İKİ ESKİ DÜŞ

12 Ağustos 2001 Pazar

H’yle (ilk eşim Hacer) tanıdığımız yaşlı bir çiftiziyarete gitmişiz. Gittiğimiz kasaba gibi bir yer. Evleri kerpiç gibi. Ahşap ağırlıklı. Daha uyuyor olduklarını biliyoruz. Alt kapıdan girip merdivenleri çıkarken, merdivenlerde çivilerle tutturulmuş tahta, biçimsiz bir parça dikkatimi çekiyor Tekmeyle bunu çıkarıyorum, atılabilecek bir şey ama atmıyorum, yukarıda ayazlığa bırakıyorum.

Kapıyı gıcırdatarak açıyoruz: İçeride beklediğimiz iki kişiydi, onlar ise dört kişiler. Nine-dede yaşlarındalar; yanlarındaki galiba, torunları. Evin sanki tek odası var. Ben arkadan gözlüyorum: Esneyerek herkes uyanmakta, torunlar daha uyur gibiler. Aslında biz şimdi fazlalığız; bana dört kişi odaya sığar, altı kişi sığmaz gibi geliyor.

Nasıl bir düzen olacak bilmiyorum. Biz fazlalık olunca. Acaba gelişimize sevinmediler mi? Bir de yatakları dikkatimi çekiyor. İkisi bir yerde, ikisi bir yerde; yazlık örtülerle yatmışlar. Altlarında minder, döşek ya da kalın bir yatak yok. Sanki sadece bez sermişler. Nasıl rahat edeceğiz, olmayacak şey diye düşünüyorum.

Aynı zamanda ben burada birini daha görecekmişim; bu H’nin tanıdığı değil, önceden tanıyormuşum. Onu arıyorum. Gerçi aynı binada gibi algılıyorum, ama ona bakınmak için gezdiğim bina betonarme. Galiba her katında iki daire var. Belki de doğu ve batıdan yükselen iki girişlik merdivenleri… Batıdakinden üçüncü kata, en yukarıya çıkıyorum. Tanıdığımı bulamıyorum. Bu kez doğudan çıkıyorum; merdivenler erken kesiliyor, adeta kapıya ulaştırmıyor. Tavan arası yükleri gibi şeyler yığılmış, gerçi çiçekleri de var.

Kendimi kandırıyorum; “Yanlış anımsıyorsun, belki de alt kattaydı kadın,” diyorum. Alt katta aramaya karar veriyorum. Alt katta geniş bir koridor göze çarpıyor. Belki bir daire değil, çünkü kapısız. Pek çok ticari yük denk denk duruyor. Seçiyorum ki sakallı orta yaşlı bir adam oyuncak araba -yarış arabası gibi alçak bir aracın içinde, bu koridorda ileri geri sürmekte. Adeta sıkıntıdan zaman geçiriyor. Belli ki burada değil kadın. Soruyorum: “Yaşlı kadını gördün mü?” “O dindar yaşlı kadın mı?” “Evet.” “Çılgın o!”

Nasıl yani? Ben de bir garipliği, uçarılığı olduğunu farketmişim, anımsıyorum. “Hani şu çok müzik dinleyen mi?” “Evet.” Başka bir açığını açıklarcasına “Çok paralı o!”

Bu sırada bir genç, çırak peyda oluyor. O da onaylıyor çok paralı olduğunu. Yakınıyor; “Biz bankaya gidiyoruz; bizimki para değil; faiz vermiyorlar. Ama o gidince 10 milyon olsa hemen alıyorlar, çok faiz veriyorlar,” “Onun daha çok parası oluyor.”

Adam kederle başını sallıyor, çırak ona katılıyor. Adamın yarasına dokunmuş oldum. Bense yalnızca kadının kaçık bir yaşlı olduğunu, çok müzik dinlediğini anımsıyorum. Çekiciydi. Oradan sanki kadını nasıl nerde bulacağımı bilir gibi ayrılmak üzereyim. Sakallı adam masaya çökmüş, başını kolları üstüne devirmiş. Bir bakıyorum, çırak adamcağızı neşelendirmek için uğraşıyor: Kulağının yanına eğilmiş, elinde bir Pınar Un paketi. Belli ki bir reklamın havasını uyandırmaya çalışarak “Pınar- Un!” diye kulağına ünlüyor. Güya adam bu reklamın tınısını alacak, birden canlanacak, iyi olacak. Çırak sanki bunu daha önce de yapmış gibi kendine güvenli.

9 Ocak 1994

Karadeniz Ereğlisi’ndeyiz. Orada asistanmışım. Niyazi bey (N. Uygur) orada şef. Ortada bazı dolaplar dönüyor. Niyazi bey kötülerin arasında ve bir dolap çeviriyor. Burası cerrahi kliniği gibi, şantiye içi bina gibi. Dolap şantiyede dönüyor, inşaatın yapımı için özel bir teknik kullanılıp, özel bir para alınıyor gibi. Göründüğü gibi değil, büyük paralar alıyorlar. Benim canım sıkılıyor, şunu ortaya çıkartsam diyorum.

Nasıl bir bağlamda bilmem, birden, en sonunda Niyazi beyin ölümüne tanık oluyorum. Dolap çevirdiği grup ona oyun oynuyor, cerrahi kliniğinde anlaşılmaz şeklide ölüyor. Sadece ben ve birkaç kişi asıl nedeni biliyoruz. Belki sorumlu hemşire de bilenler arasında. Ali bey (A. Babaoğlu) Niyazi beyle ilgili hoşnutsuz sözler söylüyor: Çevirdiği işlerin kokusu elbet çıkacak gibilerden? Adamın ölümü sanki uyumuş gibi, bir daha uyanamayacak gibi. (Tam nasıl öldüğünü anımsayamıyorum), düş sırasında biliyordum.

Bu ölümün sırrını bilmek de bir tür risk. Biraz daha geç ortaya çıksa diyorum, ama çıktığında oluşacak sansasyonu da görmek istiyorum. En sonunda uykudan uyanmaması cerrahi kliniğini şüphelendiriyor ve orada bulunan ufak bir kız çocuğu uyuyup uyumadığına bakıyor. Çevrenin de onayıyla orada uyumadığını, ölmüş olduğunu, adeta bulguları doktorca sayarak veya kanıtları koruyarak bağlantıyı kuran polis şefi edasıyla söylüyor. Sanki bunu mikrofona söylüyor ve sabah olmasına yakın, ses cerrahi kliniğinin diğer sakinlerine hoparlörle iletiliyor gibime geliyor. Sorumlu hemşire (Ayşe Kara’ya benziyor) ile bundan sonra ne olacak anlamında birbirimize bakışıyoruz. Ondan sonra ölümün tam neden olduğu ortaya çıksın diye otopsi yapılacak, bekleniyor. Kim bilmiyorum ama bir grup yapacak. Otopsi bulgularıyla Niyazi beyin çevirdiği kara işlerin ölümüne neden olduğu ortaya çıkacak diye bekliyorum. Ayşe’yle bakışarak. Nöbetteymişim, olacakların sadece başını görebilirmişim, kısa süre sonra oradan ayrılmam gerekiyor. Sanki sulu bir yalakta-küvette otopsi yapılacak ve şimdiden suyun bulanık kırmızı olacağını, Niyazi beyin vücudunun şişeceğini, belli yerlerinden çizilip kesileceğini biliyorum. Ve ölümün sırrı vücudun içinde bir yerde bulunacak.

Ben gece vakti kliniğin floresan ışıkları yanık durumdayken nöbetteydim. Yavaş yavaş cerrahi kliniğinden ve nöbetten ayrılmam gerekiyor. Sonrasını merak ediyorum. Herkes nasıl karşılayacak acaba? Sanki biz sırrı keşfettiğimiz için ölmüş gibidir. Gerçi anlaştığı mafya öldürmüştür, ama bir şeyleri fark ederek biz de buna neden olmuşuz. Bu takdir edilir diye ümit ediyorum.

Çıkarken şantiye arasından geçiyorum. Sanki büyük vinçimsi makinalar, derin çukurlar, yer üstünde toprak yığınları var. Çevre hep bunlarla dolu. Aralarından ayrılmak üzere yürüyorum, henüz tam sabah olmamış. Cerrahi kliniği yeni günün erken başlayacak rutinlerine tam hazırlanmış, bekliyor. Diğer günler gibi bir gün olacak.

Dışarıda araç trafiği biraz fazla, tıkanarak yavaş ilerliyor. Ben de araçla ilerlerken, arkeolojik kazılar varmış gibime geliyor. Sağ tarafta birçok mermer, Bizans ortodoks heykeller var. Biri sütun şeklinde, altlığın üzerinde bir kanatlı melek heykeli. Uzunluğuna mermer heykeller. Şimdi de arkeoloji kazısıyla günlük trafiğin bir arada olduğu bir yerdeyim (Çemberlitaş-Laleli gibi). Bizans’a mı ait diye soruyorum. Bir boşluk, tekrar heykel öbeği. Bunların Bizans’a ait olduğuna eminim, çünkü yapılışları biraz farklı. Sultanahmet-Laleli’de gördüğüm kahverengi-turuncu parçaları var heykel ve sütunların. Özellikle sütunların yapılışı, beyaz mermer-kahverengi toprak, birbirini izler şekildeler. Artık Bizans olduklarına eminim. Kalabalık trafikten bir toz bulutu oluşmuş durumda. Şimdi kentin başka bir merkezine gelmişim. Yorgunum, tozlu da olsa yeni bir gün başlıyor, kıvançlıyım. Bir gizemin, sorunun çözülmesine yaradım gibime geliyor.

Tanrının Maskeleri – Joseph CAMPBELL

Tanrının Maskeleri’nden serbest alıntılar…

Baba ilk düşmandır ve her düşman, babanın imgesidir. Gerçekten, öldürülen her şey baba olur. (Burada) yalnızca kadir-i mutlak olan babaya, keşişliğe, puritanizme, platonizme, evlenmeyen ruhbana, eşcinselliğe giden yoldayız.

– Rüya senin kafanda mı?

– Ben rüyadayım, o benim kafamda değil. Rüyadayken yatakta olduğunu bilmezsin. Yürüdüğünü bilirsin: rüyadasın. Yataktasın ama bunu bilmezsin.

  • Anneler ne yumurtluyor?
  • İlk anneden önce anne var mıydı?
  • Su nasıl yapıldı, kayalar nasıl?
  • Beni nereden buldunuz? [çocuk bulmak]

– Hanımın gelecek yaz olacak bebeği şimdi nerede?

– Karnında

– Yani onu yemiş mi?

  • Çok yaşlanınca bebek mi olunur?
  • Ölünce tekrar mı büyürüz?

Balık-yılan simgesinin seçilişi: Soğukkanlı ve ilkel bir yaratıktır. Korkutucu deneyim olarak kişisel gelişimin simgesi olabilir.

Edebe aykırı pandomimler yapabilen kutsal soytarılar, soytarılığa giriş törenlerinde ritüel olarak pislik (bok) yerler. Bizim sirklerimizde de palyaço cafcaflı boyalar içindedir, polisin izin verdiği kadarıyla tabuları çiğner ve gençlerin sevgilisidir.

Kadın ile erkek arasındaki küçük fark, kızları hadım edildiğine, erkekleri hadım edileceğine inandırır (4 yaşındayken). Bundan sonra bütün cezalandırılma korkuları üstü kapalı biçimde hadım edilme korkusuyla örtüşürken, kız kendi gövdesinden bir oğul çıkarmadıkça bastırılamayacak bir kıskançlığa kapılır. Erkek cins açısından hep kıskançlık tehlikesi vardır. Kadının ruhsal bir hadım edici, olumsuz nitelemeyle değerlendirilmeye çalışılması çocuğun zihninde cadı veya yamyam büyücüyle birleşir ve dinsel geleneklerdeki manastır ruhunun egemenliği bunun önemli bir izidir. “Dişli vajina” bu bağlamdadır. Örümcek = fallik anne. Örümcek eklembacaklısının korku uyandıran gücüne spiral ağının katkısı olabileceği de eklenmelidir. Tekmeleyen canavar – vajina kızlar – düşmanlar öldüren miti…

Doğada doyurulamayan bir eğilim buluyoruz.

İsis: “Acının kendisi aldatmadır (upadhi), çünkü onun özü aydınlanmanın sıfatı (upadhi) olan esrimedir.”

Armağan alıp vermekten duyduğumuz haz da bu kategoridendir: dışkıya ilgi. Simya da böyledir: Temel madde olan pislik ve çöplüğün saf ve bozulmaz olan altına yükseltilmesi…

Bütün ilkel toplumlarda gövdenin çamur ve boyayla sıvanmasının hem büyüsel korunma hem güzellik olarak düşünüldüğü belirtilmelidir. (çamur-boya-palyaço boyası-dışkı)

Haussman: “Şiirsel idealar vardır diye kendimi kandıramam. Zihin şiirin kaynağı değildir, hatta onun üretimine engel olabilir, ve üretildiğinde onu tanıma konusunda bile zihne güvenilemez.”

Yani sanat bilim gibi mantık ürünü değil, fakat bu kayıtlardan bir kurtuluş ve somut deneyimin yorumudur.

Mitoloji sanatların anası olduğu gibi, birçok mitolojik anneler gibi aynı zamanda kendi doğurduklarının kızıdır. Mitoloji mantıkla anlaşılamaz.

  1. Psikolojik bunalım (kapılma)
  2. ortadaki direk (axis mundi)
  3. oyun ruhu

Oyunda yeni enerji uyandıran ve grubu sakınma değil serbestçe hareket etme yönünde uyaran yani sanatı doğuran yön hemen farkedilecektir.

Hint felsefesinde insanın dünyada uğruna savaştığı amaçlarla bu amaçlardan mutlak kurtuluş hedefi arasında kesin ayrım yapılır. Bu hedefler üçtür:

  1. Sevgi ve zevk (kama)
  2. Güç ve başarı (artha)
  3. Adil düzen ve ahlaksal erdem (dharma)

Kama ilkesini savunan Freud; artha ilkesi Adler ve Nietzsche’nin. Dharma (görev duygusu) doğuştan değildir; gençlikte eğitimle kazandırılacaktır. Eğitimin amacı –doğuda- yerel grubun ana sorunlarıyla ilgili olarak yetişen bireyin duygularını eğiterek ortak deneyim sahibi toplumlar yaratmak olmuştur. Kişi, ölüm ve dirilişin ritüel ve gerçek olarak yaşanmasının etkisi altında kalır, bebek egosu ölür ve toplumsal olarak arzu edilen yetişkin dirilir.

  • Mokşa: kurtulma
  • Bodhi: aydınlanma
  • Nirvana: duygu kanatlarında aşkınlık

Meksika mitolojisinde ise Quetzalcoatl: Tüylü Yılan, Tezcatlipoca: Tüten Ayna iki yılan olurlar. (aynı zamanda kadın-erkek birleşmesi)

Müzik toplumsal düzenin anlamıdır, ruhun uyumu da onu kendi akordunda keşfeder. Bu düşünce Hint müziğinin de Konfüçyus müziğinin de temelidir ve elbette Pitagoras inancının temeli de aynıydı. Müzik duygu selidir (sel miti – tufan) ve sel de sayısal (göksel, aritmetik) düzenin içindedir. [Dolayısıyla temeli cezalandırmaya değil dönüşüme dayanır. Mİ] Yalnızca müzik de değil, bütün sanat –bütün eski çağ ve doğu sanatı- bu mistisizme katılır. (Aynı biçimde) Yunanlılar arasında masallardaki tanrılar kendi başlarına hareket ediyor ve istenç sahibi görünürlerken, daha derinde kutsal yazgı, moira inancı vardır, ve yazgıyla Zeus’un kendisi bile baş edemez. Kitab-ı Mukaddes’te de tanrı şaşırır ya da şaşırmış görünür, kendi yarattığından pişman olur, yeni kararlar alır –yani bir anlamda yarattıklarıyla diyaloğa yani ilişkiye girer- oysa bize onun ezeli ve ebedi, her yerde hazır ve nazır, sonsuz bilgi sahibi, kadir-i mutlak olduğu öğretilir.

Sorun zıt çiftler sorunudur, yazgı ve özgür istenç, adalet ve merhamet, vb. Ve onları kendi geleneğimizde bulduğumuzda, onları tanrıda uzlaşmış gibi görmeye eğilim gösteririz. Fakat başka geleneklerde gördüğümüzde daha çok çelişkiden söz etme eğilimindeyizdir.

Avcı kabilelerin dinsel yaşamlarında bireyin hayaller görebilmek için oruç tutması üstünde durulur. 12-13 yaşındaki erkek çocuk babası tarafından ıssız bir yere bırakılır. Sadece ateşi vardır. Oruç, ruhsal ziyaretçi gelene kadar 3 ya da daha fazla gün sürer. Ziyaretçi (insan/hayvan) onunla konuşarak güç verir. Daha sonraki yaşamı bu hayalle belirlenecektir. Gelen ruh şaman olarak insanları sağaltma gücü verebilir, ya da savaşçılık yeteneği vermiş olabilir. Kazanılan yetenekler gencin arzularını doyurmazsa yeniden istediği kadar oruç tutabilir. Bireylerden bazıları parmak boğumlarından bazılarını keserek ruha adamış olabilir. Bazı yaşlıların elinde ancak oku yerleştirip yayı gerecek kadar boğum kalmıştır.

Bitkici kabilelerde ritte bireysel oyuna yer yoktur (ritüel ruhbanlarca ayrıntılı betimlenmiştir). Yalnız bireyin topluluğuyla ilişkilerinde katılık değil, topluluğun da takvim çevrimine katı bağlılığı vardır. Kısa bir dönem fazla ya da az yağmur yağması bütün bir yılın emeğini boşa çıkararak kıtlık sonucunu verebilir. Avcılara gelince, avcının şansı çok başka bir konudur.

Rahip vs Şaman

Rahip kabul edilmiş bir dinsel örgütün toplumsal biçimde törenle üyeliğine aldığı, belirli mevkiler kazanan ve kendinden öncekiler tarafından da kullanılan bir büronun kiracısıymış gibi davranan biriyken, şaman kişisel psikolojik bir bunalım sonucu kendi başına güçler kazanmış birisidir.

Paleolitik (yontma taş) avcı dünyasında gruplar görece küçük –kırk, elli kişiden fazla değil- ve toplumsal baskı sonraki daha büyük farklılaşması sistematik olarak örgütlü köy ve şehirlerinkine göre çok azdı. Grubun çıkarları dürtülerin bastırılmasından çok desteklenmesindeydi. Ojibway babanın oğlunu ilk orucun yalnızlığına yani kendini keşfine yalın boşluk türbesine, bulunacak olan tanrının imge ve kavramı hakkında hiçbir toplumsal güvence yokken nasıl bıraktığını ve oğlunun varacağı sonucu, onun kendi kutsal yolu olarak kabul etme konusunda nasıl mükemmel bir anlayış içinde olduğunu okuduk.

Ama gene de gördüğümüz gibi tundraların ıssızlığında insan zihninin ulaştığı derinlikler havada çurungaların vızıldadığı korkulu grup coşkunluklarını aşmaktadır.

Büyü olan yerde ölüm yoktur. Öldürmenin doğru ve yanlış yolu vardır.

Kabilenin kültürel kalıtımı ifadesini yaşlılarda bulur.

“Dinsel yaşam görüşlerini ruhsal hijyen açısından uygun buluyorum.” C. G. Jung

Ölüm alanı ve süresi bilgimiz dışında kalan bir yaşam parçasıdır. Jung böyle bir simgesel bir nihai gizin gücünü ‘anlamamızın’ zorunlu veya olası olduğunu söylememektedir. ‘Ne düşündüğümüzü hiç anlar mıyız? Böyle bir düşünceyi ancak eşitlik olarak anlarız ve ondan hiçbir şey çıkmaz, biz ona anlam yükleriz. Zihnin çalışma biçimi budur. Ancak ilk simgelerle [arketip] düşünmeye dönmekle tam bir yaşam sürdürebilmek olasıdır; bilgelik onlara dönmektir: Bu inanç veya bilgi sorunu değildir, fakat düşüncemizin bilinçaltının ilk imgeleriyle uyuşmasıdır. Bu ilk imgelerden biri ölümden sonra yaşam iddiasıdır.’ ‘Yaşlı erkekler kadınlaşır, yaşlı kadınlar erkekleşir; yaşam korkusu ölüm korkusu olur. İnsan değerleri, hatta gövdesi tersine dönüş yaşama eğilimindedir.’

Ölüm giziyle ilgili deneyim etkileri ve imgeleri evrensel değildir: Yaşam biçimleri öldürme sanatına dayanan avcı kabileler ölen ve öldüren hayvan dünyasında yaşarlar ve doğal ölümün organik deneyimini pek bilmezler. Ölüm şiddetin sonucudur ve genel olarak geçici varlıkların doğal kaderine değil büyüye bağlanır. Ölülerin kendileri tehlikeli ruhlar olarak görülür. Bunlar öteki dünyaya gönderilmelerine gücenirler ve şimdi kötü durumlarının öcünü almak için yaşayanların peşine düşerler. Yaşarken ne kadar güçlüyse cesedine bağlanan taşların ve bağların gücü o kadar fazla olmalıdır.

Verimli bozkırların ve tropik cangılların tarımcı halkları ise ölümü yaşamın doğal bir aşaması olarak görürler. Soyun yaşlı akrabaları öldüğünde havayı neşe bağırtıları doldurur. Şölenler düzenlenir, erkek ve kadınlar merhumun niteliklerini tartışırlar, yaşamından öyküler anlatılır, son yıllarındaki yaşlılık hastalıklarının üzücülüğünden konuşulur.

Birçok gerçek türü vardır; dolayısıyla gerçek yoktur.

“Gerçek, düşünen bir öznenin onsuz yapamayacağı yanılgı biçimidir.” Nietzsche

Tanrı sevende bulunur, sevilende değil.

Doğru ifade daima küçümseyici görünür.

Mantık, gerçek dünyada hiçbir şeyin karşılık gelmediği varsayımlar üstüne kurulur.

Bireyin birey olması, yani herkesin kendi için kendi gibi inanması dışında daima kolektif (ortak) inanç yapıları vardır. Bu toplumsal inançlar teker teker bireylerin inançlarıyla çakışmayabilirler. Bireysel bakış açısından kamu inançları sanki fiziksel bir nesnenin görünümü gibidir. Kolektif inançların somut gerçekliği senin/benim tarafımdan kabul edilmesine bağlı değildir.

Köktencilik nihilizmdir. İronik tutum tutucudur. Yaşamın ruh tarafından olumlanması pek ahlaki değildir. Bu ironiktir. Eros her zaman ironik olmuştur. Ve ironi erotiktir.

Acıma, insan zihnini insan ıstıraplarında ciddi ve sürekli olan şey karşısında yakalayan ve ıstırap çekenle birleştiren duygudur. Dehşet, insan zihnini insan ıstıraplarında ciddi ve sürekli olan şey karşısında yakalayan ve gizli nedenle birleştiren duygudur.

Kuşların tüneklerine konup sonra uçmaları gibi, bütün canlıların buluşmaları ve sonra da ayrılmaları kaçınılmazdır.

Dünya yaratılış mitoslarıyla doludur ve gerçekte hepsi yanlıştır.

  • Heykel: Apollon (lir) >>> Düşler
  • Müzik: Dionysos (şarap) >>> Zehirlenme, sarhoşluk
  • Trajedi: Apollon + Dionysos

Yazgı istekliye öğretir, istemeyeni sürükler. (ducunt volentem fata nolentem trahunt)

Scotus Erigina:

Tanrının bilgisiz olduğunu anımsayalım. Ne zaman, ne mekan, ne de Aristo’nun 10 kategorisi ona atfedilemez. O gerçekte tek dayanağa sahiptir, o da iradedir (istenç). Tanrının bir başka tür cahilliği daha vardır; yaratılmış olaylar sırasında ortaya çıkmadan önce bilgisi ve hazırladığı mukadderat hakkında bilgisi yoktur. Üçüncü bir tür kutsal cahillik vardır: Tanrının eylem ve işlemle etkileri ortaya çıkmadan önceki şeyler hakkında bilgisiz olduğu söylenebilir. Fakat gene de görünmez nedenleri kendisinde saklamakta, kendisi yaratmakta ve kendisi bilmektedir.

Düşte ilişkilerin tekyanlılığını unutmamalıyız. Yani yalnızca tek benlik istek duymakta ve yaşamaktadır. Ötekiler hayalden ibarettir. Fakat büyük yaşam düşünde karşılıklı ilişki vardır; herkes yalnız başkalarının düşünde gerektiği gibi görünmekle kalmaz, ötekini de kendi düşündekine benzer biçimde yaşar. Herkes yalnız kendi metafizik kılavuzuna uygun olanın düşünü görür ve gene de bütün yaşam düşleri karşılıklı olarak büyük sanatla örülmüştür; herkes kendi çıkardıklarının sonucunu alırken başkası için de gerekeni yapar. Böylece geniş bir dünya olayı, binlerce kader gerekliliğini yerine getirir; her biri kendi yapısıyla uyar. Her birimizin kaderi ötekininkiyle böyle mükemmel uyum gösterir, herkes kendi oyununun kahramanıyken ötekilerinkinin de aktörüdür. Bu elbette bizim kavrayışımızı aşar ve ancak mucizevi bir harmonia praestabilita terimiyle tasarlanabilir. Büyük yaşam düşünde öznenin bir anlamda tek, yalnızca yaşam kendisi olduğunu kendimize anımsatmamızla darkafalı korkaklık yatıştırılacaktır. Bu kocaman bir düştür, yalnızca bir varlık tarafından görülen bir düş, ama düşteki bütün kişilikler de düş görmektedir. Dolayısıyla her şey öteki her şeyle iç içedir ve uyum içindedir.

Batının formülü: CRX (Evrenin çeşitliliği ve içindeki her şey bilinmeyenle ilişki içindedir.)

Doğunun formülü: C=X (Tat tvam asi = Sen busun.)

Bu formül 4 katlı, aşamalı, sıralı bir formüldür:

  1. düzlemde: A#B (özne nesne birbirinden ayrı) “sıradan bütün insanlar”
  2. düzlem : “Parlayan durum”. Rüya durumudur. Bilinci içe dönüktür. Aristo yasaları işlemez. Apollo alanı da deniyor.
  3. Alan ve grup: Derin rüyasız uyku. Ne istek vardır, ne korku. “Bilenin alanı” Prajna. Farklılaşmamış süreklilik. “Bilen bölünmemiştir, mutluluk doludur.” “Tek ağzı ruhtur.”
  4. Olarak bilinen, özün dördüncü bölümü, nitelenmemiş sessizliktir. Hiçbir şey ya da herhangi bir şey değildir. İçe ya da dışa dönük değildir. Bir arada iki değil, bilen ya da bilmeyen de değildir. Görünmez, kavranılmaz, ele gelmez, nitelikleri tanımlanamayan, algılanmaz, tanımsız, her şeyden ayrılarak huzur bulmuştur, göreli bir varoluştur. Tamamıyla sessiz, her saniyesi huzur dolu mutluluk. Bu, özün kavranılması. Temel olmayan bir temel. Sanal varlık temeli. Varlığın bütünselliği 4 durumu da içerir. Yalnız birinden ibaret değildir.
  • Neti, neti: Bu değil, bu değil.
  • İti, iti: O bu, o bu.

İÖ 621’e kadar Musa’nın şeriat kitabını kimse duymamıştır.

Kabil çiftçi, Habil çobandır. Kenan ülkesi insanı tarımcıydı. İbraniler koyun çobanıydı.

Tekvin kitabı boyunca genç olandan yana, yaşlının karşısında ısrarlı bir seçim vardır. (İshak’a karşı İsmail, Esau’ya karşı Yakup, Ruben’e karşı Yusuf)

Uzun bir şey Buda’nın uzun gövdesi, kısa bir şey Buda’nın kısa gövdesidir.

Her kim “ben yok olmam” diyebilirse evrensel olur, ve hatta tanrılar da onu böyle olmaktan alıkoyamaz; çünkü kendisi böyle olur. Yani her kim “o tektir, ben başkayım” diye bir kutsallığa taparsa, o bilmez. O tanrılara kurban edilen bir hayvan gibidir. Fakat bir hayvan bile kurtarılsa hoş gelmez. Ya çoğalırsa ne olur? Bu nedenle tanrılar için insanların bunu bilmesi hoş değildir. UPANİŞAD

[Buda için] “O çapanın sapını tutar, fakat elleri boştur.”

  • Orfeus tabusu: Geriye bakmamak
  • “Çünkü Tanrı hepsine merhamet etsin diye, hepsini itaatsizlik içine kapadı.” (Romalılar 11;32)
  • Felix Culpa: Şanslı Günah

Klasik zamanda Poseidon’a Hippios (hippo: at) denirdi. At biçimindeki Poseidon kısrak biçimindeki Medusa’yla çiftleşmiştir, ve kanatlı Pegasus’la insan ikizi Chrysaur doğmuştur. Medusa’nın boğa dişleri vardır.

Herakleitos: “Her şey er veya geç tersine döner.” İÖ 500 (Enantiodromi)

İlyada’nın başta gelen tanrısı Apollon’dur; ışık dünyasının ve kahramanların mükemmelliğinin tanrısı. Ölüm, bu yapıtın görüş açısında, sondur. Bu yapıtın trajik anlamı, kesinlikle yaşamın güzellik ve mükemmelliğindeki neşenin derinliğindedir. Fakat zaman gerçeğinin tanınmasıyla burada, her şeyin sonu küldür. Oysa Odysseia’da Odysseus’un yolculuğunun başta gelen tanrısı düzenbaz Hermes’tir. Ruhların yeraltına kılavuzu, aynı zamanda yeniden doğum ve ölüm bilgisinin efendisidir. Yaşamda bile kendisine uyanlarca bunlar bilinebilir.

Herkese kaderini sevmesi için çağrı çıkarılmıştır. Amor Fati

  • Jiriki: Kişinin kendi gücü
  • Tariki: Dış kuvvet, başkasının kuvveti. (Japon Amida Budizmi)

“Artırılmış enerjiyi akılcı olarak seçilmiş bir nesneye dönüştürmek bizim gücümüzde bulunmaz. Ne kadar bilinçli olsak, her zaman kararlaştırılamaz ve kararlaştırılmamış bilinçsizlik öğeleri bulunacaktır.” C. G. Jung           

Anoreksiya Nervosa – Hilde BRUCH (1970)

Beden anababaya aittir. Beden işlevlerini bile denetleyebildiğini hissetmez. Mükemmel kız görüntüsünün alında derin değersizlik duyguları vardır. Temelde çocukla annesi arasında baştaki ilişki bozuktur. Anne çocuğu çocuğa göre değil, kendi gereksinimine göre beslemiştir. Çocuğun istekleri değer verilen tepkiler almazsa kendilik (self) duygusu sağlıklı gelişmez, çocuk kendini özerk bir sistem değil, annenin uzantısı gibi hisseder. Kişilik kazanamaz. Burada çocuk ayrı bir birey değil, annenin sağ kolu olarak yetiştirilir. Borderline kişilikle ilişkilidir. Annesinin kendisini terk etmemesi için mükemmel olmak ister. Anoreksiya buna karşı isyan olarak başlar. Ailelerinde ağsılık (enmeshment) özelliği vardır, yumak ailedir. Burada kuşaklar ve kişiler arasında sınır yoktur. Hiçbir üye kendini aile matriksinin dışında tanımlayamaz ve herkes herkese karışır. Çocuk anneden ruhsal olarak ayrılamaz, kendi beden imgesini kuramaz.

AN’nın çekirdeğini yoğun açgözlülük, oburluk oluşturur. Ama oral istekler o kadar kabul edilemezdir ki, bunlarla sadece yansıtmalı olarak ilgilenilebilir. Böylece yansıtmalı özdeşimle, obur, isteyici kendilik tasarımı anababaya aktarılır. Hastanın yemeyi reddine yanıt olarak anababa yeyip yemediğiyle ilgilenme durumunda kalır, ve isteyici olan onlar olur. Kleincı görüşle, AN diğerlerinden iyi şeyler almaya yeteneksizliktir. Yiyecek veya sevgi almaya ilişkin herhangi bir hareket onları, istediklerine sahip olamayacağı gerçeğiyle karşı karşıya bırakır. Bunun çözümü kimseden hiçbir şey almamaktır. 

Kıskançlık ve açgözlülük bilinçdışında çok yakın bağları olan kavramlardır. Hasta annesinin sahip olduğu iyi şeyleri kıskanır: Sevgi, merhamet ve besin. Fakat bunları elde etmesi kıskançlığını artırır. Bunları inkar etmek kıskanılan şeyi çarçur etme yolunda bilinçdışı fanteziyi destekler. Bu, Ezop’un fablındaki erişemediği üzüme ekşi diyen tilkiye benzer: “Benim sahip olabileceğim hiçbir iyi şey yok, öyleyse ben bütün arzularımı yadsırım”. Bu vazgeçiş, hastayı, diğerlerinin isteklerinin nesnesi haline getirir ve fantezisinde diğerlerinin kıskançlık ve beğenisinin nesnesi olur. Çünkü, güya onlar onun kendi üstündeki denetimine hayran olurlar. Yiyecek, onun kendi içindeki isteklerin olumlu niteliklerini temsil eder. Açlığın kölesi oluş, anne figürüne sahip olma isteğine yeğlenir.

AN’nın kaynağına ilişkin çoğu gelişim formülleri ana-çocuk ikilisine odaklanır. Anoreksiyalı kızları olan babaların da karakteristik kalıpları gösterilmiştir. Bunun tipik örneği, yüzeyde ilgili ve destekleyici olmakla birlikte, asıl gerek duyduğu zamanda kızını duygusal anlamda terk eden babadır. Ek olarak, bunların çoğu, kız çocuklarına duygusal besin vermediği gibi, onlardan duygusal besin isterler. İki büyük de evliliklerinde ciddi düşkırıklıkları yaşıyorlardır, böylece kızlarından destek bekleme davranışına girerler.

Kendilik psikolojisi terimleriyle, kız her iki büyüğe de aynalama ve onaylama (validate) işlevlerini iyi yapar, ama kendi kendilik duygusunu yadsır. Sonuçta kendi kendini açlığa çarptırmak:

  1. Özel ve biricik olmak için ümitsiz bir çaba
  2. Anababa beklentileriyle beslenen yanlış-kendilik duygusuna saldırı
  3. Filizlenen gerçek kendiliğin kendini dayatması
  4. Açgözlülük ve arzuya karşı bir savunma
  5. Kendisinden çok diğerlerinin açgözlü ve çaresiz hissetmeleri için gösterilen çaba anlamlarını taşır.

Bunlar belli bilişsel özelliklerle de desteklenir. Kendi beden imgesi hakkında yanlış algılamalar, hep/hiç düşüncesi, büyüsel düşünce, saplantı-zorlantılı düşünce ve törenler gibi. Saplantı-zorlantı belirtileri, bazı araştırıcıların Saplantı Zorlantılı Kişilik Bozukluğu ile AN’nın birlikteliğini sorgulamalarına yol açmıştır. Bu varsayım, açlıktaki kişilik bozukluğu tanılarının güvenilmezliği nedeniyle geçerli olmamıştır. Saplantı-zorlantı da içinde olmak üzere çoğu belirti açlığa ikincil gibi durmaktadır. Beslenme yetersizliği durumlarında önceki kişilik özellikleri belirginleşiyor. Şişmanlama korkusu bile hasta beslenip biraz kilo aldığında hafifleyebilmektedir.

Sağaltım yaklaşımları:

Sağaltımın yalnızca kilo alımına kısıtlı olmaması hakkında herkes görüş birliğindedir. Garner ve ark.nın “iki yollu” yaklaşımında, önce kilo alımı için yemenin sağlanması, sonrasında psikoterapötik girişim başlıyor. Bu hastalara en çok, bireysel dinamik terapi ile birlikte aile terapisi yöntemiyle yararlı olunabiliyor. Sağaltımın temelini uzun erimli bireysel açımlayıcı-destekleyici terapi oluşturuyor. Terapist hastanın altta yatan kendilik ve içsel nesne ilişkileri bozukluklarına yönelmedikçe, hasta birbirini izleyen alevlenmeler ve “döner kapı” biçiminde hastane yatışları yaşayacaktır. Bazı hastaların grup terapisinden yarar gördükleri belirtiliyorsa da, kısıtlı veriler bunların daha çok kişilik bozukluğu taşımayanlar olduğunu düşündürüyor.

Hastaneye yatırma da bireysel terapiye yardımcı olabilir. Normale göre %30 kilo kaybı yatarak sağaltımı deneme için uygun ölçüdür. Hastane sağaltımı ile hastaların %80’i kilo artışı sağlayabilir. Hastanın evdeki aile kavgasını hastanedeki ekipte yeniden sahneleme yönünde bilinçdışı çabaları hakkında uyanık olmalıdır. Kilo alımına yardım için ilgili olmalı ama bunda çok ileri gitmemelidir. Hastanın ailesinin yapacağı türden isteklerde bulunmamalıdır. Hastanın denetimi kaybetme korkusuna karşı öğünlerin miktarı azaltılıp sayısı artırılabilir. Hastaya yeme kaygısını tartışacağı bir hemşire ayırılmalıdır. Hastaya kilo alımlar olumlu vurgulamalarla bildirilmelidir. Herhangi bir yineleyici kusma, sürgüne (ishal) karşı, tuvaleti kilitleme gibi sağlam önlemler alınmalıdır. Sağaltım ekibi, hastaya çok fazla kilo almasına yol açılmayacağı güvencesi vermeli, hastada güven oluşturmaya çalışmalıdır.

Yatıştan önce bireysel ve aile terapisi sürüyorsa hastanede de sürmelidir. Bu, hastanın ilk yatışıysa, bireysel ve aile terapileri yatarak sağaltımın özellikleri gibi sunulmalıdır. Major Depresyon ölçütleri karşılanıyorsa antidepresan sağaltımı yapılır. Hafif çökkünlükler ise kilo alımıyla düzelirler. Normal ortalama kilo alımını hedefleyen ve bunun doğuracağı bunaltıyla savaşmayan kısa yatışlar nadiren iyileştirici olur. AN’sı yatışla denetim altına alınmış hastaların en az yarısı ilk yılda yineleyecetir. Kısa yatışa yanıt vermeyen hastaların beşte biri uzun yatışa adaydır.

Anoreksi hastasının korkulası direncinden ötürü bireysel açımlayıcı-destekleyici terapi zorlu çalışmayı isteyen birkaç yılı bulabilir. Terapinin teknik olarak dört öncü ilkesi vardır:

  1. Yeme davranışını değiştirmek için aşırı çaba harcamaktan kaçınmak.
  2. Sağaltımın (terapinin) başlarında yorum yapmaktan kaçınmak.
  3. Karşıaktarımı dikkatlice izlemek.
  4. Bilişsel çarpıtmaları incelemek.

1. “Bizim belirtileri dediğimiz şeye onlar kurtuluşumuz derler.” Hasta AN’yı bir iç sorununa çözüm olarak yaşar. Bunu, hemen değiştirilmesi gereken bir sorun olarak tanımlayan terapistler sağaltıcı işbirliği oluşturma şanslarını azaltırlar. Terapist, hastanın anababasını temsil eden yansıtılmış içsel nesneleriyle özdeşleşme yolunda güçlü bir bakı yaşar. Bu basıncın etkisiyle eyleme vurma yapmak ve baba figürü olmak yerine hastanın iç dünyasını anlamaya çalışmalıdır. Bunu yeniden sahnelemenin bir yolu yemeyle konuşmayı eşitlemektir. Hasta nasıl yemeyerek anababasını kışkırtıyorsa konuşmayarak da terapistini kışkırtır. Sağaltımın başında amacın kilo alımını sağlamak değil alttaki duygusal bozukluğu anlamak diye belirlenmesi yararlı olacaktır. Boris’in önerisi, yeme hakkında konuşmaktan terapide tam bir kaçınma biçiminde. Bruch ise hastalarına, yeme ile en azından belli bir kilo düzeyine ulaşırlarsa, düşünce ve iletişim kapasitelerinin artacağını söylüyor.

2. Bilinçdışı istek ve korkuların yorumlanması ona yaşam öyküsünün tekrarlanması gibi görünür. BAŞKA BİRİ ona ne hissettiğini söylemekte, bu sırada bilinçli yaşantısı görmezden gelinmektedir. Terapist hastanın nasıl düşünüp hissettiği hakkında etkin çaba göstermeli, onu kendi hastalığı üstüne kendi düşünceleri olan özerk bir kişi gibi görmelidir. Onun kendi duygularını tanımlamasına yardım etmek çok önemlidir. Bu duygulardan kaynaklanan hareketleri ve kararları onaylanmalı ve saygı duyulmalıdır. Terapist hastanın çeşitli seçenekleri incelemesine yardım edebilir ama ne yapacağını söylemekten sakınmalıdır. Böyle empatik, ego-yapılandırıcı, destekleyici yaklaşım hastanın terapisti, iyi bir nesne (iyi anne) olarak içe yansıtmasına yardım eder. Bruch hastaların terapiyi kendilerindeki olumlu değerleri keşfetme gibi kavramsallaştırmasını desteklemiştir. Boris ise, hastanın kendisi buluncaya kadar yorumlardan kaçınmayı öneriyor. Bundan sonra bile doğrudan hastaya değil “havaya konuşmayı” öneriyor, ki terapist hastayla arasında yeterli boşluk bıraksın ve onun sınırlarına saygı göstersin. Hastaya tanımlayıcı önermeler yapmak yerine hayali bir ortakla konuşuyormuşçasına yapılan yorumlar olmalıdır.

3. Anoreksi hastaları, anababalarının insanlar onları yenilmiş, başaramamış görmesin diye kilo aldırmak istediklerine inanırlar. Olasılıkla terapist de benzer konularda kaygılı olacaktır. Geniş bir takımda çalışıyorsa, hastanın kilo almamasıyla terapist diğer sağaltım ekibinin terapiyi olumsuz yargıladıklarını hissetmeye başlayabilir. Bu karşıaktarım, terapisti anababayla özdeşim tuzağına düşürebilir. İdeal konum, terapist ruhsal konuları özgürce araştırabilsin diye kilo alımını başka bir sağaltıcının izlemesidir.

4. Hastanın beden imgesi çarpıtmaları ve mantıksız bilişsel inançları hastayla birlikte yargılamasız araştırılmalıdır. Böylece terapist hastaya gözlem ve eleştirel düşünme güçlerini keskinleştirmede yardımcı ego gibi işlev görebilir. Eğitim için uğraşırken onu (zorla) değiştirme çabasında olmamalıdır. Bunun yerine, hastanın seçimlerinin sonuçlarını onunla araştırabilir.

Bu teknik öneriler yararlıdır ama, psikoterapide yemek tarifi gibi ele alınmamalıdır. Terapist hastanın, yine yalnız bırakılıncaya kadar “bekleme” eğilimine karşı esnek, ısrarlı ve dayanıklı olmalıdır. Sıklıkla sanrı düzeyinde olan beden imgesi çarpıklıkları, eğitim ve sağaltım çabalarına dirençli olabilir. Terapistler, hastayı “her şeyi olduğu gibi görmeye” zorlamalarına yol açan karşıaktarım ümitsizliği ve düşkırıklığına karşı uyanık olmalıdır.

Bruch, anoreksi hastasının davranışını, olağandışı nitelikleri olan özel bir kişi, kabullenmek ve beğenilmek için çılgınca bir çaba olarak anlamıştır. Yalnız, son zamanlarda klinik tablonun değişiyor olabileceğini, çünkü hastalığın artan yaygınlığı ve medyanın bunlara ilgisi nedeniyle kendilerini biricik hissetmelerinin giderek daha zorlaştığını söylüyor. Hastalık artık en ince ve en biricik olma yarışına dönüşmüş oluyor.

Belli bazı AN hasta dinamiklerinin Borderline kişilik bozukluğu hastalarınınkine benzediği bildirilmiştr. Kimlik duygusu yokluğu nedeniyle çocuk annesini hoşnut etmek için yanlış bir kendilik geliştirmiştir. Annesinin terk etmeyeceğini kendine inandırabilmek için mükemmel çocuk olmaya çalışır. Bu zorlama rol, yıllar içinde incinmesine yol açar ve uzun süredir uykuda ve gelişmemiş kalan gerçek kendiliğini ortaya sürme çabasıyla, tam bir başkaldırma olarak anoreksi sendromunu geliştirir.

“Şişman biri, sıska biri veya diyet yapan herhangi biri karşısında rahatsız oluyor.”

Ağır kötü beslenmedeki uyuşukluk ve bitkinliğe karşın bunlarda belirgin bir eylem güdüsü vardır. Anababayı en rahatsız eden şeylerden olmasına karşın, amenore anokreksilileri çok az ilgilendirir. Anoreksi gençlik çağı başındaki kızları, özellikle de zengin ailelerin kızlarını tutar. Bu durum psikiyatrideki ölüm ve kronik yıkım nedeni olan az saydaki ruhsal hastalık arasındadır. Bir zamanlar sağlıklı ve enerjik olan kızın yok oluşunu, düşüşünü ailenin sağaltıcıların çaresiz bir yetersizlik duygusuyla izlemesine yol açar.

Ayrı bir sendrom olarak betimlenmesi 100 yılı geçiyor. Çok ender olduğu fakat birbirinden İsveç ve Avustralya, Rusya ve İtalya kadar uzak ülkelerde bile artışına dikkat çekiliyor. Her ruhsal kilo kaybı olayının gerçek anoreksi olmadığını biliyoruz. Çökkünlük, şizofreni, konversiyon histerisinde de besin alımı azalır.

BİRİNCİL ANOREKSİYA NERVOSA

Birincii AN’da önde gelen meşguliyet ince olma arzusu ve şişmanlamaktan fobik biçimde kaçınmadır. Paradoks olarak besin konusuna yoğun bir ilgisi vardır. Yoksa gerçek bir iştahsızlıktan söz edilemez. İnce olma gereksinimiyle besin etkin bir çabayla geri çevrilir. Vücut ve vücut ölçüleri üzerinde bu ilgi, annelerinin gözünde mükemmel olmak için elinden geleni yapmış genç kızların bir geç dönem aşamasıdır. Şimdi hayatının ve vücudunun denetimi ve kimlik duygusu için savaş vermektedir. Bu kendilik duygusu arayışı AN’nın ana psikolojik özelliğidir. Burada hastalık gelişiminden sorumlu etkenlerle, ikincil, hatta üçüncül sorunlar ve komplikasyonlar arasında kesin ayrım gerekiyor. Hastalık ilerledikçe aile hayatı belirgin değişimlerden geçiyor.

“Mükemmel çocuk”

AN’nın çocukluğu anormal derecede sorunsuz geçer. Anababanın gözünde belki üç kızları içinde en değerli, en başarılı, en çok övülendir. Büyük kızkardeş tombul, kilosu konusunda eleştirilen, okul çağında ilgisiz öğrenci ve bazen de okuldan kaçıp ilaçlara alışkanlık gösterebilmiş biridir. Ne zaman ablaya yüklenilse bu kız annesini “onu ben hallederim” diyerek rahatlatmış ve her konuda “en iyi” olmak için daha da çabalamıştır. Babası onun entelektüel bakışı ve uzun tartışmalarından hoşnuttur. Babası şehrin ekonomik ve politik yaşamında önemli rol oynayan başarılı bir iş adamı, annesi çoğu sosyal olayda liderdir. Gene de bir şekilde kendilerini bir şekilde yetersiz, yenik hissederler: Babası istediği akademik kariyeri yapamamış, annesi bir tiyatro oyuncusu olma hayalinden ödün vermiştir. Anababa çocuklarına en iyi eğitim olanaklarını sağladığını gururla belirtirken, büyük kızın okul başarısızlığı düş kırıklığı olmuştur. Bu ikinci kızdan büyük beklentileri olmuş, o da sadece akademik başarıyla kalmayıp spor ve sanat ilgileriyle bunu fazlasıyla karşılamıştır. En ufak kardeşin ise sürüyle arkadaşı vardır ve aileyle çok daha az ilgili görünüyordur. Karakteristik olarak AN aileleri başarı, kazanç ve görünüm yönelimlidir. Ailedeki kız çocuk sayısı oğlanlardan fazladır. Evlilikler seyrek olarak parçalanır, fakat gizlemek için her şeyi yaptıkları ciddi sorunlar sıklıkla yüzeydeki armoninin hemen altındadır. Birbiri hakkındaki gizli doyumsuzluklarıyla anababa mükemmel çocuklarından sevgi ve destek beklerler. Bu mükemmel çocuk rolünün oynanması çok zoraldığında hastalık gelişir. Anoreksi, daha önceden başarılamamış bağımsızlık ilanını simgeler.

Anoreksililer çocuk olarak iyi bakılmış, uyarıcı etkiler almış, fakat kendini ifade etmeye cesaretlendirme ve pekiştirme eksik kalmıştır. Kendi iç kaynakları, düşünceleri ve özerk seçimlerine güvenme gelişmemiştir. Hoşnut edici uysallık yaşam biçimi olmuşken, ergenlikle birlikte bağımsız olma gereksinimi ve arzusunu uyandıran yeni yüklerle yüzleşince üslup aniden gelişigüzel karşıtlığa dönüşmüştür. 15-16 yaşlarında sağlıklı ve iyi gelişmiş biriyken çatışmalar başlamasına yol açar. Bu sıralar babası kilosuna dikkat etmesini ve diyet yapmasını, annesi ise daha iyi eğitim göreceği sınıfa geçmesini isterler. Bu değişikliği yapmaya direnir, biliyordur ki şimdiki yüksek notlarını bile büyük çabalarla alıyor, daha fazlasını yapamaz. Ancak kendini başarısız, anababasını düşkırıklığına uğrattığı için suçlu hisseder. “Kendimi cezalandırmak isteği hissettim, çünkü kendi standartlarıma göre yaşamıyordum. Benim standartlarım anababamın mükemmel olduklarını düşünmem ve bana çok özel biri gibi davranmaları gerçeğine dayanıyordu. Onlara onların sandığı kadar özel olduğumu göstermem gerektiğini hissettim.” Böylece diyet önerisini kabul eder ve sonuna kadar götürür. Bu başlarda ince olabileceği yolunda güç ve başarı duygusu verirse de sonraları disiplini gevşetirse kilosunu kontrol edemeyeceğinden korkmaya başlar. Beş yıl süren savaşın sonunda şöyle anlatır: “Sanki kendimin tutuklusuymuşum gibi hissediyorum.”

Sadece besin alımını son derecede sınırlamakla kalmaz, çılgın bir egzersiz programına başlar, kilometrelerce yüzer, tenis oynar veya bitkin düşünceye kadar cimnastik beden eğitimi yapar. Son hızla kilo vermesine karşın, bir gram bile alacak olursa “çok şişman” olacağından korkar. Liseden mezun olurken kilosu neredeyse yarısına inmiştir. Bir hastaneye kaldırılır ve kilosu başlangıcın dörtte üçüne çıkıncaya kadar yemeye zorlanır. “Aklımı değiştirmek için hiçbir şey yapmadılar. Hala yemekten nefret ediyordum, şişman hissediyor ve olabilecek en yakın zamanda kilo vermek istiyordum. Gene kilo verdim.” Bu kiloda kalır. İnce olmasından memnundur. Şişmanlık korkusuyla dolu ve şişmanlardan nefret eder haldedir. Sürekli besin düşüncesiyle meşguldür, fakat katı denetimi hiç gevşetmez. Başka kızların da kilo ve beslenme konusundaki özenlerini görmek onu kederlendirir.

“Farklı ama benzer

Hastalığın kendini göstermesi bakımından bireysel çeşitlilik varsa da birincil AN hastaları bozuk ruhsal işlev bakımından benzerlikler gösterir. Karakterisrik olan beden imgesi ve beden kavramında sanrı düzeylerine varan ağır bozukluktur. Bedensel gereksinimler ve işlevlerin işaretlerini anlama ve yorumlamada şaşkınlıkları vardır. Ayrıca felce uğratan bir yetersizlik duygusundan yakınır, bu tüm düşünce ve etkinliklerini işgal eder. Aynı özellikler gelişimsel şişmanlıkta da gözlenir. Tek farkla, şişman olan yemesi üzerine bu kadar sıkı denetim uygulayamaz.

Gerçek anoreksililer iskelet gibi görünmeleriyle tanınırlar, bunu etkin olarak sürdürür ve çok sıska olmadıkları yolunda sarsılmaz savunmaları olur. Hepsi diyetlerini “çok şişman” hissetmeye bağlamalarına karşın çoğunluğu normal, hatta düşük hastalık öncesi kiloya sahiptir. Bazıları ergenlikteki kilo artışını aşırı diye yanlış yorumlar. Aynı zamanda bedenlerini dış bir şey, kandilerine ait değil, kendi özellikleri değil gibi algılarlar. Sağaltım sırasında yemeyerek anababasını zedelediğini hissettiği, ama açlığın pençesine düştüğünü fark etmediğini itiraf ederler.

Kendi bedeni ve bedeninin iyiliği üstüne etkin olumlu bir ilgi geliştirmesi gerçek bir ilerleme bulgusudur.

En çok bunaltı, düş kırıklığı ve öfke yaratan belirti yemeyi reddetmesidir. Gerçek bir iştah kaybı yoksa da, olağan anlamdaki açlık hissi yok gibidir. Çoğu son derecede umulmadık hatta acayip yeme alışkanlıkları geliştirir. Yemeyi kesinlikle reddetmesine karşın kafası çılgınca besinle meşguldür ve örneğin diğerleri için yemek yapıp onları yemeye zorlar. Birkaç lokmadan sonra dolduklarından yakınırlar, bazıları diğerlerinin yemesini izlemekten dolduğunu hisseder. Şişman olansa bunların tersine hala “boş” hissedecek, büyük bir öğünden sonra bile daha fazla yemeye hazır olacaktır.

Bazılarının besinden kaçınma ile acıkmadan, denetimsiz, patlar şekilde yeme (tıkınırcasına yeme, binge eating) dönemleri birbirini izler. Böyle aşırı yeme, istemeden boyun eğme algılaması yüzünden onları korkuya boğar, bu da denetimi yitirme tehlikesi varsayımını destekler. Çoğu, istemeden aldığı besini istemli kusma, sürdürücü (laksatif), lavman ve diüretiklerle uzaklaştırmaya çalışır. Bu çabalar ciddi elektrolit dengesizliğine yol açabilir, bu önceleri açıklanamamış ölümlerin nedeni olabilir.

“Sürekli hiperaktivite”

Bu da başka bir karakteristik özellik. Çoğu, başlarda iyi atletlerdir, çalışmaları ötekilerle iyi entegredir. Artmış etkinlik başta işin uzmanı ve üstün olma kanıtı diye işe yarayabilir. Bu giderek “kalorileri yakmaya” ayarlı, amaçsız etkinliğe dönüşür. Bitkin düşünceye dek, yorgunluk duygusu yaşamadıklarnı savunurlar.

Cinsel duygular ve cinsel işlevin yokluğu da yanlış ayarlı beden farkındalığının bir göstergesi sayılabilir. [Anoreksiyi derin bozuklukla giden bir ergenlik reddi olarak da okuyabiliriz.] Üşüme ve ağrı gibi diğer bedensel işlevler de doğru algılanmaz veya doğru tepki verilmez. Duygusal durumlarını tanımlamada da yetersizdirler. Ağır çökkünlük durumları bile uzun süre maskelenebilir.

“Yetersizlik/etkisizlik duygusu”

İnce olma hakkını savundukları makul, kesin ve inatçı ön cepheye karşıt olarak derin bir yetersizlik duygusundan yakınırlar. Kendi kararıyla değil, sadece diğerlerinin zorlamasıyla davrandıkları varsayımı. Erken gelişme ve büyüme belirgin ve başarılı diye betimlenir. Derinleşince, beğenilen ve onaylanan davranışlarının bir robotsu boyun eğme, alttaki benlik kuşkularına kamuflaj olduğu fark edilir.

Bu çok ciddi hastalık genellikle her zaman olabilecek şeyler veya önemsiz bir eleştiriyle başlar ve “özel” biri diye tanınmama korkusunu örter. Bunlar kendine güven ve kendi belirlediği kimlik duygusundan yokundur, kendini çaresiz hisseder; karar verme gereksinimiyle yüzleştirildiğinde yaşamının denetimi elindeymiş gibi gelmez. Asıl sorunlarını çözmeyi başaramayınca bedeniyle oynama ve onu daha ince, daha ince yapma başarısı duygusu edinirler, kendini değersizleştirir, çökkünleşir ve hatta en ufak kilo alımında kendinden nefret ederler.

Gelişimsel bakış açısından bakılırsa bu tür belirtilerin sıkıca birbirine bağlı olduğu görülür. Olumlu kendilik imgesiyle birlikte keskin beden farkındalığı nasıl gelişir, bu ayrıcalıklı görünen ailelerde uygun bir kendilik etkisinin aktarılmasına engel olan hata nerededir? Görünür hale gelmesi için basit bir gelişim modeli kurulabilir. Davranış daha doğumdan başlayarak iki biçimde farklılaşmak zorundadır: bireyin içinde başlayan ve dış uyarılara bağlı tepki biçiminde. Normal gelişim dış çevreden gelen uyarıya olduğu kadar, çocuğun içinden gelenlere de uygun yanıtları gerektirir. Bu gelişimin tüm alanlarına uygulanabilir. Nasıl işlediği de beslenme konusunda gözlenebilir. Çocuğun sinyallerine duyarlı olan bir anne, besin gereksinimini gösteren sinyalleri besin vererek yanıtlar. Böylece çocuk ayrı bir “açlık” kavramı geliştirecek ve bunu diğer gerginlik ve gereksinim durumlarından ayırdedecektir. Öte yandan yanıtlarında sürekli uygunsuz olan bir anne örneğin görmezden gelici, fazla endişeli, ketleyici veya ayrımsızca hoşgören olsun, çocuğu şaşkınlık içinde bırakacak ve açlıkla diğer rahatsızlık kaynaklarını ayırt etmesini engelleyecektir. Uygunsuz şekilde açlık hissetmesine karşın yeterli ölçüde besin verilen çocuk normal gibi görünecektir. Tüm anoreksililerde görülen yemeyi denetleyememe korkusu böyle ince bir gelişim kusuruna bağlı görünüyor. Eğer anne çocuğunu gerekenden fazla beslerse açıkça şişman biri olarak büyüyecek, aynı zamanda bir diyet rejimine uyamadığında iradesizlikle suçlanacaktır.

Bu konuda sorgulandığında anneler, bu çocuğu çok kolay yetiştirdiğini, önüne ne korsa onu yediğini bildirecektir. Veya gereksinimini hemen anladığı için çocuğun açlık duymasına izin vermediğini anlatacaktır. Örneğin bir anne kızının uyandığında hiç ağlamadığını, ele alınıncaya kadar sakin sakin beklediğini ekleyecektir. Bu çocuğu beslemek özellikle keyifli gelmiştir, ne reddetmesi, ne yakınması anımsanır.

Çoğu başka eksiklikler de böyle uygunsuz etkileşimlerden doğar. Çocuk kaynaklı işaretlere sürekli uygunsuz veya çelişkili yanıtlar verilirse, çocuk bedensel duyum tanımlamaya yeteneksiz ve kendi yaşamını yaşama duygusundan yoksun olarak büyüyecektir. Özgünlük ve otantiklik farkındalığındaki bu kayıplar birincil AN’nın çekirdek, merkezi özelliğidir. Böyle bireyler biyolojik alandaki bozukluklar ve duygusal, kişiler arası sorunların ayrımını yapmada şaşırırlar. Kendilik-beden kavramındaki biçimsizlikleri dışarıdan yapılmış gibi yanlış yorumlar ve kendi iç arzuları veya dışarının beklentileri altında çaresiz hissederler.

ATİPİK ANOREKSİYA NERVOSA:

Alttaki dinamiklerin büyük benzerliğine karşın atipik grubun genel bir görüntüsü çizilemez. Kilo kaybı alttaki türlü sorunlara bağlıdır ve sadece zorunlu etkilerine ikincil olarak anoreksiden yakınılır veya sözü edilir. Sıklıkla bağımlı rolünde kalmak için hastalığı sürdürme arzusu duyulur. Bu, birincil AN’nın bağımsız kişilik kavgası ile zıtlık gösterir.

SAĞALTIM:

Sağaltım biribiriyle bütünlenecek iki konu içerir: Normal beslenmenin yeniden kurulması ve alttaki ruhsal sorunların çözülmesi, ki buna bozuk aile içi etkileşim özellikleri de dahildir. AN her zaman zor ve düş kırıcı sağaltım sorunları olan bir durum diye düşünülmüştür. Son bildiriler daha iyimser tavırda, (ama) kilo artışı gururla iyileşme diye sunulmakta. Bir diğer iddia da davranış modifikasyonuyla hızlı kilo artışı sağlandığı yolunda. Modifikasyonda ilke, hastanın koşullarını en kötü durumda tutmak ve bu “şımartmayan” çevreden tek kaçış yolu olarak sadece kilo alımı halinde bazı ayrıcalıklarla ödüllendirmek biçiminde. Benim gözlemime göre hastalar böyle bir programı zalimlik olarak algılıyor, sıklıkla çökkün hatta özkıyımcıl oluyor ve aile etkileşimi, sosyal ilişkiler ve yeme davranışında daha da geriliyorlar.

Aynı coşkunlukla aile sağaltım iddiaları öne sürülüyor; burada birkaç dramatik seansla aile çatışmalarının çözüldüğü sanılıyor ama bunu izleyerek hasta yeme davranışı kaldığı yerden sürüyor. Olasılıkla bu tip sağaltım hastalığın hemen başlangıcında etkili yaklaşım olabilir. Durum bir süre gittikten sonra ciddi ruhsal sorunları olan hastalarda kesinlikle daha az yarar sağlar. Ailedeki kötü işleyen güçlerin serbest bırakılması ve yeniden yönlendirilmesi AN sağaltımında gerekli, ama tek başına yetersizdir. Bireysel psikoterapi yardımı olmaksızın ruhsallıktaki kayıplar kendilerini düzeltmezler.

“Beslenme yetmez”

Belli oranda beslenme dengesi kurulması gerekli ve psikoterapi için önkoşuldur. Kilo alımı bir ilerleme işareti değildir. Ruhsal anlayışın gelişmesiyle kilonun kendiliğinden düzeleceği gerçekdışı beklentisiyle beslenmeye dikkat etmemek de hastalığı gereksiz yere uzatır.

Psikoterapinin başarısı psikodinamik anlayışın uyumluluğuna sıkı sıkıya bağlıdır. Burada sunulan teorik modele göre etkin kendilik farkındalığında kayıplar ve yetersizlik inancı çekirdek zorluklardır ve hastalar bu zorluklar ve alttaki kimlik sorunları açısından yardım gereksinirler. Kendilerinde oluşan dürtüler, duygular ve gereksinimlerin farkına varmaları için uyarmakla, hastaları sağaltım sürecine etkin katılım için cesaretlendirmelidir. En azından bazı bilişsel çarpıtmalarının onarılmasıyla kendi düşüncelerine dayanmayı, kendilik algısında daha gerçekçi olmayı ve kendi yönünü belirleyen bireyler olarak yaşamayı öğrenebilirler. Böylece yaşamın kendine sunmak zorunda olduklarının zevkine varır, beden ve işlevlerini artık bu acayip yolla manipule etme gereksinimi duymayabilirler.

Hilde Bruch – 1970 Çev. Mehmet İbiş

HAKİKAT OYUNLARI Yalanlar Para ve Psikanaliz – John Forrester

• Hakikatin öbür yüzü olarak hata ve cehalet, yalanlar kadar ilgi çekici ve tehditkar değildir.

Olduğundan başkalık niçin yanlıştır?

• “İnsanın sözle tanımlandığı bellidir, ve söz yalan olasılığını da beraberinde getirir ve yalan -Porphyri’nin yüksek müsaadeleriyle- gülmekten çok daha fazla insana özgü olan bir şeydir.” Alexandre Keyre

• Yalan, gülme gibi, ezilenlerin gözde silahıdır; ezenleri yalan söyleyerek aptal yerine koymak, onları aşağılamaktır.

• Yalana hoşgörüyle bakan toplumlar çatışma ve heterojenliğin hakim olduğu toplumlardır.

• Grup gizi haline gelmiş olan yalan o grubun varoluşunun, alışıldık varlık tarzının temel ve asli bir koşulu olacaktır.

• Bu toplumun hiçbir üyesi, kamusal beyanatların ötekiler için söylenmiş olduğunu bildiğinden, liderin söylediğine inanmayacaktır.

• (…) Yalanda bizi “Her şey yalandır” ya da “Kimse yalan söylememelidir” yerine “Yalan söyleyen bazılarına” göre düşünmeye sevk eden özelleştirici ve kişiselleştirici bir yan vardır.

• (…) “Ve belki genel kuralı gözeterek ama bütün istisnalardan da faydalanarak hayatını sürdürenlerin en akıllı kişiler olduğu düşünülebilir.” David Hume

• “Doğrusunu söylemek gerekirse, bir kişinin yalan söylediğinden bahsetmek olsa olsa o kişinin Tanrıya karşı cesur, insanlara karşı korkak olduğundan bahsetmektir.” Montaigne

• Eğer Tanrı yoksa, yalancı cesaretini kimseye göstermekle yükümlü değildir.

• Eski Yunanlılar Odysseus’ta neye hayran oldular? Her şeyden önce onun yalan söyleme, kurnazlık ve kötülük yapma kapasitesine…

Hatta denilebilir ki, dili edinmenin nihai amacı etkin biçimde yalan söylemektir.. Gerçek yalan (…) dinleyiciyi yanlış yöne sevk etmek için, dili kasten bir araç olarak kullanmaktır.

• “Güçlü her zaman yalan söyler.” Nietzsche

• – Evet her zaman orgazm taklidi yaparım. Niçin kaba olalım? [Hite raporundan]

• “Sözcükler bir parça çılgın olmalı; çünkü onlar düşüncelerin düşünülmeyene yaptığı saldırıdır.” J. M. Keynes

• Bir çocukta otizmin en kuşku götürmez işareti gizleme, olduğundan başka gösterme, aldatma ya da yalan söyleme acizliğidir. Bu yetiler olmaksızın öteki zihinlerin olabilirliğine giden yolar kapanmıştır.

• “Bir manastırda yetiştirildim, sonuçta birinci sınıf yalancıyım.” Sybil Thorndike

• “Bir papazın ailesi başkalarının gözleri önünde korunmasız, bir tepside gibi yaşar.” İngmar Bergmann

• “Hatadan bambaşka bir şey olan günah, eğer kasti yapılan bir şeyse, yalan günahın mükemmel bir örneğidir; zorunlu olarak en ağır günah olmasa da, en karakteristik günahtır, günahın özüdür.” Jankelevitch

• Hakikatin İyon dilindeki karşılığı “açıkta” iken, yalanın karşılığı “kıvrımlı”dır.

• Kahramanlık mitinin örtüsü altında gizlenen kişi yalancının, şairin kendisidir.

• “Çeşitli dillerin bir arada oluşu göstermiştir ki, sözcüklerin sorunu asla hakikat, asla yeterli ifade olmamıştır, öyle olsaydı bu kadar fazla dil olmazdı.” Nietzsche

• Eğer insanların hakikat arayışları doğalsa, yalana yönelik her tür eleştiri yersizdir; çünkü doğal olanı savunmak gerekmez.

• Kötü niyetle ileri sürülmüş iyi nedenler konusunda duyarlı olmak sıradan iyi niyetten fazlasını gerektirir.

• “Para konuşmaz, küfür eder.” Bob Dylan

• “Ancak, baylar, hakikat ne kadar eskiyse o kadar fazla yalan olma yolundadır.” Henrik İbsen – Bir Halk Düşmanı

• “Bir yalan, Tanrının gözünde lanetlidir, ama sorunlara ilk elden çaredir.” Adlai Steverson

• Bir hakaret kastının olup olmadığına ilişkin ne kadar çok çekişmenin “sadece şaka yapıyordum” sözüyle yatıştığını düşünün; ne kadar çok evliliğin “sarhoştum” sözüyle kurtulduğunu, ya da çöktüğünü düşünün.

• “Mantık kısır değildir: Paradokslar üretir.” Henri Poincare

• Göreceğimiz gibi, plasebo etkisini ölçmek zor bir iştir; plasebo, histeri gibi, tıbbi hileler torbasında bir jokerdir; tıbbi tedavi alanında her kılığa girer.

• İlkin, plasebo etkisi bilimsel tıbbın utancıdır, çünkü onun etkili olabilmesi hastanın kendisine yapılanlardan habersiz olmasını gerektirir ve plasebo etkisinin en güvenilir biçimi hastayla birlikte doktorun ya da meslek erbabının da bir bütün olarak yapılandan habersiz olmasını gerektirecektir.

• Histerik kişi, doktorun, acısını doğru biçimde adlandıramayan bir hasta karşısında düştüğü aczi gösterir.

• Genelde bu hastalara besledikleri kin yüzünden, doktorlar mülkler ve paraların kontrolünün hastanın elinden alınması için açılan davalarda sık sık hastaların akrabalarıyla işbirliğine girmiştir.

Hipnoz yoluyla roller değişmiştir, öyle ki artık doktoru aldatan hasta değil, hastayı aldatan doktordur.

• Buna karşılık, psikanaliz “yalanın bilimi” olmayı hedeflediği kadar, “nesnesinin” bilimsel araştırmacıyı bilerek aldatma ihtimalini hakikat iddiaları açısından bozguncu bulmayan tek bilimdir.

• Psikanaliz, öznenin insan olma özelliğiyle, kaçınılmaz olarak yalan söyleyeceği beklentisi üzerine kurulmuştur.

• Analist mesleki açıdan yalanla hakikat arasındaki farka karşı ilgisizdir.

• (Hipnozda) hekim durmaksızın telkinleri için yeni bir başlangıç noktası, gücü için yeni bir kanıt ve hipnoz sürecinde yeni bir değişiklik aramak durumundadır.

• Gelgelelim, bizatihi bu hipnotizma pratiği, hakikat kadar kurmacanın da tedavi edilebileceğini gösterir.

• Ötekinin konuşmasında söylenenin doğru mu yoksa yanlış mı olduğunu doğrudan açığa vuran göstergeler yoktur.

• “Ama Freud onları suçlamadı, onlara yalan söylediklerini söylemedi; o bilinçli olarak onların inandıkları fantezilerine inançsızlığını askıya aldı ve kendi kendine be fantezilerde gerçekte nelerin olduğunu bulmayı öğrendi.” Lionel Trilling

• Analist, divanın kendi tarafından güven ve inanç boyutunu, vaatler ve yalanlar boyutunu açık etmeye yanaşmaz. Psikanalitik sözleşme, hiçbir vaatte, ne tedavi, anlayış, ne de sevgi vaadinde bulunmaz.

• Böylece analist bütün plasebo etkisi –telkin- boyutunu başından atmaya yeltenir. Bunu yapmanın tekniği basittir: Analist hastanın söylediğine inanmaz, ne de inanmazlık eder. Demek ki analist ta baştan hastanın hakikat işlevlerine ve sözleşmelerine bulaşmaktan azat edilmiştir.

• Freud’un dürüstlük aşkı, analisti hastanın yalanlarından çok, kucağına düşmekten korumayı amaçlamıştır.

• Hasta çoğu kez bilinçli olarak, “eğer adamın söylediklerine inanmakla yükümlü olsaydım, her şey çok daha iyi olacaktı, ancak böyle bir sorun yok, ve durum böyle olduğu müddetçe hiçbir şeyi değiştirmem gerekmez” diye düşünecektir.

• Yalan, analitik iletişim açısından belki de, analistin söylediklerine ilişkin hissettikleri hakkında tüm sorumlulukları başından savan, analistini sistematik olarak gözyaşlarına boğan ya da analisti vaatler vermeye kışkırtan hastadan daha fazla –ya da daha az- tehlikeli değildir.

• “Ötekinin (anababanın) onun düşüncelerini bilmediğinin keşfi, söylenmemiş olanın varlığına katıldığı andır, yani kişinin bilinçdışı boyuta sahip bir özne haline geldiği andır.” Jacques Lacan

• Cinayet planları yapan yalancı pekala aynı anda hem analisti hem arkadaşını öldürmek üzere evden çıkmış olabilir, ama söz konusu yalancı, bu anlamda öfke, umutsuzluk, kırgınlık içinde bırakarak, dumura uğratarak ya da durmaksızın şaşkınlığa sevk ederek analistlerine tekrar tekrar travmalarını yaşatan hastalardan farklı değildir.

• Kuşkusuz kurmacanın varlığı bizatihi fantezi ile gerçeklik arasındaki sınırı aşma arzusu uyandırır.

• “Bir insanla narsistik ilişki, insanlardaki imgesel alanın gelişmesinde temel dneyimdir.” Jacques Lacan

• “Kişinin amaçsız (boş) konuşmaya muktedir olması, kişi konuşurken genelde bir amacı olması kadar anlamlıdır.” J. Lacan

• (Analizde) düstur tuhaftır. Sözün sorumluluğunu üstlenme! Bu şekilde, sözünüzden şimdiye kadar fark ettiğiniz ya da düşündüğünüzden çok daha fazla sorumlu olduğunuzu keşfedeceksiniz.

• Üst üste saçmalıklar yığmanız sayesinde yalnızca o eşsiz hakikatleri keşfedersiniz.

• Bu anlamda, salt armağan olarak armağan –eğer var olabilirse- var olur olmaz öbür anlamda karşılıklılığın ve mübadelenin sayıya dökülebilir bir mantığı anlamında, armağanın mantığını yerle bir eder.

• Armağan hem bir yanıt gerektirir, hem de yanıtın her türlü olabilirliğini ortadan kaldırır.

• Armağan kendisi dışında hiçbir şey tarafından yola sokulmamış salt eylemdir; eğer armağanın verilmesi başka nedenlere bağlı olursa, önceki yükümlülüklerin şart koştuğu koştuğu şeyin ötesinde fazla ve kendiliğinden olan her şey iptal edilir.

• Bir meteliğin iki yüzü için avers ve anvers terimlerini kullanmak, denebilir ki oldukça perverstir.

• Paranın vaadi şudur: Tarafsız bir nesne, banknotu veya metal parayı elinde bulunduran her kimseye sonsuz çeşitlilikteki arzularına denk düşen sonsuz sayıdaki başka nesnelere erişme olanağı sağlar.

• Armağanın hakikati, armağanı ortadan kaldırmaya yeter. Armağan hakikati, armağanın armağan-olmayan ya da gerçek olmayan olması demektir.

• Mauss bize bağsız, esaretsiz, yükümlülüksüz ya da kefaretsiz armağanın olmadığını hatırlatır, ancak öte yandan kendisini yükümlülükten, borçtan, sözleşmeden, mübadeleden ve dolayısıyla bağdan kurtarmak zorunda olmayan armağan da yoktur.

• “Dünyada bol miktarda sıkı yalan vardır; özellikle de karakterlerinden kuşku duyulmayan insanlar arasında.” Benjamin Jowett

• “Freud’un vazgeçtiği şey telkinin getirdiği aldatmaydı.”

• Yasaya uymamak için, daha “derin” olduğu için, daha zorlayıcı nedenler varsa, doktor (ya da terapist) ahlaki olarak yasayı göz ardı etmeye mecburdur.

• Psikanaliz için önemli olan, bir hastanın bir şey söylemiş olmasıdır, yoksa söylediği o şeyin doğru olup olmadığı değil.

• “Bu koşulsuz hakikat istenci; nedir bu? Kandırılmaya imkan vermeme istenci midir? Yoksa kandırmama istenci mi? … Ancak niye kandırmayalım ki? Niye kandırılmaya imkan tanımayalım ki?” Nietzsche

• “Hayat, doğa ve tarih ahlaklı değilken, ahlakilik de ne demek oluyor? Kuşkusuz, bilime duyulan inancın önvarsaydığı bu cüretkar ve mutlak hakikat anlayışından yana olanlar bu yüzden hayatın, doğanın ve tarihin dünyasından başka bir dünyayı olumlar, ve bu “başka dünyayı” olumladıkları müddetçe, aynı anlama gelmek üzere, onun karşıtını, bu dünyayı, bizim dünyamızı inkar etmek durumunda kalmayacaklar mıdır?” Nietzsche

• Lacan babanın kaderiyle tüm öbür analistlerden ve hatta Freud’tan fazla ilgilidir.

• “Ve herkesin bildiği gibi, ne zamandır babanın hiçbir kuralı yoktur ve bütün sorunların başladığı yer de burasıdır.” J. Lacan

• “Hiçbir şey iletmiyor olsa bile, söylem iletişimin varoluşunu temsil eder; kanıtı reddetse bile, sözün hakikati kurduğunu teyit eder; aldatmayı amaçlıyor olsa bile, tanıklık etmedeki inanç üzerinde düşünür.” Lacan

• Ağızdan çıkan sözler, bilançonun bir tarafında, sanki eski senetlermiş gibi, semptomlar tarafından temsil edilen borca, geçmiş yükümlülüklere karşılık hesaptan düşülebilir.

• “O halde hakikat nedir? … Hakikatler yanılsama olduğunu unuttuğumuz yanılsamalardır; hakikatler alışkanlık haline gelmiş ve duygu gücünü tüketmiş metaforlar, silinmiş ve artık para değil, metal olarak bakılan meteliklerdir.” Nietzsche

• İnsanlar unutabilsinler ve hakikatin rahatlığına kendilerini bırakabilsinler diye, olup biteni anlamamalarını sağlayan bu silinmedir.

• Madeni para ilk darbedir, birincil bastırmaya denk düşer, ama hakikat haline, nakit değil metal haline, görünür hale ancak figür silindiğinde, ikincil bastırma ve semptom oluşumu yoluyla gelir.

• Bir erkek bir kadını bir diğeriyle mübadele derken, simgesel bir baba haline gelir (kişi ancak imgesel fallusundan vazgeçerek bir baba olabilir). Mübadelede aldığı kadın beraberinde çocuk gibi bir artık değeri getirir. Bu çocuğun babasıyla ilişkisi bir borç ilişkisidir.

• Bir hizmetçi kıza para verme, başka iki edimin yerini tutar: sıçmak ve çiftleşmek.

• Erkekler evlilik verip seks alırken, kadınlar da seks verip evlilik alırlar.

• O halde psikanalitik aşk teorisi kişinin kendisine karşılıksız bir şeyin verilmesi arzusudur. Lacan’ın aşkın, kişiye sahip olmadığı bir şeyi armağan etmek olduğu anlamındaki aşk tanımında, bize, bir şey olan hiç verilir.

• Lacan Bhrad-Iranyaka Upanishad’ından fırtına tanrısı Prajapiti’in “Bizimle Konuş” öğüdüne verdiği yanıtı örnekler: “Prajapiti ‘Da’ dedi, üç kere ‘Da’ dedi ve üç kere anlaşılıp anlaşılmadığını sordu. Da’nın ilk anlamı itaat, ikincisi armağan ve üçüncüsü lütuftur.

• Hesap birimi, ölüme karşı pes eden ve ölüme göre ölçülen totolojik borçtur.

• “Paradan başka dünyanın olağanüstü dinamik karakterini gösteren daha çarpıcı bir simge yoktur. Paranın anlamı kendisinden vazgeçilecek olmasından gelir. Para olduğu yerde durduğunda, özel değeri ve anlamı açısından artık para değildir. Ara sıra dinleniyor gibi görünmesi bir sonraki hareketini kestirmek için bir an soluklanması yüzündendir. Para, içinde devinimsiz her şeyin tamamen yok olup gideceği bir hareket aracından başka bir şey değildir.” Georg Simmel

• Para hareketsiz kaldığında ölür, kendinde varlık, yani ölüm haline gelir. Bankaya, (gösterenlere ait) Hazineye döndüğünde ölür. (…) Anıt mezarlar inşa etmekten vazgeçtik çünkü onların imgeleriyle inşa edilen bankalar ölülerimiz için sosyal bakımdan vazgeçilmez bu istirahatgah işlevini yerine getirmek üzere ortaya çıktılar. Banka, “kefenin cebi yoktur” atasözünü çürütme gayretinin örnek kurumudur.

• Altın, penis gibi, değerin biricik göstergesi olarak ayrıksı ve saygın bir tarihe sahiptir.

• Cimri, para devriminin geride bıraktığı, bütün sosyal ilişkilere negatifliğin diyalektiğini sokan para realistidir.

• Para tüm öbür malların inkarıdır; tüm öbür mallara değerini kazandıran araçtır; biriktirilmesiyle değil ancak hareketiyle miktarı belirlenebilen evrensel araç ve aynı zamanda evrensel standarttır.

• Ferenczi’nin bir kadın hastası: “Doktor eğer bana yardım ederseniz, son kuruşuna kadar bütün paramı size vereceğim!” Doktor: “Saat başı, çok değil, 30 kron verin yeter.” Hasta: “Ama bu biraz çok değil mi?”

PSİKOTERAPİ ÜZERİNE

Aynı dertli sıkıntılı arayıştaki başvurana yordamına, kuramsal temele, mesleğe bağlı olarak danışan veya hasta denir, denmektedir. Kabası olan hasta demeyi şöyle yumuşatalım: Hepimiz biraz hasta, biraz deli değil miyiz?

• Yardım edici bir kişiyle yoğun, duygusal yüklülük içeren, güvenli bir ilişki.

• Hastanın sıkıntısının nedenini içeren bir açıklama rasyoneli ve acıyı dindirme yöntemi.

• Psikoterapi öğrenmeme, öğrenme ve yeniden öğrenmeyle ilişkilidir.

• Öğrenmemeye, kötü uyuma neden olan kalıplarına karşı daha etkili başetme düzenekleri oluşturma, bu yeni davranışları pekiştirme.

• Terapistin bakış açısı da alıcı tarafından içselleştirilir. Yine de karşılıklılık geçerli: Ruhsal çalışmada terapist vermeyi alır, danışan almayı verir.

• Alıcı birey bilişsel, duygusal ve davranışsal olarak etkilenmeye çalışılır. Psikoterapi özgül olarak topluma uyumu değil işlevselliğin ve konforun artırılmasını amaçlar.

• Bazılarını psikoterapi kötü etkileyebilir, bazıları için tam seçimlik olabilir. Her ilaç gibi psikoterapinin de istenmeyen etkileri ortaya çıkabilir. En güvenilir ilaç olan suyun da istenmeyen etkileri vardır.

• Bazıları için psikoterapi estetik cerrahiye benzer işlevdedir. Konfor artışı, ilerleme, hızlanma, akıcılaşma.

• Etkili olabilmek için terapist kendini eleştirebilmeyi içeren bir içgörü yeteneği göstermelidir.

• Toplumsal destek düzeninin bir parçası olma. Etkisinin çoğu eğitimseldir. Bir ilişki ve davranış laboratuvarı olarak terapi odası.

• Yaşam olayları hakkında daha farklı düşünme yolları. Gelecekteki sorunların çözümünde kullanabileceği teknikler.. Bilinçdışını bilince kazandırmakla seçenek sayısı artar.

• İçgörünün illa değişimle sonuçlanmayabileceği vurgulanmalıdır. Yakın ve ilintililer, ama farklılar.

• Dünyadaki tüm insanların psikoterapiye gereksinimi olduğunu söylemek, dünya kadar düşmanca duygu demektir. Asıl Tanrının psikoterapiye gereksinimi olduğunu öne sürmektir. Ne birisi, hepisü, hepisü yanlış yönde!

• Bir hocası, kendinin öğrenmesi elli yılını almış olan şeyi öğrencilerinin ortaya çıkartmasını istemiş; bunun özündeki çelişki. İsteyemezdi, ondan da derhal hap gibi istenemezdi.

• Hasta belli durumlarda nasıl yaşadığını anlatarak terapi ilişkisinin nasıl olmasını beklediğini açığa vurabilir. İki tarafın, odadaki ilişkinin nasıl olacağında bir uyuşma/uzlaşmaya gitmeleri beklenir.

• Bazı hastalar “düzenli paylaşan” olmayı oynarlar, ama bağımlılıklarını doyuruyor, sürdürüyor olabilirler.

BENLİK GÜCÜNÜN DEĞERLENDİRİLMESİ

• Düş kırıklığına, gereksinimlerinin doyurulmamasına dayanma gücü.

• Kendinin istenmedik, hoşlanılmayacak yanlarına bakabilme istekliliği.

• Tam bir ego manometresi yoktur. Her yönden aynı netlik ve somutlukta görünmez, pozisyonuna göre değişir.

• Okul başarısı, akademik başarıları, iç yetenekleriyle ilgili ilerleme ve emekleri.

• Yetkeci ortamda nasıl idare ediyor.. Aksi bir durumun zorlarına nasıl dayanıyor? Önderlik yeteneği? Disiplinle sorunu var mı?

• İlerleme hızı beklendik gibi mi? Düşme var mı? Her işinin süresi, sorumlulukları, işinin doğası ve kazancı kişinin yetenekleriyle uyumlu mu? İş arkadaşları ve/ya da işverenlerle sorunları?

• Yasal durum da önemli. Polisle sorun, karakolluk olma, cezaevi deneyimi. Yineleyici trafik cezaları? Alkol ilişkileri. Bilinçlilik değiştirici maddeler? Zorlanma altında içme eğilimi var mı?

• Kişilerarası ilişkiler benlik gücünün önemli bir ölçeği sayılır.

• Çoğu kişi terapi ile kişilik değişimini hedeflemez. Başarılı psikoterapiyi kişilerarası ilişkilerin değişimiyle ölçer. Terapi kişilerarası ilişki üstünde var olur. Psikoterapi ilişkisinin gidişi de büyük ölçüde hastanın önceki ilişkilerince belirlenir.

• Yetke (otorite) temsilcilerine nasıl davranıldığı çok önemlidir.

• Yaşıtlarla ilişkiler çocukluktaki kardeş ilişkilerini andırıyor olabilir.

• Kendinden aşağı rolde olanlara nasıl davranıyor?

• Hemcinsleriyle ilişkisi, karşı cinsle ilişkisi.

• Öfke, saldırganlık ve girişkenlikle ilgili, öfke denetiminde sorun var mı? Tersine, öfke bastırılıyor mu? Öfke bazılarına gösteriliyor, bazılarına gösterilmiyor mu?

• Edilgenlik ve bağımlılık da bir çatışma alanıdır.

• Diğer insanların ona bakışı? Eleştirleri, alımlayış biçimleri?

• İlk görüşmede, ilk 5-10 dakika boyunca hastayı sözünü kesmeden dinlemek en iyisidir.

• Ayrıntı için soru sormak, bir yere odaklanmayı, odaklanırken diğer yerleri gözden kaçırmayı getirebilir. İlk görüşmede genel görünümü almayı hedeflemek önemlidir.

• Kadın doğumcunun yapacağı gibi önce çıkan kısım önce doğurtulmalıdır.

• Hastanınkinden farklı bir bakışımız var diye onun anlatım seçimlerini zorlamamız işbirliğini de zora sokabilir. Yine de anlatım biçimi çok şeydir, ele alınması ve değiştirilmesinin zamanı gelebilir. Özünde bir bilgi kaynağı olarak dilin anlaşılması: “Dilin dinindir.” “Dilini değiştirdiğinde dinin değişir.”

• Az konuşan hastalara az sayıda soru sorulabilir. Başlangıçta katlanması zor sessizliklerin ve doğuracağı bunaltının önüne geçilmiş olur.

• Hem yasal gereklere uygun, hem dinamik bir tanı koymaya çalışılmalıdır.

• Terapist dedektif gibi dinlemeli, yalnızca semptom avcısı gibi davranmamalıdır. Semptom avcısı olunca karşımızdaki insanı tanıyamayabiliriz. Bu yolu kullanmasaydık, bir saatlik süre boyunca birlikte yolculuk yapılan bir kişiyi bile daha fazla tanıyabilirdik.

• Nasıl dinleneceği de önemlidir.

• Terapist hastanın önce ne dediğine, sonra neyi bilip utandığı için demediğine, sonra da bilinçdışı olduğu için neyi diyemeyeceğine kulak vermelidir.

• Hastayı dinlerken bir sonrasında ne soracağınızı akılda tutarak dinlemek etkili olmaz. Orada an kaçar.

• Hastanın konuşmasını kesmekten de, ilgilenmemiş görünmekten de kaçınmalıdır.

• Tanısal bir görüşmede neyin söylenmediği, neyin söylendiği kadar önemlidir.

• Sözdışı (nonverbal) iletişimden de çok bilgi toplanabilir.

NEDEN ŞİMDİ SAĞALTIM ARIYOR?

• Şimdi şu anki başvurudan ender olarak süreğenlik sorumludur.

• Kendi gelen değil, getirilense nasıl hissediyor?

• Gizli ajandası var mı, ne?

• İkinci gelişte hastanın artık ne bekleyeceği, nasıl davranacağı hakkında fikri olur. Yeni yer ve kişiyle karşılaşma dışında ilk görüşmenin psikiyatrik yardım almaya ilişkin duygularla ilgili yükü de var. Delirme metaforu orada kuytuda. Psikoterapi ve ruh sağlıkçısıyla önceki bir deneyimin uzantı ve tortuları?

• İlk görüşmede yapılan yorumlar, seçilen sorular aradaki günler boyunca hastaya üstünde düşüneceği bir alan sağlamıştır. İlk görüşmede yapılacak bir yorum denemeye yarar. İçe bakış eğilimi ve ruhsal yönelimlilik potansiyeli nasıl?

• Bir değerlendirme görüşmesi yetebilir, ama 2. veya 3. görüşmelerle bilgiler tamamlanıp nasıl bir sağaltımın önerilebileceği açıklaştırılabilir.

• Genellikle ikinci görüşmenin bir yerinde artık öykü almayı bırakıp başka sorulara geçmeli; kişi yardım almaya neden şimdi kalkıştı? Nasıl bir yardım arıyor? Hedefi belirtilerden kurtulma, kişilik değişimi? Sağaltım hakkındaki imgesi ne? En azından kısmen yanıtları bulunmalıdır.

Sağaltım arama nedenleri:

• Bunaltı ve çökkünlük dış yani ayaktan hasta grubunda liste başı.

• Hasta sağaltım için sadece belli yakınmaların geçiş bileti olduğuna inanıyor olabilir. Öte yandan başta öncelikle neyi söylemesi isteniyor bilmiyor ve rahatsızlık duyuyor olabilir.

• Psikoterapi aramak da bir eyleme vurma olabilir. Bir kadın ne zaman kocasından zarar gördüğünü düşünse psikiyatri randevusu alıyordu. Böylelikle onu incitmesi yüzünden yardım almak zorunda kaldığını söylemiş oluyor, aynı zamanda haftalık faturalarla onu cezalandırmış oluyordu.

• Hastanın beklentileri gerçekçi mi?

• Bir yere kadar her hasta psikoterapiden büyüsel yardım ve cennetsi sonuçlar bekler. Ama zamanla gerçekçi beklentilerle dengelenenler, denge kuramayanlardan bütünüyle farklı sonuçlanır.

• Hasta herkesin psikiyatriste gereksinimi olduğunu söyleyebilir. Önceden psikanalize girip girmediğinizi sorabilir. Bunun uygun bir yanıtı. “Acaba size yardım edip edemeyeceğimi, benim sorunlarımın ve gereksinimlerimin sizinkilere karışıp karışmayacağını mı merak ediyorsunuz?”

• Yavaş yavaş materyal hakkında seçici olmaya başlanır ama ilkece edilgen ve seçimsiz bir dikkatle dinlemek temeldir.

• Hasta da neyi nasıl söyleyeceğini (terapistine göre) seçmeye başlar.

• Sonuç olarak gene de dinleme, anlatma – eleme süreci seçici olacaktır ve olmalıdır.

• Danışman öncelikle bir önceki seansta aldığı bilgilerden etkilenecektir. 10-15 dakika sürmüş bir monolog ya da diyalog bir cümleyle özetlenebilir (vurgulanabilir). Böylece materyal değerlendirilebilir hale indirgenmiş olur.

• Materyalden danışanın düşlemine (iç dünyasına) yorumlayıcı olasılıklar beliriyorsa bu denenerek ortaya dökülür. Buradaki düşlem bilimsel çalışmadaki hipotez gibidir.

• Danışmanın düşünme görevini mantık sorusu çözme gibi görmek yanılgı olacaktır.

• Kendine hiç soru sorulmaksızın çözümlemesi, terapisi yapılmış danışan yoktur. Eninde sonunda danışman sorular soracaktır.

• Soru sormanın ilk ve önemli işlevi bir noktayı aydınlatmaktır. Yanlış anlamaları önleme, karışıklıkları netleştirme için sorunun yerini tutacak yol yoktur.

• Sorunun bir işlevi de ek bilgi sağlamaktır. Bu ek bilgiyle bir varsayım desteklenebilir veya zayıflatılır.

• Soru sormanın başka bir işlevi danışanı bir konuyu gözden geçirmeye yüreklendirmektir.

• Soru sormanın en uygun yöntemlerinden biri, danışanın son cümle ya da paragrafının soru biçimine sokulmasıdır ve be genel olarak bir olumlu pekiştirmedir. (Danışanın düşünme zincirini araya girmeksizin sürdürür/güçlendirir.) Böylece diğer girişimler gibi sağaltım gidişini etkiler.

• Sağaltımın gidişiyle ilgili sorular sorulmalıdır doğallıkla.

• Yalnızca terapistin ilgilerini doyuran sorular yersizdir.

• Danışman çok az kişinin sormaya cesaret edebileceği soruları sormakta serbest hissetmelidir. Kendi vücuduna karşı ilgisiz danışana örneğin: “Vücudunu kime ait sanıyorsun? Anababana, tanrıya, kendine?” Örneğin danışanlar başlarına bir şeyler geldiğini anlatırlar; “Onlar yalnızca başına gelen şeyler miydi, yoksa sen onların başına gelmesi için bir şeyler yapmış olabilir misin?”

• Bir sorunun soruluş biçimi olası bazı yanıtları hazırlar ve bazı yanıtları engeller.

• Danışmanın danışana hissettirmesi beklenen tutumlar: fark edilmiş, kabul edilmiş, saygı duyulan.

• Hastanın soruları karşısında:

1. sessizlik

2. doğrudan yanıt

3. “neden soruyorsun?”, “ne düşünüyorsun?” gibi bir soru

4. doğrudan yanıt peşinden “neden soruyorsun?”

5. bir yorum

• Terapistin düşüneceği: “Neden bu soru soruldu?” Nedenini biliyor olduğuna inanıyorsa yanıt bir yorum biçiminde olmalıdır.

• Yorum, yorumlama, özetleme, yeniden çerçeveleme, yüzleştirme, bilgilendirme..

• Danışan suçlu hissetmesinden dolayı görüşmeye neden geç kaldığına ilişkin soruya savunmacı davranabilir.

• Tecavüz fantezileri yaygındır, yasaklanmış cinsel dürtüler için çocuklukta sorumluluk azaltıcı işlev görürler.

BAŞETME DÜZENEKLERİ

• Savunma düzenekleri zaman içinde oldukça sabit olmaya eğilimlidir ve kişinin yaşama uyumu, zorlayıcıları ele alışı ve kendilik saygısını oluşturma kapasitesini öngörmeye yardım eder. Bu aynı zamanda hangi psikoterapiye yatkın olup, terapinin nasıl yapılandırılacağı açısından da önemlidir. Eyleme vurmaya yatkın olan hastalar yeniden yapılandırıcı terapiler için daha az uygundur. Böyle bir çalışma sırasında bunaltının ortaya çıkışı kaçınılmazdır.

KAYIPLARA TEPKİ

• Ayrılma ve kayıplar, diğer insanlarla ilişkilerin niteliği ve duygusal tepkilerin belirlenmesinde çok önemlidir.

• Çocukluktaki kayıplar ve çatışmalar dikkatlice araştırılmalıdır. Anababa veya sevilen birinin ölümü, anababa boşanması, sık yer değiştirmeler, kardeş doğumu, okula başlama..

• Okul açısından iki olay özellikle önemli: Okula ilk başlama ve yüksek öğrenim için evden ayrılış.

• Ergenlikteki genellikle önemsiz gösterilmeye çalışılan kayıplar araştırılmalıdır. Örneğin akademik, atletik, toplumsal yarışmalardaki düş kırıklıkları, ilk duygusal maceralar.

• Erişkinlikteki kayıplar da önemli olabilir. Anababa ya da kardeş ölümü, ayrılma/boşanma, eş ölümü, büyük iş değişiklikleri..

ÖNCEKİ PSİKOTERAPİ İLE İLİŞKİLER

• Etkileşimin niteliğinin değerlendirilmesi döneminde önemlidir. Olumlu mu olumsuz bir deneyim olarak mı algılandı? Bu deneyimden ne öğrendi? Psikoterapinin sonucu olarak şimdi eskisinden ne şekilde farklı?

• Psikoterapi sırasında ne tip bir davranış bekleniyordu?

• Bazen eski deneyim çok travmatik olmuş olabilir. Örneğin terapist terapi sürmekteyken ölmüştür.

Danışanın değerlendirme sırasında şimdiki terapistle ilişkisi..

• Terapide denetleyici olma çabası gösterdi mi?

• Yardım için edilgen kabullenicilik var mıydı?

• Giysi ve/ya da davranışlarında kışkırtıcılık var mıydı?

• Oturumdan oturuma değişiklik var mıydı?

• Önceki oturumda tartışılmış bir konunun yeniden değerlendirilmiş olduğunu gösteren yeni materyal getirdi mi?

Deneme yorumları:

• Hasta için öykü konularını gelecek yönelimli bağlantılandırma denemeleri olabilir.

• Yüzleştirme, yorumlama biraz olabilir. Bunlara deneme babında yorumlama denebilir.

• Bu denemelere hasta tepkisi de yakından gözlenmelidir. Hızlı bir inkar mı? Ek bilgiler mi geldi? Deneme yorum savunmacılık mı doğurdu?

• Gelişim öyküsü alınışında kronolojik ilerleme çabası gerekli değil ve üretici görünmüyor.

UYGUN YAKLAŞIM SEÇİMİ

• Terapist tek bir sağaltım tipiyle evlenirse korkarım terapi hastaya değil, hasta terapiye uymak zorunda kalacaktır.

• Her adayı kısa bir psikoterapiye almak, daha sonra uygun mu değil mi seçimi yapmak iyi başlangıç olabilir.

1. Kişi akut sorunu/zorlanımı için mi yardım arıyor, kişilik değişimini mi hedefliyor?

2. Bilinçdışı güçlerin farkına varma kapasitesi var mı? Yoksa desteklenmek, üstünün örtülmesi gereksinimi var?

3. Kişisel sorunlarla mı ilgilenmeye yoksa evlilik sorunlarını mı çözmeye yatkın/yönelik?

4. Sorun alanlarına girmek mi, yoksa sadece ilaç almak mı istiyor?

• Monosemptom hipokondriyak psikoz (ağır hastalık hastalığı) psikoterapiye dirençlidir.

• Kayıp ve korkuyla ilgili durumlar boşalımlı, destekleyici, yorumlayıcı psikoterapilerden yarar görür.

• Paranoid (ağır kuşkucu) durumlar medikal olmayan girişimlere dirençli olabilir.

• Terapiye kişisel güdülenme çok önemli olabilir.

• Yapışkan/asılan hasta: Terapinin bitmesine karşı somatik belirtiler, çaresizlik, özkıyım tehditleri ile tepki veren hastalardır. Dış ilişkilerinde etkin olmaya özendirilmelidir. Hasta-terapist ilişkisinin biçimi baştan itibaren iyi izlenmelidir.

• Yaşamları monoton, doyurucu olmayan hastalar terapiyi bir yaşam yardımından öte bir yaşam biçimi olarak ele alabilirler. Önceden terapiyle aşırı ilgilenmiş olma bunun bir habercisi olabilir.

• Bağımlı şükran hali, özel ilgiyi hak etmiş olma hali terapi ilişkisinin gözden geçirilmesini anımsatmalıdır.

• Terapist pek az öneriyor, hasta pek çok istiyor olabilir. Ama eskiden varsa bile, dikkatle dinleyen, konuşmayan sfenks benzeri terapist artık kabul edilemez.

Terapinin amacının belirlenmesi:

Haftada bir görüşme ile:

1. destek

2. kendinin daha fazla farkına varma; güçlü yanların farkındalığı, güçsüz yanların kabulü, geliştirilebilecek gizil güçleri keşfetme

3. belki başka zorlayıcı belirtilerden kurtulma

4. karar verebilir, uygulayabilir hale gelme hedeflenebilir.

• Bazıları için terapi yararlıdır, ama zorunlu olmaktan uzaktır. Onlara seçimlik süreç olduğu açıklanmalıdır.

• Riskler belirtilmelidir.

• Örneğin bir hasta evliliğini, merkezi ilişkilerini değiştirecek seçimler yapabilir.

İçgörü yönelimli psikoterapi:

• İlk hedef kendilik bilgisini arttırmaktır.

• Eski kalıpların yeni günün yaşamını nasıl etkilediği, biçimlendirdiği incelenecek ve inatçı bunaltı, suçluluk, utanç, çökkünlük duygularının kökeni aranacaktır.

• Sonradan bu terapideyken büyük değişiklik yapmama kuralı kondu (evlilik/ boşanma/ büyük iş değişikliği)

• Serbest çağrışım: Hoşnutsuzluk doğursa da, önemsiz, ilgisiz görünse de akla geleni söyleme kuralı.

• Yorum, yorumlayıcı açıklama, soru, direnç, gerileme (regresyon), düşlerin yorumlanması, değerlerin yargılanması, aktarım, karşı-aktarım gibi kavramlarla çalışılır.

• Psikoterapide seans süresi 45-50 dakika olabilir.

• 15-30 dakika da olabilir.

• Sıklık da belirlenmelidir: Haftada 5 seanstan, ayda bire kadar seçilebilir.

• Terapinin biçimi (terapi içindeki davranış) değişecekse, terapist değişikliğinin önerilmesi yararlıdır. Yoksa çok zaman ve enerji alır.

• Abuk benzetmeler, ilintisiz referanslar, dolaylı iletişimler, yerleşik varsayımlar (önyargı), dükkan sohbeti terapi içinde verimsizlik ve sorun üretici danışman sorunları olabilir.

• Danışanın ahlak ve değerleri, geldiği sosyal sınıfa göre değerlendirilmelidir.

• Neyin konuşulması gerektiği, terapistin hastayla aynı sosyal sınıftan gelmesi nedeniyle çözümleme dışında kalabilir (terapistin kör noktaları).

• Terapistin üslubuyla vereceği nitelikler, anlama, dikkat, arkadaşça olma, sıcaklık, hoşgörü (tahammül), yardımcılık…

• Yetkeci (otoriter) duruş, hastaya bağımlı olma karşıaktarım ve aktarımı artırabilir, içgörü gelişimini gizleyebilir, terapiyi sonlandırmaya neden olabilir.

• Sadece ilaçlıyken veya sadece ilaçsızken etkili olabilecek bir öğrenme biçimi mi terapi?

• İlaç kullanmaya başlayanın kendilik saygısı düşer.

• Bazı toplum kesimlerinde psikoterapiye yüksek değer verilip, ilaç kullanma ikinci sınıf bir sağaltım olarak görülebilir.

EVLİ ERKEKLE AŞK

Evli erkekle ilişkideki kadın bazen erkeğin ailesini koruyuşunu onu koruyuşu gibi benimsiyor. Erkeğine evliliğini anlattırması, dış kadını evliliğin gizli ortağı yapabiliyor. Bazı ikinci kadınlar eş ya da aile ya da çocukla ilişkinin düzeltilmesi, ilerletilmesini misyon ediniyor. Bu belki arzu doyumuna karşı vicdan ödünüdür, borç ödemesidir.

Bazı ikinci kadınlar tam birer femme fatale’dır, onlar yaşamlarını savaş alanında sürdürdüğünden genellikle yadım isteyen, acısından ağlayan koltuğunda olamazlar. Kadınlığın her türlü açık ve gizli olanağıyla sahiplik, kale ele geçirme savaşındadırlar. Gebe kalma, çocuk doğurma, gebelik tehdidi bunların atak yapma girişimleri olabilir. Gene kadın aile veya klanının kıyıcılığından korkusuyla, erkeğini korku ortağına dönüştürebilir. Gerçekten medya – töre cinayeti bağlantıları bu konuda fikir verebilir. Çok ince ve sarp sırat köprüleri var.

Bazen evli erkekle sevgili olan kadının kendisi de evlidir. Onun da arzu bakımından muhasebe açığı, düzen bakımından kaybedilmemesi geren mevzileri olabilir. Bu ilişki ve aldatma kurumsal halde sürdürülebilir, geçici bir sübap olarak başvuruluyor olabilir.

Evli sevgilisini trafik kazasında kaybeden bir kadın anımsıyorum. Sevgilisinin mezarına çiçekler yığmak için görünmez adamlıktan nasıl çıkacağını bilemiyordu. Gizlice, kayınlarından kendi tek kişilik töreni ve çiçek festivali için izin istedi. Kaybettiği sevgilinin düzenini asıl koruyan, asıl fedakar olmayı sürdürüyordu, fedakarlıkta sınır tanımıyordu. Bu tavır hem kendi ruhuna sert, buyurgan davranmayı çağrıştırıyor, hem de vericilik üzerinden güç ve meşruiyet kazanmayı akla getiriyor.

Yasal alanda, şimdilik, hakkı olan [aldatılan] ve yasadışı, hırsız konumunda olanlar [aldatan] karşı kutuplarda. Gündelikte ise bu roller, konumlar birbirini dışlayıcı değil, yan yana. Güç ve alan mücadelesi zıt düşman kamp kadınları aynı zamanda komşu yapıyor. Örneğin, toplumsal sözleşmede evlilikdışı çocukların, evlilikdışı ilişkilerin medeni hakları artırılsa kadın-erkek etkileşiminin dengesi değişime uğrayacaktır. Devlet/toplum görünen ve görünmeyen ilişkilerin bir tarafı olduğunu hemen hissettiriyor. Yasalarında, toplum kolaylaştırmasında, zoraltmasında, baskı gruplarında.

Ruhsal planda, yarı zamanlı sevgililik asıl evliliğe destek ve doyum veriyor olabilir. Uzak kadının evliliğe, aileye, geçmişine uzaklığını, öfkesini yansıtıyor da olabilir. Gayrı resmi de olsa uzun, uzayan, taraflarda iz bırakan tüm ilişkileri ruhsal açıdan evlilik sayıp kumalık, karılık, dost tutma, imam nikahı gibi bildik kalıplar üzerinden açıklamak ve ruhsal-toplumsal yasallık kazandırmak değerli olabilir. İlişkinin adlandırılması, zorlayıcı duruma hakimiyeti, diğer rol alanlarla hesaplaşmayı ve geleceğe rota çizilmesini kolaylaştırabilir. Alan çok geniş ve karmaşık, her köşeden işlemeye, özdeşime açık. Çok su kaldırır. Gene Marcel Proust bacı söylesin:

“Yasalar tarafından onaylanmayan ilişkilerden, evlilikten doğan akrabalıklar kadar çok ve karmaşık, ama daha sağlam akrabalık bağları doğar. Bu kadar özel türden ilişkileri bir yana bıraksak da, gerçek aşktan kaynaklanan gayrimeşru ilişkilerin ailevi duyguları, akrabalık görevlerini sarsmayıp aksine pekiştirdiğine sık sık şahit olmaz mıyız? Bu durumda gayrimeşru ilişki, evlilikte anlamsız olabilecek birçok şeye ruh katar.” Mahpus’tan

TEKİNSİZ MUTLU RASTLANTI

Cintekin

En zoru ilkiydi, bana göre ilki. Kendi köyümde fotoğraf gezmesine çıkmıştım. Nasıl görünüyorlar diye her kareyi sıcağı sıcağına makinede görme arzum var. O yüzden karelerimi siyahbeyaza kolay kolay sonradan çevirmem, çektiğim tonu nasıl istiyorsam o an belirlediğim haliyle kalır. Bir kaya kitlesine bakarak çektiğim kareyi kontrol ederken birden irkildim: Orada bir çift göz bana bakıyor. Çok etkileyici ama bunu ürküterek yapıyor. Tüylerim diken diken oldu.. Erkekliğe toz konduramadım, seferi daha yeni başlamışken bitiremedim. İçimden sesler tartışıyor: O şey cin gibiydi, onu anladık. Fakat, o taşın veya o yerin cini miydi? Yoksa hareketli ve peşimden gelebilir mi? Düşünüşün anlamsız olması beni kurtarmıyor. Yürürken ister istemez arkamı kolluyorum, bir şey beni arkamdan izliyor mu bakınıyorum. Usul usul yeni kareler alıyorum. Hemen hepsi yaşadığım ürpertiyle renklenmiş oluyor, ama fotoğraflarda etkiyi benden başkası görmez.

Geze geze tepelik, tüm ovayı yukarıdan gören Verici Tepesi’ne kadar gittim. Ovayı alışkın olduğum üzere yukarıdan ova boyu taradım. Normalde bu bakış gıda gibidir, koca çanak altında serili olur. Yama yama mozayiktir, döşelidir ova. Ne mümkün, orası da değişmiş durumda. Bir esen var, kulağımın ne sakin sessiz durmasına ne bir net ses duymasına izin veriyor. Sanki bana bir şeyler hava yoluyla hücum ediyor. En azından selametle karşılamıyor, geri çekilmemi, def olup gitmemi ister gibi. Yolu kısaltmak için çallık içinden eve doğru yönelecek oluyorum. Aha, bu kez de yıllardır insan yüzü görmemiş olan çalılar ormanlık gibi olmuş, sıkalmışlar. Aralarında domuz, yaban domuzu izleri görür gibi oluyorum. Gayet mantıklı, gelmişlerdir. Bu sefer bölge hafif ıssız diye, eskiden buralarda canavarların, kurtların olduğu, bazı hayvanları kaptıkları aklıma geldi. Acaba tam burda biri bana rastlamak ister mi? Belki hiç kalmadı kurtlar. Olsalar bile karşılaşma en iyi olasılıkla kışın karlı, çetin koşullarda olur. Sen var bu mantığı içime anlat.

Hiç bir yüküm olmadığı, keyfi bir geziyi çocukluğumun mekanlarında yaptığım halde eve nefes nefese döndüm. Sanırsın yorulmuş ve üşütmüşüm. Akşamına ateşim çıktı, grip başladı. Çoluk çocuk sağaltıma seferber oldular. Sebebimi fotoğraf makinesinden yakınlarıma gösterdim. Bereket utanmaz cin, o kötücül şey hiç saklanmıyor, bakan herkese kendini gösteriyor. Önce her bakışımda ürperti alıyordu. Korkuya teslim olmamak için üst üste yüzüne yüzüne baktım. Kendimi yüzleşme sayısıyla bir parça güçlendirdim. Bendeki etkisi hiçbir zaman sıfırlanmadı.

İstanbul’a döndüğümde can arkadaşıma danışma, paylaşma gereği duydum. Çok zor bir macerayı başarıyla atlattım şişinmesi ile “Bugün ben bunu gördüm” yakınması arası bir açılış. Bereket ondan çok daha temel bir güzellik aldım. Yaklaşık olarak dedi ki “Zaten biz hepimiz Yukarısının (varoluşun) eteğinde kucağında değil miyiz? İster cin olsun ister şeytan, karşılaşman gerekiyorsa karşılaş. Kaderiniz büyük Bütünün elinde değil mi?” Sonuçta o apaçık inançlı, ben Tanrısız örtülü inançlıgillerdenim. Duyduklarım daha geniş bir çerçeve algılamama yardım etti. Kendi üstüne gitme çözümümün zavallılığını önemsemedim.

Onun ekran imgesini her zaman sakladım cep telefonu koynumda. Kolay ulaşılır bir yerde tuttum. İsteyene, meraklanan herkese gösterdim. Gizli varlıktır, açıklanması tarikat yasa ve göreneklerine aykırıdır gibi yapmadım. Adeta görünmek, açılmak isteyen oydu! Karşılaştığımızda o bir yer cini, bir taş cini olsun görüyordum. Artık aksine tam çekindiğim gibi eylemci algılıyorum. Hem benimle geziyor, hem başkalarıyla tanışıyor. Bir etkisi olmasına susamış. Bu uğurda tepelenmeye yenilmeye de aldırmıyor sanki. O benim kişisel tekinsizim. Sonraki gezilerimdeki ürpertici karelerime abilik kaptanlık yaptı. Bir sergi içinde kendime üst başlık ararken hemen kendisi namına ortaya fırlayıp kolay bir terim olan “Tekinsiz”i ortaya sürdü ve bununla anılmaya rıza gösterdi.

Zor kare ortaya büyük güçlüklerle çıktı. Öteki ürpertici kareler kendi süreçlerinde tıkır tıkır tıkır belirlendiler. Onları bir araya toplayan ise onlar kadar güçlü ve sanatsal görünmeyen bu kıllı siyah beyaz Tekinsizim oldu. Ne kadar hastalandırsa, zaaflarımı serse, yine de dost.

AKIL HASTANESİ DÜŞÜ

Düşümde birçok kapalı servisin akıl hastası tedavilerini göstermeye isim listeleri var. Gözlem defterleri isimlerden ibaret. Hatta bazı defterler kare not kağıdı çapında, ama cilt cilt kalın kalınlar. İsmail Güzelsoy yerine İsmail Güzelyaşlı adını seçebildim. Tanıdık, askerlikten. [Burda bir köşeli ayraç: Düşü kaydederken kaç kez üstünden geçtiğim halde asıl gördüğümün askerden tanıdığım olanın Ali Güzelsoy olduğunu, İsmail Güzelsoy’u başka yerden tanıdığımı görmezlenmişim.] Bu tutuklu servisi saydığım esasında asylum (koca tımarhane) tipi kapalı servis. Düşte tutuklu servisiydi ama herhangi bildik bir kapalı servisten özelliği ve farkı yok. Düz açık mavi pijama tipinde giysiler. Solukluk, ruhsuzluk rengi benim için. Yüksek mi yüksek tavanlar, eşyasızlık, gri duvarlar. Eski tanış hastalar…

Ayrıca binada doğuya doğru diplerde bir hemşire odası var. Kahvaltıdalar, bir aradalar. Taa, tavana yakın parmaklıklı pencereler var, binanın kuzey yakasında. Alel acele merhabalaştıktan, biraz oturduktan sonra gözümü yukarılardaki ufacık pencerelere dikiyorum. Dışarıda yakında olduğunu hesap ettiğim ağaçtan armudu almaya çıkmak üzere o pencereye tırmanıyorum. (Binanın kuzeyindeki armut ve konumlanışı benim köyümde Kabaarmut denilen mevkideki bize evimiz kadar kıymetli on dönümlük sulak darı tarlamıza denk geliyor. Bina demek ki tam bizim tarlanın içinde sayılır -bizden, benden.) Önceden görmediğim ve fark etmediğim biçimde demir parmaklıklılar. Çıkış -yoksa kaçış mı, ben öyle düşünmemiştim- çok zor! Hastane güya İstanbul’da, kentte. Hemşire odası doğudaydı, çıkış kapısına yakın, daha beride ve batıda sağlık memuru odası var, daha ufak. Sağlık memurunun güzel yüzlü düzgünlüğü, odasında uyuyuşum. Çok yorgunum ondan uyuyorum. Orada ziyarette gibi ve geçici bulunuyorum. [Uyanık düşünce: Hani kaçacaktım?]

Akıl hastanesi binası, bu kapalı servisler bizim darı tarlasının orada. Bazı hastalar kaçış arıyor bazısı kabullenmiş. Geziniyor, oturuyor, bulunuyorlar. Koltuklar uzanınca-açılınca ayrıca 100 yatak oluyor dedi sağlık memuru. Düğüncü kalabalığını ağırlar. Hastalar, içerinin sakinleri güneş arıyorlar. Yattım, uzandım sağlık memurunun odasında. Çok yorgunum ama zaman kaybı farkındalığı var. Sağlık memuru da benim kenarımda uzandı kestirdi galiba. Benim gibi başkaları da girebiliyorlar; dışarıdan ziyaretçiler var.

Oraya geliş nedenim, ağaçtan armut gibi bir şey koparıcam, sonra gidicem, acelem var. Gereksinim o. Şehre veya eve dönmüşüz, ailem beni bekliyor. Şehirde veya ülkede fırtına, karışıklık gibi bir şey olmuş. Araçların çoğu arızalı veya kazalı. Herkes kaza yapmış, araçlar hasarlı ve onarım bekliyor. Tüm şehir öyle. Bizim üç aracımız varmış, ikisi kazalı, onarılacak, biriyle hareket etmişiz, hafta içinde ötekilere baktırılacak. Biz bu fırtınalı tatilden dönmüşüz, günlerden pazar, benim alacağım (armudu?) alıp eve gitmem, gelecek haftaya hazırlanmamız gerek. Yorgunum, sakinim, sadece acelem var, oyalanıyorum. Kapalı serviste nasıl bu kadar dakika geçirdiğime, onların yaşamını nasıl ince ince gözlediğime şaşıyorum.

Bakırköy’den hemşire arkadaşım Nazmiye’yi de gördüm serviste, hemşireler odasında. Grup olarak garip bir uzaklıkları ve kendi arasında toplaşmaları vardı. Sağlık memuru iyi ama. Hemşire odasında Nazmiye’nin kalıbında, ona benzer bir kız daha vardı, yanlışlıkla mı, rastlantıyla mı çok sıcak merhaba dedim, dokundum. Sessizce şaşırdı, renk vermedi, sırasını atlattı. Hemşire defterlerinde rapor yok, satır satır sadece hasta adları var. İlgisizliğin, yalnızlığın liste hali…

Dışarıda bir bölüm daha gezicem, birilerini görüp pazar günü ve tatil sonu dinlenmesini tamamlamaya eve gidicem. O ortamda kocaman kübik yapılı tımarhanenin asıl kitlesini gördüm.

Bazı hasta grupları şadırvan gibi piramidal yuvarlak koltukta. Herkesin sırt sırta halka olur gibi oturduğu. Bazısının yarı açık kapısız koğuşları var. Bazıları ayak üstü toplaşmışlar, bazısı eğilmiş veya oturmuş kendi başına. Koğuşlar genelde kapısız, eşyasız. Kalın, iri duvarlar mekanı belirliyor. Mavi ve gri. Koridorlar, koridorlar. Üç ana dilim koğuş şeridi, aralarında iki büyük geçiş koridoru varmış da dönüşte farklı koridordan gelince daha çok deli görmüşüm. İçlere doğru giderken sağdan, insanın az olduğu koridordan ilerlemişim.

Delilerde hiç kaba gürültü yok. Sessizce düşünüyor, aranıyor, bakınıyor veya kabullenmiş oluyorlar. Sanki sessizlikle anlaşıyorlar. Tamam tedirgin edici ama korkutucu değil. Saldırgan değiller, bir kısmı orada kalıcı bir kısmı kaçak ruhlu. İsim listesi ortak bağımız. Biz de isimliyiz, biz de akıl hastası adayıyız. Hemşireler de öyle. Onlar bunu biliyor, diğerlerinden daha iyi biliyor. Kalabalık ve arta kalanlar bu ortak bağı düşünmüyoruz. Örgütlenme yok, örgütsüzlük var. Hayvani, koklaşır gibi haberleşme ve anlaşma var. Deliler de dağınık ama birbirini anlıyor, anlayışla karşılıyor. Koca bir halk toplumu gibi değiller. Onlardan biriyle el ve baş selamıyla tanışlık teyit ettik. Çarşıdaymış gibi kaldı. Konuşmadık. Ben de az konuşuyordum. Bir acelem vardı. Hep pencerelere ve çıkışlara baktım. Ben geçici ve konuğum diye düşündüm. Nedenlerim var ve acelem var. Ben deli olsam veya deliysem kaçak tavırlı, çıkış arayan biri olurdum, öyleyim.

Hemen dışımızda kuzeyde tarla sınırını çevreleyen su argı var, tarlamdan biliyorum. Hastanenin yapıldığı yer en değerli tarlamız olan darı tarlası. İçeride koğuşlar ve koridorlar var, kapı ise çok az veya yok. Girişler var, gölgeler ve aydınlıklar var. Bölmeler koridorlar var. Tavanlar çok yüksek. Dışarıda da bir hareket var. Kuzey ve sokak tarafında. Güney tarafına ya gitmedim ya belki pencere bile yok. Çok büyük, komple tek çatı bina olmalı. Tutuklu servisi ama düşününce tipik kalabalık kapalı psikiyatri servisi. Tutukluluk dışarı çıkış olmayışından, nöbetçili güvenlikli kapıdan.

Tekrar akıldan geçiriyorum, ağlama bağırma yok, kabullenme ve sessiz arayış var. Delilik bir bilmeme hali değil. Deliyken çok iyi biliyorum, kendimden eminim. Ama dünyadan, şeylerden kopuğum gibi bir hisse kapıldım. Örneğin yeri ortamı hem içinden hem dışından çok iyi biliyorum. Ama deli tekrarı biçiminde yerli yersiz hep aynı aynı şeyi, biteviye ve etkisizcesine düşünüyorum.

İnsanın bir tasarısı, gözünü diktiği hedefi olunca deli de olsa odaklı ve anlamlı yaşıyor. Başarsın başarmasın. Düşte bir sarı armut tanesi alıp geçip gidiververme tasarım tüm akıl hastanesi düşü boyunca beni diri ve dışarıda tuttu. Bir deliden hiçbir eksiğim olmamasına karşın ruh olarak dışarıda ve planlarımdaydım. Bir içeride kalmışlık gerçeğim vardı, bir de karşı kutup olmamışlardan yani olacaklardan tasarılarım. (9 ekim 2018)

Ek ve eşzamanlı düşler (çoğu Düş Ekimi)

Rüyamda eşim İnci bir ev almaya girişiyordu. Aracı olan adam haber veriyor, “Yirmi bin lira, hemen alın,” diyordu. Daha uyanmadan, rüyada bile “O İki yüz bin liradır, ama olsun alırız,” diye düşünüyor, destekliyordum onu. Memorial hastanesinin orada haber almışız. Arkasındaki mahalle geniş bahçesiymiş, köprüler, sular da var. Suların kenarında telefon görüşmesi yapıyorum. Çok umutluyum. (11 ekim 2018)

Ölmüş arkadaşım Hakan’ın yazlığına tatil ya da gezi yapar gibi ailecek konmuşuz. Ölü sandığımız Hakan Amerika’daymış, tam biz evdeyken çıkageliyor. Aynı eski suratı, hafif olgunlaşmış, durulmuş ama bildik biçimde sırıtıyor. Tokalaşıyor ve yanaktan öpüşüyoruz. Pencere kenarı veya geniş balkonda somya yatak gibi bir şey var, onun üstüne sırtımızı duvara vererek oturucaz. Tam Hakan’ın oturduğu, benim de oturacağım kenarda sırt tarafı tam dolu değil. Nasıl yaslanıcaz? Sanki pencere gibi bir boşluk veya oyuntu var. Hakan daha kolay yerleşmiş, kabullü. Ben temkinle, ölçüyle yanına oturmaya çalışıyorum. Hakan “Bu herif iyiliğime mi kötülüğüme mi böyle şakacı ve senli benli” çözmeye çalışarak bakınıyor. Ben biraz utanmaz gibi veya şaşırdığımı belli etmez gibi, “Bizde bavul ve eşya çok, onları dağıtmaya devam edicez her halde,” deyip bavullardan gösterişle birkaç giysi daha çıkarıyor oraya buraya saçıyorum. Karım kızım da burada. Hakan’ın aileden kimse yok veya bir kişi var. Evine konmuşum da sanki gelmesi beni rahatsız etmiş, renk vermiyorum. Zaten gece öyküsünü ve görüntülerini anımsamadığım önceki düşümde Kocampaşa’daki eski asistanlık evimizdeydim. (12 ekim 2018)

[Şu sıra kısa hatırladığım ama görüşü uzun olan alacakaranlık düşler görüyorum.] Geçen günkü düşümde üç kişi bir daireyi, evi adam etmeye çalışıyoruz: Veteriner Şeref, psikiyatrist Ayşegül ve ben. Bütün düş gecede veya karanlıkta geçiyor. Nasıl bir şeyler görebiliyorum şaşıyorum. Dip köşe temizlik yapmamız gerekiyor. Daha önce de orada biz oturmuş olabiliriz. Belki daire benim, ötekiler sadece yardım ediyor. Ama çabamıza bakılsa ev Ayşegül’e verilir. Kırklıyor evi. Ben de köşeden, derinden bir şeyler çıkarıyorum. Atıyor muyum, grupluyor muyum belirsiz. Tek olsam yılardım. Aylar veya yıllar boyu bakımsız kaldığından sanki ev kararmış ve kirlenmiş. Uyandığımda hem Şeref hem Ayş’a minnet doluydum. Daha uyandığımda Ayş’ın aynı zamanda Ali arkadaşımın simgelenişi olduğunu düşünüyorum. Ona (Ali’ye) dişillik ve ruhçuluk atfetmiş olabilirim. Gündelik yaşamda her iki erkekle, ayrıca Ayş’la rahat ve yaratıcı hissederim. Belki düş “Tekrar yaratıcı ol,” diyor. Veya kendi keşfedilmemiş pisliklerime bakayımmış. Bu sabahki düşümde ise köyümüzde askeri darbe olmuş. Askerler basmış, bizi ovadan tarlalardan yürüyüp çaydan geçip Seki tarafına iltica etmek üzere taciz etmiş veya ölümle korkutmuşlar. Çoluk çocuk, yaşlı ve genç kadınlar, erkekler olarak ufak yollu bir mülteci kafilesiyiz. Sırtımızda taşıdığımız yataklar ve bohçalar var. Seki gibi görünen kasabada caddede kamp kuruyoruz. Bir yandan gizlenme çabası içindeyiz. Burada darbe olmamış ama askeri inzibat kolluyor, araştırıyor. Veya buraya da yavaş yavaş yayılacaklar. Üç beş askeri kontrol ederek bize yaklaşırken görüyorum. Göğsüm sıkışıyor. Ya yerin dibine girmeliyiz, ya görünmez olmalıyız, ya öldürüleceğiz, ya tartaklanacağız ve sürüleceğiz gene. Yere daha fazla kapaklanıyoruz, gündüz olduğu halde üstümüze akşam inmesi için yalvarır hissediyorum. Kalabalık olduğumuzdan hızlı hareket etmek olanaksız. Aynı zamanda bu grup bir eylem, oturma eylemi grubu gibi. Birbirimize yaslandığımızdan bunu hissedebiliyorum. Bu böyle gitmez. Galiba kardeşim Mustafa’ya, “Sağ taraftan, ters yön ve yollardan, dağlardan geçerek evimize varabiliriz,” diyorum. Askerler köy içini ve ovaları ablukaya almışlar da sanki evlerimiz boşaltılmış şekilde sakin ve askersiz. Uyandığımda bu mantıksızlığa hayıflanıyorum. Nasıl tekrar işgal altındaki eve gitmek istiyorum? Düşte ise bu fikrin gelişi bile bir hareketlenme ve umuttu. Yoğun bir çaresizlik ve çevrelenme hissediyordum. Uyandığımda baktım göğsüm ter dolu. Sil sil bitmiyor. Tüm gecemi almış gibi uzayan bir düş duygusu vardı. Unutmayayım diye iki sözcükle İnci’ye anlattım, işyerine gitmeyi bekledim. Şimdi beni aşırı yormadığını, sadece etkilediğini anlıyorum. Yoksa gerçekte bir solunum yolu enfeksiyonu geçireceğim de bu düş sadece hastalığın sıkıntısı veya ön sıkıntısı mı? (20 ekim 2018)

Bu sabaha karşı son uyandıran düşümde, Osmanlı Sarayı Topkapı Sarayı gibi bir yerin hem görüntüleri hem kesit çizimleri var. Bilgin veya bilge görünümlü belki sarıklı, belki kendisini görmediğim biri konuşuyor. “Bu sarayda ve saray gibilerinde,” diyor, “xxx (neydi bilmiyorum çıkaramadım) önemli değildir; boğulma ve zehirlenme önemlidir. Ölüm oralardan gelir.” Bunlarda da evelallah diyelim şu engin bilgili zat (kimdi?), bir de Şehmus değerlidir. Dert sahibi onlara başvurur. Zehirlenmede çok geç kalınmadıysa zehir ilacı yapabilen Şehmus veya ilgilisi karın gazı serbestleştiren bir karışım hazırlarlar, savuşturur adam. Kurtuluşunu zehri dönüştürülmüş pis zehir kokulu osuruğundan anlar. Oradan Şehmus görünüyor, gülümseyen, hatta belki sinir edici şekilde sırıtan suratıyla “Evet efendim…” onaylıyor, doğruluyor. O anda hem çok beğeniyorum Şehmus’u hem kıskanıp gıcık oluyorum. Niye ben değil de o? Bende başka bir yeti yetenek var mı? Bilmiyorum, hissetmiyorum, bana söylenmemiş. Ama çok üstünde durmuyorum, anlatılanı dinliyorum. Şehmus galiba Şahmaran sülalesinden geliyormuş. Üstüne eğitim de görmüş, eğilimi yetisi soydan inip gelmiş. Topkapı Sarayı’nın eskizi gözümün önünde. Atlama ve gözetleme burçları var. Çepeçevre ve ara haliçlerle suyla çevrili. Boğulmanın önemini gösteriyor. Bir yandan bir savunma suyu gibi. Derin ve belki ilaçlı, asitlidir suları. (30 kasım 2018)

Lise yatılılık arkadaşım Murat’ı bir hastanenin bodrum katı gibi yerde septik müdahele odasında ameliyata almışlar. Tam uyutulmamış, o da dinliyor ve görüyor. Çevrede bir sürü insan işlemi seyrediyor. Cerrah/ürolog girişen. Murat’ın tüm vücudu soyulmuş. Sedye veya ince yatak üstünde yatıyor. Sakinleştirici verilmiş. Ürolog elindeki bistüriyle büyük emek çekerek gerilimli kesiler atıyor. Bir kere göğsünün sol tarafında kalbin altı ve sağından ani kesiler. Kan çıkmasını görmüyorum. Kesiyi cerrah gibi değil doğrultu belirleyen fırça veya bıçak darbeleri gibi atıyor. Deri derialtı birden ortaya çıkacak ama daha görünmedi. Gene aceleyle, biyopsi sakinliğinde değil, acil girişim telaşında bu sefer vena saphena magna izdüşümünde bacağın iç yanından kasıktan ayak bileğine kadar çizgi üzerinde Murat’ın bacak kıllarını gene bistüriyle kazımaya başlıyor. Allah allah oluyorum, bu da nesi, ne yapacak? Yan taraftan Murat’ın hiç fena görünmeyen erkeklik organını dikizliyorum. İçimden helal, normalden iriymiş diye geçiriyorum. Murat hafif leyla, hafif devrede. Bir ara sanki yeni bir duruş vermek için Murat’ı kaldırıyorlar, belki kısaca ayağa dikiliyor. O sırada sorguyu derinleştiriyorum. Niye böyle yaptınız? Bu vahşice, doğrusu aseptik ameliyat olmasıydı, yangından mal mı kaçırıyorsunuz? Aslında ameliyatın ürolojik mi, kalp veya ciğer mi, bacak mı olduğu karışmış, belirsiz. Ne yaptıklarını bilmiyor olmalılar ama biliyor gibi davranıyorlar. Orada cerrah “Zaten zor ikna ettim, o yüzden böyle atipik bir durumda yapıyoruz,” diye açıklıyor. Kalabalıktan bir homurtulu onay dalgalanması. Murat da, “30 yıldır ihmal etmiştim, sağ olsun arkadaş razı etti,” diyor, doktorunun arkasında duruyor. Ortam çok karışık ve kaygı verici. Yerlerde kan ve parçalar zaman zaman paspas ediliyor veya tek tek bezle toplanıyor, orası var. Ama ürocerrah da büyük ciddiyetle, hem mühendis hem sanatçı gibi ciddi emek çekiyor. Kılları tıraşlarken mesela, yakından görmek için hızla bistüri kaydırırken kafayı gözü iyice yaklaştırıyor. Ben hem kaygılanma kutbuna hem samimiyete güvenme kutbuna aynı anda çekiliyorum. Cerrah ortadan uzun boylu, adını bilmiyorum, sakin ve neşeli, saçları sarı kıvırcık, burnu biraz laz kemerli, ince yüzlü. Kalabalığın onayıyla daha bir rahat ve özgüvenli oluyor. Kalabalık işsiz mi, yakınlar mı? Yakına benzemiyorlar, belki iş ilginçliğini veya tehlikesini yitirince ortadan kaybolacaklar. Benimse gitme şansım yok, yoğun şekilde oradayım. Oysa rastlantıyla görmüştüm, haberli çağrılı değildim. [D]üş beni uyandırdı, unutmamak için birkaç sahnesini o ara uyanıkken gözümde evirip çevirdim, kafama not aldım, sonra bir – bir buçuk saatliğine tekrar uyudum. Murat benim için içtenliğin, sahiciliğin, alçakgönüllülüğün temsilcisi. Otuz yıldır neyi ihmal etmiş olabilir veya ben neyi gözden kaçırmış olabilirim diye sormama neden oluyor. (1 aralık 2018)

Bir şiir var. Ya yazılan, ya çevrilen, ya uyarlanan. Adım adım, aşama aşama onu yazıyoruz ve üstümüzde deniyoruz. Çok yakışıyor. Elbise, giysi gibi. Nasıl oluyordu unuttum ama şiir giysi, şiirsi uyuyor mu diye gerçekten bakıyoruz. [B]ir cep telefonu zili sesi duyar gibi oluyorum, sonra İnci beni “Mehmet, Mehmet!” diye uyandırıyor. Uyandım. Bu düş bana bir haiku düş gibi geldi. (24 ocak 2019)

YER KILÇIK SU BALIK

Çankırı Ilgaz’ın köyü Hacıhasan’da yetişen 30-40 kiloluk beyaz Hacıhasan lahanası ünlüymüş. Kelem diyarı yani lahana ülkesi gibi. Lahana kolay depolanır. Ocak ayına kadar tarlada durabilir. Serin ortam olsun yeter, soğuk havada gelişir. İnekler de lahana severler. Pek çok özelliğiyle pancarı andırır. Ilgaz’da istiridye mantarına kavak mantarı diyorlar. Kanlıca mantarı ise kendisinden baharatlı. Oralarda ‘Kurt işleyen mantarı yiyeceksin,’ derler.

Ilgazlı avcı genç var. Yürüyüşü seviyor. Tüfekli ve sertifikalı. Avcının köpek de beslemesi gerekiyor. Av sertifikası bir masraf, belgeyi dondurmak zorunda kalmış. İstanbul’da av için yalnızca Beykoz çevresinde gezebiliyorlar. Kastamonu’da, Çankırı’da üç gün dağ bayır gezdikleri olurmuş. Avcılık ona ata sporu, torunlardan bir ona kalmış. Dağ yalnızlığı, köpek sesi, toprağa ait olmak, adrenalin. Sefere çıktıkça vücudunun vitesi oturuyor. Köpek sesi ona operanın yerini tutuyor. Köpek için fırınlardan artık ekmek toplanır. Satışı yapılan köpek ekmekleri de var. Babaannesi köpek hayranıymış. Benim ninem ise av köpeklerini boşuna zorluk olarak görürdü, gönülsüz beslerdi. Tepiti var, yalı var, tamamen de ekmek iş değildir.

Burada şehirde av yerine balıkla idare ediyor. Çinekop, istavrit; kafa dağıtmak için. Boğaz oltacılığına alışkın değil. Olta balıkçılığında sakin durmak, hareketsiz kalmayı becermek gerekiyor. Ilgaz’da elle balık tutarlardı. Kilolarca. Holta bilmezlermiş. 8-10 kişi dereye balığa birlikte çıkar, bağır çağır, tutuş pek güzel olurmuş. Çocuklar büyüklerin peşinden gider, büyükler çocuklara elle balık tutmayı öğretirlerdi. Sanat elden ele geçiyordu. Hem köyden çıktı ve tempoyu kaybetti, hem artık babası kaza geçirdi, kırığı var, eski seferleri yapamıyorlar. Çiftçinin tatil kışı yoktur, toprak da hayvan da her zaman belli bir ilgi ister.

Ilgaz’ın GDO’suz sarı kılçık pirinci vardır. Henüz endemik üretim patentleri, coğrafi işaretleme vesikaları yok. Bilen biliyor yine de. Zengin pirinci de derler. Sarı kılçık pilavını bilen İstanbul’da pilav yiyemez. Etli tereyağlı ve bol katkılı yapılır. 2017’de sarı kılçık pirincin fiyatı 8-9 lira arasındaydı. Büyük pazarlarda Tosya pirinci ünlüdür. Bilmezsen onun yerine Osmancık pirincini itelerler. Sarı kılçığı doğada yaban hayvanı yiyemiyor, deriye dokunursa çok kaşındırıcıdır, sert kabukludur. Sofrada yüzde yüz verim verir. Bir bardağı tüm aileyi doyurur.

Ilgazlı sıvı yağ istemez, sevmez. O bakımdan İstanbul’da dışarıda lokantaya bile gidemiyor. Ayrıca sulu yemek sevmez, bir de yemeklerde alıştığı tadı bulamayınca lüks harcama zehire dönüyor. Bu tutumluluğu değil, lüksü. Gördüğünden geri kalmama inadı. Organik yeme, tadı koruma bilinci. Salam sosise yatkın değil. Her sabah bir kaşık pekmez yutması gerekir. Bakkaldan nadiren peynir alır. Eti de nadiren satın alır. Ilgaz’da çok hindi beslerler. Orada hindinin adı ibi, hindi yavrusu ise ibi cibisidir. Evde kurban eti ve hindi eti buzlukta onu bekler. Şehir eti, sevmeden seks yapmak gibi. Doğa oksijeninin tadını özlüyor.

Sarı kılçık pilavı – İzmir’den

Bir 9 ekimde kardeşini yitirdiler. Anası üç gün önceden bilmeden yasını tutmuştu. O yas üç gün sürdü, gözünden şıpır şıpır yaş dökülüyordu. Herkesin iğli tarihi başka. Bui olacağı bilmeden fark etme olabilir. Tam bilme olsa çocuğu o yola gönderebilir miydi? Kardeşi ise sabah dalgını olabilir. Ilgazlının da traktörden düşmeleri olmuş, kazalı mazalı büyümüştü. 300 yıllık evlerinde tahta gevşeyip duvara, oradan kümese, kümesten yere düşmüşlüğü var. Römorktan düştüğü oldu. Bağ evinin önünde açılan direk kuyusuna düşmüş: Düşmek için fırsat kolluyor. Gene de hayatta, ayakta. Hayvan süstü, çoban kurtardı. Hem atik hem sakar olduğundan bunlar. Her sefer yoluna devam etmiş. Öte yandan el şakası seviyor, eli de bir ağır! O da babası da güreşe yatkınlar, onu babası güreş antrenörü gibi büyütmüş. Güreşin zevki için “alt üst kün pus” toplamı gibi hissettiğim “altüst kümpuz olurduk” diyor. O acılı günde ilçe dışında okuldaydı da, kısa süre köye gelmişti. Ondan çok daha becerikli olan kardeşi traktörle hız yapmış. Yanındaki arkadaşı gazlamış, devrilip altında kalmışlar. Hem ailenin yıldızı o değil kardeşiydi. Ondan sonra tansiyonları daha artmış, öne üste fırlamış.

‘Kötüyüm hamdolsun,’ demeyi öğrenmeye çalışıyor. Geliştiriyor. Orucunu aksatmıyor, çalışırken oruç tutmak ona ayrı ferahlık veriyor. İşyerinde yönetim laçka. Kişiye göre muamele. Yürümeyecek yöne zorla sürüklüyorlar. İşi ilkyardım ve acilden farksız, iyi dinlenmesi gerekiyor. Bereket babasını emekli ettirdi de, tapan ekmezse aylığı döke saça yeter. Burada onun pirinci, ekmek, yağ, nohut, fıstığı köyden. Kendi evinde olsa bir tuz bir çay dışardan alınırdı. Üç yüz yıllık yıllık dede evi anavarzalı. Bu tarihe sarılamazlar, olanaklar dar. Patoz vardı sattılar, mibzer işe yaramıyor. Kesenlik var çamurla suyu karıştıran, merdaneyle de toprak sıkılaştırılıyor. Biçere palet takılıp çeltik tarlasına sokuluyor. Ot ayıklamanın yerini kimyasal ilaç aldı. İlaçlanması sırt makinasıyla olurdu, traktör arkasına takılan boruyla üç yüz metre ilaçlama çapına kavuşuluyor. Çeltiğin hasadı ekim kasımda. Yukarı ovanın pirinçleri daha iyi olur. Çünkü pirinç güneşi ve nemi sevmez. Teknoloji pirinci çoğaltıyor, tadını azaltıyor.

Pirinç hasadı başladığında tarlalara biçer sokuluyor. Bir dönümden çıkan pirinç 25 kilo. Öte başı elli kiloya varabilir. Toptan satışı 6.5 lira, perakende 7.5, markette 8-9-10 lira. Ilgazlılar, onlar bir ölçüye kadar kendileri işleyip fabrikaya satıyorlar. Onların işlemesi kabuk soyumu. İşlemelerini sağlayan küçük çapta ekim yapmaları. Osmancık pirinciyle baldo tarladan kabuklu satılır. Pirinç hacim ölçeğine hak diyorlar. Hak 9-10 kilogram gelir. Esas ahşap haklar vardır, eskiden kalma. Boğumlu değil, terazi gibidir, bakraca da benzer, uzunca. Tohumu kendileri üretiyor, patentli ve satım işi değil. Sarı kılçık, kemikli etin buhar suyuyla on sekiz satte pişiyor. Onu yiyince başka şey istemezsin. Osmancık dolması adıyla tanınır. Düğün dernekte yapılır. Aynısı başka tür pirinçle yapılamaz. Ufacıktır, pişince çok artar. Normalde iki yüz kişiye iki yüz kilo pirinç gerekir. Onların sarı kılçığında elli kilo iki yüz kişiyi doyurur.

Onların elle balık tutmasında iki el de kullanılıyor. Yem kullanılmıyor. Heyecanla yaralanma zaman zaman olası. Bu balıkçılık balıkları güder gibi yapılıyor. Tuttuğunda, solungacına basınca duruyorlar. Yoksa tutulmaz, elde durdurulmaz. Balık tutarken de tehlike geçirmiş. Bir buçuk metre toprak altına doğru girmiş, ölümden dönmüş. Balık büyüktü, ağaç kökünün altına girdi. Peşinden dalınca kök arasından tuzağa girmiş oldu. Balığın kafasını tuttuğunda eli kafayı kaplamıyormuş. Solungacına parmak geçirdi sonunda. Toprak kök ve su içindeydi, olabilecekler kimsenin aklına gelmezdi. Bir çıtılkı bulmuş, köklerin arasından dönüş yolu bulabilmiş. Balığı bıraksa kolay kurtulacak, balığı da bırakmamış, tutmuş yanında getirmiş. Soluğunu su altında en fazla bir buçuk dakika tutabiliyor. Dede çağında balığı şalvarla suya oturarak tutarlarmış. Balık tutmak bir yana gırgır ve şamatası için giriliyor dereye. Girdi! Kaçtı! Kocamandı! Küfürler, gülüşler… Ufakken haftanın iki üç günü balığa giderlerdi. 15 temmuza kadar balıkların yavrulukları sürüyor, dere izni ağustosta başlıyor. Hedef elli kilo tutmak değil, yiyecek kadar. Tutulan balık bölüşülüyordu. Söğüt çatalına balıklar asılırdı. Solungacından asılıyor, yolu o. Tırıvırı denen bir olta takımı düzerlerdi. Üç dört beş gün bağ evinde kalır, tırıvırıyı akşamdan döşerlerdi. Devasa balıklar gelirdi. Babaanne balık pişirme ustasıydı. Unlamayla kızartma yapar. Tek geçer, eline su döken olmazmış. Babaanne gençliğinde bir olay yaşayınca balık pişirse de yemez olmuş, tek tük. Ocak ayında bile balık tutulur. Karda soğukta balık tutmaya giderler. O balık ölmeyi bilmez, tavada canlanırmış. Sıçrıyor, ev ortasına düşüyor! Bunu görünce babaanne ürküp balık yemeyi bırakmış. (Balık ruh ise, babaanne ruhtan korkmuş; artık ruhun ölmezliğine daha saygılı olsa gerek.) Ocak şubat gibi balıklarda yumurta görülmeye başlanır, o zaman tutmayı keserler. Kışın suya girmek de çok zahmet. Geçmiş yaşantı aynı sürüyor olsa, bugün köyden çıkmayı bile düşünmez. İstanbul’da nem onu öldürmek ister gibi, şehir yorup kendinden bıktırır gibi. Yalnızlık hayata küstürür gibi.

***

Şimdi birden bire bir hal geldi başına. Bir anlık dalgınlığıyla, trafoda elektriğin beş bin dereceye ulaşan bir alev topunu görmüş. Kumanda odasında yanlış hücreye dalarak enerji hattını kestiğini sandığı kabloya elini uzatmış. Eline yüzüne alev yürüdü! Yanmaz kıyafet olaydan sonra sarı kömür rengi almış, tıngır tıngır gevremiş. Cin çarpmasından beter. Geceleri düşünü tekrar tekrar uzun süre gördü. Düşte alevin yüzüne gelmesiyle uyanıyor. Artık prize dahi yaklaşamıyor. Büyük şeyler atlatan abileri kadar sabırlı ve sakin değil. En sevdiği, gönüllü yaptığı mesleğinden soğudu. Ailesinin gözü hala onda. Arada kaldı, yoksa doğasında işi üstlenmek var. Öteyi ve beriyi gördü. (Bizim yörede ötelik berilik olmak diye türevi var.) Ateşten, ateşle birlikte ışığın içinden geçti. İş arkadaşıyla sürdürdüğü didişmeli kardeşlik onu iyi kötü oyalıyor. Ne yapacak, iyiden iyiye şaşırdı.

Ilgazlının anıları, geçmişi eşsiz, dolu dolu. Günü sıkıntı içinde, çıkışı belirsiz, kendisi de kalmış karısız, eşsiz.

HALAM VE DÜŞÜ

“Aşe? Bu alt ekstremite ne olacak?”

Beyaz masa üstünde var gücümle cep telefonunu elimden düşürmüyor, programlarını, içeriğini temizleyip hızlandırmaya çalışıyorum. Masanın üstünde istemediğim bir kalabalık var(mış), ama bunun şalvarıyla masanın bir köşesine yatmış genç-orta yaşlı bir kız olduğunu geç fark ediyorum. Onu hem tanıyor gibiyim, hem tanımıyorsam gocunmuyorum. Yatsın varsın. Altına bir masa örtüsü koymuş, bacaklarını karnında toplamış, masa örtüsünü şekilsizce buruşturmuş. Uyuyor değil ama sessiz, yükünü hafifletmeye çalışıyor. Hayal gibi salona dalışını, sessiz hareketlerle kıvrılışını dikkat etmeden izlemişim.

Evde Özgür, çocuğu veya çocukları, olasılıkla eşim İnci, bu genç kız, olasılıkla kızım Yağmur, kızkardeşim Ayşe, Şavya (Şafiye) ninem var. Göründüğü kadar kalabalık değiliz, ev bazı değişikliklerle birlikte Samandıra’daki evimiz görünümünde.

Cep telefonunu düzenlemeyi bırakıyorum, veya sadece ara verdim.

Aklıma bir şey geldi. Evde bakılıp toparlanacak başka şeyler de var. Hemen kapı arkasındaki rafçık veya dolapçıktan bir ayakkabı veya çizme kutusu çekiyorum. İçinde bir çift çocuk bacağı olduğunu anımsamışım. Ne olacak, ne yapılacak bu? İnci’nin bilmesi gerekiyor, ama önce bir sorup hatırlatmam gerek. İnci salonda değil. Seslenebiliyorum, ona göstermenin yerini Özgür’e göstermek tutacak. Özgür bizim derimsi eski beyaz koltukta uzanmış. Görsün diye kağıt mukavva kutuyu gözünden aşağı düzeye indiriyorum. Yanında çocuk var, o işkillenmesin korkmasın. Çocuk görmeyecek şekilde koltuktan aşağı kadar indirip Özgür’ün yan gözle görmesini sağlıyorum. ‘İşte bu ne olacak? Bu çocuk bacağı ne olacak? Hatırlasanıza..’ Ben zaten biliyordum ama unuttuğum süre içinde bacaklar kokmuştur. Kendim de göz atıyorum; bacaklar bir çift eski ayakkabı gibi birbirine yapışırcasına dolanmışlar, derileri buruşmuş, suyunu yitirmişler. Hay aksiliğe ki kopuk oldukları üst bacak-karın tarafından kararma ve irinlenme de başlamış. Şimdi bunlar leş kokusu yayacaktır, belki kokmaları başlamıştır. Ben en iyisi fazla nefes almıyayım, koku duymayayım, ne yapılacaksa bir an önce öğrenip uygulayayım. Evde bir şeyler daha var bakılacak, hele ben burdan bir başlayayım. İnci’den talimatımı alamamış duygusuyla, birden köydeki evimize de benzeyen mekanda salondan çıkıyorum, elimde kutu, hamamlık veya tuvalet tarafında olan Ayşe’ye gidiyor ve ona soruyorum. Ona sorum ayak bacak da olabilir, “alt ekstremite” lafıyla da olabilir. Ayşe’den bir talimat alabildim mi? Sanki o da burun kıvırdı da bacaklar üstüme mi kaldı? Emin değilim, uyanmışım.

4 kasım 2018.

Bu düş beni de, garip düşlerime alışkın olan arkadaş çevremi de şöyle bir sarstı salladı. Neye yorumlayacağımı bilemedim. Nasıl örtünen bir düşse, unsurları ortaya çıkarken düşün işaret ettiklerini bilmeden, fark etmeden yaşadım. Ta ki 20 gün sonra rasgele eski yazıları, notlarımı elden geçirirken yakın geçmişteki düşe gözüm çarpıncaya dek…

Yanılmıyorsam gördüğüm düşten 8 gün sonra küçük halaoğlum halamın bacak kararması ve soğumasını haber verdi. Ameliyat ve kesme gerekebileceği hemen belli oldu. Düşten 10 gün sonra sol bacağı diz altından kesildi. 20 gün sonra ben onun ziyaretinde hastanedeydim. Düşün ana fikri olan görev, “Ne yapılacak” konusunu önce oğulları kısmen çözdü. Aile için hazırlanan mezara kesik bacağı götürüp gömdüler. Görev buymuş. Bana özgü ikinci görev ise yanına varmak ve kötü koku korkumun üstüne giderek halamın temizlik ve bakımıma katılmak oldu.

İlk düş açıklamalarımdan biri, düşteki bacakların kokusunu almamaya çok dikkat ediyorum ama kaçınılmaz.. “Yüklükteki İskelet” gibi bir şey olmalı. Benim bir açığım, yüzleşeceğim bir şeyim olsa gerek ama fikrim yok. Gibilerinden bir yorum.

Yirmi yirmi bir gün sonra yazıyı kaleme aldığım gün halamın altına kaçırmasını temizlemeye bir anlık bir ilhamla giriştim. Gönüllü değildim, hiç hasta bakımı bilmem, ayrıca babam gibi çok koku sezerim, içim bulanır. Ama bir şekilde iş üstüme kaldı ve ben razı geldim.

Hemen ilk anda bok burnuma fena halde koktu ve elimde tuvalete bok götürürken öğürdüm, kusmadan zor atlattım. Ondan sonra bir döğümlük (dayanıklılık) geldi. Yavaş yavaş kokuyu az almayı başardım, soluğu ağzımdan aldım. Hiç bitmeyecek gibi görünen temizliği ıslak mendillerle usul usul sürdürdüm, acele etmekten caymak kurtarıcı oldu. Bacaklarını sildim, apış arasına özenli bakım verdim. Yapışan kurumuş parçacık kalmamasına dikkat ettim. Odada çok ahali vardı, hiçbirini görmez hale geldim. Gönüllü ilgilendiğimi halam da hissetti galiba. Oradaki bazısı bakım uzmanı ve işin erbabı olduğumu sanıyor. Öteki biri benim yerime deneyimsizliğimi ileri sürüyor. Yavaş yavaş tüm bölge bedeni temizledim. Çarşafa, yatağa el attım. Bir şekilde ilerledi, halloldu. Halam ellerine sağlık dedi. Onun kendini kasmayı bıraktığını varsayıyor, hayal ediyorum. Sonra oradakiler hep birlikte muşambasını ve çarşafını değiştirdik. Mis gibi yatağına uzattık.

Gözünün içine daha emektar ve daha dik bakabilir hale geldim. Onu daha da rahatlatmak için “Aşkım..” dedim. “Benim kahramanım,” dedim. Gözüme o da dik baktı. Meraklandı, ne bildiğimi, söze özel anlam mı yüklediğimi sorgular gibiydi. Zihni zehir gocarı’nın. Tekrar tekrar sağol çekti. Ben bir kerecik özel bakım verebildiğime çok doyundum.

Önceden hiç farketmediğim, uyanmadığım “Bacaklar” düşümün karşılığını gene bilmeden, belki sezgiyle ödedim, su yüzüne çıkardım. Düşümde leş kokacak bacaklardan kaçınmaya çalışıyordum. Çok ipuçları varmış. Bana bu düşün onun ayağının kesilmesinden bir hayli önce göründüğünü sevgiyle ve özgüven dolarak, ayrıca dehşetle farkettim. Elbet bir gün bağlantıyı bulurdum. Boş zamanımda eski notlara göz atarken yazdıklarım gözlerimle çakıştılar. O düşle buluşturuldum. O zaman bu deneyimi yazıya dökmem şart oldu. Sırf hasta ziyaretine gitmem bile anlamlı bir jest idi, mini bir özveriyi barındırıyordu. Biraz daha tamamına erdirmiş oldum. Onun öz çocukları ve torunlarının yerini tutamam. Ben kahraman halamın yanında kendime yer buldum, köşe tuttum. Ayrıca şeker hastalığına inat süt gibi, yağ gibi tenine ayrıca hayran olup buna açıklama üretmeye çalışıyorum. Ben de arzulu, doyumlu, ben de uyumlu ve akıcı ve cesur olmak istiyorum. Cesurum ve oluyorum…

ÖZGÜRLÜK VE KADER – ROLLO MAY

  • Özgürlük sonsuz olarak kendini yaratır, kendi kendini doğurur. Özgürlük, gördüğümüz gibi, kendi doğasını aşma yetisidir – çok kullanılan aşmak sözcüğünün gerçekten uyduğu bir olgudur bu. Rollo May – Freedom and Destiny
  • Kader kavramı öfkenin yaşanmasını gerekli kılar. “Hiç öfkelenmeyen” bir kişi, emin olabiliriz ki kaderle hiç yüzleşmemektedir.
  • Batı dünyasında bizler özgürlüğü bireysel bir kendini anlatım olarak yaşarız. Doğu’da ise özgürlük bir katılım olarak yaşanır.
  • Şimdi gizemli görünen durumlarda tayin edici unsurlar bulunduğunu er ya da geç keşfedeceğimiz ifadesi kullanılamaz; çünkü gizem unsurlarda değil, bu unsurların birbiriyle ilişkilenme tarzındadır. (…) Bu nedenle ben determinizm terimini (burada deyimini) bilardo topları gibi cansız nesneler için saklıyorum. İnsanlar içinse kader deyimini kullanacağım.
  • Doğrudur, kaderin tanımları, değiştirilemeyen şans kavramını içerir ama daha fazlasını da. Destiny (kader) sözcüğünün fiil hali destine, mukadder kılmak, adamak, takdis etmek olarak tanımlanıyor. Destiny sözcüğü destination (hedef) sözcüğünün akrabasıdır ki, o da bir amaca doğru ilerlemeyi anlatır.
  • Kaderi, yaşamda verilmiş olanların tarzı ve sınırları olarak tanımlıyorum. (…) Kaderimiz yok edilemez; onu silemez, onun yerine başka şey koyamayız. Ama nasıl tepki vereceğimizi, karşılaştığımız yetilerimizi nasıl yaşayacağımızı seçebiliriz. Kader, sosyolojik ve ahlaki yargılardan önceki durumumuzu tanımlayan bir terimdir. Bizim kaderimiz arketipik ve ontolojiktir; kelime kişinin her anındaki özgün yaşantı ve deneyimlerini anlatmaktadır. Evrenin, her birimizin oluşumunda kendini gösteren varoluşudur.
  • “Anatomi kaderdir” Freud’un ünlü sözüdür. Kişinin yetenekleri, müzik, sanat ya da matematiğe yönelik özel istidatlar, bu grubun parçalarıdır. hiçbir yetenek inkarı cezasız kalmaz ve yeteneğin inkarına teşebbüsün adı nörozdur.
  • Fitzgerald her birimizin bir ölçüde kaderini tahrif ettiğini, inkar ettiğini ya da atlattığını doğru şekilde gözlemlemiştir – hataları teslim etmek çok insanidir. Kendisi de özellikle bu tiptedir; kurgusal metin yazarlarının çoğu zaman yaşadığı gibi, erken gelen şöhret de dahil olmak üzere kendi kaderiyle olan özgün zorlukları onu alkolizme ve erken ölüme götürmüştür. Yani neden söz ettiğini bilmektedir.
  • Herodot ve Tukidides’i okuyan herkesin bileceği gibi, tipik Yunan vatandaşları şaşırtıcı derecede kendine güvenli ve otonomdurlar. Onların eylemlerine bakarsak kadere inanmanın kişiyi pasif ve hareketsiz yapacağının doğru olmadığını kavrarız. Bunun tersi de doğrudur; yani sınırsız özgürlüğe inanmak, çiçek çocuklarda da olduğu gibi, kişiyi paralize etmeye yönelir. Çünkü sınırsız özgürlük, kıyıları olmayan bir ırmak gibidir, suyun akışı kontrol edilemez ve bu yüzden her yana yayılır ve kumlarda yitip gider.
  • Yunanlılar Aulis’ten Truva’ya gidebilmek için uğurlu bir rüzgar esmesini, Agamemnon’un kızı İphigenia’yı kurban ederek garanti edebilirlerdi.
  • Kibir, kişinin kaderi kabul etmesinin reddidir. Bu, kişinin büyük eylemleri kendi başına yaptığına olan inancıdır. Bu, tanrıların gücünü gasp etme eğilimidir. Bu aynı zamanda, kişinin topluma ve dostları olan erkek ve kadınlara her zaman ne kadar bağımlı olduğunun da inkarıdır.
  • Fizikte olduğu kadar moral içgörüde de bir dahi olan Blaise Pascal bunu bize en güzel şekilde anlatıyor:
    (…) dolduramayacağımız mekan ve zamanca değil, düşünce yoluyla yükselmeliyiz. O halde iyi düşünmeye çalışalım – ahlakın ilkesi burada yatar.
  • Nietzsche’nin, “İntihar olasılığı pek çok hayatı kurtarmıştır” dediğinde ne demek istediğini anlayabiliyoruz.
  • Olimpos dağının ölümsüz tanrıları gerçek anlamda özgür değillerdi. (…) Başka türlü söylersek, ölümsüzlüğü canlandırabilmek için ölümlülük sağlanmalıdır.”
  • Ama ölüm karşısında, ölümün basit ve kolay olduğu inancıyla direniyorsak, yaşam tatsız ve boş olur ve özgürlük kavramı anlamını yitirir.
  • Kişinin kaderiyle sürekli uğraşması aynı zamanda kaçışın da bir yoludur. Terk etme duygusu, kendini kişisel çağrıya fırlatma duygusu gereklidir.
  • Hiç kimse yaşamın cesaret, aşk, güzellik ve özgürlük gibi niteliklerini pozitivist bağlamda ispat edemez.
  • Kendi sorunları ve özellikle kötü kaderi dışında William James dikkat çeken bir özgürlük duygusu geliştirmişti. O, şaşılacak kadar esnek ve geniş görüşlüydü. Yapmacıklık ve dar kafalılıktan özgür oluşun yaşayan örneğiydi.
  • Peer Gynt’in Mısır’da ziyaret ettiği akıl hastanesinin yöneticisi, Peer’in beklentisine karşın burada kendileri olamadıkları için bulunduklarını belirtir.

Burada bizler alabildiğine kendimiziz;
Kendimiz ve kendimizden başka bir şey değil.
Kendimizin basıncıyla tam yol gidiyoruz yaşamda,
Her birimiz kapatmış kendini kendinin miğferine,
Kendi kendine mayalanıp dibe batar,
Kendi tapasıyla kendini kapatıp,
Ve mevsimler geçer kendinin kuyusunda,
Kimse ağlamaz burada öbürünün kederine.
Burada kimse dinlemez başkasının fikrini.

  • Kader aşk eyleminde öbür kişidir. Kendine bakma ve başkası için aşk şeklindeki diyalektik kutuplar birbirini üretir ve güçlendirir. Bu paradokstan ne kaçılabilir ne de bu paradoks çözülebilir; ama bununla birlikte yaşamak gerekir.
  • Fuhuş, gerilimden sözde kurtulma; maskeli balolar, aşırı bilinçliliğin aralıksız yükünden kurtulma; ergen seksi, yabani hareketlerden kurtulma; boşanmışların karışık cinsel ilişkileri, yaralanmış olan kendine saygının acılarından kurtulmadır.
  • Bu iktidarsızlık, hakiki yakınlığa sahip seks yaşantısının başlangıcıdır. Artık cinsel yaşamları yeni bir temel üzerinde ideal olarak kurulabilir ve artık seks makineleri değil sevgili olabilirler.
  • Ünlü sorunun bir versiyonu da, “Bir ampulü yerine takmak için kaç Zen Budisti gerekir?”dir. Yanıt ikidir; biri takmak için, biri de takmamak için.
  • Walt Whitman bir keresinde, “Şiiri okuyucu kitlesi yazar” diye işaret etmişti; ve daha da açık bir şekilde dersi dinleyici verir.
  • Einstein kendi fikirlerini traş olurken yakalamıştı; Poincare kendisininkileri denizde yürürken, diğerleri de gece düşte yakalamıştır ama ara verme yetisi tüm yaratıcı üretime işlenmiştir.
  • Yaratıcı kişi alıcıdır. Archibald Macleish, bir Çinli şairden söz ederken tamamen haklıdır: “Biz şairler, oluş’a boyun eğmesi için olmayış’la mücadele ederiz. Yanıtlayan bir müzik için sessizliğe vururuz.” Macleish bunu sürdürür: “Şiirin içermek zorunda olduğu oluş, şairden değil olmayış’tan türer. Ve şiirin sahip olduğu müzik, şiiri yazan bizden değil, sessizlikten gelir, vuruşumuza bir yanıt olarak.”
  • Yaratıcı eylem her zaman bir paradoks olmuştur ve muhtemelen her zaman da öyle kalacaktır. pratikte onu açıklamaya çalışan herkes, özellikle de yaratıcılığı “egonun hizmetinde bir regresyon” olarak sunan psikanalistler, pasiflikle reseptifliği, yani alıcılığı ayırt etme yeteneksizliğinin kayalarına çarptıklarını görürler. Yaratıcı insanlar ikincilerdir, kesinlikle birinciler değildir.
  • Bir uçakta uçuyorsam bana bir şey yapılmasına izin veririm. Bir parça uyuklarım, pencereden dışarı bakarım ve hayal kurarım. Uçuşumun başarısını ya da başarısızlığını tamamen pilot kontrol eder.
  • Ama halkın bilincinde hekimler tanrı yapılınca, halkın bilinçdışı düzeyinde de şeytan yapılırlar.
  • Semptom, acısıyla, ağrısıyla ve öbür rahatsızlıklarıyla, bir şeyin kusurlu olduğunu anlatan sağ beyin dilidir.
  • Kötülüğün kaçınılmazlığı, özgürlük için ödediğimiz bedeldir. Berdyayev’in Jacob Boehme’nin deyişlerini yorumunda belirttiği gibi, kötünün inkarı aynı zamanda özgürlüğün inkarıdır. Özgürlük için bir miktar marjımız olduğundan bir seçim yapmak zorunda kalırız ve bu da iyi seçim kadar kötü seçim de yapma şansı demektir. (…) Masummuşuz gibi yapabiliriz ama böyle bir çocukluk masumiyetine sığınmak kimseye yaramaz. Kaçılması olası olmayan bir benmerkezcilik hepimizde vardır ve bu kendi algılamamızı mutlaklaştırır, ki bu da en yakınlarımız için tahrip edici olur. (…) “Yapacağım iyiliği yapmam, yapmayacağım kötülüğü yaparım”, Aziz Paul’un sorunu klasik şekilde koyuşuydu. Bu açmazdan kaçış yoktur.
  • O halde ne yapacağız? Tek yanıt, “Merhametli ol”dur. Kötünün evrenselliği insan merhametini gerekli kılar.
  • W. B. Yeats, “Kendi ve ruhu arasında bir sohbet” adlı şiirinde bu ikisinin karşılaşmasını ve ruhun, daha fazla akılcılığın yaşam sorunlarını asla çözemeyeceğini açıklamasını tasvir eder:

Çünkü zeka artık bilemez
Olan olmalıdır’dan. Bilinen bilinen’den mi gelir?
Yani cennete çıkan yokuşlar;
Ancak ölüler affedilebilir;
Ama bunu düşününce dilim taş kesilir.

Ve şiir, sonunda ikisi arasında bir uyuma karar verir.
Onu kaynağına kadar izlemekten hoşnudum
Her olaya hareketinde ya da düşüncede;
Ölç kısmetimi; bağışla kendimi, kaderim!
Nedametimi kenara ittiğim zaman
Göğsüme öyle büyük bir lezzet akıyor
Gitmeliyiz halka olup,
Her şey bizi affetti,
Baktığımız her şey nimet.

  • Merhametin olmadığı özgürlük şeytanidir. Merhamet olmaksızın özgürlük, kendi kendini haklı gören, gayrı insani, benmerkezci ve gaddar olabilir.
  • Alfred Adler de zaman zaman “Tedavi tekniği sizin kendinizde olmalıdır” der ve devamında, en iyi terapistin kendi sorunları olan ama bu sorunların farkında olan ve onlar üzerinde çalışan kimse olduğuna işaret ederdi.
  • Metaneira ve kızları Demeter’e dediler ki: “Anne, tanrıların bize verdiklerini acı çeksek de biz ölümlüler zorla taşırız.” Nasıl bir kader kabullenişidir bu. Demeter’e kaderini kabul etmesi için nasıl bir yakarış! (…) Metaneira sonra Demeter’den yeni doğmuş oğluna bakıcılık yapmasını istedi. Demeter yaşama geri döndü ve bebeğe sevgisini verdi, o da şaşılacak şekilde büyüdü.
  • Avrupa’da paskalya zamanı insanlar, İsa’nın ölmüş olduğundan emin olmak istediklerinden, “Kutsal Cuma”da kitle halinde kutsal ayine giderler. Onun ölümünün kutlanması, kabirden yükselmesi için gerekli olan önkoşuldur.
  • Mistik gelenekte vecd durumu ancak ikinci derecededir ve asla hedef değildir. (…) Gethsemane hiç de İsa’ya hizmet’teki kusurun bedeli değil, kaçınılmaz bir gerekli durumdur. “Bu kupa benden geçsin” demek mümkün değildir. Keder olmadan yeniden diriliş olmaz.
  • Bildiğimiz kadarıyla mutluluk; yemek yeme, hoşnutluk duyma, dinlenme, huzurlu olmayla ilgili parasempatik sinir sistemiyle hissedilir. Sevinç ise, karşıt bir sistemle, kişiye yemek yemeyi istetmeyen, araştırmayı teşvik eden sempatik sinir sistemiyle oluşur. Mutluluk kişiyi gevşetir, sevinç işe kişiyi yeni yaşantı düzeylerine davet eder. (…) Mutluluk hoşnutlukla, sevinç özgürlük ve insan ruhunun zenginliğiyle ilintilidir. Cinsel aşkta sevinç iki kişinin birlikte orgazma doğru ilerlerken duydukları heyecandır, mutluluk ise kişi orgazmdan sonra gevşerken olan doygunluktur.” Rollo May – Özgürlük ve Kader

CİN ANILARI

Kimden duyduysam artık..

Müslüman Türk köy ebesini günün biri cinniler doğuma acil çağırmışlar. Ebe ne’tsin? Mecbur sanatını yapacak, gitmiş. Cinniler ısrarla ‘bize oğlan çocuğu buldur, o zaman ne dilersen dile, kız buldurursan bizden buldun beleyi say,’ diye baskı yapıyorlar. “Çocuk bulmak”, çocuk sahibi olmak için bizim Fethiye’de söylenen kalıp. Çok iyi ve basiretli bir adlandırmadır.

“Bene mum getirin, mum getirin!” demiş o da. İstediği şey balmumu, arı mumu. Kudretten kız doğan çocuğun önüne bülük yatağına balmumu sıvayıvermiş.

Kadın artık ben gideyim diye izin istemiş, evine dönmüş. Cinniler sevinçle kendi obalarında kalmışlar. Ertesi gün çocuğu açıp bakıyorlar ki, bülük yatağında mınnık var. Başlarını elleri arasına alıp kara kara söylenmeye başlamış bizim cinceğizler:

“Eridi aktı, mum.
Sırıttı kaldı, am!”

Tabii iş her zaman orda kalmış değildir. Bazen cinler insanlara saldırırmış. Zaten tehdit edebiliyorlar. Bu cin taifesi “daş alama” köy ebesinin evini sarmış, yani taşa tutmuşlar. Cinnilerin genelde taş attıklarını bilgi olarak köylüler paylaşıyor. Kerçek, diyorlar. Hecepli (devasa, heybetli, bedav gibi) olanları varmış. Eski adıyla Döğer yeni adıyla Temelli olup, cinni saldırısından ve korkusundan sonra saç, kaş, kirpik namına hiçbir şeyi kalmayan Ramazan’ın babası da boylu posluyken, cinlerin yanında cüce gibi kalmış diyorlar.

Bir ek bilgi daha: Batı kültürünün hortlak/hortlama verilerine paralel. Vadesi gelmeden öldürülen, vurulan kişileri bazı insanlar o çevrelerde görürmüş. Taa, kendi normal vadeleri gelene kadar adamı/kadını rasgele görmeler devam edermiş. Olay mahalline doğru bağıra çığıra, belki ağlaya zırlaya yürüyor veya koşuyor donda görünürlermiş. Cinni gibi olmuş oluyor. Öldürüldüğü yeri ziyaret ediyor. Bizim sülalede de zamansız öldürülenler var, hayalini imgesini görenler kim, öğrenebilsem..

BÜYÜK KOPUŞ

İsa ona, ‘Tilkilerin ini, kuşların yuvası var, ama insanoğlu’nun başını yaslayacak bir yeri yok,’ dedi. (Matta 8:20)

***
İnsanoğlu/ademoğlunun tarihsel/evrimsel ilk cenneti belki de hayvanlar alemiydi. Yani hayvanlardan bir hayvan, sibernetik, an bilgisiyle yaşayan bir canlı. Kendinin değil anın gerekirinin bilincinde.. Sonra zeka, ego, elmayılan sarmayılan ne olduysa oldu, insan içinde yaşadığı (içinden çıktığı) cennetten kovuldu. Hayvanlar arasındaki kafaca rahat, doğal yaşamını yitirdi. Yasak elma bilgi, belki de bilinç veya iki ayak üstüne dikelten zekaydı. İşte o kovuluştan sonra insanın bir doğallığı değil bir psikolojisi, bir büyüme koşulu, kötüsünden iyi veya daha kötü anası babası çocukluğu olur oldu. Ensest yasağı ve arzuları büyüme karmaşasının azcığı ve en basitiydi olasılıkla.

Hayvan cennetinden kovulmanın iki büyük sonucu vardı: Bir hınç-haset, bir de telafi yani yeniden sevilme ve kendini sevme umudu. Bu iki sonuç ve onların ikilemleri uygarlığın iyi ve kötü her şeyini yarattı, doğurdu. Varsayalım, meditasyon yöntemlerine ve bilgeliğe, insanın başına gelen travmatik felaketin kayıtlarını silme, sonuçlarından ve bilgisinden kurtulma umudu diye bakılabilir. Bilimcilik ve ayrıntısallık yönlü ilerlemeler ise yumağı geri sarma, itpal etme veya ilk/orijinal eyleyeni bulup ondan öç alma arzusu olarak yorumlanabilir. Bilim adamlarının ilgisiz iyicil yumuşak dalgın görünmelerine aldanmayın o kadar.

İnsanda haset var, hınç var, terk ediliş, diğer hayvanlardan apayrı oluş var. Birbirimize gösterdiğimiz kadar hayata, doğaya da öfke göstermekteyiz. Hz. Süleyman misali hayvanların dilinden anlayan insanlar bile ara halka. Ne o ne odurlar. Yıkıcı, benden sonra tufancı, ben yoksam hiçbir şey olmasıncı insanoğlu.. Kendi annesi yeterince sevse dahi kendisinden çok önce olup bitmiş bir gelişmeyle hayvanlar ortaklığından, anda biteviye süregiden olmaktan çıkmış. Belki insan için iki anne söz konusu: İlk hayvan ana doğa anadan kopmuş, ikincil insan anneyle ilişkisi titrek. Öfke/hınç bu eski kopmadan ötürü zorunlu: Hayvanımsıyız ama artık özgün hayvan değiliz, kategori dışıyız.

Akıcı biçimde normalleşen, normal saydığımız insan an bilgisine, anın gerekiri basiretine ha deyince ulaşamıyor. İnsan saf olumlu, saf an-hakkını veren bir yaratık olamaz artık. İki katmanlı bir terk var: İlki hayvan-insan kavşağında hayvanlığın bırakılışı, ikincisi çocuk-erişkin kavşağında çocukluğun bırakılışı. Ruhsal, psikanalitik çözüm ve içgörüler sadece ikinci kavşağın sağlığına ve görece iyiliğine yönelik olabilir. İlk ayrılığa karşı yapılabilecek bir şey yok, o hep orada duruyor. Bu yük varoluşsal, ontogenetik, tarihöncesel kader.

Hayvanlar ölümün farkında değil, kabaca intikam öfkesini bilmiyor, çünkü hayvan ana başlığına dahiller.. [Bu önermenin değilleri, düşünme kontrastı için kullanılmasına engel olmuyor.] Hayvan, insan gibi bilinç-bilgi ile cennetten kovulmadı. Hayvanlar arasındaki rahat yaşamını bırakıp bilinç sahibi olmayı insan kendisi seçmedi. Bu garip arada kalmışlığı kucağında buldu. Belki ilk ayağa dikelen ve çıplak kalan maymundan beri. Artık kesinleşmiş bir küme dışlanmasından söz ediyorum. Oldu bitti, artık böyleyiz. İnsan olarak yeryüzeye fırlatılmışız. Doğaya dönelimcilik, cenneti dünyada kuralımcılık bey-hu-de.

İlk kavşaktaki hayvanlar cennet aleminden kopuş, hayvanları bilmek ve hayvan sevmekten çok, hayvansı oluş ile hayvan-olmak farklılığı. Yakın dostlarımızdan köpekler yürekleriyle cennette, kediler akıllarıyla cennette. Karışmaz ayrılmayı belirlenimci, ontogenetik, sabit/çaresiz sayıyorum. Ruhsal iyilik hedefleyen kuram ve uygulamalar bu tarafına çözüm bulamaz, beri yakada kalıyorlar. Bu insan-doğa ayrılma farklılığı iyilik kötülük ve mutluluk mutsuzluğun ötesindedir. Telafileri, öç alma ve bilimcileşmeyi hep olanaksızla ilgili çabalar olarak merceğe alıyorum.

Ölüm bilincine sahip olmadıklarından başka, hayvanlarda konuşmanın yoksunluğu bilgisi de yok. Koku, androjen öfkesi gibi laf anlatma dışı yollarla an ve yaşayış dengelerini buluyorlar. Gerçi konuşma insana daha çok saklanma dolaylandırma sağlıyor, onlar insani konuşmanın olanaklarını bilseler konuşmak varken konuşamamaya öfkelenirlerdi. İsa’nın sözünü ettiği barınak ve tünekler özünde hayvanlar alemi aidiyeti ve yaşantısıdır. Peygamber kendine ve insancıklarına ağıt yakıyor.

KÖPRÜLÜ İNTİHAR

Köprülü İntihar

Boğaz köprüsünden atlama intiharının özel bir/birkaç özelliği olmalı.

Akışı sürüşü olan suya, Hayat Anaya dönüş.

Kendinin akamadığı itirafı.

Bedenini bırakıvermenin en az saldırganlık ve enerjiyle hallolabilmesi.

Her iki kıtanın gözü önünde düşerek, tüm çevre ve toplumu suçlama, suçu tabana yayma.

Yanı sıra medyatik itiraf. Bazen ‘atla! atla!’ diye medyatik mahallevari baskı olur.

Bir tür makinalı tekil özkıyım merkezi olarak Boğaziçi Köprüsü.

Yine, Boğaz Köprüsü’nün aceleci filler mezarlığı olma keyfiyeti.

Çok uzaktan bir bağlantı: Asma köprü, asılma köprü. Köprünün halatları ve ayakları/direkleri ası asılma hissi sağlayabilir.

Gene suyun yüksekten düşmede beton etkisi yapması. Ölgü adayının betona saplanış resmi..

Ana kucağına, geriye dölyatağına girilebilirse, Boğazın emaneti kuytulara kadar götürüp, utancı Sarayburnu gibi bir noktaya taşıyarak bertaraf edebiliciliği.

Bazen cesedi geri vermemesi. Kendince emniyete alışı.

Ölümün her tür skandalı dengelemesi, bir gazete kağıdı gibi örtmesi hatta yutması.

Kırk yılda bir, Boğaz köprüsünden atlayıp ölmemek, bu olasılığa oynamakla son bir piyango voli umudu.

Ölecek adayın, yaşamı ona sahip çıkmaya zorlayışı.

Venedik’te Ölüm’ün İstanbul’a uzaktan akrabalığı.

Kaybedenler, Kayıp Bedenler Kulübüne wild card afili üyelik.

Kalıp ve kopya intiharlar için biçilmiş kaftan.

İkici-dualist çalışan müntehir zihnine mükemmel metafor:

İyi kötü, var yok, yukarı aşağı, Asya Avrupa, canlı ölü köprüleri…

Ve ikiciliğin son bir köprü çıkışı/inişi ile aşılması girişimi-

İNTİHARA VEDA

İntihar mektubuna bakınca, Dr. Mustafa sanki durmazmış, kafasını ölüme ayarlamış gibi geldi, ama bilinemez. Üzüldüm, ona saygı duymaya çalışıyorum. Önemli kayda değer bir ruhsal acısı, klinik sorunu yoktuysa, felsefi yokoluş hakkını topluma dayatmayı seçmiş olabilir. Fiilen kullandığı hakka, üzülerek saygı duyuyorum. İşyeri zorbalığı filan yaşadıysa ölümünden sonra işyerinde işler gözden geçirilmelidir.

Kaybettiğimiz Dr. Mustafa, özellikle yarım kalan işlerinde görüldüğü kadarıyla yaşamda başarısız hissetmiş ve bir şeyin yukardan müdaheleyle anlamsızlığı ağartmasını istemiş olabilir. Onu bulamamış, “Tanrı ilgisizdir”e varan bir yorum. Kendi yaratıcılığına güvenmemiş. Yapmaya başladıkları, bu yaşamın belki asıl yaratıcısının kendisi olduğunu düşündürmeye başlamış, bu sorumluluktan tırsmış. Yaşamında yarım işler var, ama ben de 35-36 yaşımda ne yaparsam yapayım olmuyor, bilgi benden kaçıyor, içimde bilgi hissetmiyorum, anlamlı bir doyma hissetmiyorum derdim. Değişebilir bir okumaydı o.

Hepsini gördüysek mektuba bakınca gerçek ağır bir mobbing izi göremedim. Kişilik bozukluğu tipi bir intihara benziyor. Belki iki uçlu bozukluk olabilir mi? Doktor iki uçlular her şey sonsuz tekrar edecek diye süreçten yılıp intihar edebiliyorlar. Tedavileri varsa çok karışıp bozabiliyorlar. Burada bir mutsuzluk anlamsızlık intiharı var görünüyor. Dış sebepler ikincil etkide olabilir. Pırıl pırıl bir beyin ve hayatın, sahibince bırakılması. Tabii tanrıya olmasa da yaşama inancı ya hiç yokmuş ya kaybetmiş. Çocuksu yapıyı aşmamış.

Mehmet Pişkin tipi intihar duygusu/algısı içimde sürüyor. M. Pişkin modern insanın boşluk ve umutsuzluğuydu, birden yaşamda peşinden koşacak idealin kalmadığı, çıranın rüzgarla söndüğü algısıyla intihar etmiş gibiydi. Pişkin’e galiba bir şiir yazmıştım. Pişkin daha sosyolojik bir intihar, Mustafa daha ruhsal ve kişisel çölleşme veya çöllük zannı gibi geldi.

Her şeye karşın Mustafa’nın, Mehmet’in ruhları şad olsun. İntihar bir kayıp değil. Geridekilere haksızlık değil. Zor olan deneyim ve yaşantılardan birisi.

Benim imanıma göre, her şey boş değil, hiç var olmamış gibi ölünemez. O dedikleri hatalı yorum. Her şey zaten dolu, dopdolu, insan doluluğa katlanamayıp ölebilir, öfkeyle ölebilir, bütün bunlar onun yaşamının tam, bütün, zaten kurtulmuş, neredeyse sorunsuz olduğunu değiştirmez.

Paradigmama göre insan ilk nefes alıp nefes vermesinde (ilk nefes çiftinde) tüm yaşam çilelerine denk hazine sahibi olur/kılınır. Ondan sonra ne yapsa ve ne yapmasa zarar edemez; zarar, anlamsızlık olanaksız. Ama hayatın bedensel fiziksel sıkıcılıkları zorlukları var, dünyaya inmenin minik bir bedeli. Yaşamın değersizliği, ölen veya intihar edenin haklı şikayetine bağlı olamaz. İntiharda bir çelişki vardır, ölse de hiç doğmamış olamayacaktır. Tüm ömrünce kavga etse veya sıkıntı çekse de kişi dünya yaşamını kazanmıştır. Özüne kıyan hala kazançlı ölür. Ömrünü geç vakte kadar yaşayan da kazançlı. İlk soluktan sonraki her soluk ve deneyim ister istemez kârı artırır. Mutsuzluk, para basan bir yaşam fabrikasının fabrikatörünün içeriden hiç çıkmayıp, güne bakmayıp, aksi aksi hindi gibi kös kös oturmasıdır. İdam edilmemiz, düşmana esir olmamız, çocuksak erken kanser veya tecavüze uğramamız, dışlanmış bir yaşam sürmemiz bile bu temel yapıyı değiştirmez.

Ama hayat oyun ve sistemdir de. İnsanlık örgütlenerek kendi arasında oyunların sürecini, kırtasiyesini düzenleyebilir. Bunlar yaşamın, olma deneyiminin özü değil ayrıntısıdır. İnsanlık durumu iyiye gidiyor olsa da olur, kötüye de gitse olur. İnsanlık topyekün ve sürekli düzenli olarak iyiye gidemez, toplu ilerlemeye bel bağlamamak gerekir. Bu, insanlık olarak biz yaşamdan (yaşamın, evrenin derinliğinden, çapından) kurtulabiliriz, kaçabiliriz umudu gibi olur. Birey, toplum topu atsa bile deneyim bakımından kârdadır. Akıllı olan daha çok terler, daha çok utanır, daha çeşitli şeyler yaşar, daha kârlı olur.

İnsan teki için ana kârlılık kalemi birey için zirve deneyim olan aşktır, sevgiaşktır. (Toplum bakımından zirve deneyimi hayal etmek istemiyorum, savaş gibi bir şey çıkmasından korkuyorum.) Bu sevgiaşk öz üssü öz varlıkları ortaya çıkartır, ama temel sınıf geçmeyi en salağımız bile kazanmışızdır, şampiyonuzdur.

Şu cennet cehennem veya doygun pişman ölmek denen şeyler de malzemelerimize duyup gösterdiğiniz saygıdan, verimlilikten kazanıp kaybettiğiniz etik puanlar olabilir. Onlar da gene ayrıntı. Boş duracağımıza ayrıntılara da girebiliriz.

Aşk ve öldürüm iç içe. İzinsiz, yolgeçen banı gibi aşık olamayız. Hepimizin istediği zirve tepe olan aşkın izni, yaşamdan ve kısmen sevi muhatabından (sevilenden) çıkıyor. Bir yaşamda aşık olacağımız garantisi yok. Ama kâr etme, doğmaya değeceğinin garantisi var. O yüzden yaşamak zaten kazanmaktır. Aşk ise seçkinlerin birinci mevkisi.

Özkıyım aşk gibi, ama daha garip: öz ölüm bir onay, bir izin sürecinden geçiyor. Bazen kendi içi izin vermez, bazen büyümekte olan çocuk veya çocuğun sakatlığı. Özgül olmadan hayat intihara da izin verir veya vermez diyebiliriz. Tanrı gibi bir sahibi olması gerekmeyen hayat.

Tanrı sırf ekvator, kutup gibi sanal-varsayımsal olarak çok gerekli bir kavram. Bir başka dehşet analiz: adı olan herşey vardır. Yokluk bile vardır. Henüz yok gibiyse yoldadır.

***

İntihar edenlerin pek çoğunun değerli sevgilileri var. Acaba.. Sevgiyle, sevgilinin gerisindeki yaşam-varlıkla ilişki kuruşta bir sorun, dip yeniği var mı? Her sevgi öldür adayının bildiği veya öğrendiği, kendinin sevgisi olacak. Özkıyım öncesinde kendisi sevgi içinde bir süredir “yokumsu” olarak bulununca, eşine saygı duysa da özkıyıcının varlık saygısızlığı zorunludur. Yok gibi olan gidici, varlığa haset duyacaktır. Bir şeyi koruyarak özgeci biçimde yok olmuyor ki. Onun yapacağını yapmayan birinin karşısında, ve güya seviyor. ‘Sen orada ben burada, iyi oluruz,’ mu demek bu ilişki? Benim yerime sen yaşamı dene, senin yerine ben ölümü gözden geçireyim? Sevgi varsa erkenden gidiş şüpheli, gidiş varsa sevgi şüpheli. İntihar notuyla sevgilisini korusa da (senle ilgisi yok, seni seviyorum, orada iyi kal) kişilik-intiharını tamamlayan, sevgiliyi karadelik olarak yokluğa çekmek istemekte, çekmeyi denemektedir. Bir sevgi nesnesine, bu arada kendine yok edici öfke haklı temellere dayanırsa, yine de varlık yutmak kötücül kara bir Tanrı eylemi olur. Öz ölüm eylemi mahkum edilesidir, yine de ona kendi sınırında kabul göstermelidir.

İntihar kendine, yaşama, anlam ve anlamsızlığa zamansız bir ağıt. Yalnız sıralaması bozulmuş değiştirilmiş bir süreç. İntiharın narsistik bir eylem olduğu fikrine nerdeyse kesin diyecek şekilde katılıyorum. Kağnının önündeki öküz olmayı kibirine yedirememek. Haklı bir tepki halindeyken dahi dozunda narsistik bir abartma var. Şeref intiharı, harakiri bunu irdelemek için ideal durum. Delirmek değil ama intihar narsist. Delilik narsizmden daha derin bir bozulma, derinliği içinde narsizmi de içeriyor. Dağılma algısı tek başına narsizmle açıklanamaz.

İLİŞKİLER CEHENNETİ

  • Yakındaki tepişir, uzaktaki öpüşür.
  • Akrabanın ettiğini akrep etmez.
  • Hısım, etini yer kısım kısım.
  • Kardeş kardeşin ne öldüğünü ister ne onduğunu.
  • Kuma kumaya pamuk atar, elti eltiye taş.
  • Kuma gemisi yüzer, elti gemisi batar.
  • Gecenin işine gündüz güler.

Eşcinsel veya LGBTİ kültüre saygılı ama kısmen dışında olup o evreni az tanıdığımdan, gözlediğim bildik basit kadın erkek ilişkileri hakkında konuşuyor olacağım. Yüksek lisans doktora düzeyinde değil, lise dönem veya bitirme ödevi kıvamında. Aslına bakarsanız iddialı olmaya adayım. Başlıca iki eşanlı hedefim var: Büyüyünce ya “ilişki kuramcısı” ya/ve “duygu felsefecisi” olacağım.

En azından bir düzeyde, ‘Hayat ilişki ve ilişki sorunlarıdır,’ mı demeli. Örneğin ilişkiden kaçınarak sadakat sorununu çözemezsin. Yine, ilişki kurtulsun diye, veya kurulsun diye çocuk yaparlar. Bir dua, bir umut gibi. Sonunda işe yaramazsa düşman veya bağsız çift birbirinden ve yaşamdan çocuk kazanmış, çekip çektirdiklerini değer haline çevirmiştir. Biyolojik kazanç ve değer.

Matematikteki eksi, yarıktır hatta dibe doğru uzanan çukurdur, kadındır. Artı, yarığa sokulmuş değnek veya çöptür; o artı erkek değil kadın-erkek ilişkisidir.

Bir ilişkide asla tüm kartlar açılamaz, açık olamaz. Bu bir doğruluk içtenlik sorunu değil varlığın karanlık tarafı sorunudur. İlk ipucu, kabul ediliyorsa bilinçdışında; kişi kendinin ne olduğunu tam bilmez ki bilinçli olarak aslını yansıtsın, açık oynasın. Her ilişki yarı açık yarı kapalı ilişkidir. Kısmi ve seçici geçirgen, biraz açık biraz kapalı devre. En azından kendine yarı-kapalı, karşısına aldığına yarı-açık.

Kendindeki karanlık tarafın keşfi (bu yerine göre bilinçdışıdır, yerine göre iç kötülük, denetlenmesi zor güçlerimiz) bilgeliğe de deliliğe de yol açabilir; olasıdır. Ghostbusters çizgi filmine bununla flört eden, eğlenceliğe dönüştüren, meraklanan bir ürün gözüyle bakılabilir. Bunları araştırırken ilişkiden, ilişkideki kartlar ve eller belirsizliğinden uzaklaşmış oluyoruz. Kendimize ve evrene dönmüş oluyoruz. Bir ilişkiyi doyurucu deneyimlemenin bir ilkesi açılmaya ve başka bağlar kurmaya izin verme katsayısıdır. Halil Cibran’ın hava akımına izin veren aralıklı sütunlar yöntemi. Neticeye karışmıyoruz, sonucu bilemeyiz. Her ilişki ve her kişi birer evrendir. Çöl gezegeni de olsa bir evrendir.

Padişah fermanı: Birbirine boş olmayan küs ikililer, yani ilişkide ama küs dargın kırgın olanlar, en yetkin aşıklardan daha fazla birbiriyle dolu olacak. Küslüklerinde. Barışınca normale dönebilirler. Deneyimlerimden öğrendim. Sıra deneyime gelinceye kadar hiç kimsenin bildirmemesine küskünüm, kendime ise bol puan.

İlişki dengesizliğinde, ilişki sorununda sınırlarını ve kendini bilmek; içinde açmaza ve güçsüzlüğe izin vermek; kararını yönünü seçimini fark etmek; kahretmemek; aşırı alacak biriktirmemek yani son ana kalmadan alacak tahsili ve yüzleşmesi; batık alacakları tanımlamak önemli, şokomelli. Alacaklı hissedip eylemeyen, sadece ahlaki üstünlükle yetinen biridir; saçını süpürge eden anadır; zehircidir, doyurulamayan ve ilişkiyi batağa saplayandır.

Kadın erkek ilişkilerinde ilk andan başlayarak ve her an olumlu ve olumsuz “zatenler” biriktiririz; amel defteri gibi uygun kefelerde. Sonra dayanması zor üzüntü ve sevinçlerde o torbada birikenleri kullanırız. Örneğin kaçan kovalanır, kaçan çekicidir, o çekilim o anda eşyanın doğasıdır. “Ne güzel kaçıyor” ile “Ne iğrenç bir kaçış bu” eşanlı olarak sağ-sol dağarcıklarında ilkilmekte. Kaçanı yakalayınca veya tutamadığımızda eleştiri/onay kümeleri anında emre amade. Bu çift dağarcık ilişki başlamazdan önce bile dolu ve birikiyor sayılır. Kişilerin belirsizliğe karşı bilinçli ve bilinçdışı tepkilerinden ana renklerini alarak.

Bu karıkoca birbirini hep özlüyor, hep itişiyor. Ve ne zaman yaklaşsa hemen kaçmaya başlıyorlar. Kişiler değil, ilişki Ödips. Eskiden özdoyurum -mastürbasyon neden Türkçesinden daha çok biliniyor? Ayıp bir şey olunca, yabancı dilde söylemek, iç inzibatları o kadar fazla koşturmuyor- özdoyurum bir ötekiyle ilişkinin yerine geçiyordu. Narsistik yeni dünyada eş ilişkisi özdoyurumun yerine geçer oldu. Tarih çağlarında her ikisi vardı, önem ve öncelik sıraları değişti.

Evlilikler geçidi: Evlilik olarak ilişkiler (önem taşıyan, iz bırakan her ilişkiyi evlilik sayarım), son sahibinden ilk sahibine doğru yürüyor. Sonunda kapanış ve program…

İlişkilerin yaşamı bir devir teslim. Bu bağlamda en efsane tekeşli aşklar da dahil olmak üzere ilişkiler ve evlilikler devir-teslimdir. Bu önermeyi limitleriyle ölçecek olursak: Başka hiçbir ilişkisi olmamış ve olmayacak olan erkek kadını kız-babasından alır, Azrail’e teslim eder; kadın erkeği oğul-anasından devralır, Azrail’e verir. Bu Azrail, devralan kişinin Azrail olarak eril hali ve dişil hali sayılabilir. Eşimizi çocuğumuzu da, düşmanımızı da hayattan alır hayata veririz.

Bilemiyorum artık, yenisine yol verirsin, sen tarih olursun. Geçip gitmişsindir, yerini yenisi dolduracaktır. İlişkide de öyledir. Hayatta ise Azrail’i görünce can bizim bedeni beğenmez oluyor. Azrail yakışıklı galiba. Bir hayli karizmatik. Eskinin Hades’i Plüton’u mu bizim Azrail?

“Ne yakar yandırır, ne yürek bulandırır,” dedikleri ilişki ve eş belki zararsızdır, ortalamadır. Varlık mıdır, hiçlik midir önceden bilinebilir mi o?

Bir ilişki başlama olasılığında doğrudan duyguna ve çıkarına göre davranmalısındır. Son yıllarda güzel çirkin, büyük küçük ikilemlerini aştım.. Kafan olsun belin olsun (hatta cebin olsun) bir yerine hitap eden her hatun/erkek radara girmiştir. Niyet ve eylem sana kalmış; ister alır ister kaçar veya kaçırtırsın. Bu bölgede olur-olmaz-münasip-değil düşünceleri becerebileceğimizden daha fazla hayat kontrolü gerektiriyor. Her kadın/erkek birbiri için devralma devretmeye tabidir. Birbirimizin sahibi değiliz; o devir anı gelinceye kadar birbirimize iyi davranabilir veya birbirimizin ağzına sıçabiliriz. Hem kan çıkmazsa para yok, kemik sesi duymak istiyoruz, altta kalanın canı çıksın. Özel ilişkilerde nezaket, kibarlık, açıklık önkoşul olamaz. Her şey gizli veya açık olarak masadadır. Olan her şey ikilinin ortak kararı ve ortak yemek pişirişi sayılır.

İlişkilerimizin özellikle uzun erimli tutunumunda ten uyumuna, feromonlara, kimyaya çok şey borçluyuz. Sırf bilinçli kendimize kalsa, gerçekle çocuk gibi ve saygısızca oynardık, eğer bükerdik. Oysa gerçek -hatta oradaki gerçek olarak Tanrı- onunla oynanmasına izin veriyor ama gerekirse kendini dayatıyor da. Dış gerçekleşmeler, raslantı ve dış koşullar biçiminde; iç psikolojiler, sabırlar, sabırsızlıklar biçiminde dayatıyor.

Yeni başlayan ve gariplikleri olan ikili ilişkilerde aslolan iletişim, birkaç sevgi ipliği, ilgi, tutku veya seks ipliği üretebilmek. İnsanların geneli tanımadıklarına düşman olup savaşıyor. Hakkında hiç fikri bile olmadıklarını yok ediyorlar. Buna göre bakınca insanlar buluştuklarıyla tanışlık dozunu artırmışlar, oh ne güzel. Yakınlaşırken uymayanların, eksik kalanın, garip kaçanın ta götüne; eksiksiz iş mi var.. Belki, her insanla etkileştiğimiz ruh ve beden nokta bölgemiz apayrı. O odağa göre, o odağın iyisi kötüsü artanı azalanı türünde ilişki kuruyoruz. Bunun benzediği durum, insanın piramit yapısında olması ve o piramidin farklı yüzleriyle farklı insan ilişkileri kurabilmek. Piramit insan ile etkileştiği kişi birbirine türev kadar yakın, yalnız farkları ve durumu bozmayan fazlalıkları var. Manyetik alan ve ilişki çiftleri, belki önceden beri var olan sabitlerin denemeyle, karşılaşmayla saptanması demek. Bilgelikten dem vurursak, enerjisi ve dip öyküleri birbiriyle ilintili, birbirinin yitik karşılıkları olan bireyler özel manyetik alanı, aşırı uyum veya yoğun fırtınalı çift oluşu sergilerler.

Her iki cins/iyet de sevmediği biriyle sevişebilir. Duyduğuma göre kadınlar sevmediğiyle sevişirken sevdiği kişiyi hayal ederlermiş. Erkekler sevmediğiyle sevişirken özgürdür; sevdiğiyle sevişirken sevmediği, daha doğrusu tanımadığı bir (güzel) kadını, bir ünlüyü hayal edebilirler. Veya çirkin ama çekici, en azından o anda onu kaldırmış bir kadını. Hangisi daha sadakatsiz? Bir bir berabereler. Sevişmeden sevmek/aşk ise en çok yıllanmış sevgililer ve evli çiftlerin uzmanlaşmaya çalıştığı bir konu. Bu son sav şüpheli ve tartışmalı: Sevişmeden sevmek olur mu? Bence oluyor, ortamı germeyeyim. Dünyada insanı şaşırtmayı başaramayacak gerçekleşme var mı?

Yalnızlık yeteneği, yalnız kalma yetisi özellikle ilişkiler için, belki insan olmak için de baraj ders. İlişkiyi hak etme ve başlama yeterliği için bir eğitim ve diploma olsa, yalnızlık dersi baraj ve zorunlu ders olurdu. Zorunlu değil, yoksa yanmıştık. Not yükseltme aracı da sayılır; yalnızlık dersine çalışmayanlar ilişkilerde kolayca, gönüllerince rezil oluyorlar. İnsan kardeşlerimiz yatıyor, kalkıyor, üzülüyor, üzüyor, kötülük yapıyor, çile çekiyor. Bazen çile nedenini bilmiyor, nedeni kavrar gibi olduğunda ömür bitmiş oluyor.

Saldırgan ilişki tavrını zorunda kalmadıkça karşı saldırıya geçmeden alımlamak, atan ve karşılayan iki taraf için de en iyisi. Aslında saldırgan insan kardeş bizden onu sevmeme hesabı soruyor: “Bensiz nereye gidiyorsun? Bana aldırmadan nereye varabilirsin?” diye. Aslında sevmemek hesap sorulabilir bir şey değil -seviyorsa seviyor, sevmiyorsa sevmiyor. Sevilmemenin saldırganlaştırması anlaşılır şey. Bu iki kişilik durum tüm diğer ilişkiler için de geçerli. Paranoyak, takıntılı, histerik, kullanıcı kimseler, mantık evliliği, paraya güce tapan kardeşler, vs vs.. Sonuçta, az sevilme algılayan muhataplar çaresizce alacaklılar. Geçici ilişki kurduklarımızdan dilenciler de sırada. Sevilmeyen dilenci, sevmeyen, sevmezken veren veya vermeyen yurttaşa karşı. Cumhurbabareis de sırada, halkından sevgi alacaklı. Sanal karakterler, cinler, şeytanlar, tanrılar, kurumlar hepsinin haklı-haksız diyecekleri, söyleyip isteyecekleri -alamayacakları var. Kendiliğinden sevilmiyorsa aksidir, alacaklıdır, çaresizliğe karşılık ciddi güç biriktirmiştir. İki uç örneği daha aklıma geldi: Lanetleme sözlerinin gücü, bir de gözü nazarı değenlerin etki alanı.

Ben birçok bakımdan babamın azaltılmış numunesiyim. Öte yandan ruhçuluğum, annemin hobi ve doğal yetenek olarak yürüttüğü sosyal duygusal zekanın uzantısı. Varsa benim ustalığım olasılıkla, kendimde babamın yetilerini artırmak değil, onun bilgi ve güçlerini birbiriyle ilintilendirmek, dışarıya ilişkilere yedirmedeki kendime özgü tarzımda. Beceri keskinliğim anam babamın her ikisinden az olmakla birlikte, her ikisinin bilgi alanlarını buluşturdum bağladım diye imgeliyorum. Ben eldekilerden bir uyum çıkarıyorum. Babamsa olmayanlardan, feda edilmişlerden kişisel uyum çıkarıyormuş. Şimdi anlıyorum, uyum yakalayan herkesin bir feda edilmişi, kaybedilmişi varmış.

İlişkide söyleşimde karşı karşıyayız. Verirken ama asıl alırken duygudan bağışık olarak söyleşmem gerekmez. Savunmacıyım, kendi köşemi ısrarla koruyorum. Eleştiriye kapalılık deniyor buna. Topa tutuluyorum, ben de topa tutarım. Ayrıcana olana bitene söylenene bozulmak ideal değil normal sindirime dairdir. İnsan bozulduğu halde yürüyebilir. Ben eleştiriden aldıklarımı işkencede öten biri gibi yüksek sesle itiraf etmiyorum.

İmkansızı sevmek zor değil, aşırı kolay. O yüzdendir çoğu insan aşk kariyerine platonik aşkla başlar. Gene çok insan kendi olanaksızını sevmeyi yeğlemiş. Platonikte, alacak olduğunu kimse bilmeden gönlünce alırsın; vereceğini gönlünden koptuğu kadar aynı şekilde kendi kendine verirsin. Anlaşılıyor, gerçek ilişki olanaksız ilişkiden daha zor. Büyük oranda, ilişki sürdürmek ilişki bitirmekten zordur. Bitiriş konuşması, pek çok yerde bitiremeyiş konuşmasına döner; oradaki havayı sever ve selamlarım. Görüntüye kanmayalım, pek çok ilişki sürerken bitiktir; bazı ilişkiler bitmişken çiçek gibi açılır ve bitirilemez biçime döner. Ezber bozumları tüm taraflar için iyidir. Yorulmamak, çabalamamak dileyenler doğru direk çokların, ölülerin arasına.

Fırtınalı ilişkide her geri dönüş ve barışma, eski kötü muameleleri tamamen unutma silme sayılsa (olsa) daha iyi. Her barışma, eski küsme nedeni tükürükleri yalamaktır. Anlaştık, ilişkide ilerleme kaydettik saydığımızda yine tükürme yalamayı geçersiz saymayalım. İleride yeniden bozuşup tükürülecek de olsa silmişizdir. Silmeyen barışmasın, barışan silemedim zannetmesin.

İnsanlara ayık ilişki yasağı koymak gerek. Ayıklık denetimli serbestlik gibi oluyor. Tüm ayıklar, “Bir dirhem daha ayık kalalım, radardan kurtulunca tekrar esrar çekeriz,” gibiyiz. Ayık kendindelik sırasında herkes kendi meşrebine uyan tarafıyla felsefeyi yalamış yutmuş, mavi kanlı aristokrat kadar soğukkanlı.. Kriz anlarında, kafa bi dünya iken öyle mi ya? Sarhoşken temel atılanlar hariç hiçbir çocuğa aşk çocuğu dememeli. Sarhoşluk bebeleri de aşk çocuğu değil; hiç olmazsa kof saf beyinle yapılmayan bedensellik bebeleri.

Her ilişki ve ayrılıkta (ayrılıkta ayrıca hayır da varmış) bir denge olduğundan kolayca söz edilir. Ben de kabaca öyle görüyorum. Buna karşıt imgede, adam uçurum kenarına götürdüğü kadının sırtına arkadan hafifçe dokunuyor. Hoop, kadın uçurumun dibinde. Konu-erkeği yargı veya savcı sorgulamasında durumu özetler: “Bir yol ayrımına gelmiştik. Ben geride kalmayı seçtim.”

Bir yaygın anonim rahiplik kurumu olarak, günah çıkartmacı Ekşi Sözlük ha? Çok iyi ve ilginç fikir. Ortamca ve ekşi-mesaj olarak. Mesajlaşma olanağı sunan tüm uygulamalar bir yerinden bu katara benziyor. Mesaj demek dışarıya karşı giyinikken muhatabına karşı giyimli veya soyunukluk olanağı demek. Mahrem/yakın ilişkiler bir yandan kişisel tarihin günah çıkarması; öte yandan özgün ve yeni eylem alanı sunuyor. İlişkinin çok değerli bir “çıplak bilgi” kaynağı oluşu bu çifte olanaktan besleniyor.

Jean-Paul Sartre kendimizle ilişkimizi kendimizdeki her şeyi her an bilme, kendimize karşı ayna ve tabak gibi olma diye kavramlaştırıyor galiba. Oysa kişioğlu su gibi, hava gibi burgaçlanarak; karışıp kendi içine kıvrılıp; durulup, dışarı doğru çözülerek; kendinden kaçarak; kendini bularak dönel, döngüsel ve faz gecikmeli biçimde davranıyor. Öz-ilişkisi, kendiyle ilişkisi böyle çelişkilerle kuruluyor. Ardından dış ilişkilerine yansıtılıyor.

“İlişki sadece insanlar arasında psişik bir mesafe olduğunda mümkündür, aynı şekilde ahlak da özgürlüğe dayanır. Bu nedenle kadının bilinçdışı eğilimi evlilik yapısını gevşetmeyi amaçlar, evliliğin ve ailenin yıkımını hedeflemez.” Carl Gustav Jung

“Yasalar tarafından onaylanmayan ilişkilerden, evlilikten doğan akrabalıklar kadar çok ve karmaşık, ama daha sağlam akrabalık bağları doğar. Bu kadar özel türden ilişkileri bir yana bıraksak da, gerçek aşktan kaynaklanan gayrimeşru ilişkilerin ailevi duyguları, akrabalık görevlerini sarsmayıp aksine pekiştirdiğine sık sık şahit olmaz mıyız? Bu durumda gayrimeşru ilişki, evlilikte anlamsız olabilecek birçok şeye ruh katar.” Marcel Proust – Mahpus

TÜRKLERİN GENEL DÜŞ YORUMU

A) Gece götün açıkta kalmıştır. (En genel ve pratik birinci ilke)

B) Hayırlara varsın. (Teğet geçme ilkesi)

C) Hayırlıysa düş, hayırsızsa boş olsun. (İyilikseverlik taklidi yorum)

Ç) Ölü görmüşsen ömrün uzayacak demektir. (Tırsak yorum)

D) Her gördüğünün tersi geçerlidir. (Pratik ve tembel yorum)

E) Çıplak erkek görmek kadın ölüye, çıplak kadın görmek erkek ölüye işarettir. (Keyfi kehanet, yararcı ve tembel yorum bir arada)

F) [Zaten düş dediğin işe yaramalı, yarını kehane etmelidir. Esas yarını görmeyen, göstermeyen düş şeytani düş sayılır.]

G) Bok para, para sıkıntıdır. (Zıtçı yorum)

Ğ) Ulvi ile seksi, bokli düşler farklıdır. (Yalancı-yalancıktan sınıflandırma, bilgiçlik ilkesi)

H) Düş herkese anlatılmaz, anlatılan düşün hayrı uçar. (Yorumda Omerta kuralı. Sen anlamazsın, sus. Galiba biz de anlamayız.)

H veya I) Rüyanı ona buna (bana) anlatma suya anlat. Su taşır, akıtır, temizler. [Hiç bana dokunma, sorumluluk istemem. Yanlışlıkla işe yararım, sonra hasedimden çatlarım.] (Yararsızlık ısrarı, düş göreni yalnız bırakma ilkesi)

I) Lodoslu havada görülen rüya yorumlanmaz. Lodos ortalığı karıştırır, sonuç net olmaz. (Midas ilkesi. Yalancı bilimsellik. Aynı zamanda düşçüyü lök gibi ortada bırakma ve bahanelendirme. Güya yakın, anlayışlı, destekçiyiz.)

İ) Ezcümle, ruhbilimde/batıda “düşte arzu doyurumu” kabul edilir; Türklerde ise “düş yorumunda arzu doyurumu” vardır.

DUM DUM DOM

Ben ki vadiyi kanla sulayanlardanım
Aşık olanlar da bizden
Geldi çekilme günü, ölenden gördüm
İnatçı toprakla sığır sütüne dönmenin
Hepsi alver yapmaya başlasın
Yaktığım evlerden sormayanlar
Yarın benden suladığım suyun
Güdülmeyen evladın çünküsünü sorsunlar
Gene yumruğumu yiyeceğim.

Bir bir ağaç kabuklarını
Yengemi kızıl dereden komşum sürdü
Dağ ormana-
Vadinin eriği cevizine atışla dolandı
Açlıkla sınadı zaman kahraman olmaya
Değilce değilce sürüldüm
Yangını söndür koşa koşa
İçine bak kuytuda, düşne rüyada
Kurtul hazır yazgına dön
Çiçekten yaban balıydı, sarmaşıkta yokluk
Yıkılsın, çürüsün gün
Altında her umutlu tecavüz!

Gün gecenin çocuğu
Öğrenecek paçalı baykuşla birlikte
Dünkü düğün son oyun
Yeniden acı yeniden
Unutup, göre bulup yitire yaradan..
Çingeneler çevirdi tekerleği
Kara mavi gözlerinde kaybım
Her yüz her ben zikzak, bir aşırtma
Meclisi yıkmadan geliyorum içimden
Yeminleri gömdüğüm gibi

Karıştım Tanrı topakla beni..

Ayakta ağlıyorum, anam sus pus yatıyor
Yabancı merhametinde dinlenmek var
Sırlar kaynaşıyor çevremde
Kilit altında dünya
Barut şaşırtır, su akıttı, zılgıt uçuruyor
Gerçek usul, beşikte çocuk bir ip boğumu
Büyüler dilsiz, sesler Şarlar’dan yamaca
Hepimiz yüklü, kim elinde kılavuz
Çiftler üçler birler, deliye yamak bulunmuş.

Gülmeye gidemedim
Düğün nöbetinde oynarım
Ağlarken öf çektim, kızgın sarıldım gövdeme
Bir davetle yağmurum harlar
Gözlere sığınırım kahkahada, isterim

Nasıl durur! nasıl somurtursunuz!
Gördüm ben en altını, gül işte.
Bundan beri serbest en azı dişlisi
Öpecek, coşkun oynayacak ağlama
Hiç bilmediklerime sayarım
Yeter gördüğüm çöplük, güven sen uçbeyine.
Kurşun kadar açık azalan sözüm
Yangın yeri, alabildiğine umman kalbim.
Ses fazla, kuru kalabalık unuttu, kıvrılmam lazım
Daha uyanacak sessizlik

***

Gezdiğim, aileleştiğim Kosova’nın benim için duygusal mücevheri-ürünü son dönüş gecemde beni uyutmayan, ön taslağını yazdığım şiirdi. Bana bir yüklem gibiydi. Aradan biraz zaman geçip öteki not ve işlerimin ağırlığından kurtulunca o şiiri hale yola soktum. Ne de olsa olsa meslekten şair olmayınca akan kokan batan yanları vardır. Ben evlatsındım, benimsedim. Aramızda özel bir bağ oluştu. Şiirsinin içeriği tabii ki gördüğüm, duyduğum, hissettiklerimle ilintili; şunu belirtmeliyim, “dum dum”un düğün davulu, “dom”un top – tank atışı olması dışında açıklama çıkaramam.

Kosovalılarda savaş, ölüm ve işkencenin, tecavüzlerin anıları tazeyken bu insanlar gülebiliyor, muziplik edip, oynayıp dans edebiliyor ya… Ben artık ciddiyet kuralı olan somurtukluğu reddetmiş, bırakmışımdır. Kosova’da, gülen birini kimse hafiflik şüphe ve sorgusuna çekemez, onlar bunu kanıtladılar. Kosovalılar bir meydanda veya bir salonda buluşur, anılarından söz edip ağlaşırlar, peşinden aralarından biri fişeği gülme ve dansa çevirir, aynı hız ve doğallıkla oynar, şakalaşırlar. Gün bugünkü gündür, her şey an’da kurulup yıkılır. Neyse odur. Ağlarlar da, oynarlar da.

Bu yaşayış biçeminin şöyle bir önemi çıkıyor: Aldığım arkadaş verilerine göre, Balkanlarda saf neşe, saf dram yokmuş. Hep hepsi birbirinin içinde, acılarda öfori var gibi olurmuş. Tabii sevinçte de bol bol ağlayış. O zaman bu içiçe katma, birbirinde eritme, kaybı travması olanların “kayıp içinde kaybolmama” yordamı haline geliyor. Toplumsal olarak Hansel ve Gretel davranmak; kaybolurken, “ben insanım” demek, yere ekmek ufakları döşemek.. Acıda erirken, veya hatta belki soykırımda soyu kururken. O zaman dahi enerji olarak cin şeytan olarak var olacağızdır. Telifi kimin unuttum, bir yazar, soykırıma uğrayan Kızılderililerin günümüz Amerikalısının içinde bir dolaysızlık doğrudan konuşma ve iç boşluğu sessizlik halinde yaşamayı sürdürdüğünü ileri sürmüştü.

Kosova’da Çingene algısına küçük bir ayraç: Sırp savaşı sırasında Mitroviça’da halk dağlara kaçtığında Çingeneler (majuk/maguk) Sırplarla birlikte Arnavut evlerini yağmalamışlar. Dağlardan dürbünlerle bakan Arnavutlar daha sonra şehre döndüklerinde çingenelerin evlerini yakmışlar, çoğu çingeneyi öldürmüşler. Eskiden Mitroviça’da Çingene Mahallesi varken artık tüm Kosova’da Çingene nüfusu %1’in altına düşmüş. Mitroviça – Peje yolunda fazla savaş olmamış, orada çoğunluk Sırpmış. Şimdi de büyük yerleşimlerden biri olan Peje/Rugova Kosova genelinde pek sevilmiyor.

Kosova’da Ahiret Turizm

HIZIRCA

Tek kişiydiler. Önce yattılar, sonra kalktılar, sonra musallat oldular.

***

Günahkarcasına suçlu, eve dönüyordum. Aklımda kırk tilki kuyruk yarışındaydı. Varsa yoksa planlarım, tasarılarım.. Tam alt geçidi aşıp caddeye dönüyordum ki, bağlantı yayında, benden önce duraklamış bir Kangoo’nun önünde, yarısı kaldırımda, yarısı caddeye uzalı bacaklarıyla devrik bir adem gördüm.

Hiç de doktor refleksi filan demem, istemezsem kimliğimi saklar basar giderim. Adamı geçelek bir iç istemle durakladım, geriye yanına geldim. Önceden park etmiş olan ise benden çok sonra olay yerine gelecekti. Hava açıktı, güneşli ve berrak, sorgulayıcıydı. Sorgulayan berraksa sen dumanlısındır. Tınmadım, bir iç eminliğim var gibiydi. Ne yaptığımı biliyorum, güçlü ve hazırım, hayır sanıyorum.

Baktım, ağzında boynuna doğru kaykılmış bir ağızlık, herkesin dediğiyle maske. Genç gibi de, yaşlı gibi de. Sakalları kirli, aralarında kırlar hayal etmiş olabilirim. Ağız köşelerinden her iki yanağa ve boyna yayılmış sara nöbeti köpükleri. Birazı köpük, birazı yapışkan, biraz da açlık – belki açlığı o an değil, bir süre sonra ağız kokusuyla yerine oturtmuşumdur.

Hemmen eğildim, elini tuttum, bir elimle de omzunu kavradım. Destek oluyorum. Sorup öğreneceğim, nasıl olsa artık uyanmak üzere, ölmez. Adın ne dedim, ilacın var mı dedim, onu doğrulturken bir yandan yavaş olmaya zorluyorum, kaldırdığım kadar da bastırıyorum. O doğrulurken baş tarafının biraz ilerisinde yuvarlanıp rasgele durmuş gibi kızaran bir soğan başı görüyorum. Saranın toplumsal etiketi, bilen biliyor, bilmiş. Soğan işe yaramayacak olsun varsın; hem bir yardım etme dileği ve jesti, hem de söz konusunu sağlamlardan ayıran bir çit.

Konu Adam doğrulurken, Kangoo’yu tanırmış gibi oraya hamle ediyor. Lar lur ediyor, konuştuğunu sanıyor, sözü anlaşılmıyor. Cebinden bir ilaç kupürü çıkartıyor, üzerinde Neurontin 800 yazıyor. Bir doğrulayıcı daha, bu konuadam bir saralı. Ondan sonra yüzde doksan sokak saralısında görülen kenarları aşınmış, eski sevdicek mektubu gibi korunmuş devlet hastanesi sara raporu. Bir kimlikten çok daha fazlası. Üstünde altı, sekiz tane imza var. Fotokopi gerisinden bana el sallayan doktorlar: Biziz, böyle bir cüz oluşturduk, kutsal metni dikkatinize sunuyoruz. Adama senin adın ne bile demeye gerek yok.

Minivandan gelen adam bize katılıyor. Ona da bir işlev var, arabadan bir peçete, ıslak mendil getir. Bulduğu bir kağıt peçete poşetini olduğu gibi hizmetimize sunuyor, gururla. Adamcığın ağzını dudaklarını siliyorum. Soluğu göründü.

Artık hem hayır işleme yarışı, hem rütbe farkıyla olguyu denetimime alma yetkesi atbaşı gidiyor. Kalkma, sakin ol, sorulara kısa cevap ver, usluca ardıma düş, seni mutlu edeceğim, bak artık binecek bir araban, başında doktorum demeyen bir doktorun var. Doktorlar ve ben toplum içinde olabildiğince kimlik saklarız, verdiğimiz acil emirlere direnç olursa isteksizce hakkımızı gösteririz. Diyelim adı Hızırca: Ben oradan geçerken hadi hazır yatıyordu, bu en güzel isim olacak. Ben de iyilik dersinden ustaca geçmeye azmetmiş, son dakikacı uyanık velet.

Bir eczaneden nöbetçisini öğrenmek, yol bulucuyla el koymuş gibi bulmak, eczanede sırasını bekleyerek usluca ilaç istemek, kolay. Hızırca ise kırtasiyeyi daha iyi biliyor, vermezler diyor, vermediler. Yan taraftaki poliklinik kapalıdır diyor, ve benim dik dik bakan, delen gözlerim tıp merkezini açamıyor. Sırada daha ciddi bir hastanenin acilinden geçip ilacına kavuşmak var. Hızırca, vermezler, olmaz, sinir uzmanı vermeli diyor. O haklı ama ben de söz dinlemezim, illa sonuna kadar deneyeceğim. Ayrıca, belki asıl soruna parmak basıyor, açlık, yoksulluk, pencereleri temizleyip üç beş kuruş kazanmak için Pendik’ten şehre Bostancı’ya geldiği gibi öykü ve martaval kırıntıları geveliyor. Pazartesiyi beklerse, kaybettiği reçete şifresini yeniletir, ilacı alırmış, ilaç pahalı, 10 kutu yazsa on kutusunu almak ayrı bir zenginlik istermiş. İlaç temini ve geçinme dertlerinden şurasına tak demiş, intiharı düşünüyormuş, olmuyormuş. Ona, erken ölüp ne edeceksin dedim, sıran gelip gücün yetince öleceksin, zaten seni bir sara nöbeti bile öldürebilir. Zorlama. Aklıma akın akın saralı filmler doluşuyor.

Bu söz ve fikirlerin içeriği zaten yumuşak değil, görülüyor. Ben ayrıca gerilmeye başlamışım. İşler yokuşa ve sarpa dönüşüyor. Bir hastane, bir eczane, bir kutu Neurontin benim için çocuk oyuncağı, kolay yerden soruldu diye parmak kaldırmıştım. Şimdi sorunun alt dalları beliriyor. Ya para olanağı yoksa? Zararsız, ben çok değil bir kutu ilaç alırım. Gerisi Allah kerim, Hızırca kerim. Hızırca’yı ben doğurmadım, kendine bakabilir ve oraya buraya sürükleyebilir. Yalnız hastanede sinir uzmanı çıkmazsa, bir ilaç bile alamayabiliriz, en büyük devlet hastanelerine mi gitmem gerek?

Zorda kalıp bir yaratıcılık çıkışı: Kızılay’ın Kartal Huzurevi tanışımdır, varsa bana ilaç verirler. Hastaneden kurtulurum. Yeşil ışığı hayat ve müdire hanım yaktı, onlarda verilebilir bir miktar ilaç var. İlaç dediğin ab-ı hayat, bengisu. Sular akıyor. Sinyal çok bariz, yüzüm gülüyor, direksiyonu oralara çeviriyorum. Yolda Hızırca yeni bilgiler veriler kaygılarla yanı başımda. Ev sahibi evden çık, kira veremiyorsun diyor. Çoluk çocuk kışın nasıl çıkarım? Çıkma tabii, zorla atmaya gücü yetmez. Artık eve saklı girip, saklı çıkıyorum, evde yok numarası yapıyorum. Olabilir, artık elinden öper, yönet sorunu. Evde aç biilaç yatıyoruz, elime bakıyor kaç nüfus. Kaç nüfus olduğunu o söyledi, ben dinlemedim, daha fazla acımak, zorunlu kalmak, hissetmek istemiyorum. Ama işler yolunda ya, bir 101 şubesinden domates, patates, soğan, portakal, elma, yağ gibi en zorunlu saydığım şeylerden birazcık tepeleme alıyorum. Bunları arabaya getirirken hem yoruluyor, hem caddeye oraya buraya saçılmalarını önleyemiyorum. Çarpılmadan arabaladım.

Göz ucuyla Hızırca’ya bakıyorum, beni işkillendirmeye başladı. Çok konuşup, profesyonel dilenci gibi dallı budaklı öyküler anlatınca aklıma giren girdi. Gerçi bir saralı, işe güce de sahip olsa gitgide kenara itilebilir, dilenciliği yolda öğrenebilir. Büyük şehirde varoşta yaşamak zor, yollar belki de çizili ve belli. İyi de, bu Hızırca hınzırı, niye boylu boyunca caddede değil de, kenarına ilişivermiş gibi yarı kaldırımdaydı? Yoksa sırada beni gasp etmek mi var? Niye ilk dakikalardan sonra aksilenme gereksinimi duydum? Hepten savunmacılaştım? Renk vermek istemiyorum. Doktor olduğumu söylemezdim, eczanede duydu. Gerçi doktorluk birinin baş başayken öldürmeye can atacağı insanlar listesinde sayılmaz. Sadece toplumsal histeriye dahil o. Bakıyorum boyu benden daha uzun değil, derhal baskın bir şey yapmadığı takdirde onunla baş edebilirim. Daha iyi olasılık, zorunlu veya gönüllü bu Hızırca dilenciliği kıvırabildi, kariyeri böyle ilerledi, şekilleniyor. Evet, yüksek olasılık. Zamanında ona yoksulluğu iyi bilen biri denk gelmiş. Anlattıklarını dinledikten sonra “Bak,” demiş; ellerini araba konsolunda sırayla üç komşu noktaya oyun kağıdı sıralar gibi dokunduruyor: “Bu senin kiran,” -750 ile 850 hatta 900, bin lira arasında muğlak kiralar söylüyor, belli ki kiralar borsa gibi inip çıkıyor, veya iyilikseverin yüzündeki rakamlara göre açık veya belirsiz olabiliyor- “bu senin mutfak masrafın, bu da senin az da olsa harçlığın.” Anımsayacak gibi oluyorum, benden domates alışverişinden sonra tavuk, kanat gibi lüks saydığım şarkı isteğinde de bulunmuştu. Huzurevi faslında ise bu sefer bir Rivotril kupürüyle adeta as göstermiş, ama blöf bile saymadan asını bertaraf etmiştim. Yeşil reçete bu oyunda kullanılmayacak bir kart, geçemezsin.

Hızırca ne yapıp yapıp, ben iyilikseverin cennetini, gönül rahatını garantilemeye ahdetmiş gibi. Aklım, benden başka kimler tezgahından geçti gibi zındık sorulara kayıyor. Bir kriminal yapıyorum onu, bir yüz kızartıcı olmayan bir dilenci. Bir de insan sarrafı, yol psikoloğu, anlık doğaçlamalarla av avlayan, genel senaryosu belli bir sahne sanatçısı, yol tiyatrocusu. Az konuşsa ikimiz arasında benim hayatım rahat yürüyecek. Karımmış gibi kafa ütülüyor, ona sevmediğim bir, haşa üvey karımmış gibi ifrit oluyor ama susuyorum, kaş çatıyorum. Benim de yoksulluk görmüş, yüzünün nuru apaçık belli bir insan olduğumda ısrarlı. Keşke inanabilsem. Biz bu yola niye girdik? Aynada güzel görünmek için. İnsan güzeli sanılmak beni Kaf Dağına taşıyacak. Basit, kolay, fakirliğe kafa tutmayan, kimseyi ne değiştiren ne eleştiren, şıpın işi bir kurtarıcılık, bir iyilik taslak olması da yeter. Her yönden, ama özellikle geleneksel ve klasik yollardan kaşıyor. Çoluk çocuğunun hayrını gör, aracın canın salim olsun, Allah senin her zaman yanında olsun, dünyada cenneti yaşa, mizan terazine konsun. Ben bir bunları istemem yan cebime ile alıyorum, bir titrer, terler gibi oluyorum. Celladıma tıpış tıpış mı gidiyorum? Ama bu yoldan geçinmeyi sürdürmek için kurbanını kollamak, canına saygı zorunda. Her nasılsa huzurevinden 20 kutuluk ganimet kaldırdık mı! O da ben de kardayız, verimli av diye buna derim işte. Bir an ben de Hızırca gibi sevinçliyim. Ama asıl hedef olan bana kira ödetme ne olacak? Ben ödemeye, cebimden kağıt para çıkmamasına kararlıyım. Bunu evine varana kadar söylemeyeyim, elim belli olmasın. Arada can korkusunu atmışım, evine kadar iletmeyi evetlemişim. Anayol üzerinde bırakıp, torbaları sarsak sarsak kendi başına götürmeye zorlamak vardı. Söyleşirmiş, dinlermiş gibi yapıyorum, hiç aslım yok, öfkeli veya korkak geçiştirme tepkileri veriyorum. Yolun bana açtığı sorgu ne kadar iyiyim, nasıl iyiyim, nerem parçalı bulutlu, kimden ne kadar zarar görmeye izinliyim? İyi bir yanım kaldı mı? Belli ki elimde yalnızca deneyim ve macera kalacak. Hayat gibi mi? İyi, güzel olmasam ne olur? Kolay kısa yollu, havalı vitrin planım elimde kaldı, tel tel döküldüm.

Beni Pendik’te anayolun üst yani yamaç tarafındaki kenar mahallelere götürdü. Akşam namazında bana dua edeceği camiyi gösterdi. Kıvrıla kıvrıla sokakları geçtik. Yamaçtan aşağı sallanmış kamyonetlere yol verdik. Kıvırtan , hızlı da yürüyen biri kaknem biri iri kalçalı iki kadınla, tek tük sokak bekçisi çocuğu seyredip arkamızda bıraktık. Kenar mahallenin gizli din uluları ağaçları sıraladık, onlar nezaret ettiler. Artık Hızırca’nın sesi bana batmıyordu, buzlu cam arkasından geliyordu. Kendi başına, onu evden atacak ev sahibi ile ev kirasının açıortayını hararetle tartışıyordu. Söylemine uygun, “Beni bu saatte ev çevresinde görmesinler.” Tam evinin neresi olduğunu bilmedim. Hayalimdeki koyu elbiseli, çatık kaşlı karısıyla, sayısı belirsiz çocuğunu tanımamış kaldım. Onlarla ne soğuk ne sarılmalı karşılaştım. Bana bir kağıda adresini yazacaktı, onun yerine cep telefon numarasını verdi. Cebini de gösterdi; tuşlu, gümüşi metal eskisi bir şeydi, çerçeveye dahil metal bir parçası elinde kalıyordu. Çaldırdığımda şarjsız olan cep çalmıyordu. Hızırca gibi bitik, bozuk. Elimde artık sanal, günün birinde söyleşebileceğim bir Hızırca numarası var, belki cennetin kodudur. Beni kurban gibi kesmediğine çok teşekkürüm. O, kıyağının karşılığı olarak son bir hamleyle onu bıraktığım yerde şoför kapısını açtı, zorladı. Aynı anda içimden kapıları çaktırmadan kilitlemediğime söyleniyordum. Öyle çaktırmasız olmaz, beceriksizliğimi affetmem gerek. Kira da kira diye tutturmuştu. Para veremem, vermeyeceğim -son anda çıkan kurtuluş nidası- kendine iyi bak, saranı geçirmesen de verimli yaşa. Gençsin, benden becerikli ve çok bilgili olduğun da su götürmez. Seni kalbi büyük oluşlarıyla üstün yapım süpermenlerimin yanına komşu yaptım. Benden iyi, benden üstün muhataplarım. Nerden gelip, ne dertlerle baş etseniz yine parlarsınız. Bana değil Dostoyevski’lere konu olursunuz. Sıradaki aynam, kalite kağıdım kimse, hep tüylerimi diken diken eder. Var ol, ömürlü ol Hızırca, sen değil asıl ben Hınzırca.

ÖPÜŞME GIDIKLANMA VE SIKILMA ÜZERİNE – Adam PHİLLİPS

• “Yolcular kabul etseler de etmeseler de ölüme doğru seyahat etmektedirler.” Freud

• Annesini fazlasıyla beklemiş olan bebektir ölüme doğru seyahat eden; çünkü başında kimse olmayınca bebek bedenin yalnızlığına hapsolmuştur.

• “Özne hep talep etmekten başka bir şey yapmamıştır; aksi takdirde ayakta kalamazdı; bizlerin yaptığı sadece işi kaldığı yerden sürdürmek.” Lacan

• Analitik ortamda tekrar tekrar hastanın bir başkasına teslim olma riskiyle karşı karşıya olduğunu anlıyoruz.

• Bilindiği gibi yalnızca olanaksız olan şeyler bağımlılık yaratıcıdır.

• Ergen çocuğun yaşadığı temel açmazlardan biri de, sadece kendi denetiminin ötesinde olan nesneye güvenilebileceğini keşfetmesidir.

• “Ergen, temelde kendini tecrit eden kişidir.” Winnicott

• Çok uzun süre beklediğimiz insanlardan keyif almamız güçtür… (Protesto olan) sıkıntı her zaman öfkeyi saklamanın bir yoludur.

• Fobi kötü şeylerin ağza alınmaz olduğu ve böylelikle de ağza alınmaz olanın her zaman kötü olduğuna duyulan inançtır. Ve bu da fobi sahibi kişi için örtük kavrayışları her zaman tehlikeli kılar.

• Çocuk, arzu sayesinde yalnızlığını, yalnızlık sayesinde de arzusunu keşfeder.

• İnsanın başına gelebilecek olan en kötü şey, hayal edilemez olan şeyden daha rahatlatıcıdır.

• Arzu, hiçbir nesnenin yatıştıramayacağı bir eksikliği ifade eder.

• Düşünmek üzerine düşünebilmekte, ancak endişe için belki yeterince endişelenmemekteyiz.

• “Kendi kanatlarıyla yükselen hiçbir kuş yükseklerde uçmaz.” William Blake

• (Sıkılan çocuk) Tam anlamıyla başka birini değil, adeta kendini beklemektedir. Ne ümitsiz ne de ümit dolu, ne gayretli ne de kendini bırakmış olan sıkkın çocuk, olasılık ve kedere ilişkin, tatsız bir çaresizlik içindedir.

• … yetişkinler adeta çocuğun hayatının devamlı ilginç olması, ilginç kılınması gerektiğine karar vermiş gibidirler. Çocuğun ilgileneceği bir şeyi bulmak için kendisine zaman tanınması yerine ille de her an bir şeylerle ilgilenmesi gerektiği yönündeki talep, yetişkinlerin en baskıcı taleplerinden biridir. Sıkıntı, kişinin kendisine zaman tanıması sürecinin bir parçasıdır.

• Açgözlülük fantezisinin bütünü, bir açıdan kişinin kendi iştihasını yiyip bitirmesi çabasıdır.

• Çocuk yalnız anneye değil, kendi arzusuna da bağımlıdır. Her ikisi de kaybedilip yeniden bulunabilir. Belki de sıkıntı, sadece günlük yaşamın yasının tutulmasıdır?

• “Bir şaka imdadımıza yetiştiğinde gülebiliriz ancak.” Freud

• Şaka, Freud için bu denli önemlidir, çünkü şaka hazzımızı engellerden kurtarmanın en zekice, en etkin olan yoludur. Ve hazzı kurtarmak, Freud açısından bir tür anımsatmadır. Şakalar, tıpkı rüyalar gibi, bastırmayı sabote ederler.

• Engeller güvenlikte olmamızı sağlar; halbuki şaka bizi heyecanlandırarak tehlikeye atar.

• Engel arayışı, ironik bir anlamda aynı zamanda haz arayışıdır.

• Zayıf engeller bizi fakirleştirir.

• “Fetiş, annenin penisini ikame eden şeydir.” Freud

• “İnanoğlunun ilerlemesi, sınırlamanın engele dönüştürülmesinden ibarettir.” Simone Weil

• İlk düşünülen şey, annenin olmayışı mıdır, yoksa zamanın mevcudiyeti midir?

• İlk ilişki nesnelerle değil engellerle kurulur. İnsanlar, yaşamlarının, olasılıklardan en çok korktukları dönemlerinde aşık olurlar. Birisine aşık olabilmek için bu olasılıkların birer engel, zorunlu birer engel olarak algılanmaları şarttır.

• “Bütün kadınlar sonunda annelerine benzerler. Onların trajedisidir bu. Hiçbir erkek sonunda annesine benzemez. Bu da erkeklerin trajedisidir.” O. Wilde

İL GATTOPARDO / LEOPAR (1963)

[30 Aralık 2013]

Salina Prensi Fabrizio, küvetten çıkışta bedenini pedere kurulatırken:
“Beden çıplaklığının ruh çıplaklığına göre daha masum olduğunu bilirsiniz. Lütfen daha sıkı kurulayın. Hem sözümü dinleyin, siz de bazen banyo yapın,” mealinde konuşur.

“Yaşım bir kolon gibi başıma iniveriyor.”

“Aşk altı ay yangın, otuz yıl kül. Ben de aşkı bilirim.”

Garibaldi devrimiyle birazcık yükselen yeni burjuvanın prense tanıştırılırkenki beceriksizliği, bir zaman dilimi sonra ne hale geleceğini göstermekten uzak. Onun geleceğini kızı Angelica (Claudia Cardinale) anlamlandırmakta: heyecanlı, göz alıcı, dişi, görgüsüze kaçan kahkahalar, çıkarını ve evrenini çok iyi tanıma..

Plebisit sonrası bolkon konuşması çok tipik: Herkesi ifade eder, kucaklar görünen yukarıdan bakış. Aradaki tek tük aykırı oy bütüne tahvil edilmiş, % 100 evet çıkarılmış. 22 Ekim 1860’ı temsil ediyor. Sicilya ilhak edilmiş, Birleşik İtalya kurulmuş; başta Kral Emanuel, yanında yetki paylaşacak meclis kurulmuş. Garibaldi’nin enerjisi, milliyetçiliği kullanılıp, gelişmeler fırsat verince Çerkez Ethem gibi derkenar edilmiş.

“Her şeyin eskisi gibi kalması için bazı şeylerin değişmesi gerekir.” Leopar prens ile fırsatçı yeğeninin değişen zamana uyum sağlama gayretlerinin ortalaması.

Gururlu, düşecek aristokrat her fırsatta eskiye referansını belli eder. Örneğin yeğenine hediye edeceği sarayla ilgili: “Her yeri bilinen bir saray oturmaya layık değildir.” Ona senatörlük teklif eden krallık temsilcisini sonu belirsiz şekilde konuk ederken: “Siz benim misafirimsiniz, ne zaman gideceğinize ben karar veririm.”

Prens Fabrizio açıkgöz değil gözü açıktır. Adeta kendi düşüşünü, kuyrukluyıldız kaybolmasını seyre dalmıştır. Bu teslimiyetten az bir fark seriyor. Bitmek tükenmek bilmez bir şölen/vals akşamında terleye terleye, yalnızlığı, yaşlanışı, gelecek zamana merakı her yerinden akarak ortamda bulunur, yürüyüp gitmez, sürüklenir. Sınıfını özetleyen bir tiradındaki yorumları: “Bizde her gösteri, en şiddetlisi bile bir mahvolma isteğidir. Şehvetimiz bir unutma isteğidir.” Burt Lancester kendinden emin, yalnız, sakin oyunculuğu damıtıyor.

Filmin yaslandığı romanı okumayıp bilmeyince, izleyici kendi bildiğinden referanslar buluyor. Buna uygun bir tanesi Marcel Proust’un Kayıp Zamanın İzinde’sinin Baron de Charlus’u. Charlus çılgın karakter, onun karşı köşesindeki Leopar suskun volkan. Her ikisi de yalnız.

Kızıl kont Visconti Leopar’da çöken aristokrasinin ağıtını işlerken bireysel planda da başka bir düş kırıklığını, gelmeyen komünizme ağıtını dillendirmekte. Kendisi hem aristokrat hem komünist olduğundan tam da üzüntü ve kayıp kavşağı insanıdır. Visconti kalabalıkları yönetmekte çok usta ve kalabalık film setini sevdiği anlaşılıyor. Bu hem gerçekçi savaş-çatışma sahnelerinde hem balo kalabalığında belli oluyor. Öte yandan yakın plana girmeyi, yüze, mimik kaslarına, bedendeki tekinsiz sessizliğe yaklaşmayı da seviyor. Bedene, yakın plana hakimiyeti daha çok Venedik’te Ölüm’de görünür.

Güney Amerika’nın bülbülü Gabriel Garcia Marquez’in Simon Bolivar hakkındaki kitabı Labirentindeki General’i okurken şrak diye aklıma İl Gattopardo ile benzerliği geldi, gelmişti.

1 nisan 2016’da Caddebostan Kültür Merkezi’nde İlber Ortaylı sunusuyla Sinematek 50 kapsamında gösterimi yapıldı.

İlber Ortaylı seyirciyi öyle bir hazırladı ve filmi yukarıda tuttu ki, sıkılmak, öf pöf demek seçenek olmaktan çıktı, ayıp olacak diye kimse sıkılmadı. Visconti alan derinliği yaratmada çok ustaymış. Bu en kişisel, özyaşamsal filmlerinden biri. Burt Lancaster’ın bundan daha iyi oynadığı bir filmini bilmiyorum. Yaşlı-aristokrasi-kuğusunun-ömür-bitimi-şarkısı. Hem aristokrasiyi hem burjuvaziyi yeriyor filmde ama ince ince, bağırmadan. Aristokrasi sınıf içi kuzen evlenmeleri yüzünden çirkinleşti, taze kan bulamadı diyor bir yerinde. Kendi kızlarının baloda çocuklar gibi kendi aralarında oynaşmasından tiksiniyor. Ölümle yüzleşmeyi kişisel olarak da iyi vermiş. Claudia Cardinale hem burjuvaziyi hem geleceğin genç, birleşik İtalya’sını temsil ediyordu. Masada kenar mahalle dilberi gibi gülmesi bütün yemeği piç ediyor, daveti bitiriyordu. Gene de ölenin doğmakta olana tutkusu, Prens Fabrizio Salina’da çok güzel verilmiş. Dekadan bilge aristokrat portresi aristokrat yorumundan da daha çok oturuyor. Pier Paolo Pasolini ile ortak tarafları Sicilya sevgi saygısı. Sicilyalılar kolay kolay değişmezmiş, çünkü kendilerini tanrı tohumu görürlermiş. Uyandırmaya gelenlerden de nefret ederlermiş.

Renkleri bakımından Theo Angelopoulos’un O Megalexandros’u ve Antonioni’nin Professione Reporter’i (The Passenger) ile benzerlik gösteriyor.

İlber Ortaylı ‘İtalyan sineması, Visconti sineması hem daha iyi bir sinemanın nasıl yapılacağını gösterdi hem de bu kadar incesi alıcı bulmayacağından -sanat sinemasının nasıl- tercih edilmeyecegini de göstermiş oldu,’ diyor. Amerikan izleyicisi de Türk izleyicisi de uzun ve incelikli sahnelerden sıkılır diyor. Böyle filmler eskiden Türkiye’de iki parça, üç parça halinde gösterilirmiş. İzleyici ve gözler hazırlıksız antremansız olduğundan. Zaten aşırı uzun olması nedeniyle Bernardo Bertolucci’nin 1900’ü de bizim gençliğimizde Harbiye As’ta ayrı zamanlarda iki ayrı bölüm halinde oynatılmıştı.

İyi tarih nosyonu olan filmlere İlber Ortaylı bayılıyor tabii. Şimdikilerle karşılaştırın diyor. İstvan Szabo’nun Colonel Redl’i bu filmin bir akrabası, o da bunu sözüne kattı. ‘Dönemi ve coğrafyayı, toplumu bilmediği halde olağanüstü kavrayışlı olan bu sanatçılar tarihi ve olayları yerli yerine oturtuyordu,’ diyor. Bu grup sanatçılar bir vagonda topluca geldiler, bir katarda da gittiler diyor..

ŞÜKRE EVETİNE EVET

Şükre/şükrüye reddiye düzene yanıt ve kucaklamamdır:

Canı isteyen ve gerek duyan herkes doğruyu söylemekte özgür görevli. Haksızlığa karşı doğruyu bağırsın, hatta doğruyu değil arzusunu haykırsın. Bütün haykırmalara karşın yine de her doğan, “bir çift” nefes alan (bir soluk alan, bir soluk veren) herkes o ilk nefesle yaşamın bütün acılarını haklamış denklemiş olur, zorunlu kâra geçmesi başlar. Böylece ikinci soluktan başlayarak birey doygun, potansiyel mutlu, ödüllendirilmiş, kârda, sevilmiş ve onaylanmıştır.

Bütün yaşam acılarımız ilkin beynimiz daha zehir çalışsın diye ikincin ve asıl gönlümüz yüreğimiz açılsın, ummanlarla birleşsin diyedir. Yaşam, kiracısı olduğumuz bir daire, fabrika veya kripto paradır; bütün yaşam-parasını ve satın aldıklarını geri teslim etmezden önce bakılası olan şey hücreysek hücre, çocuksak çocuk, adamsak adam olarak, ölmeden önce yaşayıp yaşamadığımız olacaktır. Ölmezden önceki süresi boyunca yaşamayanlara ne acı, ne yazık.. Öylesi kişi kâr ve para basan bir fabrikanın içinde canı sıkkın pinekleyen, aksi ihtiyar fabrikatör gibi olacaktır. Acı ve adaletsizlikler de yaşam festivaline dahildir, hasım ve düşman kardeşlerimizle kapışmak da bayrama dahil ve serbesttir. Hiçbir emelimizden geri kalmayalım, iyigüzel olmayanla istediğimiz düzeyde ilişki kuralım, yine de varoluşun baştan kazançlı, filmin baştan doyurucu olduğu bir sinema salonuna girmek olduğunu akılda tutalım. Bu, birbirimizden daha ileride-geride değil, doğmamış ve doğmayacaklardan ileride olduğumuz bir denklem.

Bu anlatımım bir kanıtlama değil, bir önkabullü tümdengelimsel paradigmadır. Bu paradigma için Tanrıya, meleklere dahi gerek yoktur, ama onlarla birlikte daha kolay kavranır olabilir.

Yaşam her zaman, her anında tam dozdur. Yaşam bir gündür, sonsuz bugün, bu an, şimdi yani şimdiki geçmiş zamandır. Yaşamda ölüm zaten vardır. Ama ölümde yaşam olabilmesi için insanın yaşaması, çile ve zevklerin önceden bilinmeyen çemberlerinden geçmesi gerekir. Sıkıntı (çilesi) şükranın, olgunlaştırıcı çilenin bir formu/taslağı olabilir. Çile çeken, zorluklara göğüs geren, yine de hamdolsun diye şükürlü davrananlara içim gidiyor, çok güçlü olduklarını görüyorum. Kendim çile uzmanı olmadığım halde onlara bir omuz veresim geliyor. Bula bula bir hayır dua buluyorum: “Şükürün yüzüne gülsün.”

Yaşam çilesinden değil de yaşam korkusundan kurtuluş yolu: Tek bir soluk alıp verme döngüsüyle (tek bir nefesle) tüm zorluk ve acıları yenen bir fiziksel yaşam doyuncu aldığımız, sunulduğumuz veya kendimize sunduğumuz.. Doğrudur. Bu formül benim içimde, Nietzsche’nin önerdiği “büyük yaşam evet” inin kendime uyarlanmış hali. Kuru bir teslimiyetçilik değil, bütün içerimleriyle birlikte mutlak teslimiyetçilik.

***

Özgür değiliz, evetiz!
Hayır demek özgürlükse-

İç kararsızlığa hayır!
İç savaşsızlığa evet!
İç barışsızlığa hayır!

Sevginin, evet, insanını küçültmesi, alçakgönüllendirmesi gerekiyor. Belki bu evrensel işlevi veya işlev çıktılarından farkedilir biridir.

Hayır (girişkenlik ve kimlik için) gereklidir; evet kutsaldır. Evet büyülüdür. Büyülü cümle “Açıl susam açıl!” ise, büyülü sözcük Evettir. Doğudaki kutsal sözcük/mantra om! (aum) içinde yoğun evet barındırıyor mu? Batının yani Ortadoğu’nun mantrası ohh/ahh ise o evet’i hem sevinç hem üzünç formunda yoğun yoğun içerir.

SİLAHIMA VEDA

her nasılsa pertavsızın hep piştov gibi bir silah olmasını düşlemişimdir. değilliği benim için büyük düş kırıklığı oldu.

tabanca koleksiyonuna, silahlara veda. domdomlular, adaptörlüler hurdaya gidecek. bunlar casus kuşumdan dökülen kehanet gibi bölük pörçük bilgiler. bende kendisine yakın silah bilgisi olmadığını göz önüne alsa, dikkatlice anlatmanın hiç zevki kalmayacağı belli.

nagant rus toplu tabancası. sistemi usa’daki gibi. double action olanları var. silindirik kurşunlu ve çok pis, yüksek enerjili. bir de, rus kartuşu uzundur, çok fazla barutludur. o türüne raykıran derler. adını hak eder.

parabellum: bir tip yukarı doğru sürgülü silah. “para” diye bir uzun kurşun türü vardır. walther ppk’larda uzun kurşun veya kurz kısa kurşunu kullanılabiliyor. tabanca namlusu uzun veya kısa olabiliyor. pk olunca daha uzun oluyor, sean connery’de bunun uzunu var.

kalibrede çok çeşit var. örneğin 4,5 mm var. 0,177 = 4,6 mm dengi. vietnam’da amerika büyük kartuşlu ufak kalibreli kurşun kullandı. bunlar otluk arazide kullanılıyor. değmelerde fazla yön değiştirmesin diye ince. kurşun vücuda değince açılıyor, vida gibi spiral sarıyor, iç organları karıştırıyor. çıkış deliği olursa organları da dışarı götürüyor, sürüklüyor.

domdom, rus silindirik kurşunudur. çıkış deliği büyük olur, organları dışarı doğru söker. kullanımı yasak ama yasak dinlenilmiyor. domdom kurşununun ağzına testereli bıçakla (+) işareti yapılıyor. böylece pirinci açılıyor. faullü dövüş gibi. öyle bir kurşun kol kopartabilir. meraklısı domdom yapımında, kullanılmış/artık plutonyum arıyor. o dağılma özelliğini artırıyor, kurşun un gibi gidiyor, sıkışarak un gibi dağılıyor. patlayınca yakıtı tümden alıp sonra itmeye başlıyor. kurşun tabanca namlusundaki raylara, yiv-setlere oturuyor. sıkışma ve sıkıştırılarak itilme sonucunda kurşun namlunun ucundan dönerek çıkıyor. ucu ile arkası artık çıktıktan sonra yer değiştirmez oluyor. roket gibi davranıyor, giriciliği artıyor. top güllesi gidişinde ise yuvarlak top güllesi ön arka yer değiştirmeleri yaşar. bunun yanı sıra gülle atan tüfekler (çifteler) de var. çok hızlı gönderilen kurşun, giderek erimiş hale dönüyor, deriye dokunduğunda düzleşiyor. o zaman parçalayıcılık ve dağılma oluyor. plutonyumlu ise toz haline geliyor, enerji tamamen vücutta kalıyor, böylece çok zarar veriyor.

fizik bilimini patlayıcıda yoğunlaştıranlar var. tek kurşun alan silah var. bunun barutu ayrı konuyor. hap gibi. çok sert çelik. sert kap içinde oturuyor ayrıca. nereye varırsa dağıtır, duman eder. yaşlılara yer yok’un silahı gibi.

kuş habercimin tabanca ama kırma gibi olan silahı vardı. kanatlı mermisi var ucunda. bu tip mermi, kanatlı olduğundan dönüyor. hızlı değil ama ağır, kütleli. enerjisi, torku fazla. vücuttan çıkamıyor, içeride sönümleniyor, enerjisini karna aktarıp zarar veriyor.

tingle berbat bir alet. kısa barutlu. deneyince çok kapasiteli çıktı. bir zamanlar ruhsatsız silah iken özel ruhsatlıya çevrildi. namlusu aynasızlara teslim ediliyor. bak, onu müzeye vermeyi deneyebilirdi. 1884 model silahı da vardı. onun çeliğini bir şirkete özel şekilde sertleştirtti.

avusturya çeliği çok iyidir. artık diğerlerinden farklı değil. almanlar mekanik dövmeyi çok kullanıyor. dövme, molekülle iletişim, konuşmak gibidir. mavi renkli çelik şeritler var. telle birleştirip bağlıyorlar. sonra fırına koyuyor, peşinden mekanik dövüyor, şeritleri birbirine kaynatıyorlar. şeritler kaynadıktan sonra namlu içini elle yapıyorlar. namlu dişidir. şerit halinde ısıtıp, geri geri dövüyorlar. dövülenler kaynıyor, yiv set oluyor, çıkartıyorlar. içine uyacak şekilde ısıtıp soğutuyorlar, çelik rengarenk oluyor. sarıldığı belli. damas çeliği (damascus, şam ç.) diyorlar. yay gibi yapıldığından patlatılamıyor, açılıyor, esniyor.

mermiden başka ağızdan dolma silah yapıyorlar. muhteşem. kuyruğa girmek gerekir, pahalı ve sıralı. poligonda deneme ateşi var. deterjan atılıyor, namlu sıcak suya atılıyor. antipas sıkılıyor. sağlamdır, sabunla yıkanabiliyor. barut kalıntıları için. silahları içinde elden en son walther çıkacak.

silah, silaha hakim olacak insan ister. o artık yaşının geçtiğini kabullenmiş. ağzının tadını bozmayıp parkur değiştiriyor. insan, zamanla silahşör gücünü kaybediyor. gücü yetmediği zaman telafi için silaha el uzatır; ateşli silah etiğini sıfırlamış olur.

skeet atan bir arkadaşoğlu var. müthiş ve enteresan bir çocuk. attığını hiç kaçırmıyor. çocuk atış talimine onu taklitle başlamıştı. şimdi onun mirasçısı, ardılı sayılır. oğlanı atışta ziyaret etmiş. müzeye silah bırakabilmek için gazete ilanı vermesi gerekiyor. silahları hafife alıyorlar. kızmış onlara, artık müzeye vermek istemiyor. her silahın tarihçesi var. silahları hakkı olan saygıyı görmeyeceklerse kimse ellemesin. bu biraz da eski, köklü bir dükkanın kapanması gibi.

topraktan, çürümekten çıkardığı colt’un peacemaker’ı varmış. zamanında colt şirketi ikinci abdülhamit’e göndermiş. öyle birkaç tane beyaz, paslanmaz çelik tabanca var. vatanım sensin’de eşref paşa’nın elinde vardı bunlardan. yeşilçam’da sinemacılar zamanında çok güzel, örnek silah seçimleri yapmışlar. o tabancayı filmde görmek hüzünlüydü, zevkliydi, inanmadı ve şaşırdı. skeet hareketli hedef demek. atıcı arkoğlu bir çocuk kovboy gibi. dedesinin mücevher dükkanını yönetiyor. dedesi artık beleş mücevher, altın vermeye başlamıştı. külçe altın satıyorlar. hareketli çocuk dükkanda sıkılıyor. ava çıkıyor, en az iki çulluk vurup geliyor. domuz da vurabiliyor. iyi kasap ve ahçıdır.

kendisi fotoğrafçı olsa acayipti, daha verimkardı. silahtan vazgeçerken belki şimdiye fotoğrafa geçmişti. zamanında 2000’lik bir teleobjektif almış. bu objektife kgb’den kabza almış. sabit dayanmazsan titrer, görüntü bozulur. sinir bozucu tiplere dürbünle bakıyordu. uzaktan fotoğrafını çekip, artı işareti kondurup, ‘değmedi sanma!’ diye mesaj gönderiyordu. altınoluk’ta dolaşıyordu. iki kız -profesyonel seksçiler- var orada. o balık gibi suya girip çıkıyor, eşi leyla keskin göz, hazine arıyor. kızlar allahlık beybaba sanıp ona yaslanıyorlar, sürtünüp dalga geçiyorlar. oradan uzaklaşmış ve dürbünlü fotoyla, ona hafif şaşkın bakışlarını yakalayıp resimlemiş. asıl onun kendileriyle dalga geçtiğini anlamışlar. bir yıl sonra mı ne bodrum bağla’dan geçiyordu. durakta yolcu dolu. iki kız duruyor, işaret ettiler, bir baktı -bunlar. tanıdılar mı? “nereye?” demiş kızlar. “nasıl, atayım mı sizi bodrum’a?” “ben sizi indiririm, devam edersiniz.” fotoğraflarını göstermiş kızlara. kızlar kırmızı. alemsiniz demişler. silmiş sonra o fotoğraflarını. hani uzun vadeli de avcı. bakana her yerde ayrı bal var. örneğin süslü araplar var, çarşafın altı boş, süsün altında. adam vurmak gibi fotoğraf, bir yerde.

***

“Cezayı bitirdik çıktık. Bunun şerefine İbrahim bana bir takım kopuk elbisesi yaptırdı. Halep şalvarı, rengi siyah da ceplerinin ağzı, paçaları siyah ipek kaytanla işlemeli. Belimde Tosya kuşağı. Lacivert sako, bir Sivas kaması… Bir de nagant taklidi tabanca… Arkadaşım, İzollu Mustafa diyorlar. Biz hapisteyken o kerhanede dost tutmuş. Deli Hatun isminde çirkin bir karı. Çirkin ama sesi güzel. Bir de beni çok sever. Ben ilk defa kerhaneye gidiyorum.” Kemal Tahir – Karılar Koğuşu

“Derken beyim… oğlan, işi ben meydana çıkarırım, diyor. Oğlan hafiye… Evvelce bir filmde görmüştüm. O zamanki tabancası toplu tabancaydı. Bu sefer brovnik almış. bir tabanca ama, kız gibi… (…) Bu ne biçim bir haydut? Ben hiç böylesini görmedim. Bir ayağı tahta olmalı. Giderken ‘tan… tan… tan… tan’ vuruyor. Birisini de sokakta öldürdü.” Kemal Tahir – Karılar Koğuşu

SEV SEVME SEVİLMİŞ OLACAKSIN

Tanrı veya Kadın: “Sevmesen ölürdün, sevdin yine öldün.”

Erkek: “Sevmesen ölürdüm, sevdin yine öldüm.”

Kadın:” Sevmesem ölürdün, sevdim yine öldün.”

Es soru: Bu üç bilinmeyenli denklemde seven kim, sevilen kimdir?

İpucu: Görecelik yasaları gereği, sevilen sevmeyendir.

El cevab: Her durumda seven ve siken Tanrıdır (sevilen kadın ve erkek). Bu konuda ve hemen her yerde kadın Tanrı tozu olmaya çok yakınsıyor. Sorun şu ki kadın, Tanrı kadar sevmeye bir hayli engelli ama yasaklı değil. Seviliyor, sevemiyor. Bu genelde onun yüksek gücünün verdiği kibrin yarattığı karma. Varoluştaki küçük yaratık, cahil doğuşu ve epsilona yakın 1 rakamına benzerliğiyle erkek. Tanrının sevme inayetini barındırmaya yakın duran bu hiçe yakın erkek. Paradoks burada. Erkek Tanrı tarafından değil kadın tarafından -Tanrı iki cinse de farklı şekillerde sevgi dolu- kolay kolay sevilmiyor, (sevilmese de) seviyor. Kadını sevmesi erkeği hem kadını hem Tanrıyı seven, böylece yaşamca sevilen durumuna yükseltiyor. Yetersiz ve güçsüz olmayı bir mucizeyle, sevmeyle aşıyor.

Tanrının sevme özelliğine yakın olması erkeğe sevgiyi ve sınıf geçmeyi garanti etmez; Tanrıya yapısal benzerliğin ve doğanın öz çocuğu olmanın kadına finiş görmeye yetmediği gibi. Erkeğin küçüklük/hiçlik üzerinden paradoks finiş avantajı, hayatta doğru tavrı göstermeden ve yaşamdan izin almadan geçerli değil. Koşulları zor olan cins/kişi işi alır yaşayabilir; hedefe yakın olan cins/kişi belki alamaz yaşayamaz. Tek tek kadın ve erkek her birey kendi savaşını verip zarını atacak.

Sevmeyi isteyen kim, sevmeyi kim takar denilebilir mi? Kuramsal olarak ve temelde yaşam/tanrı bunu istiyor. Tüm kiracılarından (gene öldün denen kiracıdır) birincisi yaşarken sağkalım gücü, ikincisi sevgi ve onun açtığı kanallarda ilerleme istiyor. Hepimizin ölmeden önce ölme, hiçlik, önemsizlik ve dahi özgürlük üstünden sevebilirliğe yaklaşmamız, sevgi Hızırını çağırmamız ve Hızır olmaya hazır olmamız umuluyor. Seven ve isteyen tanrı/yaşam, sevilen ve istenen biz, yaşam çocukları, kiracılar. Tüm yaşamımız sevilenin, yani sevmeyenin (başta sevmeyi bilmeyenin) yaşam yolculuğu, olası dönüşümü. Sabaha kadar dens, döve döve sevgi.

Son çıkarım: Tanrı gibi sevebilirlik aynı zamanda sevilmeden sevme ve sevilmeme gözealımıdır. Sevme ve sevilme konularından kimsenin kaçıp kaçınabildiği görülmemiştir -ne yapar ve yapmazsa yapmasın. Sevme yaşamın temel ve baraj dersidir. Ve buna karşın herkese aşk nasip olmayacağı bir o kadar acı gerçek. Herkes sonunda ölüyor -erkek zaten ölü gibi, bu ölü gibi seviyor anlamına mı gelir? Ölülük erkeğin aynı zamanda özgürlüğü ve etkinliği demek haline geliyor..

Allah (yüksekteki veya içkin ruh), sevenden de sevmeyenden de razı olsun. Ve razıdır da. Sen ben biz olarak üstüne bindirdiğimiz tüm diğer değerler bize aittir. Kavga, işbirliği, anlam/anlamsızlık, yararlılık, şu, bu.. Sevmeye aitlik hissi, bunun ötesinde kimliksizlik, hiçlik ama cin gibilik çok değerli. Kültürümüzde ve uygarlığımızda maske-egonun vazgeçilmez olduğu öğretildi. Ama başka ne öğretilecekti? O zaman, öğrenimden sıyrılma da öğrenimin bir unsurudur. Sabit değer olmadığından vazgeçilmez değer yoktur, görmek gerekir. En büyük en küçülür, en küçük en büyür. “En zayıf halka” tipi salak yarışmaların iyi yanı eksiltmeyi, önemlisi için ikincili kaybetmeyi geliştirmesiydi. Var olanı bilmeli, görüntü olanı bilmeli.

DİL DUAM – HOYDA EDEBİYAT

Acaba siyaset-politika şiirin veya edebiyatın bir kolu mu olsaydı? Veya dans veya tiyatronun? O zaman dans! Var mı edebiyat gibisi? Kimseyi zorlamadan, adım adım, sayfa sayfa olurunu alarak, nasıl da hem zifiri karanlık mağaraya, hem dış uzaya, hem ışığın aşığın gözüne çekebilir..

Sanat, özellikle edebiyat azıcık da papağan gibi tekrar, hatta zikirdir. Öte yandan edebiyat belki deşifre olmuş casusluk etkinliklerinden ibarettir. Gizli seferlerimiz ve bütçe bari ruhun açılımına yarasın gibisinden. Edebiyat iş bittikten sonra malzemeleri toparlamak -listeleri yapmak. Boşalıp ölgünleştikten sonra felaketle, arzuyla gözleri kamaşmak. Demek edebiyat bir plan mesleği değil. Bir arkeo-yeniden-yapım, fantezi olduğunda bile. Bir buluş değil yeniden buluş, eksik veya fazla buluş. Yani arzu ile kardeş veya kuzen.

Kişisel olarak, benim için edebiyat sezgiyle ve bilimsel olmayan bilgiyle haşır neşir olmanın bir ortamı. Her şeyi bilebileceği ve söylediği için değil, haddini bilip, deneyim ve gönülle söz söylediği için.

Çarıklı erkan-ı edebiyat ağızda bir tat, kafada karışıklık bırakmalı. Ben ışık çakmaları ve güzel söz kalıpları halinde (edibeler h.) öğreniyorum. Edebiyat benim için arama (sorun), ifade (anlatım), buluş, yaratmanın hepsi demek; bazen bazen, ya ya. Amacım yok, ama amacım edebiyatı en ufak kılcallara, en kıçlara kadar sokmak. İyi anlatımlar bulmak ve biriktirmek. İşlemcim çift çekirdekli değil 1 beygir gücü..

Özel yaşamda da geçerli, özellikle edebiyat ve düşünmeyle ilgili kişisel üslubumda şunların hepsinin olduğunu hissediyorum: Birikim sağlama, sağlamlaştırma, savunu, saldırı. Zorunda kalmadan kimseyle savaşmam, önüme ve işime bakarım, yalnız pek tırsak, çekilgen değilim. Güven ve şefkat hissi uyandıran biri olduğum halde kedi misali sokakta da var olurum. Kontaşlarda kedilik içkindir, asker arkadaşım demişti: “İbiş familyası değil misiniz, kedi gibi sürtünür, sürtünür, illa kucağa alınır, kendinizi sevdirirsiniz.” Bu herif, en küçüğümüz benden 10 yaş ufak Özcan’ı da tanımıştı..

Yazdığım belki de siktiriboktan bir edebiyat klasörü bu basılmaz diye geri çevrilince, onu düş kırıklığıyla değil öfkeyle geri çektim. Ben size gösteririm havalarındaydım. Ne yaptım, şansım yaver gitti önce bir sinema kitabı çevirisi yayınlatmayı başardım. Sonra sıra bir yöresel şive sözlüğüne geldi. Onda hata bende, 1,5 yılda sözlüğü neredeyse basıma hazırladığım halde, iş guru bir abimin olurunu, eleştirisini almadan ilerlemem diye kaprisimsi önkoşul uydurmamla durdu da durdu. Onu da bitirirsem kişisel tarih gibi, aforizmalar gibi eksantrik bir kitabın peşine düşmeye sıra gelecek. Evet öykücü, savaşçı, didişmeci ve dokumacılardanım. Aslında ben yordamımı buldum: söyleyecek bir şeyim varsa ve basabileceksem, diyelim tek okuyucum olabilecek -tek- girişmem için yeterli. O tek okuyucuma elim sende yapmış olurum.

“Ağaç yaşken tecavüz edilir.” Edebiyat ehli ilk dökümünü erken vermemişse, üstünde hep bir oturmamışlık kalırmış. Tabii bir taze, randevuevini (kamu bedenini) kırkından sonra kullanmaya kalkarsa, çoluk çocuğun maskarası olur.. Ne yapacağımı artık aramıyorum, yapıyorum. Bir hayli duraksadım, kendime ve yazınsal yeteneklerime ihanet ettim ettim ettim; çok geç artık. Bu yazıklanmalarımdan sonra 10-15 yıldır toz toz, zerre zerre, söz sözcük, dize ve cümleler yazmaya, birikmeye başladım. Saygı beslediğim büyüklerin cümlelerini temize çekerek kopya ettim. İyi ki eğitim olarak edebiyat okumamışım, zevkimde amatör ve acemi olmak daha iyi.

Matematik terimleri ve tanımlamaları edebiyatçılara bırakılmalı diyorum; ve zaten öyle yapıldığı söylenirse şaşırıp oha derim. Matematik terimleri edebiyatçılara açıklatılsın. Ki dil gelişsin, zor anlatımlarla, bin türlü kavram ve formülleri anlaşılır hale getirmekle evcilleşip, olanakları artıp akıcılaşsın. Matematikle ilgili edebiyat/sözlü dil olanakları şu anda daha taş devrinde. Felsefe dili de aynı. Derin düşünü yapmasak da felsefenin dile getirdiği tecavüz açıklığı bir yerinden gündeliğe sızabilir. Minik bir sorunum var, popüler kültürle, hatta edebiyat dünyasıyla psikiyatri yazını arasında varsanı (halüsinasyon) ile sanrı (hezeyan, delüzyon, delusion) söz birliğini bir türlü sağlayamadık. Tamam, bunlar yakın kavramlar ama psikiyatride varsanı terimini algı bozukluğu için, sanrı terimini düşünce bozukluğu için kullanıyorlar.

İki adamıma selam çakayım.. İlki, Kafkam benim, tüm insanlığın umutsuz ulak yalvacı. Bir tür yavaş ve ters edebiyat Hermesi. Herkesi, kulağı duyan herkesi yalnızlık köşesinden sarf ettiği tuhaf, büyülü normallikteki sözcükleriyle destekledi, insanlığa çağırdı, insanlaştırdı. Her anı edebiyatla dolu, her anı önce ve tek edebiyat için olan bir adam varsa Kafka’dır. Diyor kendi de; “Benimkisi edebiyata ilgi değil, ben edebiyattan meydana geliyorum, bunun dışında hiçbir şey değilim ve bunun dışında bir şey olamam.” Yazısını sevmeyen veya uzak duran edebisever için dahi bir tür ata, köşe taşıdır.

İkincim, Kemal Tahir. Şimdilik son okuduğum kitabı olan Karılar Koğuşu aynı anda hem solcu, hem Anadolulu -ağırlıklı olarak Malatyalı- hem edebiyat tarihi gibiydi. Değerinin güzelliğinin bilincinde bir Kemal Tahir’i yansıtıyordu. Dünyayı, dünya edebiyatını da izlediğini, bildiğini belli ediyordu. Belki iddialı olacak, edebiyat yapmanın evrensel kurallarını, yöntemini öğrenmiş. Neyi bildiğini bilen bir Kemal Tahir. Yaptığının düşünsel değeri bir yana edebiyat olduğunu bilen adam. Kişisel taktik olarak, günün birinde kitap okuma zevkimi yitirirsem, okumaya tıkanırsam diye, bir köşede hep okunmamış, henüz dokunulmamış birkaç Kemal Tahir kitabı bulundururum, bataktan beni o kurtaracaktır.

Son dil duam:

Benim gözüm elim dilim, belimden daha azgın ola, hain emellediğimin akıl inine girebileyim. Nasıl küçücükken her şeyi bilir ve kabulle aşar gibiydiysem, yaştan öte, uça yüze varolayım. İsteyişimden çok bakışım, açılanışım olsun. Hep diri hep çocuk bilge kalayım. Acının bal edilişi bu olsun, duştmanın kutsanışı bu. Alayım kendi aklımı da, akılları da.. Dil büyücüsü olayım. Diiliyatta, dilhen alayım, alıyorum.

Yazıt ve kanıt büyücüsü olmayayım. İz bırakmaz, uzaktan reikik büyücü gelişeyim. Yazmayı sevişim kanıt aramak ve bırakmak değil mi, biraz ve mutlaka. O zaman yazım kendiliğinden şifreli, dolambaçılanlı, hermetik, hafif kassandrik, kolay ele gelmez, göz önünde örtünüp gizlenir bir yazıcık olsun. Parçalı, yamalı. Göze giz olsun. Her gören her okuyan onda önce kendini görsün, sonra evreni. Anca azıtık merakı olan ilerisine açılsın, göz olsun, yayılsın, insi şeytani gölgeleri benden ve izyazıdan öte görür olsun.

Yazan bir aracı, yazdığı bir kehanet. Herkes biliyor olsa da yarı şifreli kehanet. Yazdıklarım benim, bir o kadar da senin.. Tek ben yokum, sen malına sahip çık. İstemezsen kenara, çürümeye, bodruma at. O malların var, bir yerlerde duruyor. Olmadı, buda; iyilet; güzellet.. “Kim bu piçleri saldı ortaya,” diye kız. Hatta, ne bokum var anlamıyorum demen de malınla aracınla yeterli güzel bir iletişim..

Aminaminamin.

FEMİNA FEMİNİ LUPUS

Erkek erkeği anlamaz değil anlar ve dost olabilir. Erkek dostluğu olur, ama kadın dostluğu zor olur. Kadın kadını anlar ve karşısında pozisyon alır, kendisi kalmaya devam eder. Öteki kadına arka çıksa da kendi pozisyonunu kaybetmez. Kadın dostlukları her zaman kadının bencilliği, benlik bilinci ve çıkarına göre parçalanma, rafa kalkma tehdidi altındadır. Kadın kadına yani kadın – kadın dostluğu olanaksız değildir. Sonunda olmazsa, biterse şaşsak ve üzülsek bile olamaz demeyiz. Ana kız arasında çıkar çatışması ortalığı toz duman edebilir. Erkekler orgeneral, genelkurmay başkanı dahi olsalar, temelde erkek askerdir, erdir. Erkek komutanını, üst akıl sahibini arar. Erkeğin vatanı bizzat ona sahip çıkan ya da evlendiği kadındır. Çok eşli veya eş aldatan erkekler haymatlos sayılır, durumları sanıldığından daha kırılgandır.

Kadınlar analarından yıldız, tanrıça ve komutan doğduklarından, bir sessizlikleri, bir edilgenlikleri olduğunda sanmayın ki bu onların kendi bilinci ve denetimi dışındadır.. Kadınlar arası ilişkilerin özü ve açmazı ana kız ilişkisinde apaçıktır: Tanrıçanın tanrıça doğurması (veya tanrıçanın tanrıçadan doğması)… Yeni tanrıça eski tanrıçanın üst ve tek olmasını kabullenemez, eski tanrıça sıçtığı bok gördüğü yeni tanrıçanın başına buyrukluğunu hazmedemez. Kadınlar erkeklerden (eş zamanlı olarak birbirinden) çok şiddet gördüler, görüyorlar. Sistem erkek egemen ve erkeğin arkasında duran bir toplumsal yapı var, evet. Bu yine de karşıt yönde işaretle doğa ve hayatın öz evladı kadının egemenliği ve kadın gücünün temel olduğunu, erkek toplumunun hoyrat bir kaba güç yardımıyla, zorlukla kurulup sürdürüldüğünü gösterir. Ayrıca kadınlar kırma, vurma ve şiddet ile tükenmedikleri gibi, soyadlarını, namus ve şereflerini yitirdiklerinde hâlâ fiili güçtürler. Kadın etkinliğini er geç geri alamaz, artıramaz sananlar yanılıyorlar.

Bence gelen yeni çağ kadın-erkil/dişi-erkil ve satanist yani çözüm odaklı bir çağdır. Bir kadın tek başınayken bile sağkalım ve varoluş uzmanıdır. Yerine göre arkasında bir aile yok, soyadı değişmiş, söz hakkı olmadan, baharında 15-20 yaşında en kalabalık bir aileye, bir aşirete gelin gidip sağ kalıyor ve sonunda yükseliyor. O doğuştan kendi çıkarının, niyetinin komutanıdır. İstediği ve gerektiği kadar susar. Kadın, erkek veya kadın kimseyle işbirliğine zorunlu hissetmez. seçer, planlar. Kimseyi kendinden üstün kabul etmez. Her kadın kendini mutlak referans ve varlık hisseder, kadın veya erkek hiç kimsenin bunu unutturmasına izin vermez. Tanrıyı bile sorgular öyle inanır. O yüzdendir ki kadın inancı soru işaretidir, kadın şeytanlığı ise kabul edilebilir olasılık. Herkesle, hemcinsiyle de kozlarını örtülü veya açık paylaşmaya hazırdır, ve fiilen yürüyen de budur.

Dostluğa aykırı olan kadınlardaki bu zehirli veya yoğun güçtür. Fazlasıyla güçlü olanın dostu olmaz, güçsüz olsa dost olamazdı. Düşenin dostu olmaz pezevengi olur ya; kadın ya düşmemiştir, ya da pezevenk onun üstünde değildir. Kadınlar bir sürü yerde çoğu zaman güçsüzlükten yakınırlar, ve fakat dipten dibe asıl korktukları güçlülükleri ve bu güçle ne yapacağını bilmemek olabilir. Eh o kadar da zaaf oluversin.

Kadınlar konusunda asla tarafsız değilim. Kadın gücüne o kadar hayran ve gerçeği özümlemişken ruh ve dünya konularında kendi tarafımı tutuyorum. Tüm gerçek gücün kadında olduğu yaşamda tek büyük erkek gücünün yalnızlığı-ayrılığı hazmedebilmek; bir de sevmeye yatkınlık-öncelik olduğunu kabul ediyorum. Kadın doğanın öz evladı ve yetkin olunca; kendini verme-teslimiyet özlü, kendini küçümseme özlü sevgiyi (aşkı) kolay kolay deneyimleyemiyor. Bu da olanaksız değil, birincisi cinsiyetler geçişli ve ara cinsiyet durumları ufuk genişletici. İkincisi cinsiyetlerin kaderi birbirini kavramak, birbirine dönüşüp cinsiyeti duygu ve deneyim olarak ötesine doğru aşmak. Diğer büyük varoluş gücü olan yaratıcılık ise kadın veya erkeğin tekelinde değil; kadınlar öncelikli olarak tüm varolanların, bilinç sahiplerinin potansiyel hakkı.

AŞK MOTORU

“Aşk yapılan motor” olarak da akla gelebilir. Ben artçıyla sürülmesi aşkı, aşk ilişkisini çağrıştırdığı için motorsiklet ve sürüş deneyimine aşk motoru diyorum.

Motorsiklette sürücü ile artçı çifti olarak yol almak her bakımdan değilse bazı bakımlardan aşka, ilişkiye benziyor.. Örneğin her iki kişi de yolda gördük yaşadıklarını birbiriyle paylaşmak istiyor. Bağırarak konuşsalar da susuyormuş gibi sesleri duyulmuyor, anlaşılmıyor. Derhal paylaşmak ve eşlemek yapılabilir bir şey değil. Konuşma, paylaşma isteği anormal değil normal, sadece olabilir değil. Örneğin artçı gevşemek, kendini bırakıp uyumak isteyebilir; sürücü sürmeyi bırakıp artçıya sarılmak isteyebilir. Onlar da yapılmaz. Arkadaki uyuyamaz, öndeki gidonu bırakamaz, tam istediği gibi sarılamaz. Kaşıklama sarılışabilirler, yüzyüze veya bacak omza yapamaz, yataktaymış gibi kucaklaşamazlar.

Aklıma sürücü ile artçı arasında bir tahakküm ve öncelik, liderlik işbölümü, farkı olabileceği çok sonradan geldi. Benzetmenin yapısı gereği gelmeli işlemeliydim. Bu bariz unsurun aklıma gelmeyip hakkında yazmayışım bir olasılık tutucu bir işbölümü ilişki rolleri anlayışım olduğundan. Kim sürerse sürsün iki kişi birlikte badi grubu oluşturuyor diye görmemden belki. İlişki anlatan bir başka örüntü de iki kişilik tarikat benzetmesidir. Bunlar “ikili bütün” oluşturma deneyimleri.

En iyi aşk yolculuğunun bile duygularımıza ters veya yetersiz geldiği durumlar olacaktır, anımsayın. Bu nadir bi aksilik değil, kural. İkili birbirinin bedenlerine dokunabilir. Bu körebe gibidir, görülme garantisiyle değil hissedilme umuduyla olur.

Herkes dokunup sarılmayı kendi önünden ve olanağından sürdürür, karşılıklılık ve eşitlikten emin olunamaz. Motorun aldığı hız ilişkideki ortak duygu genliği, yüksekliğidir. Hız yeterliyse yolculuk sürer; değilse yavaşlamanın peşinden durma ya da devrilme gelecektir. Aşırı hızın da kendi riskleri var. Her yolculuk ve çift sürüşü kendine göre. İlişkinin bitimi veya yeni evreye girişi durmak, devrilmek veya mola vermeye benzeyebilir.

Belki tipik duygu yelkeniyle gitmeyen ilişkiler motor yolculuğuna benzemezler. Motordan da iyisi, tandem yamaç paraşütü gibi olan ilişkiler de vardır. Onlar uyuşturucu katkılı mıdır bilemedim. Veya aynı aşkın bir başka benzetimi sayılabilir. Benzetme bu alemlerde hatasız olmaz, hatalı da sayılmaz.

Yolda arasıra atılmış yorgan pamuğu gibi duran sis bulutuna denk gelirsiniz. Arasıra diye algılanır, oysa motor yolunda bir sise saplanmak aslında kaderdir, hep olagelir. Hep te olmayabilir bir şeymiş gibi görünür. İster yavaş girin, ister hızlı dalın, motor gibi sisin kendi evreni, kendi gerçeği var. Bu motorize sis geçişi bileşik evrenler ve kesin bir macera demektir. Belki evrenler paralelinden solucan deliği veya geçidiyle ilişkili hale gelmiştir. Sisin özü senin önünü ve içini değiştirmektir. Kar nasıl sivrilikleri törpülüyor, sis de algı keskinliğini törpüler, yayılgan hele getirir. Kısmen uyuşturucu etkisi yapar. Kısmetine göre uzay uçuşu hissi, öbür türlü cehennem çukuru eşiğindelik, bir ürperti, bir de estetik… Hani sis insanın içindeki şairi uyandırır ya, o hem ürküden, hem bir özgünlük ve yepyeni görüş-görmezlik kazanmaktan öyle.

Bu canlı özgünlüğün aslında aşkın algıda yarattığı daralma, küntlük ve kısıtlamadan gelmesi ne hayat inceliği.. Tünel görüşü aşkın görme bozukluğudur. Aşk, hayat veya ilişki yollarında kayboldunuz demek.. Neyse halim çıksın falim. Motora da sise de devam. Burada birdenbire durmak isteyen şarampole yuvarlanabilir, söylemesi. Kendine ve karşıdakine güven ve güvensizliğin miktarı siste sağkalım oranlarını belirleyecek.

Sisin bir çelişkin özelliği daha var: o sis geçişi anları katlanılmaz ölçüde soğuk ve soluksuz bırakıcı. Beri yandan her sisin bir geleceği, sınırı ve çıkışı var. Kış uykusu, çöl veya bataklıkların çıkışı gibi. Sis içinden selametle çıkılmışsa hava ısınacak, düzelecek demek; varın yorumlayın. Siste anın görüşü kısıtlı, algılar estetize, korku mücadelesi, gelecekten imdat var. O kadar yoğun ve karmaşık ki. Kurtuluş savaşı sanırsın, ama değil. Sis yalnızca bu yolculuğun kaçınılmaz bir etabı, çeldirici aşaması. Biz sis yolculuğu yapanlardan, yapmayanlardan öykülerini alırız, memnun oluruz. Canlı sağkalanlar arası sohbet apayrıdır. Ve susızdırmazlık içerir. Bu sızdırmazlar aynı zamanda sır küpü oluyorlar. Bana her ayrıntıyı anlatmadılar, size de anlatmazlar.

MOTORLAR

TRANSKALP

Honda Transalp’in efsane olması bir yana özellikleri sonraki modellerle doldurulmadığından ciddi boşluk doğmuştur. Honda motor Translap’i geri getirmek, diriltmek zorundadır.

Transalp’ime başka bir isim içime doğdu: Transkalp!

Zaten benim ilk Transalp’im arkadaştan ve sarı jantlı 50. yıl hatıra modellerinden bir gümüş gri Transalp’ti. Yani Alpgeçen. Hemen bir yıl sonra Parliament gece mavisi bir XL 650V’ye geçtim; Mototal’in 2002 modelden artanları 1 yıl sonra ucuza sattığı 2003’te. Onu sanki uzay üssünde sürüyormuş hissederdim. Transkalp’le yol arkadaşlığımız 4.5 yıl 70 bin km yapana dek sürdü. Babamın ölümü sonrası dalgın günlerin birinde taksiye bindirdim, güzelim mavişimi pert ettim. Ayrı hikaye.

Bir yıl rehabilitasyon, “kolay motora geç”, “korkuya teslim olma” kapsamında Yamaha Virago 535’e bindim. Sağ olsun, kibar motordur. Bir tür aşk kazasından sonra, güvendiğim bir kız arkadaşla mantık sevişmesine benziyordu. Bir yıl sonra o bitmeliydi.

Şansım yaver gitti, 2009’da benim maviş gibi 2002 model gene mavi bir Transalp’le buluştum. Kader ilişki ve aşka yeni bir fırsat tanımıştı. Aklım hala kaybettiğim aşkımdaydı; kazayı onunla yaptığım halde hâlâ en çok ona güveniyordum. Böyle dengeli ve kullanıcı dostu motor görmedim ben. Hele o kasis geçişleri. Her modda sürebilirsin (chopper, racer, yayla, vs), kolay kolay tribe girmez. Şeyy, kilometre sayacı zırt pırt patlar, yaptırıncaya kadar sayaç ilerlemez sabit kalır.

İkinci Mavi aşkı da dört yıl sürdü. Kısmeti farklıymış, kardeşimi motosiklendirmek isterken, altına vermek yerine onun ev peşinatına katkı için sattım. Transkalbim, ruhundan anlamayan, olasılıkla bakım ve onarımı için ustasını bulamayacak toy bir Afyonlu gence gitti. Ne kadar dayanmıştır bilmiyorum. Şimdi düşününce İkinci Mavinin yaşamı biraz Rasgele Balthasar filminin eşeğini düşündürüyor. Yine de bakımsızlığa bir sürü başka motordan iyi dayanmıştır. Benimkisi benzin alkoliği olmasa belki 150 bin, 200 bin kilometreyi rahat vururdu. Bu koşullarda olmaz, olmamıştır.

Zayıf izleyicisi yer cücesi NC 750X ile evlendim. Şimdiye kadar çok hızlı bir moto-seks yaşamım olmadı. Daha çok takıntılı ve sadık bir aşığım. Gönlüm hala geçmişte ve Transkalp için atıyor. Ben yepyeni NC motora biniyorum, uzak bir tanışımın ikinci el Transalp edindiği haberini aldığımda kıskanç kadın gibi içim kasıldı; şu işe bak! Bir kıskançlığım da motorlu polisler yunuslar. Eğer altımda motorsiklet olmayacak, bunlar hem psikopatlık yapıyor, hem bedava motor biniyorlar diye hazımsızlık yaşayacağım.

HONDA XL 185

İkinci motorumuz BMW R90S’ten de eski Honda XL 185 vardı. Veya XL 125. Kadim arkadaşımla kasası 125 olup, motoru 185’e çevrilmiş bir Honda vardı, ilk öğrenme motorum. Rahmetli çok güzel bir şehir tilkisiydi. Onunla merdivenden inilir, istersen merdiven de çıkardı. TV’de üçüncü sınıf bir aksiyon filminin içinde bu eski kırmızı Honda tilkilerden birine denk gelmiştim. Manyak motor(cu) beni salak filme kilitledi. Askerde hemşerimden öte kardeşime denk gelmek gibi severek izledim. Bu motorlar aslında Africa Twin ve Transalp serisine dahil, model olarak gerçekten Transalp genetiğine sahipler.

HONDA NC 750X

2. NC 750 X

Şehir içi ve üzücü olarak sadece asfalt yol motosikleti. Kasiste insanın böbreklerini döküyor. Orijinal rüzgar camı azıcık daha uzun olsa tur camına gerek kalmazdı. Boy sorunu olan enduroseverler için çok uygun. Bana Honda Transalp 650’den sonra yer cücesi gibi geliyor. Koltuk oturumu biraz rahatsız. Gidon yükseltici ve yumuşak sele istiyor. Bacakların yere uzanımında biraz açı sorunu oluşturuyor, sanırım selesi geniş kalıyor. Yan ayağı açmak çengel bacak gerektiriyor, kolay kolay otomatiğe bağlayamazsın. Belki bunlar sadece Transalp binicisine özgü eleştiriler.

NC 75OX’in motor sesi tıkır tıkır, titreşimi beklediğimden fazla geldi bana. Yakıt tüketimi sınıfının en düşüğü olmasaydı motorda sorun var, vuruntu yapıyor sanırdım. Tekrarlıyorum şehir içi motoru. Uzun yolda insanı bir 250’lik kadar hırpalar sanırım. Ortalama benzin tüketimi 100 km.de 3.5 lt. Tabii bu onu benzini kokluyor cimriliğine taşıyor, mazotluymuş gibi.

Daha baştan süspansiyonlarını yumuşatma yolu var mı hayal etmeye başlıyorum. Gerekirse biraz yükselmeyi de göze alabilirim. Oysa bacak rahatlığı, yere kolay ulaşmak büyük lüks. Hiç cross motor düşünmezdim, NC’nin yaylanma eksikliği yüzünden kros motor arzulamaya başladım.

Kask için ön gövdede hazne olması iyi, arka çanta zorunluluğunu azaltıyor. Hafta sonu binicisi olmayan herkese yine de arka çanta öneririm. Honda’nın orijinal çanta takımı çok uyumlu, ama motor koruma demirleri motora fazla yapışık, koruyacak gibi durmuyor. O bakımdan yan çantaları Honda düşünmeyip motor korumayı da Givi yeğlemek daha iyi olabilir, o daha çıkıntılı ve etli. Bu durumda arka çanta Kappa’ya kalır.

Anlık yakıt tüketimi motorda pek ihtiyacımız olmayan bir şey, bir de motorcunun dikkatini azaltacak bir şey, konmasa da olurdu. Ortalama yakıt tüketimi daha etkin, hem de sürüş denetimi sağlıyor. Motorun agresifliği hiç yok sanıyordum, oysa gaza duyarlılığı, çok düşük devirlerde bile çekişi sürdürmesi (tork) çok iyi. Bu yanılmıyorsam viraj güvenliği için de iyi. Aynaları ciks yapmışlar, bilmiyorum belki yuvarlak ayna olmazdı, ama bu kadarı abartı.

Cadde oranı artmakla kalmamış, off-road performansı yaklaşık sıfıra düşmüş. İkinci eli gayet iyi, sorunsuz kullananlar aynı zamanda yatırım yapmış olurlar. Honda’nın makine verimliliğine her zaman güvenilir. Ücreti karşılığında bu grup motorlar içinde en iyi seçenek. Yine de dileğim, Honda dayanamayacak, yeni teknolojiyle donatarak Transalp’e geri dönecek. Africa Twin’in çok kullanıcı şikayeti getirdiğini duyuyorum. Transalp’le kaza yaptığım halde güvenim azalmamış, 1 yıl sonra yeniden aynı 2001 model 650’liklerden, hem de aynı renk mavisinden ikinci el almıştım. Mavisi de öyle yakışıyordu ki. Transalp’le de çamura-kuma girmek pek uygun değildi, yalnız onunla caddeden dünyayı turlardın. NC 750X ise dik oturumlu naked tourer olmuş, şehir dışına çıkmak özel antreman gerektirir.

Arka çanta almayla veya zamanla NC’nin amortisör sertliği azaldı. Eklentilerden sadece orta sehpa özgün Honda alındı, motor koruma demiri, tur camı, elcik korumada Givi yeğlendi. Motorun eksozu bence çok biçimsiz, estetiği zayıf, gebeş göründüğü sabit. İlk para olanağında GPR eksoz almayla hem görüntü toparlandı, hem motor sesinin gıcıklığı azaltıldı. Tok eksoz sesi + kıtı kıtı motor sesi = melez ses elde edildi. Ucuz olduğu halde GPR eksoz performans artışı sağladı.

Özgün haliyle bu motor sadece doymuş, olgun motorculara hitap ediyordu. Ununu elemiş, orta yaşı bulmuş, hız tutkusunu gaz basa basa söndürmüşlere göreydi. Özetlense Honda NC 750X bir yerde motorların mazotlusuydu. Sol şeritte mutlak bir hakimiyet kurmuyordu. Trafikte motorcuların bildiği, gerektiğinde şahlanıverme, sollama kolaylığı yoktu. Sakin davranma ve diğer bilumum sürücüleri ürkütmeme genetik koduna sahipti.

Yeni GPR eksoz ile sağırlık özelliği değişmese de yumuşadı. Pist performansı söz konusu olmadığından ek bir ayar gerekmiyormuş. Ataklığı hafif arttı. Motor sesi de motor rengi gibi önemliymiş, bunlar tamamen kişinin zevkine hitap etmeli. Daha zevkli sürüş vermeye başladı. İnsan sürdüğü motoru ya ilk andan yüksek standartlarından ödün vermeden süslemeli, soldurmalı; ya da yavaş yavaş geliştirmeli, ilerleme hissi sağlamalı. Ben ikinci yol üstünden motorun kendi sebep olmadığı kişisel düş kırıklığımı yumuşatmayı, motorumu sevmeyi geliştirmiş oldum.

Benim akkız yani Kızkısrak dün temmuz 2015’te bi şımarıktı, görmeye değer. Şile Üvezli gözlemecilerinden hoop Sapanca, hem bayram trafiğine rağmen 1.5 saatte. Dönüş ise 1 saat, Herkes İstanbul’dan öcü gibi kaçıyor. İstanbul’a dönen yok, yol hayalet. Maliyet, Sapanca’da toku tokuna yenen tavuk, patlıcan, biber ve mantar ızgaralar. Bir de dozdoz denen manas böceğini tanıma, sesini duyma, kutsal bok böceği ile akraba olduğunu öğreniş. Akyazı’da “arı soktu” yerine “arı vurdu” diyenlerin varlığına şaşırış. Artık her konuşma, her konu bir derlemeye dönüşebiliyor. Ben de oralılara cunk kuşu İspir kaydımı dinlettim. Gece çimenlere kirpiler çıkıyormuş. Sapanca’nın üst taraflarını kaplayan Araplar acaba alem mi yapıyordur? Yoksa aramıza karışıp asimile mi olacaklar?

MOTORSİKLET AŞKI


Ortağım Serhat’la 76 model bir R90S sportif karbüratörlü ortak BMW motor almıştık. 1996 gibi. 2-3 ay bindikten sonra motorcu jargonuyla yatak sardı. Sağlığında bir motorsikletten çok yarım araba gibiydi, yolun da yarısını kaplardı. Yanlardan çıkan kalın koca boynuzları vardı. BMW’ye binip motor sürmek dünyanın en rahat koltuklu tırıyla gösteriş yapmak gibiydi. Sadece sesini dinlemek için bile BMW alınırdı. Onunkine en yakın ses VosVos tosbağa modelinin sesidir. Sesi ve cüssesiyle saygı telkin ederdi. Canavar bir hızlılığı vardı, hızı arttıkça caddeye daha bir yapışırdı. Kendisi 1976 model olduğuna göre daha o zamandan 20 yaşında bir kapalı kutuymuş. Bunların standart akü sorunu olur; güya hazırlıklı davranmış, koca bir otomobil tipi Povver aküyü motoru belinden kırar gibi sökerek monte etmiştik. 

İlk yatak sarmasında motorda tek başına Serhat vardı. Kalp krizli BMW’yi yoldan İstanbul’a taşıttırıncaya kadar başına gelmeyen kalmamış. Motoru çekme halatıyla başından bir tıra bağlamışlar. TEM’de at kuyruğunda rüzgara kapılmamaya çalışan sinek gibi görüntüleri. Çalışmayan motorun üstünde tir tir titreyen Serhat. Mutsuz aşk motorumuzun yaşamının en sinemasal karesi budur, düşündükçe gülesime gidiyor.

BMW yatak sardıktan sonra hayretmedi, ne yaptıysak kâr etmedi. Aylarca canlansın diye tamircide gözüne baktık. Arada tamircilere giderken atlattığımız kazaları, sevgililerimizi ihmal edip tamirciyle ilişkide sanmalarını es geçiyorum. Bir keresinde ustamız ‘yarına hazır olur, artık hallettim,’ dedi. Gece düşümde motordan yolda dumanlar çıktığını görüyorum. Sıkıntıyla kalkıp neyse düşmüş diyorum, iş çıkışı motoru teslim almaya gidiyoruz: Daha eve varmadan yolda gene istop etti! Motor rektifiyesi için karlı bir kış günü Topkapı – Ümraniye seferi yapıyoruz. Ağır hastayı ambulansla ileri hastane yoğun bakımına sevk eder gibi. Kar yağışı nedeniyle yolda otomobil kaydı, başımıza nasıl büyük bir zincirleme trafik kazası gelmediyse…

Bizi üzdüğü için olduğunu sanıyoruz, İstanbul’daki ustası, çam yarması gibi adam, ileriki aylar yıllarda moto-kurye oldu, yollara düştü. Sıradaki Alaplılı veya Akçakocalı usta, günün birinde öldürülmüş, uzuvları çuvalda parçalı halde bulundu. Lanet mi var? Sonra motoru becerikli usta umuduyla, abimiz başında ilgilensin diye feribotla İzmir’e gönderdik. Kaç kez tam olmuşken motor gene cızıldadı. Haberleri heyecanla telefondan alıyoruz. İzmir’deki ustası motorun bir yedek parçasını almaya giderken başka motorla yaptığı trafik kazasında ölmüş! Dehşete bakar mısın! O gün aynı anda Mustafa abimizi kaybetmediğimize sevindik, usta onu da çağırmışmış. En sonunda pes edip, abiye onay verip hurda fiyatına daha yapılmamış olarak sattık.

Sattığımız zaman bir rahat nefes aldık. Motor hayatlarımız o etkiyle 5’er yıl kesintiye uğradı. Anımsıyorum, lüksü havası her şeye rağmen çok yerindeydi. Ailenin, abimizin önceki motoru BMW 5.90 harika bir kısrak görüntüsündedir, bizim R90S ise tam bir damızlık boğadır. Anılar her fırsatta canlanıyor. O motora binişleri ve uçarı sürüş zevkini saatlerce ve kilometrelerce arkadan motor iterek terimle ödemişimdir. Motorculuğun öyle vergileri vardır, bulaşıcı ve kutsallaştırıcıdır. Motor adayını adaycıktan ayırdetmeye yarar.

Kendi namıma ilk göz ağrım motosiklet uzun yüksek tay gibi duran, hakkından gelemem diye yerden bitme Suzuki GN 250’ye yeğlemekte zorlandığım aksiyon filmi yıldızı Honda XL 185’ti. Her şeye o neden oldu, o başlattı ve onu aldığımızda beni bu işe bulaştıran arkadaşımdır, benim motorlarla hiç bir alıp veremediğim yoktur sanıyordum. Birkaç yıl içinde aklıma geldi ki benim adaşım Mehmet dayım daha 30 yaşında bir trafik kazasında Jawa motosikletiyle kamyon altında kalarak hayata ve ailesine veda etmişti. Bok ilgim yokmuş! Kendimi engellemek, korkmak istemediğimden bu anıyı ben silikleştirmişim, koy sepete. Ayrıca bütün çocukluğumda Fethiye köylerinde acil ulaşımı özel motorsikletlerini taksi gibi kullandıran motorcular yapardı. Motorun ovalara, yamaçlara yayılan benzin eksoz kokusu beni hep harekete, geleceğe, şehre çağırırdı. Silgi kokusu bağımlısı gibi. Er geç bir delikanlının peşine düşecek meraklı kızdım, allah hayırlıyla karşılaştırsındı.

BİSİKLET YILI

Çocukken sadece benim değil belli başlı arkadaşlarımın da bisikleti yoktu. İlk bisiklete binen Muğlalı arkadaşım Hayati öncü ruhluymuş, sonra mahalle muhtarı oldu. Ben İstanbul’a parasız yatılı deplasmana çıkınca iyice gecikti. Edinmesi değil, öğrenmesi de gecikti. Edinmek için okulu bitirip memuriyete başlamam gerekecekti. Geç kavuşulmuş bir heves olduğu için ilk bisikletime, tecavüz veya işkence eder gibi binerdim, ilk üç ay içinde zincirini kırdım. Diğer geç doyum belirtisi de asla bitmeyen heves, hiç bıkmamak.

Fakültenin birinci veya ikinci sınıf yaz tatiliydi. Sonraları bir trafik kazasında ölecek olan arkadaşım Hakan’ın Yalova’da yazlıkları vardı. Hâlâ ergen yüksek liseliler gibi son vizelerden sonra Yalova’ya uçar, orada suluk, bataklık üs bulmuş biçimde göçmen delikanlılığımızı yaşardık. Hakan’ın bisikletine hemen el attım. Bisiklet öğrenmeye ilk başta arkadaşım Mustafa yardım etmiştir. Alıştırmalara kendi başıma devam ediyorum. Kendimce akıllı bir proje yaptım: Kafam karışmasın, önce sadece dengeyi kapsam yeter diye fren öğrenmeyi devreden çıkardım. Tabii direksiyonu da boşlamışım, ilk anlarda gidon hakimiyeti olamaz.

Sürebildiğim kadar sürüyor, durmak için kendimi bisikletin yan tarafına attırıveriyordum. Sanki Japon intihar pilotu kamikaze olarak eğitiliyorum. Bir derviş yamağı kadar, bisiklet tekerinin her dönüşünü terim ve deri sıyrıklarımla ödedim. Bu kendini atmaların pek çoğu yol kenarında bekleyen böğürtlenlere doğru. Dikenlere bulanmış ama ilerleme muzafferliği içinde ötekilerin yanına katılıyordum. Ayh uyh seslerimi de duyuyorlar. Bana gülüyorlardı, olsun.

Dengeyi hafifçe çözer gibi olunca, bu sefer kendimi cadde niyetine Gölcük-Yalova karayoluna layık buldum. Bu sefer, yoldan geçen kamyonlar yaprak gibi sallar, beni tortop peşlerine takmak ister oldular. Bu ne risk ve tehlike iştahı! Daha erken yaşta öğrenmeye kalksam ne yaparmışım bilmem, o dönem en az 18-19 yaşındayım.

Evet, memur olup aldığım kendi bisikletimle hayatım 10 ay aralıksız sürdü. Sonraki uzatmaları bisikletten saymıyorum bile. Eve çıkarırdım, her zaman merdiven demirine kilitlemezdim. Tuvalete bile onunla gitmek isterdim. Asistan olduğum Bakırköy servisine onunla giderdim. Terlettiğinden, servisin hasta banyolarında duş alırdım. Birbirimizi İstanbul’un aşağı yukarı her yerine götürdük. Bir at sahibi edasıyla AKM’nin bayrak direklerine bağlardım. Nerdeyse “yemini suyunu verin lan!” diyeceğim. En sosyal, arkadaşçıl dönemimi temsil eder. Ulaşma kaygısı yok, ziyaret ettiğim kişi evde var-yok sıkıntısı yok, park derdi yok, portatif.

Eylem olsun diye nükleer gaz maskesini takmalı, onunla binmeliydim. Öteki sürücülere beni eksozla zehirliyorsunuz mesajını sürekli vermeliydim. Hazır yollarda bisikletli sayısı tek tük iken bisiklet derneğini kurmalıydım. O kadar seviyorum. İkinci el siyah Waimanly’ye -arkadaşım ona kamyon derdi- sıfır bisiklet parası saymış, peşinden bir de eliptik çark taktırmıştım ki…

Öyle gündelik 13-15 km yollardan yorulacak gibi değildim. Türkan da yol ve bisiklet arkadaşımdı. Bunları her coştuğumda bir kenara tekrar yazıyorum. Tekrarı sevene, tekrardan bıkmayana çocuk derlermiş. Psikolog Ayşegül bisikletini çaldırmasa Van’da onun bisikletini kamulaştırır mıydım, özelleştirir miydim belli olmaz. Öteki bisikletçi Barış’la uzun ve işlevsel turlara çıkarmışızdır kesin. O sıralar aklıma gelmezdi ama, huzur ve refah ortamımız varsa bisikletle Van gölü çevresi dolaşılmalıymış. Ben o zaman Broadway’imi bir şey sanıp, bu sefer de onunla sefer üstüne sefer yapıyordum. Bakırköy döneminde hastalarım bana deli dedi diye küpemi çıkarmıştım. Diğer deliliğim bisikleti şeflerin hakkımda tuttuğu dosya ve şantajlarına rağmen bırakmadım. Bisikletle yemekhaneye daldığım abartılı olmakla birlikte kısmen doğrudur. Antresine kadar bisikletle girerdim. Bakır köyünde her yere ismim benden önce giderdi, küçük çaplı namlıydım. Bunun esbabı mucibeleri bisiklet, kısa süre taktığım küpe ve uzun saçlarımdı. Bir Metallica konserinden sonra İnönü Stadı ile Bakırköy arasını rekor sürede alışım var, yinelemelere doyamam. Kıltoş fakir asistan.

Bir gün Özgür’le iki bisiklet Kazasker-Anadolu Kavağı seferimizi eda ettik, tam büyük tur olsun diye Ömerli yönünü tutturduyduk ki, yolda tekerim patladı. Patlayış o patlayış. Bisiklet kaç ay Özgür’ün dağ evinde paslandı. Sonra eve getirip bir tamir, montaj. Azıcık daha biniş. Evdaşım Serhat onu yıkayıp, temizleyip, yağlayıp parlatmasa belki çalmayacaktı kimse. Çalınmaya değmeyecekti kamyonum. Ondan sonra edinip bindiğim kalınca tekerli bisiklet bana uzak uzak durdu. Ona veya başkasına son keçimizin Pamuk’un çanını takmayı yediremedim. Sonra çanımı kızımın devralmasını umarak kaynanam devraldı. Eski karıma bisikletçiden güzel bir bisiklet toplatmıştık. Ben cennetle değil soluk türevleriyle muhatap olacağım. At gibi bir yeni bisiklet beni sırtından atacak diye bisiklete girişemedim. Belki motor hayatım bitince tekrar şansım olabilir. Durdukça bisiklete yaklaştığımı değil uzağa savrulduğumu hissediyorum. Elli yaşlarında dizim kıkırdak kaybıyla alarm vermeye başladı.

Başa dönüyorum, 92 – 93’lerdeyiz. Türkan bisiklet üzerinde uçarken bile laf-taciz yediğinden bone ile saçlarını toplardı. Bedeni anlaşılmıyor, dikkat çekmez biçimde giyiniyor. Yine kurtuluş yok. Sultanahmet’e bisikletle birlikte gitmiştik, yayıncı arkadaşlarıyla tanıştırmıştı. Bisiklet için trafik kuralları az biraz farklı. Girilmez yol yok. Bisiklet giremez levhaları ise özel çağrı.

İstanbul’da Halkalı’ya gittim bisikletle, Anadolukavağı yaptım, Kocampaşa’dan Pendik’e bisikletle arkadaş buluşmasına gittim, haziran geldi diye çamurluğunu çıkarmıştım, yağmur yağdı, bütün montum baştan kıça çamur oldu; montun çamuru yıkamalarla çıkmadı, dericide boyatmak zorunda kaldım. O dönemden hayıflandığım, Boğaz’ın Avrupa yakasından gezmemek, Sarıyer-Kilyos yapmamak.

Diğer bir sıkı bisikletçi ekip Müge ve Erkan idiler. Müge için “yüzünden sevim akıyor,” denmiştir. Bunlar maratoncu bisikletçiler. Onların yaptığı bisikletle tukardan aşağı Ege.. Çanakkale’den aşağıya Ege turu motorsikletle bile çok güzeldir. Bisikletle daha iyi ciğer ister. Ben öyle sportmen değilim. Hayatıma monte olursa olur bir şey, spor olarak yapamam. Motor da öyle oldu. Gündelik ulaşım aracı olarak görüyorum, bisiklet de ulaşım aracımdı. Bir de spor sağlığa zararlı.

Bisiklete vefa borcumu sonraları ilk karım üstünden ödedim. 30 yaşına gelmiş kadına al takke ver külah büyük heves ve sabırla bisiklet üstünde durup ilerleme desteği verebildim. Kendim de geç başlamıştım. Kemik kırma tehlikesine bir şey diyemem, ama ileru yaşta öğrenilmez sanmayın. Bisiklet en yakın akrabası motorsiklete denge nosyonuyla yardım ediyor. Çok benzerlikleri var ama bisikletin birkaç rakipsizlik artısı; asla park sorunu olmaması, her mevsim ve her hava koşulunda sürülebilmesi -sel hariç. Daha çevreci ve yakıt sorunsuz olması. İçedönüklük de bisiklette baskın, motorda da var sayılır. Aslında bisiklet kazasında düşmek az buz risk değildir. Cadde üstlerindeki mazgal ızgaraları da çok tehlikelidir, hem kaydırır hem çukur etkisiyle düşürür.

1 tam yıl yıl bisiklet sürmenin bacak güzelliği ve gücünü 10 yıldan fazla taşıdım ve kullandım.

Bakırköy’de sokak köşesinde bisikletimin arka tekerinin üzerinden geçip onu tel tava haline getiren minibüsçü, beni ağlattığı kadar, sevdik ölümüne de hazırladıydı. Bisikletim benim malım değil, benden alınacak, her anını çalarak yaşamam gereken bir hediyeydi. Nasıl ki binmediğim motor senin değildir… Her binilmeyen motrun, bisikletin bir binicisi çıkacaktır, doğa boşluk kabul etmez, yerim doldurulur, anladım. Bisiklet en vefalı bir sevgili olabilir, hep seni beni bekleyebilir. Paslanma ve işlemez hale gelme pahasına. Alçakgönüllüdür, binene binme demez. Kilidini açana, parçasına bakana, hatta parçalayana sessizce uyar, söz dinler. Bir tür sessiz geyşadır, bakarsan bağ da olur. Ah, kara kamyonum parlak gelin olunca gözlere gelmiş, gözlere yaramış da evinden kaçırılmıştı.

Bisiklet fazlasıyla içedönük bir spor ya da eylem. Bakmayın bisiklet takımlarının ortak taktikler geliştirerek yarışmalarına. O planlar bireysel düşler-kabuslar arası iletişim gibi bir şey. İzlenecek bir spor değildir, yapılacak ve olunacak bir spordur. Öyleyken, biziklet arzum beni bisiklet yarışlarına, Tour de France’a da iyi izleyici yaptı. İşim gücüm olmasa at yarışı keşi gibi bisikletçi kartları tutar tüm sezonu onlarla birlik yaşardım. Bisiklet tarihini bilirdim. Efsane bisikletçi trajedilerini, zaaflarını birebir yaşıyor olurdum. Alıp sakladıkları dopingler benim utancım olurdu. Bisiklet kapitalizminin yarışları izlenir, eğlenilir hale getirme tekniklerinin başarısını yadsımıyorum. Bendeki bu sevda olmasa o kapital numaralar neye yarardı? Şimdi motosiklet derecesinde pahalı bisikletlere ağzımın sulanması, sunucuların başarısı kadar bisikletimin önünde arkasında tamircilerle teknik ilerleme çabalarımın anısı. Tel maşa bi bisiklet hala 5 lira şişirme, 15 lira iç lastik değiştirme fiyatıyla yoksul bir sokak çocuğunun erişebileceği Amerikan düşü.

Çocuk diliyle bislet neredeyse ölüm kadar kapsayıcı bir demokratik nesne. Hadi yaşam kadar demokratik olduğunda anlaşalım.

CRİ DU CHAT ya da HAYDUT KRİMİNİ

Krimini

Bizim eve hanım sokakta telef olmak üzere yeni doğmuş bir kedi yavrusu getirdi. Annesi olan sokak kedisi daha büyümeden erkek kedilerin tecavüzüne uğramış, en kabadayısı 1 yaşındayken bu yavruları doğurmuş. Doğan 3 yavrudan biri galiba ölmüş, biri güçlüce, mahallenin çocukları sütle mütle ayağa kaldırmışlar. Anne bir süre sonra ortadan kaybolmuş. Zaten çocuk anne, o da ölmüş olabilir, annelik refleksleri gelişkin değildir, bırakıp gitmiştir.

Hanımın kedi tüyüne alerjisi var, kızımızın kedi isteğine her zaman kahramanca karşı koydu. Son zamandaysa kapı antresinde beslersek, ev içine almazsak izin verebilirim der olmuştu. Kedi bakmaya çok istekli olan kızım hayallerinde kediyle yatıp kalkıyormuş. Ortaya çıkan bu yavru spiritüalist yorumla belki onun dilek gerçekleştirimi, tezahür ettirmesi.

Eylül doğumlu kedicik bize sonbahar soğukları başlayacağında geldi. Veterinere danışıldı, önerileri alındı, yavru eve battaniye üstünde kapı eşiğinde yuvalanarak girmiş oldu.

Hiç umut vermeyen bir hali vardı. Gözleri donuk donuk, karanlık mı karanlık. İçimden bu ölür, çok dayanmaz diye geçirdiğimi saklamıyorum. Kızım çok duyarlı, belli olmaz, ufaklığın ölebilirliğini arada anımsatıp duruyorum.

Azıcık dünyaya bakmaya başladı. Hem karanlık bakışları devam ediyor hem bir psikopat hali var gibi. Bir sıkımlık canıyla. İsim için fazla uğraşılmadı, kız ona hemen Mini dedi geçti. Mikroskopik, canlı kaldığında bile büyümüyor. Yalanmayı bilmiyor, kilo basmıyor. Anne baba bildiği yok, boş bulduğunda sarsak adımlarla hemen tura başlıyor. Yani kayboluyor. Kaç kere kayboldu, çağrılmaya duyarsız. Kaç kere kızımız onun peşinden öldü dirildi, yitirdim diye ağladı. Birinde sokaktaki arabanın altında durmaya ısrar etti, izini bulamadık, bir yerde düşmüş ezilmiştir diye kızın yaslarına perspektif bile kattım. Sitede 3-4 gün sonra bulundu. Bu sefer başka bir evin önüne gelince evin kızı hemen içeri almış, sitenin diğer çocukları bizimkinin kedisi olduğunu söylediyse de tınmamış. Benim diyen bizim kız gittiğinde de zorluk çıkarmış. Bu Mini hem ölmek üzere, hem insanları birbirine katıyor.

Bizim kedi ve tüy allerjisi beş ayda sıfırlanmadıysa da hafifledi, kabul etmek gerek. Eylül kedisi ya, kesinlikle bir Başak bu, efe gibi yürüse de aksar, topallıktan düzelmiş gibi yürüyüşü var.

Komşunun sarman kedisine birey muamelesi yapışları, tekdüze bir sesle bir sonraki kedileri Kara’yı çağırıp duruşları bizim yüzleşme konularımız oldu. Aynısını yapmayacağız diye dikkat kâr etmiyor, ona biz de insan gibi davranıyoruz, biz de kaybolduğunda komut alır, ses verirmiş gibi karanlıklarda Mini, Mini, Minii çağırıp duruyoruz.

Artık kendini kanıtladı, sağ duruyor. İsmi ise fazla renksiz kaldı. Kız, adını zenginleştirelim diye istekte bulundu. Belki adını değiştirecektik, benim aklıma birey kedinin kriminal bakışları geldi. Eskiden ölüp gideri oluşunu da anımsatıyordu, Krimini/Kri–mini olsun dedim. İleride annesi Minuşka da diyecekti ama zor söylenen bu Krimini kalıcı olarak yerleşti.

Zaten gitgide cins kediymiş gibi tüyleri uzadı. Tipik tekir değil, sarman değil, boynunun altında hizmetçi yakalığı gibi beyaz tüyleri var. Her dört ayağının ucu süte batırılmış gibi beyaz. Gözleri dik dik bakıyor, derin ve karanlık. Zamanla koyu yeşil olarak göz rengi oturdu. Tüylerinin ağırlıklı rengi ise hiçbir zaman temizlenemez hissi veren kirli gri. Araya kiremit, kızıl toprakta yuvarlanmış hissi veren gölgeler atılmış. Tabii sahiplerine pis gelmiyor, naparsın.

Yağmur onu vahşice seviyor, oynarken inletiyor. Onun her şeye sızlana sızlana göğüs gerişi iç acıtıyor. Gene de kızın peşinden ayrılmıyor. Gel zaman git zaman hepimiz övünmeye başladık. Bu kedi bana aşık. Bu kedi, yok bana aşık. Hepimize zehri şırınga etmiş. Yağmur Bodrum’da onbeş tatildeyken Kremini diye şeker bulmuş, onun resmini çekip bana gönderiyor. Bağlantılar ve eşlemeler her yerden yağıyor.

Bir belirgin özelliğini unutmuşum: o vaşak kulakları! her iki kulağının ön içyüzlerinden çıkan, vaşak gibi sivri kulaklı hale getiren kulak tüyleri var. Zaten avcı genetikli belli, vaşağımsı kedi kulağıyla birlikte korkutucu hal alması doğal.

Verdiğim bu Kri-mini isminin cri du chat (kedi çığlığı/ kedi ağlaması) sendromuyla ses bağı daha yeni aklıma geldi. Kedim öykülenmek istiyormuş. Kabul ediyor ve onu yazıya döküyorum. Daha önce de konuk olduğumuz evdeki Çakıl ve Efe kedilerini öykülemiştim. Bir de minyatür pinscher‘imiz Zeytin’in yazılı anıları vardı. Doktorluk ile sese, fonetiğe ilgim bu Kriminal ile cri du chat‘ı ben sahibine çaktırmadan uyuşturmuş, birbirini çağırtmış galiba.

Maceramız devam ediyor tabii. Yenileyi Krimini’yi kısırlaştırdık, annesi gibi çocuk gelin olmasın. Uçan kedi hızla hımbıllaşacak diye bir korkum vardı, bu henüz piyasada yok. Aynı yaramazlık ve avcı refleksleri sürmekte. Bizimkiler beslemekte sınır tanımamışlar, kısırlaştırılırken yağdan çalışmak zor olmuş. Ben onlara, artık şu kediyi şişirmeyin, az besleyin diye ültimatom veriyorum, onlar he he deyip geçiştiriyorlar. Daha bu sabah o tavrımı da elime aldım: sabah kedi bacaklarıma sürtünüp duruyor, peşimden ayrılmıyor. Bir gariplik var, beni bu kadar seviyor olamaz. Baktım, mama kabı ortada değil. Telaşa kapılıp telefonla sordum, ana mama deposunun üstündeymiş. Akşam beslemiş sabah vermemişler. Tam istediğime göre yapmışlar. Yok, bu sefer ben karşı kutba savruldum; Hayvanı aç bırakmışlar, hayvan sevgi gösterileriyle yemek dileniyor. Hemen kabını doldurdum, 15 dakikada yediği kadarını yiyip, mamayı önünden çekme ilkesine de aldırmadım, önünde akşama kadar kalmak üzere mamayı bırakıp olay yerinden ayrıldım. Bu haydut kedi kanıma girdi, ilke milke bırakmadı.

Aslında ben pek kedi sevmem. Serin, yakın, mesafeli, değişir durumumuz. Severim de mesela kedi beslemem, veya oyun oynatmam. Yatan, uyuyan, hımbıl kediyi yeğlerim. Bu kediye başlarda ‘ısırmak yok!’ diye ciddi baskılar uyguladım, burnuna vururdum. yalnız kızımın tavrı değişik yani zıt olduğundan benim disiplin işe yaramadı. Gidişe alışan ben oldum. Artık huyu gevşeyecek diye korkuyorum. Annesi de kızımızı çığlık çığlığa, boğkalayarak, yoğurarak severdi. Bizim kız anadan gördüğünü Krimini’ye uyguluyor. O inletiyor, Krimini zorda kaldığında yüzüne tırmık bile atıyor. Sadece kıyarcasına değil, inleyip, sıkıldığını son hadde kadar gösterdikten sonra. Avcı, savaşçı, haydut, psikopat karışımı. Hiçbiri de az ölçüde değil, hepsinden bol var. Buna karşın hem fazla küçümen, hem de korkak ürkek.

Krimini’yi işyerine götürdüğümde köşeye pustu, aşırı yumuşak yaklaşandan ve benden başkasına hiç yanaşmadı. Bu korku veya çekingenlik sanılmasın: Kendi saldırganlığının bilincinde Mini, ‘ben saldırgansam ötekiler de saldırabilir, köşede pusuda kalayım,’ demiş oluyor.

Çapkın kedim sabah karanlığında banyonun ıslak zemin kısmına kıvrılarak bana “seninle samanlıkta bir ömür boyu” mesajı veriyor ki, uykulu halimde bile dengemi bozuyor şerefsiz! Soğuk seramikte gurrunlamak nesi? Göz süzmek nesi? İşe gitmek ya da telaşla otelden çıkmak isteyen erkeğine banyoda arkadan dolanan kadın gibi.. İşe gitme, evde ekmek var diyecek sanki. Ölür müsün, sever misin? tam çorabımı giyicem, çoraba fare muamelesi yapıyor. Çorap ve ayak fetişisti. İlk yataktan kalkarken topuklarımı cırmalıyor –kıyıcı değil, hafif. Tekrar tekrar. Bir yalıyor bir ısırıyor. Sabaha karşı yatağa gelip bir ananın bir babanın göğsüne yatması, ellere yaslanıp hareketsiz bırakması neye işaret, bunda iyi niyet var mı?

(2.3.2018)

CÜMLE FELSEFESİ

Cümleyi felsefi bir şeye benzetsek…

Nokta (.) ölüm.

Virgül (,) ile noktalı virgül (;) sevinçler, mutluluklar. Cennetimsi ara dönemler. Aralarındaki ince farkları tam yerine koyamadım.

Ara tireler yani (-) sürprizler, kriz dönemleri, yani dönemeçler.

Ünlem (!), herkesin bildiği: nida, öfke, şaşkı, hatta düş kırıklığı.

{Parantez} demeyip (ayraç) dememiz gerekenler yaşamdaki sırlarımız, açılacak ama gönülsüz olduğumuz gizler. Saklarken de görünürlüğü artırabiliriz. Gizlilerin farklı önem ve sınıf kategorileri [var.]

Üç nokta (…) yeniden doğuş, öykünenlerin reenkarnasyon dediği. “Orkestra çalıyordu.” Böyle sürer gider, yeniden ortaya çıkar yapısı.

Zamir, özne cümlenin sahibi, her türden egolar. Cümlenin çeşitli özneleri ben egosuna gönderme yapar hep.

Gizli özne ise Tanrının temsil edildiği yer. Ayrıca edilgen yapıdaki cümleler de Tanrıya gönderme yapıyor.

En sona ana unsuru sakladım: Sözcükler acılar, mutsuzluk ve sıkıntıların karşılığı. Bu nereye gönderme yapıyor? Sanat yaşamdaki acılardan köken alır, ona gönderme. Bir cümle (tümce) tek sözcükten oluşabilir. O zaman da kural bozulmuş olmaz. Ana kaynak söz yani sözcük yani acı, mutsuzluk, hiçlik. Ama cümlenin bütününde, olabilecek her şey var. Sanat, tıpkı cümle gibi acıyla çerçevelenmiş olarak mutluluğu, ölümü, yeniden doğuşu içerir. Anlamlı cümle, devrik cümle, soru cümlesi, anlamsız/fazlalık cümleler bu yaşamın yaşanma türev ve olasılıkları. Var olan cümleninse gösterilen ve örtülen, zannedilen ve aslolan gerilimleri mevcut. Cümlenin bütünü söyleminden farklı bir şeyi açık edebilir, cümle kendini değilleyebilir.

Ya sessizlik ne olacak? Söylememek, susmak ne olacak? Bunlar cümlenin temsil ettiği her şeyden kurtulmayı, çerçeveyi kırmayı ve aşmayı temsil ediyor. Sessizlik yani zen, meditasyon. Yine de bir düşünürsek sessizliğin, boşluk ve hiçliğin tüm bu somut acılara, malzemeye gereksinim duyduğunu kabul ederiz. Hiçlik de varlığa işaret etmiş olur. Erken çocuk/luk tüm o unutulmuş kargaşanın ve aşmanın temeli. Anımsayamayacağımız, anımsayarak tüketemeyeceğimiz bir şeyi aşmaya, vaz geçmeye çeviriyoruz. Ne olursa olsun, sessizlik çok dengesiz bir denge. Benden duymuş olun.

MOTOR KAZALI DÜŞ

Düşümde Serhat ile Alp’e benzeyen irice ve uzun bir motorsikletçi teknik, sürüş hakkında konuşuyorlar. Bense galiba kaza geçirmişim, motorsiklet kazası. Artık ayaktayım, yalnız bir daha motor binip binmeyeceğim şüpheli. Kaza geçirenlerin hep kafasındadır ya; olay nasıl oluşmuştu, aşamalarını anımsamaya çalışıyorum. Aynı zamanda ‘benim suçum değildi, tesisler, yol, karşıdaki suçluydu,’ araştırması bu. Eğimli ve şehir içi bir yolda hız yaptığımı, bir kasis gibi şeyin dengemi zorladığını, bir de virajı alamayıp şehir içinden adeta doğaya fırlatılır gibi vadiye uçtuğumu, fırladığımı anımsar gibi oluyorum. Sanki öncelikle ayak bileğim zarar görmüş. Yalnız uçma anında öldüm/ölüyorum galiba diye düşündüğüm de açık. Ölme ile uçma birbirine bayağı yakın. Kalktıktan sonra “kaza geçirme cesareti, kazayı göze almak ve yapmak” diye de bir şey olduğunu aklımdan geçiriyorum. Bir tür eşik aşmak ve ondan sonra artık korkuya yapışıp kalmaktan kyrtulmak. Görü ve izleme düzeyine, “olmaya oldu ama onu yaşamıyorum, sadece hissediyor ve görüyorum,” düzeyine ulaşmak diye betimleyebilirim. Hemen öncesinde ve hemen sonrasında daha canlı, daha bedenli, daha somut oluyoruz. Hani uçurum gibi yüksekten ya da kasisten birden aşağı, serbest düştüğümüzde içimiz kalkar, vücudumuz altüst olmuş gibi olur ya… İki somutluk arasındaki o karışıklık bizi, başka bir açıklamayla işlenebilir hale getiriyor.

Düşün bir yerinde Serhat ile Alpimsi genç samimiyeti abartıyorlar, karşılıklı birbirinin çüklerini deniyorlar. (Sözle sidik yarıştırmak yerine çük yarıştırmanın somut veya rüya hali.) Maşallah ikisininki de kallavi. Sünnetsiz başları birbirine dokunuyor ve iki adam birbirinden oldukça aralıklı. Benimkisi de mal mı bunların yanında?.. Hayıflanıyorum. Her düşte olduğu gibi bunda da ah, birkaç önemli imge daha vardı, kaçırdım, unuttum onları üzüntüsü var. Bir de düşü az çok yalan katarak, süsleyerek anlatma suçluluğu. Zira görülen düş ham, dile gelmesi zor bir şey. Onu çok iyi anımsasam bile Türkçeye çevirmem gerekiyor. Bir de bulanık düş yerleri anlatım sırasında boşluğu doldurma gereğine tabi oluyor, “Burayı iyi anımsamıyorum, flu görüntüye karşılık, yarım cümle,” diye kesip atamıyorum. Tarif edince böyle de yapılabileceği aklıma düşüyor. Durumu betimleme öncesinde yaptığım yalan eklerinin, süslemenin zorunlu olduğu, sorguya ne hacet gibi bir hissim vardı.

28.8.2014/Dipnot: Düşüme tarih atarken bugünün babamın ölüm yıldönümü, yedinci yılı olduğunu fark ettim. Benim de büyük motor kazam ondan bir ay sonra 25 Eylülde olmuştu. Kaza babamın ölüşüyle, aynı anda hem üzülme, hem üzülmeme, üzülmeme kuşkusundan, suçluluk duygusuyla kaza heçirmiştim. Somutluk, algıya/görüye evrilme o kaza sırasında, o an da yaşadığım, arka planda şaşırdığım bir hal idi. O zaman gerçeğin kırbacı ile karar verme; somutta, işlerimle, gündemimle yaşayacağım diye seçimim vardı.

KAYIP ZAMANIN İZİNDE -Marcel PROUST alıntıları

Çiçek Açmış Genç Kızların Gölgesinde

• Kesin kararlar, daima, süreklilik arz edemeyen ruh halleri yüzünden verilir.
• Sevdiğimiz kişiyi bir daha hiç görmek istemediğimizi söylerken tam anlamıyla içten değilizdir, ama görmek istediğimizi söylesek de daha içten olmayız.
• Hepimiz, artık sevmediğimiz zaman, biliriz ki, unutmak, hatta bulanık hatıralar bile, mutsuz aşk kadar ıstırap vermez.
• Belki boş yere kazanılmıştı, çünkü yakında iyileşecektim. Alışkanlığın bir biçimi olan özveri, bazı güçlerin sürekli artması olanağını verir.
• Genellikle de tam tasarruflarımızı biriktirdiğimiz kumbara dolmak üzereyken, bir hamlede boşaltıverir, sağaltımın sonunu beklemeden, üstelik de alışmışken kesiveririz.
• “Büyük bir servet sahibi olmadan sevmek, acıklı bir şeydir.” La Bruyere
• Genellikle mutluluğu mümkün kılacak şeyi ele geçirdiğimiz anda, aynı akşamda olmaz mutluluğun elimizden çalınması. Çoğunlukla bir süre çabalamayı, ummayı sürdürürüz. Şartları aşmayı başarırsak doğa dıştaki savaşımı içimize taşır ve yavaş yavaş kalbimizi değiştirerek sahip olacağı şeyden başkasını arzulamasına neden olur. (…) Doğa şeytanca bir kurnazlıkla, bizzat bu ele geçirişi mutluluğun yok edilmesine alet eder.
• Mutluluk olgusu gerçekleşmez, ya da son derece acı tepkilere yol açar.
• Az ölçüde kullanılınca bir tehlikesi olmayan ölümcül zehirler gibi, patlar diye korkmadan sigaramızı yakabildiğimiz bir nebze dinamit gibi.
• Gilberte’in omuz silkmesinin sıkıntısı geçtikçe, büyüsünün anısı, bana dönmesini istememe neden olan anı da silinecekti.
• Arkadaşımızın, bizim eski ve aslına uygun sandığımız hayalini, aslında kendimiz, birçok kere baştan kurmuşuzdur.
• Benim, kendimi bu konuda suçlu hissetmeden, Gilberte haricinde her şeye karşı gösterdiğim kayıtsızlığı o bana gösteriyor diye Gilberte’e ne hakla sitem edebilirdim?
• Gün içinde sahip olduğumuz zamanın miktarı esnektir; bizim hissettiğimiz tutkular bu zamanı genişletir, hissettirdiğimiz tutkular daraltır, alışkanlıksa doldurur.
• Zaten birtakım bayağılıkları açıkça görmek, sevgiyi hiçbir şekilde azaltmaz; tersine sevgi bu bayağılıkları sevimli gösterir.
• Mme Swann hızlı kavrayışı nedeniyle erkeklerin dostluğunu kadınlarınkine yeğlerdi.
• Sevdiğimiz zaman, aşk o kadar büyüktür ki, bir bütün olarak içimize sığmaz; sevdiğimiz insana doğru yayılır, onda kendisini durduran, başlangıç noktasına geri dönmeye zorlayan bir yüzey bulur; işte karşımızdakinin hisleri dediğimiz şey, kendi sevgimizin çarpıp geri dönüşüdür, …
• Ani bir barışma olasılığı, boyutlarını tam kavrayamadığımız şeyi, tevekkülü yok etmişti.
• Aşıklar da zıt bir durumun ortasından baktıkları, henüz denemeye başlamadıkları için, vazgeçmenin iyileştirici gücüne inanmazlar.
• İnsanlardan daima kopuğuzdur; sevdiğimiz zaman, bu aşkın o insanın ismini taşımadığını, gelecekte bir başkasına yönelebileceğini, hatta geçmişte de ona değil, başkasına yönelmiş olabileceğini hissederiz, sevmediğimiz zaman ise, aşkın çelişkisini filozofça, olduğu gibi kabul edebiliyorsak, rahat rahat söz edebildiğimiz bu aşkı o sırada hissetmediğimizden, dolayısıyla bilmediğimizdendir: çünkü bu konularda bilgi kesintilidir ve hissin fiziki varlığından daha uzun ömürlü değildir.
• Sevdiğimiz insanı düşte, yalnızca hissettiğimiz acının şiddetinden tanıyabiliriz.
• İnsan mutsuz olduğu andan başlayarak ahlakçı olur.
• Yoldan karşıya geçerken arabalara dikkat ediyoruz, tehlikeden kaçınıyoruz diye, cezalardan kaçındığımızı sanırız.
• Kalıcılık ve süreklilik hiçbir şeye bağışlanmamıştır; acıya bile.
• Benim, seven insanlarla zevk alan insanların aynı kişiler olmadığını ilk hissedişim değildi.
• Ben, neyi seversem seveyim, mutlaka sancılı bir kovalamanın sonunda ulaşabilecektim ona ve bu kovalama sırasında, zevk peşinde koşmak yerine, hedefe ulaşmak uğruna zevki feda etmek zorunda kalacaktım.
• Çünkü herkes kötü oyuncu ve diğer herkes insan sarrafıdır.
• Bu kızlarla tanıştırılmamın kesinleştirilmesi onlara karşı kayıtsızlığı sadece oynamama değil, hissetmeme de neden olmuştu.
• Ama o anda, bir insanın görünüşündeki, önemindeki, boyutlarındaki değişikliklerin, o insanla aramıza giren çeşitli durumların değişkenliğinde bağlı olabileceğini hissettim.
• İnançların bu rolünü, itiraf etmem gerekir ki, benliğimin bir parçası, iradem biliyordu, ama zeka ve duyarlılık bilmediği sürece, iradenin bilmesi nafiledir.
• Bir inancın değişimi gibi aşkın yokluğu da önemli rol oynar; önceden var olan ve hareketli olan aşk, sırf bir kadına ulaşmak neredeyse olanaksız olacağı için, o kadının hayaline konar… Aşk dev boyutlar kazanır; gerçek kadının bu aşkın içinde ne kadar az bir yer kapladığını aklımızdan geçirmeyiz.
• O sırada kapıldığım harikulade korkuyu birkaç yıl sonra hissetmem mümkün olmayacaktı, çünkü bir yandan yaşla birlikte böyle garip durumlar yaratma, bu tür duyguları yaşama kapasitesi azalırken, bir yandan da toplumsal alışkanlıklar bu kavramları ortadan kaldırır.
• İnsan hayatında yarar gözetmeyen duyguların yeri zannettiğimizden büyüktür.
• Saint-Loup hoşa gitmeye çalışıyordu, Elstir ise vermeyi, kendini vermeyi seviyordu. Sahip olduğu her şeyi, fikirlerini, eserlerini ve çok daha az önemsediği diğer her şeyini kendisini anlamış olan birine seve seve verirdi. Ama tahammül edilebilecek bir çevre bulunmadığı için, yüksek sosyetenin poz ve terbiyesizlik, resmi otoritelerin kötü niyet, komşuların delilik, ailesininse bencillik ve gurur diye adlandırdığı bir inziva içinde, vahşice yaşamaktaydı.
• Her insan kendisini artık görmediğimiz zaman yok olur, sonra bir daha göründüğünde yeni bir yaratıdır artık; bir öncekinden, belki de öncekilerin hepsinden farklıdır.

Swan’ın Bir Aşkı


• Kadınlardan ne denli bıkmış olursanız olun, en değişik kadınlara sahip olmayı bile önceden bilinen değişmez bir şey sayın isterseniz, karşınızda biraz çetin –ya da sizin öyle sandığınız- bir kadın varsa, Swan’ın katleya düzeltmesi gibi, onlara sahip olmayı ilişkilerinizin sunduğu beklenmedik bir fırsattan çıkarmak zorunda kalırsanız, sahip oluş sizin için büyük bir haz oluverir.
• Tutku geçici ve farklı kişiliğimiz gibidir, öbür kişiliğimizin yerini alır, o zamana dek onu dile getiren değişmez göstergeleri yok eder.
• Genel olarak insanlar bizi öyle az ilgilendirir ki, içlerinden birini böyle acı ve sevinç olanaklarıyla donattık mı bir başka dünyadanmış gibi görünürler bize

Albertine Kayıp

• Ne yazık ki, hayat görüşünü oluşturan unsurları, annesiyle babasından aldığını da hesaba katmak gerekir, çünkü kişiliğimizi, kendi kendimize, hiç yoktan yaratmayız. Annede var olan benciliğe, babanın ailesine özgü, farklı bir bencillik eklenir; bu, her durumda benciliğin artması, hatta katlanması anlamına gelmez, yeni, çok daha güçlü ve korkunç bir bencillik yaratır. Dünya kurulduğundan beri, bir kusurun belirli bir türüne sahip aileler, aynı kusurun başka bir türüne sahip ailelerle birleştikçe, bu evliliklerden doğan çocuklarda, kusur korkunç ve iyice eksiksiz bir hal aldığından, üst üste biriken bencilliklerin (şimdilik bu kusurla kendimizi sınırlayalım), bütün insanlığı yok edecek bir boyuta, güce ulaşması gerekirdi; ne var ki yine aynı kusurun doğurduğu bazı doğal kısıtlamalar, kusurun makul ölçüler içinde kalmasını sağlar; tıpkı tekhücrelilerin, sonsuz çoğalarak gezegenimizi yok etmesini, bitkilerde tek eşeyli döllenmenin, bitkiler alemini yok etmesini engelleyen kısıtlamalar gibi.
• Gilberte insan kılığındaki devekuşlarının en yaygın türüne aitti (en azından o dönemde); bunlar, görülmemek için değil, görüldüklerini görmemek için kafalarını kuma gömerler; görülmemeleri zaten imkansızdır, görüldüğünü görmemek ise, hiç yoktan iyidir, gerisini de şansa bırakırlar.
• O günden itibaren, herkese mektup yazıp derin bir acı yaşadığımı bildirmeye ve kederimi artık hissetmemeye başladım.
• Baba sevgisinin yanılgıları da, aşk yanılgılarından aşağı kalmayabilir; birçok kız, babasını servetini kendisine bırakan ihtiyar olarak görür.
• Istırabımın ve beraberinde sürüklediği her şeyin ortadan kaybolması, çoğu kez hayatımızda önemli yer tutan bir hastalığın geçmesi gibi, bir eksiklik duygusu yaratıyordu. Muhtemelen, aşkın ebedi olmamasının nedeni, hatıraların doğruluğunu daima korumaması ve hayatın, hücrelerin sürekli yenilenişinden oluşmasıdır. Ama hatıralarla ilgili olarak, bu yenilenme, değişmesi gereken şeyi durduran ve geçici olarak sabitleyen dikkat tarafından geciktirilir. Keder de, kadınlara duyulan arzu gibi, düşündükçe arttığına göre, yapılacak çok işi olmak, hem iffetli kalmayı, hem unutmayı kolaylaştırır muhtemelen.
• Oysa böylesine korktuğum bu sağlıklı benlik, unutuşla birlikte, ıstırabı neredeyse tamamen ortadan kaldıran bir huzur imkanı sunuyordu bana; kaderin bizim için hazırda bulundurduğu, basiretli ve otoriter bir hekim gibi, yakarılarımıza aldırmadan, itirazlarımıza rağmen, yerinde bir müdaheleyle, gerçekten de fazlasıyla yara almış olan benliğimizin yerine koyduğu yedek benliklerden biriydi sadece.
• Aynı şekilde, gece gördüğümüz kabuslar da korkunç olabilir. Ama uyandığımız anda başka bir kişi oluruz ve yerini aldığımız şahsın, uyurken katillerden kaçmak zorunda kalmış olması, bizi ilgilendirmez.
• Tıpkı bir mateme karşı kayıtsız olduğu halde, oradaki insanlarla, duruma uygun, kederli bir tonda konuşan ve ara sıra, kendisini misafirleri ağırlamakla görevlendirmiş olan dul arkadaşının hala hıçkırarak ağladığı odaya gidip onu yoklayan bir dost gibi, bu benliğim de eskisiyle temas halindeydi şüphesiz.
• İnsanlara duyduğumuz sevgi, onlar öldüğü için değil, biz öldüğümüz için azalır. (…) İnsan ancak hatırladığı şeye sadık kalabilir ve ancak bildiği şeyi hatırlar. Benim yeni benliğim, eskisinin gölgesinde büyürken, Albertine’in bahsini sık sık işitmişti; eski benliğim aracılığıyla, onun anlattığı hikayeler aracılığıyla Albertine’i tanıdığını sanıyor, ondan hoşlanıyor, onu seviyordu, ama bu, ikinci elden bir sevgiydi sadece.
• Ne var ki, en dalgın insanlar, bazen bize çok doğal gelen, onlarınsa merakını cezbeden, ağzımızdan çıkıveren sözlere özel bir dikkat gösterirler.
• Tıpkı bazı mutluluklar gibi, bazı felaketler de fazlasıyla gecikirler ve bir süre önce gelseler içimizde ulaşacakları boyuta ulaşamazlar. (…) Hiç şüphesiz, kötü haberlere üzüldüğümüz zaman bile, bazen bir konuşmanın dengeli ilerleyişi, dağılışı içinde, kötü haberler önümüzden duraklamadan geçer, (…)
• Gerçeğin bize bir cümleyle, kim bilir kaç kez kendi kendimize tekrarladığımız cümlelere benzer bir cümleyle değil, yeni cümlelerle ifşa edilmesini isteriz. Düşünme alışkanlığı, bazen gerçeği algılamamızı engeller, bizi gerçeğe bağışık kılar, gerçeği de bir düşünce zannetmemize yol açar.
• Artık korkmaması, nihayet bana gerçeği söyleyebilmesine mi, yoksa herhangi bir nedenden ötürü, benim çok mutlu ve gururlu olduğumu zannedip, beni üzmek için yalan söylemesine mi imkan tanımıştı?
• (…) –iyileşmek isteyen, ama takıntılarından veya morfinden mahrum olmak istemeyen nevrozlu hastalar veya morfinmanlar gibi, dünyevi hayata bağlı, yalnızlığı isteyen, ama eski hayatlarından kesinlikle vazgeçmek istemeyen dindar ya da sanatkar kişiler gibi- Andree de bütün insanları sevmeye hazırdı, bunun için önce onları muzaffer konumda görmemesi, yani peşinen aşağılaması gerekiyordu. Gururlu insanları bile sevmek gerektiğini, gururlarını daha baskın bir gururla değil, sevgiyle yenmek gerektiğini anlamıyordu. Hastalığı besleyen koşulları sürdürerek tedavi olmak isteyen, hoşlandıkları, ama vazgeçtikleri anda hoşlanmayacakları bu hastalık sebebinden kopamayan hastalar gibiydi. Yüzmeyi öğrenmek isteyenler de, bir yandan ayaklarının yere basmasını isterler.
• Ona niçin inanmıştım? Yalan, insanın özünde vardır. İnsan hayatında, belki zevk arayışı kadar önemli bir rol oynar ve zaten bu arayışın yönetimi altındadır. Zevklerimizi korumak için veya zevkin ifşa edilmesi şerefimize aykırı düşüyorsa, şerefimizi korumak için yalan söyleriz. Hayatımız boyunca yalan söyleriz, hatta özellikle, belki de sadece, bizi sevenlere yalan söyleriz.
• Mantığımın bütün itirazlarına rağmen Albertine’i seçmek ve sevmek onu bütün iğrençliğiyle tanımak anlamına gelmiyor muydu? Güvensizliğin yatıştığı anlarda bile, aşk bu güvensizliğin ısrarı, dönüşmesi değil midir? (…) Hiç şüphesiz, bizi en fazla bedbaht edebilecek, bizim bilmediğimiz unsurlar, bir insanın cazibesinde, gözlerinde, dudaklarında, endamında mevcuttur; öyle ki o insanın bizi cezp etmesi, onu sevmeye başlamamız, biz olayı ne kadar masum zannetsek de, onun bütün ihanetlerini ve kabahatlerini, farklı bir yorumla şimdiden okumak demektir.
• Basiret, tam bir körlüğün ortasında bile, tercih ve sevgi görünümünde varlığını sürdürür, öyle ki, aşkta kötü seçimden bahsetmek hatadır, çünkü seçim söz konusuysa, kötü olmak zorundadır.
• (…); biri en iyi, en samimi insanların sözlerinden, diğeri de aynı insanların eylemlerinden oluşan art arda iki dünya bulunduğunu düşünmem gerekirdi; (…)
• Eylemler böylesine belirsizken, bizzat insanların belirsiz olmaması beklenebilir mi?
• Üstelik, kusursuz bir kişiliğe nadiren rastlandığından, çok entelektüel ve duyarlı kişiler, genellikle iradesizdir, alışkanlığın kölesidir, o anda acı çekmekten korktukları için, sürekli acı çekmeye mahkum olurlar, ve bu koşullarda kendilerini sevmeyen kadından asla vazgeçmezler.
• Ama bir insanın bu dünya üzerindeki hayatı bittikten sonra, sırların ifşa edilmesi, aslında hiç kimsenin ölümden sonraki hayata inanmadığını kanıtlamaz mı?
• Ama sonra düşündüm ki, arzuladığımız bir şeyi elinde tutan kişiye beslediğimiz sevgiyi, o kişi, elinde tuttuğu şeyi sevse de besleriz. Şüphesiz bu durumda, doğrudan ihanete varacak olan bir dostluğa karşı direnmek gerekir.
• Bütün vaktini yanlış birtakım küçük tahminlerde bulunmakla geçiren kıskançlığın, gerçeği keşfetmeye gelince ne yoksul bir hayal gücü sergilediği şaşılacak şeydir.
• Ama tecrübe dediğimiz şey, kişiliğimizin bir özelliğinin, kendi nazarımızda açıklık kazanmasından ibarettir.
• Bir insanla aramızdaki bağlar sadece zihnimizde mevcuttur.
• İnsanoğlu, kendi dışına çıkamayan, başkalarını ancak kendi içinde tanıyabilen ve aksini iddia ettiğinde yalan söyleyen bir yaratıktır.
• Olayları arzumuza bağlı olarak değiştiremeyiz, ama zamanla arzumuz değişir.
• Ne yazık! Bilhassa geceleri kendini esir saydığı odadan kaçan kuş, dönerek çarpar cama, biter ümitsiz uçuş.
• Arzularımızın tatmin edilmesini pek önemsememek, hatalı bir düşünce olsa gerektir, çünkü bir arzumuzun gerçekleşemeyeceğini düşündüğümüz anda, onu tekrar önemseriz; ancak gerçekleşeceğinden kesinlikle emin olduğumuz zaman, peşinden koşulmaya pek de değmediğine hükmederiz.
• Arzu ne kadar eksiksiz biçimde gerçekleşmişse keder de o kadar derin olur; mutluluk doğa yasasına aykırı biçimde biraz uzamış, alışkanlıkla pekişmişse, keder iyice dayanılmaz olur.
• Aslında beni ayrılığa alıştırma işlevini gören unutuş, bir yandan da Albertine’i bana olduğundan daha sevimli göstererek, dönmesini daha çok arzulamama sebep oluyordu.
• Gerçekten de, Françoise’ın nefretle körüklenen, ayrıntıları ürkütücü bir kesinlikle gözlemeye alışkın hizmetkar merakına, doğuştan sahip olduğu zevk de eklenince, bir uzman değerlendirmesi çıkmıştı ortaya.
• Yeryüzünde TEK zannettiğimiz kadın, sayılamayacak çoktur.
• Sosyal koşullar ve bilgeliğin öngörüleri ne olursa olsun, aslında bir başka insanın hayatı üzerinde hakimiyet kuramayız.
• Ayrıca, bir tek ölüyü ele alsak bile, onun bazı şeyleri bilmesinden duyacağımız mutluluğun, her şeyi bilmesinden duyacağımız korkuyu dengeleyeceğinden emin olabilir miyiz?
• Tam tersine, aşk bittiğinde ise, o insanın uyandırdığı merak, o ölmediği halde biter.
• Acı, gerçekliği sarhoşluk kadar çok değiştiren güçlü bir etkendir.
• Ölümü düşünmek zorunda kaldığımız zaman, hayattan başka şeyi hayalimizde canlandıramayışımızın sonuçlarından biriydi bu da.
• Hiçbirimiz tek bir insan değilizdir, hepimiz, ahlak değerleri farklı, çok sayıda insanı barındırırız içimizde.
• Bir başka insanla ilişkilerimizde en önemli hata kaynakları, iyi kalpli olmak, veya o insanı sevmektir.
• Ben bir tek erkek değil, duruma göre tutkulu, kayıtsız, kıskanç –her biri başka bir kadını kıskanan- erkeklerden oluşan karmaşık bir ordunun resmigeçidiydim. Ve muhtemelen bu sayede, günün birinde istemediğim halde iyileşecektim.
• Albertine’i son birkaç ayda evime hapsetmiştim. Ama artık hayalimde Albertine artık özgürdü ve bu özgürlüğünü kötüye kullanıyor, şununla bununla düşüp kalkıyordu.
• Çünkü kıskançlık için geçmiş de yoktur, gelecek de; onun hayal ettiği şey daima şimdiki zamandır.
• Buna az çok benzer harika belirsizlikleri hayatı boyunca yaşamamış kimse var mıdır?
• Bazı filozoflara göre dış dünya yoktur, hayatımızı kendi içimizde geliştiririz. Bu doğru olsa da, olmasa da, aşk, en mütevazı başlangıcıyla bile, gerçekliğin bizim için ne kadar önemsiz olduğunun çarpıcı bir örneğidir.
• Yalan, bizde daima uyandırması gereken öfkeyi, iyilik de minneti, ancak sevdiğimiz kadında gördüğümüz zaman uyandırır, tensel arzu, zekaya hak ettiği değeri vermek ve manevi hayata sağlam temeller kazandırmak gibi, olağanüstü bir güce sahiptir.
• Bir acı sonuna kadar yaşanmadıkça geçmez

Yakalanan Zaman

• İnsanlar bizim unutuşumuza bağlı olarak gelişirler.
• Ayrıca aşkta bile iki kişinin birbirine ilişkin anıları, ortak değildir.
• Nasıl sevdiğimiz kadının amacını bilemezsek, düşman da bizim planımızı bilmez, hatta kendimiz de planımızın ne olduğunu bilemeyebiliriz.
• Dolayısıyla fesat kişiler, nankör kişiler kendileri ve yazar istemese de eserde boy gösterirler. Hiciv yazarının şöhreti, ister istemez hicvettiği alçaklarla bağlantılıdır.
• Bir kitap çoğu mezar taşının üstündeki isimlerin artık okunamadığı büyük bir mezarlıktır.
• Tanımadığım okurların kirlettiği hatıraları ben zaten onlardan önce kirletmiştim.
• Bana çeşitli gerçekleri göstermiş olan, artık yaşamayan bütün o insanlar sanki sadece benim açımdan faydalı bir hayat sürmüş, benim uğruma ölmüş gibi geliyordu bana.
• Beden için sağlıklı olan tek şey mutluluktur, ama zihni güçlenip geliştiren kederdir.
• Aydınlığa kavuşturulması gereken şey duygularımız ve tutkularımız, yani bütün insanların tutku ve duygularıdır.
• Mutluluğa gelince, neredeyse tek yararı vardır, o da bedbahtlığa imkan tanımasıdır. Mutluyken son derece güçlü ve şefkatli güven ve sevgi bağları oluşturmamız gerekir ki bu bağlar koptuğunda, bedbahtlık adı verilen o değerli parçalanmayı yaşayabilelim. Sadece umut ederek de olsa, mutluluğu tatmamış olsak, mutsuzluklar zalim olmaz, dolayısıyla meyve vermezdi.
• Kitaplarımızın taslağını çizen tutkularımız, kaleme alan ise aradaki dinlenme süreleridir.
• Çünkü en çok sevdiğimiz insana bile kendimize olduğumuz kadar sadık değilizdir.
• Gerçeğe ölümden önce ulaşanlar, ikisi birbirine ne kadar yakın da olsa, gerçekleri öğrenme anı ölüm anından önce gelenler, kendilerini talihli saymalıdır.
• Aşkın, sevilen insana, sadece seven insanda var olan şeyler kattığını görmüştüm.
• Kıskançlık, tablomuzda bir boşluk olduğunda, sokağa çıkıp gerekli güzel kızı arayan başarılı bir personel şefidir.
• Gerçekten yaşlı olduğu için bu işaretleri taşıdığını ve hayatın ihtiyarları, yeterince yaşayan yeniyetmelerden imal ettiğini anladım.
• Hayatımın tek bir saati yoktur ki bana sadece kaba ve yanlış algılamanın her şeyi nesneye yüklediğini, aslında her şeyin, aksine zihinde olduğunu öğretmiş olmasın.
• Dolayısıyla imgenin güzelliği nesneye ulaştığımızda artık bizde hayranlık uyandırmaz, oysa fikrin güzelliğini ancak nesneyi aştığımızda anlarız.
• Doğruyu söylemek gerekirse, birçok kişi gibi o da yaşlandıkça, münasebetsizliği yerini ciddiyete bırakmıştı.
• Çoğu zaman, bir insandan bize kalan tek şey, üstelik ölümünden de önce, henüz hayattayken, bir isimdir sadece.
• Ne var ki bazı kusurlar ve meziyetler, belirli bir insandan çok, o insanın hayatının sosyal açıdan belirli bir dönemine özgüdürler.
• Yanlış bir tahminde bulunduğumuzda, yanıldığımızın kanıtlanmamasını tercih etmemiz, bu tahmine ait hatıramızın süresini kısaltır ve çok kısa bir süre sonra böyle bir tahmin yürütmediğimizi iddia etmemize imkan tanır.
• Hafızamın apayrı bölgelerini karıştırdığımda hayatın bana sunduğu kişilerden birçoğunu bir başka kişiyle tamamlayabilecek kadar uzun yaşamıştım.
• Ne var ki annesi, aksine, ne zaman bir yaşıtı “yitip gitse”, bir yarışta önemli rakipleri geride bıraktığı duygusuna kapılıyordu. Kendi hayatının tadına ancak onların ölümüyle varabiliyordu artık.
• Çünkü her ölüm, başkaları için hayatı basitleştiren, onları minnet göstermekten, ziyaretlerde bulunma mecburiyetinden kurtaran bir olaydır.
• Başkalarına acı çektirmekten hoşlanırız, ama suç işlemek de istemeyiz, kurbanımızın yaşamasını tercih ederiz.
• Zihin, hayatın hiçbir çıkışı bulunmayan kapalı durumlarını tanımaz.
• “Tipimiz olmayan” kadınlardan sakınmaz, bizi sevmelerine izin veririz; daha sonra onları biz de seversek, yanlarında arzumuzu doyurmanın tatminini bile yaşamadan, diğerlerinden bin kat fazla severiz bu kadınları.
• (…), daha yetenekli kişilerin ihtiyaç duymadığı acılar pahasına eserimizi tamamladığına, duygular hayatımızı ufaladıkça eserimizi sağlamlaştırdığına göre, bırakalım bedenimiz parçalansın.
• Kürkten, güveler kadar anlayan kürkçü yoktur.
Çünkü en büyük korkularımız da, en büyük umutlarımız da gücümüzü aşan şeyler değildirler; zamanla korkularımızı yenebilir, umutlarımızı gerçekleştirebiliriz.
• Çünkü iç tehlike, örneğin beyin kanaması, bedensel olduğu için aynı zamanda bir dış tehlikedir. Bir vücut sahibi olmak, zihin için en büyük tehdittir.
• Doğadaki her tür verimli özgecilik, bencilce bir şekilde gelişir, bencillik içermeyen insan özgeciliği kısırdır, çalışmasını bir yana bırakıp bedbaht bir dostunu ağırlayan, bir kamu görevini kabul eden veya propaganda yazıları yazan bir yazarın özgeciliğidir.
• Ne garip bir tesadüftür ki, bu mantıklı tehlike korkusu, ölüm fikrine aldırmamaya başladığım bir anda uyanmıştı içimde.
• “Çimenler uzamalı, çocuklar ölmeli mutlaka.” Victor Hugo
• Ben genel kuralların peşindeyken, ayrıntı meraklısı olarak adlandırılıyordum.
• Ölüm fikri benliğime tıpkı bir aşk gibi temelli yerleşti. Ölümü sevdiğimden değil, aksine ondan nefret ediyordum.
• İnsan sevdiği şeyi yeniden yaratmak için, Elstir’in Chardin’i reddettiği gibi, önce onu reddetmek zorundadır.
• Ebedi hayat insanlara da, eserlere de bahşedilmemiştir.
• Yaşadığımız düzleme bağlı olarak, bir kadının bize ihanet ederek çektirdiği ıstıraba kıyasla, bu ihanet sayesinde keşfettiğimiz ve acı çektirdiği için mutlu olan kadının hiç anlayamayacağı gerçeklerin ne kadar önemli olduğuna karar vermek bize düşer. Her halükarda, ihanet kıtlığı çekmeyiz.
• (…); şairlerin cennete nafile aradığı bu temiz hava, ancak daha önce solunmuşsa, bu derin yenilenme duygusunu yaşatabilir; çünkü gerçek cennetler, kayıp cennetlerdir.
• Yalnızca çocuklar değil, şairler de dayakla eğitilir.
• Yeryüzünde haz ve ahlaksızlık kadar sınırlı bir şey yoktur. Gerçekten de bu bağlamda, deyimin anlamını biraz saptırarak, hep aynı kısır döngü içinde dolanıp durduğumuzu söyleyebiliriz.
• Aşk yüzünden, sevdiğimiz insan uğruna akla gelebilecek en büyük fedakarlıkları yapmakla kalmaz, bazen arzumuzu bile feda ederiz; zaten sevdiğimiz kişi, bizim kendisinden daha aşık olduğumuzu biliyorsa, arzumuzu tatmin etmek iyice zordur.
• Bir mala bağlılık, malın sahibine daima ölüm getirir.

ORADA OLMAK

ŞANS: ORADA OLMAK

SORUMLULUK: ORADA OLMAK    

Hem şans hem sorumluluk orada olmaktır. Şanssızlıkla birlikte şans. Tipik örnek Adalet Ağaoğlu: Adalet Ağaoğlu günün birinde Sarıyer-Yeniköy’de sırtı caddeye, yüzü Boğaza bakacak şekilde oturup seyrediyormuş. Tam o dilimde bir minibüs mü ne caddede kaza yapıyor, çarpışıyor, araç takla atıp göktaşı gibi Adalet Ağaoğlu’nun başına düşüyor. Yazar ölümden zor dönmüş. Ameliyatlar, hastaneler. Olasılıkla ikinci hayatını yaşıyor, bu bizim bildiğimiz kadarı. Kim bilir kaç kez ölümle burun buruna gelmiş de yeniden dirilmiştir.   Şimdi Adalet Ağaoğlu’nun böyle bir kazaya kurban gideyazmasında suçu, sorumluluğu neydi?   Bir konu daha; özellikle yazında veya genelde sanatta gök kubbe altında söylenmedik, çizilmedik, yazılmadık, değinilmedik şey kalmadı. Her yeni, bir eskinin çeşitlemesi, yeniden üretimi. Bu durumda elimizi kolumuzu kavuşturup sessizce ölmeyi, dünyadan geçmeyi nasıl bekleyeceğiz? Zorunlu olarak kendini anlatım çabası var. İster sanat olsun, ister tedhiş olsun; yüze tükürme var, ‘sensin!’ deme var. Bir görüp fark ettiğim, al yanına seninkini de, ilk kez sana açılan şey, senin bulguladığın açı olabilir. Basmakalıp, kopyalama olduğundan eminsen susta oturayım, yoksa ya dökülüp anlatılacak, ya çürümeye, mayalanmaya alınacak. Gene orada olmay ve andalıkla bağlantılı hissediş, bilgileniş, açı buluş, örgütleyebiliş sorumluluklarımız bizi bekliyor. Kaçmaya dair sorumluluklar bile orada olma bilinciyle tartılacak.

KİLLER’S KİSS / KATİLİN BUSESİ – Stanley Kubrick (1955)

Önce giriş için, katilin iki eylemini farklı muhataplar üstünde gerçekleştirdiğini, bunda bile bir tür sanat bulmanın ustaya saygı gereği olduğunu anımsayalım. Yoksa doğal akıl katilin öldürdüğünü öpeceğini, veya öptüğünü öldüreceğini varsayıyor.

Filmin ana karakteri boksörün boynundaki atkı çok sonra Kadir İnanır’ın boynuna dolaşacak ve ölümüne (kariyeri boyunca) ayrılmayacak. O bakımdan boksörün el çabukluğu ile kaşkolu kapan fesli, eksantrik sokak serseri/sanatçılarının peşine düşmesi elzem. Sonra miras bırakabilmesi için gerekli.

Belki Catherine Deneuve de fiziğini İrene Kane’den devralmıştır. Yalnız Deneuve’e kadar zevkimiz, güzellik anlayışımız şekillenmişken, o sırada film için onun seçilmesini risk alma olarak gören yorumculara katılıyorum.

Gerek rüya sahnesi, gerek sokaklara ve şehre soğukluk, siyah-beyaz derinlik olarak bakış yavaştan Kubrick’in doğumu. Genç yönetmenlere kamerayı alıp hemen film çekmeye başlamalarını önerirken kendi geçmişini iyi anımsadığını, yönetmen göçünün de yörük göçü gibi yolda düzüleceğini bildiğini anlıyorum. Öz malzemesi varsa yolda pişer, malzemesi yoksa tarihin dolgu malzemesi kendisi olur.

Her halde Quentin Tarantino, Kubrick hayranı ve bazı bakımlardan ardılı olmaya onun en garanti filmlerine yamanarak değil, bu dönemine de sevgi ilgi duyarak başlamış.  Gerilime, kavgaya, şiddete soğuk ve mesafeli bakış, gözlemden asla caymayış, ayrıntılara girip şiddeti stilize ediş Kubrick’le ortak paydalarından sadece birkaçı.

Azıcık da manken dükkanı kavgasından söz edelim. Manken deposu ilginç şekilde klostrofobik. Dikey durdukları halde mankenler duygularımızı kemiğe, mekan da mezara ulaştırıyor. Hem de benzemedikleri halde, atmosferden belki. Beri yandan o ortamdaki erkekler/gladyatörler savaşı birinin elinde balta (Thor), birinin elinde mızrak (Poseidon belki) oluşuyla bir katman daha dönüşüyor. Mezarda yani uzay yani zamansızlıkta belki de saçma ve sonsuz bir tanrılar kapışmasını insanların içinde ve arasında görüyoruz.