün, kalbin körelecek. Dur.

– HANİCİK SENİKİ?

İHİCİK BENİKİ!

Fethiye köylerinde anababaların çocuk büyütmede en zorlandığı başlık akranlar arası yakınlık, cinsellik, romantizmle ilgili şeylerdir. Duymaktan en çok korkup kaçınamadıkları çocuk cümleleri ve diyaloğu ise bu yukarıdaki sorulu teklifler. Kaygı evrensel de, kaygıyı üreten veya aktaran cümlelerin yerel biçimi böyle.

Aslında böyle şeyler hiç olmasa, eşleşmeyle çocuk hiç ilgilenmese, aşırı geciktiğinde önerecek olan, elinden tutacak arkadaşı olmasa aynı bu sefer atağa kalkan ve öneri çare arayan aileler olacak. Soğuk cinsel birey yetiştirmek, büyümemiş çocuk sahibi olmak akla gelmiyor başta. Önce ta öbür yakadaki hayallere, abartılı cinselliğe, kızlarda fahişelik orospuluğa korkuları saplanır. Cinselliği yakalayamamış çocuk kasaba veya kentte olsa, normaldeki namus kumkumaları konu komşu, eş dost akraba yardıma gelir, erkekse bir kadına veya randevuevine götürmeyi isteyecek hale gelirler. Çifte standart devreye girer, aynı soğukluk ve beceriksizlikten muzdarip kızlar ise evde çürüsün kız kurusu diye bırakılır, onlar hakkındaki kaygı, üzüntü aynı dozda dışa vurulmaz, karınlarda ciğerlerde tutulur.

Ayrıca toplumun, ailelerin cinsel ve sosyal kısıtlamaları aykırı mesaj vermeden de duramaz. “Sen bizi, yasağımızı dinleme, sende korktuğumuz şey aynı zamanda kendi aklımızı da alamadığımız, kaçınılmaz saydığımız şey. Seni engelleyerek dürtelim ki yolunu isabetle bulasın. Aklından çıkmamasını sağlayalım.” Bu durumda telef olacak olan sadece alt anlamları, satır aralarını okuyamayan salak, saf çocuklar. Ötekiler suçluluk duyguları, bazen de aile kıyametleri gibi cüzi bedel karşılığında cinsellik armağanı teslim almış olurlar.

– Hanicik seniki: Hanicik seninki – İhicik beniki: İşte (iştecik) benimki

Senin takım taklavat nerede, nasıllar? İşte benimkiler. Bunları şimdi el yordamına birbirine deneyelim, uyuşturmaya çalışalım. Belki bir şey olur. Ya ben benimkileri iş üstünde görür gibi oldum, ya da ne yaptıklarını çok merak ediyorum, biz oynayarak ne yaptıklarını bulmaya çalışalım. Kıza karşı erkeksek amenna, kız kıza, erkek erkeğe de deneyebilir, oynayabiliriz.

[5 haziran 2014]

ALİ ÖZGENTÜRK (İFSAK söyleşisi)

[30 Mayıs 2014 İFSAK söyleşisi izlenimleri]

İki buzdolabı satıp kısa film çekmiş. İlki yetmeyince ikincisini de satma biçiminde. Bir kadro kurmuş. 6 kişi 21 günde çekmişler. Görmesi gerekiyormuş, sinemacı mıyım yoksa tiyatrocu muyum? Belki sadece öykünmekteyim. Kısa filminden Krakov Film Festivali’nde aldığı 2 bin dolar ödül ile geri iki buzdolabını eve koymuş. İlk filmini yapan 19-20 yaş tıfıla Kültür bakanı eşliğinde Varşova’da yemek vermişler.

Su Da Yanar:
Sinema eleştirmeni ve yazarı cahildir. Çoklukla. Bunalım dönemi yalan. Batı köpeği kültür adamcıkları. Türk şiiri dünyada çok büyüktür mesela. Erden Kıral’ın Av Zamanı bir etkilenmedir. Ömer Kavur gizemcidir. O Su Da Yanar’da kendi hikayesini çekmiş. Dört yılını vermiş. Costa Gavras’a anlatmış. Nazım Hikmet’in 3 haziran 1963’te ölümü. Ölümüne kadarki 2 saatini çekecekmiş. Film için senaryocu olarak Jorge Semprun ile buluşmuş. Avans almış. Münevver hanım olumsuz karşılamış. Rus yasakları. Parti ileri gelenleri rüşvet istemiş. Varisler hazır değil. Türkiye’de Nazım yasak. Tokyo’da (At filminden) ödül almış da Su Da Yanar’ı çekebilmiş. Ozu ödülü parasıyla. Film teslim zamanı aceleye getirilmiş, çünkü adamlar ödülü vermek için belli tarihte bitirmeyi koşul koşuyorlar. Filmlere bakarak tarih daha iyi yazılır. Üniversitede yapılanlar palavra. Kırmızı Eşarp okunmamışsa Selvi Boylum Al Yazmalım (senaryosu Ali Özgentürk’ün) hakkında derin olma iddiasındaki tez mez püftür. Benzerlik yüzde üç. (Bütün Özgentürk edebiyat uyarlamaları fazla müdaheleli, Özgentürk’ün kendinin haline getirdiği, eserin yeniden yazımı, yaratılışı gibidir. Mİ)

Fikir hırsızlığına engel olamazsın. “Filmlerimin senaryosu çekici değildir. Çekerken yeniden yazılır. Kağıda geçiremiyorum. Film eksikliği yaşarım. Hikayeciyim. Sözcükler (senaryoda) tam tamına oturmuşsa artık filme çekmeye gerek kalmıyor.”

Dünya sineması ikiye ayrılır: Amerikan, Avrupa.
Sinema yapımı Amerikalıların keşfi. Para harcamak gerekir. Sinema çok unsurlu ve paranın yetmese de zorunlu olduğu bir sanattır. Ev yapımı sinemadan binde bir iyi film çıkar. Palavrayı satıyor Amerika, o ayrı. Kapital saldırısı. Amerikan sinemasından da ilk dönemi beğenir. Ridley Scott, Francis Ford Coppola, John Huston, John Ford, Billy Wilder. 1950’ye kadar büyük sinema. (Ve tabii Hitchcock sever Özgentürk.) Burun kıvırdığımız, beğenmediğimiz pek çok film de sanat. Avrupa ise auteur sinemasına kapılmış. Motor sineması karşısında. Avrupa’da edebiyat derinliği var. Kıvam. Tarkovski. Özel şeyler getirdiler. Nuri Bilge Ceylan, Tarkovski sinemasının bir parçasıdır. Ödülü, Altın Palmiye’si yeriliyor. Şerif Gören de kaldıramadı N. B. Ceylan’ı. Ali Özgentürk İtalyanları seviyor. Vitorio De Sica. P. P. Pasolini. Roberto Rossellini. Ayrıca Yasujiro Ozu. Michelangelo Antonioni sıcak değil. Luchino Visconti. Latin Amerika yaratıcı ve hınzır. Dindar değiller. Yaşam zengin. Kadın değerli. İngmar Bergman ilk beşte. Ulus karakteri varmış ona göre, sonradan anlamış, kabullenmiş. Üniversitede hocası Nurettin Şazi Kösemihal kitapla bunu savunuyormuş da solcu olduğundan Kösemihal’e karşı ulusların karakteri olmaz diye bağırıyormuş. (Yalnız, N. Ş. Kösemihal Sorokin’in Sosyoloji kitabını çevirmiş, kendinin diye imzalamış.)

Onat Kutlar tembel. 
Konuşur, yazmaz. Zor ve az yazar. Ama çok değerli. O da arkadaşı. Onur Ünlü zamanında onun asistanı olarak çalışmış, İtirazım Var filmi çok sağlammış. Niye az izlendi, çünkü ülke kuraklaştı, çoraklaştı. Zaman değişti. Dünyada en fazla gösterilen ve izlenilen Türk filminin AT olduğuna emin. Kendisi de hala AT’ın yönetmeni diye tanınıyor. Seyirci seven bir yönetmen olduğundan gişesi de her zaman iyi olagelmiş. Mektup, Su Da Yanar, Bekçi dahil. Sadece Çıplak’ta hiç çabalamamış, ne vizyona ne festivallere sokmuş. En çok kendi olduğu filmi de Çıplak’mış.

Kalbin Zamanı’ndaki Arda Kanpolat’ın intiharı ile birlikte Kemal Sunal’ı sayarsak iki oyuncusunu ölüme kurban vermiş sayılır Ali Özgentürk. Acı ve zor bir deneyim olmalı. Arda Kanpolat meğer eroin kullanıyormuş. Bir Hamlet oyuncusu olduğundan ona ulaşmış ve rol vermişmiş. Zaten Balalayka’yı tamı tamına Kemal Sunal için yazmış da Sunal kalp krizinden ölünce film sarkmış, alıştığı yapıyı hemen kuramamış. Fikrin doğuşu; Tanya karakterini oynayan oyuncunun su içişine bakarken, onu Nataşalık yapmak üzere Türkiye’ye gelen ablasının sakat kızkardeşi gibi tasarlayabileceği aklına gelivermiş.

Babayı öldürme teması birkaç filmiyle anımsatılınca (At, Bekçi, Balalayka, baba yerine oğulun ölümüyle Mektup) çok ilgisini çekti, hiç bilinçli olarak düşünmemiş olduğunu belirtti. Onur Ünlü’nün İtirazım Var filmindeki Güler Ökten ve oyuncak at temasının ustası Ali Özgentürk’e selam ve gönderme olduğunu sinema hocası Yalçın Savuran’ın fark etmesi Özgentürk’ün pek hoşuna gitti. Diğer uğraş alanları ve meslekler ile sinemanın bağ kurması da alkışladığı bir durum oldu. Yönetmenlerin pek çoğunun sinema dışından geldiğini, sanat ve yaratıcı alanlardan bile gelmeyenlerin çok olduğunu anlattı. Sinema eğitimi ve okullarının ham malzemeyi öbür taraftan doğrudan sinemacı olarak çıkaramayacağının atını çizdi.

Şaka yollu yapılan, Özgentürk sanatının önce tiyatro sineması/teatral sinema, sonra öykücü sinema/edebiyat sineması sonra da doğrudan edebiyat (sinemanın terki ve ilk göz ağrısı romana yönelme) olarak üçe ayrılabileceği yorumuna gülümsemeli, mesafeli, mizahına da katılarak tepki verdi. Zamanında onların üniversiteli grubuyla tiyatro yaptığı Arslanköy’de artık kadınlar tiyatro topluluğunun varlığına, çorbada tuzu olmasından gurur duyduğu besbelli. Bekçi’de gösterdiği gibi Adana’da Murtaza karakteriyle gerçekten tanışmış. Usta olarak en fazla Atıf Yılmaz’ı görür gibiydi, soruyla altını çizemedik. Türk sinemasının 100 yılı geride kalmışken 50 yılının canlı tanığı/tarihi, Yeşilçam sinemasının son etkin temsilcisi hissiyatı da onun sıfatlarına, özelliklerine eklenmeli.

Tekrarlayarak altını çizdiği, Nuri Bilge Ceylan’ın çağdaş en iyi sinemacımız olduğu ve sahip çıkılması gerektiği. Kendinin sinema ışığı denen şeyi çok iyi bildiği, hissettiği, ama betimleyemeyeceği, bu bakımdan Ceylan’ın filmlerinin has sinema, hatta fazla sinema (aşırı sinema -Mİ) olduğuydu. Ceylan’ın yerinde olsa filmlerinin sinemada izlenmesini zorlayacağını, televizyon (ceza/hapis) kutularında asla yayınlanmasına izin vermeyeceğini söylüyor. Kendisinin de Çıplak filmi televizyona uygun değilmiş. Yeniden çekmeye zaten gerek duymuyormuş da, vizyona yeniden çıkmak ciddi bir bütçe, para gerektiriyormuş, bugünkü ortamda yapamazmış.

Türkiye ve dünyada Özgentürk’ün sanatsal olarak çok etkili, olağanüstü geniş bir çevresinin olduğu anlaşılıyor. (Mafyatik, tekelci eğilimleri olmayışı şaşırtıcı.) Hamam (Ferzan Özpetek) ile Mektup aynı yıl vizyona girmiş. Senaryosunu yazdığı Selvi Boylum Al Yazmalım’da değişik bir diyalog tekniği sinema tarihinde ilk kez kullanılmış. Sahibi olduğu halde o filmi her izleyişinde finalde göz yaşlarına kapılırmış, izleyen rolü, alımlama koltuğu bambaşkaymış. Sinema ışığına sahip filmleri mutlaka salonda izlemeliymiş. (Haklı ama bu artık zamanın çarkına yenilmiş bir doğru.) Keşfedilmeyebileceğinden kendi söylemek zorunda kaldığı bir veri de Çıplak’ta oyuncuların yönetmenle filmin içinde konuşması ve çatışması.

Ferzan Özpetek’i fotoroman sinemacısı olarak görüyor. Polemikten ve isim vererek eleştirmekten, beğenmediğini söylemekten hiç çekinmiyor. Onur Ünlü iyilerden. Reha Erdem’i ikiyüzlü, yapay buluyormuş. Uğur Yücel’i yaptığı şeyi, o şey için yapmıyor, artniyet ve planları var diye eleştiriyor. Güler Ökten çok iyi oyuncuymuş. Zeki Ökten zaten arkadaşı ve çok sevdiği belli. Zeki Demirkubuz’u da beğeniyor.

Ustaya, perde özlemine geriden atış yaparsak: Sinema, film artık kitaba dönüştü. İnsanlar kendi başlarına, bilgisayar ekranı, düzenlenmiş duvar projeksiyonu veya büyük TV tipi ekranlarda film izliyor. Beyaz perde, karanlık salon, koltuklarda yan yana oturma, nefeslerden toplum olma deneyimi geride kaldı. Artık sinema, edebiyat eleştirisi gibi, hakkında, üstüne konuşma ve yazma ile sosyalleşme halkasını güç bela tamamlıyor. Bu bakımdan film teki bir kitlesel tüketim ve iletişim aracı olmaktan çıkıp pelikülden bir mektup şişesine dönüştü. Rastlayanlar filmi okumak, kalbinde saklamak, içinde film fazla büyüdüğünde sanal uzaylarda paylaşmak, sızdırmak ve patla(t)mak üzere.