UÇMUŞ ZAMAN DELİ MEVSİM

Yazı belki çıkmaz, hiç çıkmaz.

Fotoğraflar artık benden ayrıldı. Bazen çağırıyorum da, gelmiyorlar. Bazen anlık göz kırpıyorlar sanısına kapılıyorum. Eskiden fotoğraflarım olurdu. Gitgide benim olan, ben olan hiç bir şey kalmayacak. [Acı bir bilinçsiz kehanet. Fotoğrafların özgün kayıtlarının dış deposu el kayıp, bulmaya hiç umudum yok.] Ne zaman saati kuracağımı, ne zaman treni kaçıracağımı seçemiyorum. Bir sel-zaman içinde kaldım. Sakin sakin burgaçlanıyorum. Sonunu görürüm görmem önemsemiyorum. Az bir korkum kaldı. Az çoktur, anımsıyorum.

Yukarıya bakıyorum, gök de bana bakıyor. Gök geniş, içime çekilmeye hazır. Zamanımın anlamından yıldım, ezildim. Boşluklar vermeye susamışım. Aptal meczub benim peşime düşse, hiç ayrılmasa. Çok yaklaşmadan, meraklı, kayıtsızımsı, ördek yavrusu gibi. Kader gibi, kardeş gibi izlese. Beni beşiğime kadar çekse. Hiç konuşmadan anlaşsak. Bütün itiraflarım sessiz olsa. Yad-ı kardeşimi sırtlasam. Gücüm bir kadere yetmez mi? Bu kardeşimden kaç dilenci çıkacak? Kaç boynun şah damarı bana bağlı? Deli Havana’dan beri lanetimin merhametinde büyümüşüm. Artık Havana’yı özlüyorum. Kara sahtiyan yüzüne bakasım, dinleyesim var. Dayanılmaz pis kokusunu göğüsleyesim.

Toprağın açığına meme uçlarına çıkıyorum. Tepine tepine emmeye, süt horonuna. Can hemen sorguya gelecek. Gidiş nereye? Gelişimi, büyük anlaşmamı gördüm. Bakışımı da indirmeliyim. Yaşamaya, vazgeçerek, dağılarak varlığa geldim. Dilim çiğ ekşisi. Unutulacak, rüyalaşacak simge ve parolalar. Erteleme almalıyım. Can biriktirip kuytuma can kaçırmalıyım.

Geziyorum, kulak ve gönül veriyorum. Feda biriktiriyorum. İlle atılım, ille uyanış alıyorum. Yansızlaşacak bakışım bu-dünlerde fırıldak. Ayak diriyorum. Cahilleşmeye öğreniyorum. Dikenli teller çağırıyor, avuç mühürlerim gül toprağı sızıyor. Issızda, hortumda, deniz kararmasında aklımı veresim geliyor. Çelişki çağırıyorum, söz dinliyorum. Ses veriyorum, sessizlik alıyorum. Al veriyorum, bol alıyorum.

Fotoğraf beni çağırıyor. Deli kardeşim umut uzatıyor. Elime alacağım iplik ucu kaç dehliz açar? Sızlayana mı sarılayım, zincirli öfkeye mi? Bütün işlerim uçtu, ne rahat çalışıyorum.. Bağlarım uçtu, aklım bensizliğe kaçtı. Erenleri geriden tasdikliyorum. Adım başı sormak, adımı yeniden öğrenmek. Her gediğe bir balmumu.

Yaz, belki çıkmaz, hiç çıkmaz.

[6 ağustos 2014]

Divane beşik gibi ne sallarsın

HAVANA

Havana’nın yurdu taş oyukları

Çukur Çeylen’in 1970’lerden beri bildiğim tek evsiz delisi, meczubu.  Kendisi 1960-80 arasında geçerli bir şahsiyet. Ölüm zamanlarını bilmem. Zaten yurtsuz olduğundan sonra nasıl kayboldu, başına ne geldi benim için karanlık. Önemine önemli. Handiyse “Yörük Hasan” kadar önemli. Kara Emine dediğimiz göçer yörük lideri kadının, ben kızı zannediyordum, kız kardeşiymiş. Kara Emine’nin ailesi köylülerin nereden geldiğini anımsayamadıkları, tek minik bir oymaktan oluşmuş, kökleri “hayta”dır dedikleri bir yörük grubu. Hayta belli ki öze dair bir niteleme, kötücül sıfat anlamını sonradan kazanmış. Haytayı tarif edemiyorlar, yörük alt sınıfı ama (bildik) yörük değil, “Yörükler munistir;” diyorlar. Kara Emine’nin kızı Sultan, damadı “Kıtırımcı” Veli, “Duygut” da benim akranım, çocukluk arkadaşım olan torunu. Duyguuut diye bağıran esasen annesi Sultan, Turgut demek istiyor. Gelelim Havana’ya:

Havana normal zamanlarda yamal yapal gezse de, sun ederek çocuk korkuturdu. Zavallının dişleri döküktü galiba. Üstünde başında çan bile olurdu. Çaput, bazen aluminyum tava filan sallanır durur, kaplumbağa gibi her şeyi üstünde ve peşinde sürüklenir. Bunların bir kısmı verilme ve hayır nesnesiyse bir kısmı aşırma ganimetiydi. Saçları kırarmıştı, başındaki dastar bile değildi. Mağara niyetine sokulduğu taş kovuklarında yatardı. Bazen gündüz feneri gibi ev önlerinde, sokakta geziniyor görülürdü. Hiç adam gibi, kadın gibi sohbet ettiğini görmedim. Ona denen lafları iyi kötü anladığını, korkması gerekenden korktuğunu sanıyorum. Belki yumuşak davranıp önüne yemek koyan oluyordur, onlara bile iyi laf ettiğini, bazen akıllı olduğunu bilemiyorum. Bağırsın bağırmasın sürekli çile ve üzüntüde, sürekli kısık ateşte yanan biri halinde.

Bu (benim) Havana birinde Başmuar’da suyun gerizine boylu boyunca uzanmış, su gözünden su içiyordu. Çocuklardan ilk yetişen gören ben oldum. Çoluk çocuğun oldum olası düşmanıymış gibi, hışımla başına kendime göre kocaman bir alamayı, yani avuç dolduran daşı “dah ettim”. Başına ildi, başı yarıldı. Havana’nın sudan doğrularak bir kalkışı vardı! Gözleri kan çanağı.. Oysa o, bizim aynı zamanda eğlencemizdi. O an unutmuşum, ya hışıma geldim, ya da fırsat bu fırsattır demişim. Çocuklara Havana eğlence olurdu, hem kovalar hem kaçışırdık. Başı kanlı gözü kanlı beni bir kovalayış attı, yakalasa oracıkta donuma sıçardım kesin.

Onun, Kaşlılar’ın evinin Samandaşı tarafında yattığı yarı in bir taş kovuğu vardı. Şimdi aklıma geldiğinde akrabammış ve yaşlıyı bakımsız bırakmışız gibi içim cız ediyor, pişman oluyorum. Belki Havana bana beddua etmiştir; “Başına benim gibiler sarılsın,” diye. Eğer o beddua etti ve beddua tuttuysa şansım, talihim sayarım. Bana çok güzel bir gelecek ve ödeşme hazırlamış. Belki bedduanın uğuruyla ruh hekimi oldum. Ben küçüklükten kendimi dahiliyeci sanıyordum.

Bugünkü deli ve akıllı Havana’larımdan hoşnudum. Havana’ya en yakın sayacağım hastam Bakırköy Akıl Hastanesi’nde Yeter adlı, galiba sahipsiz, zeka yavaşlığı olan bir kadındı. Tam onun ağzına göre lokmaydım galiba, gözüne kestirmiş. Bir anlık fırsat yakaladı, duvara yaslayıp öpmeye çalıştı. Zeka durumu belki hastalıklarını yumuşatıyordu, pek öyle sesi çıkmaz; sessiz makine gibi işini görmeye bakardı. O öpme girişiminden altı ay bir yıl sonraları gibiydi. Birinde poliklinikte ondan ve kaldığı servisten uzakta çalışıyordum, ayaktan gelen hastalara bakıp reçete yazıyorum. Yeter bahçeden papatyaları toplamış, elinde bir avuç demet etmiş. Camı tıklattı, camı açmamla çiçekleri verdi. Gözleri gülüyordu. Çok ağlayasıma ve gülesime gitti. Kendime yaka yaka ancak geri zekalıyı yakabiliyorum diye utangaç gösterişler ettim. Havana ile yavaş yavaş ve Yeter’de barıştım sayabilirim şimdi. Bizim işimiz hep şöyle hayal et, şöyle kabul et, şöyle varsay, oh ne ala. Tutmadıysa gene bakarız.

Sun etme (üstüne yürüme) dedemi de aklıma getirdi. “Kontaş” dedem de (biz) çocukların eğlencesiydi, o da çocuklara sun ederdi. Seyremiş ve dişetleri çekilmiş alt dişlerini üst dudağının üstüne doğru, korsan gibi çıkarır, kendini dev gibi gösterirdi. Çocuklar “yeyici” geldi diye kaçışırlardı. Dedemi Kronos’la bir tuttuklarını bilmiyorlar. Bu yalancıktan korktukları öz dedem. Ben onlar gibi korkamıyorum diye bozulurdum. Herkesle birlikte kaçış tutturup tadını çıkaramazdım. O anlarda dedem yabancı olsun, dedem olmasın isterdim.

[12 haziran 2014]

KESİKLİ, KESKİLİ

Kesikli oğul, keskili ana.

Anne: “Beni kimse anlamıyor.”
Oğul: “Beni hiçbir zaman anlamıyor.”

Duygularının olduğuna eminim. Duygularının ne olduğundan emin olmasam da. Belli oluyor, bizden yana aktarılıyor. İşlemcisi sağlam ve yürüyor, yazıcısı titrek ve barajlı çalışıyor. Duygusu sese, cümleye çevrilirken bir engelden, süzgeçten geçiyor. Cümle şekillendirmede kendine özgü bir makine dairesi var, ince ayarı karışık. Duygusuysa net varlığıyla, enerjisiyle öncelikle gözlerinden karşıdakine geçiyor. Duygu üretmede çok çalışkan ve mahir. Hissettiği için hissettriyor.

O da olasılıkla babası gibi yürümeye küçük kumsallı koy, ama engin denizlere açılımlı ve gizli iç denizi var. Babasını anlamak ve sevmek onun üstünden daha kolay. Galiba ikisinde de sözdışı (nonverbal) iletişim yolakları sözelci vırvır anneye göre daha zengin, çoğul, yüksek dereceli. Aralarındaki farklara eğilebilmesi için önce babasının ona yakın özelliklerini ana hatlarıyla çözmeli, bilmeli, daha hakim olmalı. Babası onun aynısının ileri yaş, yapılı ve yapmış hali. Baba bazı bakımlardan sorun örneği, bazı bakımlardan çözüm umudu ve temsilcisi.

Anne için o hem analık yetilerinin bir aksaması demek, hem de eşine olan ilgisinin, bağının bir aynası demek. Annesinin onu tam onaylamayışı, suçlu eksik hissettirişi, kendi kendini onaylamada özkabulde duraksatmış. Birey olarak gövdesini dünyaya salmıyor, elde ve kapalıda tutuyor. Bunu ben mi doğurdum demişlik olasılığı kendilik işlerine tutukluk, kendini beğenmeme olarak yansıyor.

“Bu çocuk, olmadı-” diyerek anne mutlak redli karşıtlığa, yoketme arzusuna kapılabilirdi. Karanlık tanrıçalar gibi.

Bir hafif ya da ağır benzerinin yakınlarda hayatta dünyada bulunması, sorunlu, dünyaya fazlalık hisseden bireyin yalnızlığını yumuşatıyor. “Korkmak beklesin. O var olabildiyse ben de var olabilirim.” Daha üstün bir yorum olmazsam alçakgönüllü türev olurum. Ayrıca, yaşamı fazla ciddiye almayabilir. Yaşam bir oyun, bitiminde uyanmaya veya derin uykuya geçilen bir rüya olabilir. Birçok aileler ağır yakını olarak “Ölüsü olan bir gün, delisi olan her gün ağlar,” der. Bu kalıp da aynısıyla kabul yerine hafifleştirilebilir. Her türden delilik ve deliler dünyaya, hepimize zenginlik. Ölüsü olan bir gün, delisi olan her gün gülebilir. Gülerek ağlayalım hiç olmazsa.

Üçlü ittifak olan bu aile, onun ve babasının yavaşlığı, içedönüklüğü üstünden herkesin ayrı ayrı yalnız kaldığı, konuşmanın kolay yeşermediği, araları kırıklı ve gölgeli bir bağlaşık ortaklık. Yine de bir üst patron hissedene karşılık iki yavaş ve suçlu hissedenin alt ittifakı var. Gidişte bir aksilik oldu, onun sözdışı iletişim avantajı evde kalınan salgın günlerinde güdük kaldı. Hakim olduğu, işletebileceği o kanalı kullanmadı. Kapalı üniversite günlerinde insanlı antreman ve maç yapamadı. Önü günlere bakacak, yürümeden görmeden olmaz.

TÜRKLER GELİYOR

Türkler şu coğrafyayla betimlenebilir:
“Üç deniz arasında denizsiz”
Ve eki: “Denize sıçan”

Türkler o kadar da tembel bir halk değildir. Verimliliği ayrı tutuyorum.
“Pazar günü sadece fahişeler ve Türkler çalışır.” Yeni bir Rus atasözü

Kadim zamanlardan beri Akdeniz’de öğle uykusu veya siesta (altıncı saat) geleneği vardır. Yunanlılar daha sadık, ama Akdeniz Bölgesi’nde köylerde Türkler de siestaya uymaya ve öğle uyumaya devam ediyorlar.

Halklar demokrat olur mu?
Eğer oluyorsa, Türkler bunların en önde gelenlerinden biri değil sanırım. Ve halkların demokrat olamazlığı az buz bir olasılık da değil.

“Türksün di mi?” dedirtecek Türk davranış tipikleri:

Türk olmak, çizik cd’yi kolonyayla silmekmiş. Yeni aldığı otonun koltuk naylonlarını iki yıl tepe tepe kullanmakmış. Uzaktan kumandanın şeffaf kılıfı daha da uzun süre kullanılır, telef olmuşsa kalitesiz bir jelatinle yeri doldurulur. Basit türklük testleri, tarama testi olarak kullanılabilecekler arasında; çocuk yetiştirmede yeme sorunu yaşamayan Türk ailesi var mıdır? Orası tamamen sorunsuz geçildiyse Türk değildir.

Yol tarifi Türkiye’de nasıl yaygın örgün bir sapıklıksa başvuru yeri veya yol sorma da o kadar ters sapıklık düzeyinde. En az erkeklerdeki hiç yol-iz sormama kadar. Onlar da haklı. Türkiye’de kimse bilmiyorum diyemez ki! Özümüze ters. Buna karşılık yol tarif etme özürlüsü insan ile adres tariflerini hiç anlamayan insan iki deli gibi birbirini bulurlar.

Diyelim, iki kişilik bir ekip kurulacak.. Bir grup “en az iki”, öteki “en çok iki” dedi diye bitmez bir kavgaya tutuşmaları bir Türkiyelik, Türklük durumudur, onaylı damgalı şekilde tipiktir.

Ancak “yumurta kapıya dayandı mı”. Bu özelliğimiz pahalıya mı patlıyor, ucuza mı getiriyoruz? Emin değiliz, çalışmalarımız devam ediyor. Bir halk sözünde yabancı birine “Türkün sonraki aklı bende olsaydı,” dedirtirler. Türkün aklı. Türkün aklı ya sıçarken ya kaçarken gelir. Yumurta kapıya gelince, son dakikacılık, türkün son dakika insanı olması. Hepsi birbiriyle bağlantılı. Krizlerde, savaş gibi acil dar zamanlarda, kaçış ve sıçışta kozmik enerjimiz depreşir. Son dakkacılık kültürel Türklük için yüzde 90 ayırdettiricidir.

Türkü Türk yapan şeyler arasında belki az dikkat çeken bir tanesi “süper çözüm” beklentisidir. Hem ayranım dökülmesin hem götüm sikilmesin, hem şoför arkası hem cam kenarı, hem pasta bütün hem toraman tok. Sanki bedelsiz, maliyetsiz, yan etkisiz çözüm varmış gibi Türkler illa onu arar, sorar. Çocuk millet dedik ya, onun uzanımı. Koca analar, babalar, toplum da öyledir, sadece deneyimsizler değil. “Her seçim bir vazgeçiştir” diyeni hastasını öldüren doktor gibi yok etmeye kalkışabilirler. Sanırsın ki tarihte bunlar hiç zorlanmadı, yok yoksul olmadı.

“Düğün olsa da gitmesek, çağırmasalar da küssek,” der. Her yaşında öyle veya böyle “ele güne karşı”cı ve “elalem ne der”cidir. Sanırım, işbirlikçilikten çok çatışmacılık bir Türk insanı özelliği. Olasılıkla bu huyları onları ortak hareket etmek üzere bir gruba katılmaya özendiriyor. Çatışmacılık barış zamanlarında spor ve antreman yerine geçiyor. İşbirliği sürü ve çete halinde hızlı ilerlemek, ezip geçmekten başka bir beceri örüntüsü. Sürü zamanı geldiğinde Türkler beyinlerini, düşünme yetilerini rahatça askıya alıp bir emir al-ver, öl-öldür makinesi haline gelebiliyor.

Dünya tarihinde coğrafyadan Türkler ortadan tümden kaybolsa, dünyada Türk eksikliği hissedilmeyebilir. Ama nedense bir türlü de bu dünyadan Türkler eksilmez, tam eksilmez. Son yüzyılın büyük atağı; Yeni Dünya’da aşırı kalabalık olmasa da, Türkler Almanya Acı Vatan’da Viyana Kuşatması’na göre daha başarılı bir sızma ve çoğalma harekatı başarmıştır. Yeni Kavimler Göçü olan Mülteci Krizi’nden önce hem.

Birazcık yayalım: Türkler dünyanın en fazla çelişki, ambivalans, karmaşa taşıyan toplumu. Teker teker bakıldığında en basit, sade, saf görülebilecekleri halde. Bir kere, doğal coğrafyaları çok geniş, hem de asla buyur edilmedikleri halde. Nasıl olabildilerse Türkler hem savaş hem uyum ustası. Avustralya yok, Afrika yok doğal coğrafyalarında. Sibirya doğal olarak var, Hindistan bile var. Çin’e karşı sadece rakip olarak yoklar, Çin’de hanedan olarak varlar. Nepal ayak altı, Hindistan’da Babür Şah İmp. var. Büyük patron, kayırılmış lanetli çocuk Yahudilerle de benzerlik ve akrabalık mümkün. Suriye göçmenleri Güney Amerika’da Turco diye adlandırılıyor. Şimdi Türkler en uzak genetik ve kültürel formata sahip Almanlarla melezleşme yolunda. Kendileri şaşkın, ama şaşkına çevirmede de mahirler. Fransızlarla ne kadar uzun süre kültür ortaklaştırdılar. İspanya ile doğrudan ilişki zayıf, ama tarihsel maceraları benzer. İtalyan Yunan kültürleri uzak ve şaşırtıcı bile değil. Mısır ile hem aldık, hem verdik. Macarlarla yakın kuzenler. Kuzeyden Finler üzerinden Viking dostu sayılırlar. Leh dediğimiz Polonları sahiplenmişiz. Hiçbirinin dilini bilmezken hepsiyle tarih bağı kurabiliyorlar. Amerikan imparatorluğunu tarihte kalıcı kılmak için Amerikalılar başlıca Roma ve Osmanlı tarihini inceliyor. Daha ayrıntılı bilmek gerekir, Türklerin tarihsel Çin rekabeti güncelde asıl Amerika’yla değil imparatorluk İngiltere’siyle varsayılmalıdır. Ve gerçekten beyinle yürek rekabeti gibi en zorlu macera ve savaşıma adaydır. Türkler güce ve varlığa taptıklarından genel olarak nefret ettikleri sol ve ezilmiş bilincini belki İngiltere/Batının acımasız egemenliğine karşı taşıyor. Günümüz Türkü belki kendini aşağı görerek uyuyan dev havalarında güç toplamaktadır. Başa dönersek, Türkler yok olsa dünya ne kaybeder? Belki hiçbir şey, ama tarihin akışı öyle yürümemekte.

Türkler öngörülebilir, yalnız kolay durdurulamaz bir sürüdür. Bir yandan çocuk millet, bir yandan bencil, kuşkucu, dışlayıcı. Murphy Türk Yasası: “Bir Türk, Murphy yasalarının başka kimseye değil, gıcıklık olsun diye yalnızca ona işletildiğini sanır. Hayrettir, bu algı bütün bütüne yanlış değildir.” Bunların yanında kuantuma ve hayatın ritmine uygun bir akışçılıkları var, emin olamıyorum. Onlar için her prenses benim prensesim, her düşman bana düşman. Ha, bu Türklerin aynı zamanda taklitçi, komşucu, komşusever oluşuyla da uyum içinde. Her türk bir Nasrettin Hoca’dır, bir de Keloğlan’dır, bu kimlikler devam ediyor. Bir parça da Deli Dumrul. Bilgin Saydam hocamız kocaman kitabını yazdı. Romanlarıyla Türk tipolojisi kuran iki büyük yazarımız Kemal Tahir ve Yusuf Atılgan. Aslında bütün büyük yazarlar toplumlarının ve zamanlarının aynası oluyor. Aynası oldukları gerçekliklerle güreşmeleri, yenişmeleri gerekiyor. O yüzden dilleri ya kekre ya acı olur.

Türkler Doğu dünyası ile Batı dünyasının en büyük birleştirici, köprü halkı ve kültürüdür. Diğer bir doğu batı köprüsü halk olan Ruslarla benzerliğimiz ve dip yakınlıklarımız var, onlarla daha fazla görüşmeliyiz. Yalnız görünen o ki, Ruslar daha tekil bireysel dahiler ve manyaklar çıkarıyorlar. Türkler genel olarak irrasyonel ve çılgın; ama hareketli, hızlı ve kitleseller. Türklerin kendilerine, cehaletine rağmen bir derinliği, kültür çekimi vardır. İki ulusun köprülük özellikleri, nitelikleri farklı olabilir. Ruslar demirperde disiplinini içlerinden ürettiler, bizim içimizden disiplin nasıl üreyecek bakalım, üremezse şaşmam. Kadim Türk mottosu: “İn sopa, we believe.”

Çerkezler usta ve profesyonel askerlerdir, Türkler ise genel olarak asker millet. Çerkesler paralı askerlikte çok iyiler, Türkler “vatan sana canım feda”, yani bitli piyadelikte. Tabii hareketlilik kültürel olarak önemli özelliğimiz olduğundan, atlı askerlik azalmışken araba, otomobil, kamyon her türlü motorlu araç Türklerin doğal beceri ve sahiplik hedefindedir. 15 temmuz’da da bu çılgın sokağa, kana dökülme eğilimini gördük. Çerkezlerle Türklerin ortak yönleri asker millet olmaları, atlı tarihe yaslanmaları, ata ve atalar kültüne verdikleri yüksek önem, anaerkillikten ancak ana merkezliliğe geçebilmiş olmaları. Türkler yüzyıllarca kadın bağımlılığı ve egemenliği tattılar da İngilizlerin Victoria’sı gibi dişil bir zaferiye sözcüğü tarif edemediler. Yarım buçuk muzaffer var. Türkler askeri sivil, tekil çoğul bütün zaferleri eril sanıyordu. “Türkler savaşa, düğüne çağrılmış gibi giderler.” Tractatus

Komşu bin yıllık kardeş halk var: Kürtler. Kürt kültürü veya sosyolojisiyle (antropoloji mi demeli?) ilgili dikkatimi çeken bir taraf; genetik ve dilsel soyları bireyselliğin limitine varan Avrupa ile akraba olduğu halde Kürt davranış kodu daha çok Türklerin sürü davranışına benziyor. Tarihsel bilinci olan bir Kürt doktordan duydum: “Kürt sevmeyen Türk değil, Türk sevmeyen Kürt değildir (sayılmaz).” Tabii, bu başlık farklılaşma bakımından da incelenmeli: Kürtlerin toplu davranış özellikleri Türklerin sürüsel davranış özelliklerinden nasıl farklıdır?

O değil de, Türklerin şu Perslerle (İranlılar) Yunanlılara (Rumlar) yaptığını gördünüz mü? Yüzyıllar yıllardır bir onlar doğuya, bir bunlar batıya yüklenir, birbirini dalgalandırır, sorgular dururdu. Biz sonradan görme Türkler bir kama gibi aralarına girdik. Bin yıldır, birbirlerine alışıldık şehvetle dokunup, yekdiğerinin gözlerinin içine bakmasına engel oluyoruz. Yunan politikasındaki Türk düşmanlığı ve Avrupalıların Türk korkusu biraz da bu Anadolu’nun beklenmedik kaderinden okunmalı. Ermeni Rum Kürt ülkesi bin yıldır Türklerle yatıp kalkıyor, bünyesinden atmış, kovmuş değil, acayip.

[İhtiyar adamcağız, yüzüne dik dik baktı, daha sonra çanın olduğu yere doğru adımladı. “Tü-ük-le ge-ge-liy! Tü-ük-le ge-ge-liy!” diye tısladı anlaşılmaz sesiyle ve eline aldığı bir demir parçasıyla dehşet içinde vurdu. (…) “Elinin körüdür o gelen, seni Tanrı’nın delisi!” diyerek saydırdı doktor, adama; (…)] Laszlo Krasznahorkai – Şeytan Tangosu

Lawrence Durrel “Hiçbir Yunanlı aforizmaya dayanamaz; biçiminden dolayı onun doğru olduğuna inanacaktır, yanlış bile olsa,” diyor. bu, hitabete çok duyarlı olan Türkler için de geçerli. Güzel konuşan bütün politikacılara aldanmışlardır. Türk toplumu sanıldığından daha anaç. Politikacıları onun çocukları, hatta sakat çocuklarıdır. Kendi evreninin politikacısını “Al bakalım, sana izin, benimle oyna, beni eğlendir, gezdir bakayım,” diye hafif garipseyen sakin gözlerle izliyor.

Türk veya Türkiye halkı yeniden yuvarlanmaya başladı. Eskiden hiç olmazsa silahlı olarak yuvarlanırdı. Büyük tarihsel kavşaklarda çöpçü balığı gibi kendini ve çevresini aktar dönder ederdi. Şimdi ise silahsız şekilde, gözünü yumarak dönmeye-tekerlenmeye başladı. Artık çevre evrenimiz yani Ortadoğu için adaleti ve güvenli-yapıcı gücü temsil etmiyoruz. Yanar döner, serseri mayınlığı, çıkarcı-fırsatçı arayışı, hırsızlar ve ölü cepçisi güruhunu temsil ediyoruz. Saframız müsilaj gibi yüzeye vurdu. Güçlü de değil, uyanık da değil, vicdanlı da değiliz. Umut tükenmemiş olabilir, çok az. Nereye gidilebilir adına toplumumuzu toplamımızı yorumluyorum.

Corona günlerinin 2020 sürprizi olan coşkulu sokağa çıkma yasağı kutlamalarına yorumum: Biz Türkler çözülebilecek bir sorun değiliz, çözüm ve sorun yumağıyız, ganglionuz. Anatomiye katkımız Türk semeri diye çevrilebilecek olan Cella Turcica’dan ibaret kalmayacak. Bu gidişle ileride insan vücudunda bir bölgede bir Türk düğümü veya Türk çakrası bile gelişebilir. Biyolojik evrim Türkleri de hesaba katarak gıdım gıdım ilerliyor.

SÖZCÜKLERİN RUHU

Sözcüklerin birer ruhunun olması, kişilik gibi belli, tutarlı özelliklere sahip olma bakımından varlığı söz konusu edilebilecek ve öne sürülebilecek iddia. Aslında temel birim olan harflerin de ruhu var, harfler ruhu olan birim-elementler sesler. Zaten ses eşdeğeri harfler ruhları nedeniyle sembolizme giriş niteliğinde. Dil, hele yazılı dil sembolizmin en üst üste kıvrılmış ve ileri hallerinden biri.

Sözcüklerin kendine göre gücü olduğu gibi ruhu da olması söz konusu. Sözcüklerin ruhu olduğu gibi, şekillerin (ör. piramit), biçimlerin (ör. ba, delta, yuvarlak), hatta dedik ya, harflerin de ruhu var. Cansızların, maddelerin, örneğin alkolün herkesle farklı biçimde ilişkiye girmekle tarzında ruhu var gibi. Zehirlerin, panzehirlerin, ilaçların ruhu.. Çağ olarak ne kadar maddeci olsak da maddeyi tam tanımış, çözmüş değiliz. Tekil seslerin ruhu var görünüyor. Örneğin h harfi, m harfi, ah, om.

Sözcüklerin ruhu kendinde bir oluş mudur? O kadarını söyleyemem, iddialı kaçar. Ama ciddi bir can, hareketlilik, özsel, öze ilişkin belirti gösterme kapasiteleri var. Gene biz diğer varlıklar, canlılar gibi sabit değiller. Her ışıkta başka olabiliyor görünebiliyor, duruma göre ve adamına göre ve hatta kendiliğinden zamanla değişebiliyorlar. Ayrıca aslında öze dair olmayan, verili (sonradan, keyfi olarak konmuş) isimlerin, sahibi insanları formatlama, biçimlendirme kapasitesi var. Yöndeş veya zıt yönlü olarak. O da bir görüngü ve ikincil kanıt.

Şey, ruhunu temsilcisi olacak olan sözcüğe veriyor. Biz ondan sonra artık sözcükte de ruh görüyoruz. Hatta bir sözcük uydurmakla hiç yoktan ruh türeyebilir, hiç belli olmaz. Neolojizmin kendince bir gücü var. Sözün gücü ve sözcüğün ruhuna en fazla iman edenlerden takıntılı korkak güruhu var: Cin diyemeyip üç harfliler diyenler.. Bizim köyde akıl baştayken hiçbir erişkinin domuz demeyip dağdaki, dağ danası diye işaret ederek kastetmesi..

Belli sesler, belli sözcükler, aynı belli tavırlar gibi bazı yerlerde (ve gönüllerde) diğer yerlerden daha çok bulunuyor. orayı yurt belliyorlar. Bunun dışında sözcükler de geziniyor ve azalıp çoğalabiliyorlar. Sevip, sevilip düşman kazanabiliyorlar, tehlikeli maceralara atılabiliyorlar. Ölüyor veya ölümden dönebiliyorlar; hortlayabiliyor, yeniden doğabiliyorlar. Coğrafi tekelleşme ve dilsel iklim krizinden her dilin ufak nüans bölgeleri ağızlar muhtemelen eşit ölçü ve hızda parçalanmakta, tozlaşmakta. Öte yandan ölemeyen diller de var, onları konuşan özgün hiç kimse kalmamış ama o halkın ve dilin tapınıcıları adeta ısrarla canlı tutuyorlar. Bazı ölü diller (Latince, Sanskritçe, Osmanlıca) aynı zamanda ölemeyen diller durumunda. Uygarlık temsilleri onlar, ve de ata temsilleri.

Yorum gelenden yola çıkarak yazı tazelersem; sözcüğün ruhu kendinde midir, yalnızca okuyanda mıdır?

Cin ve büyü metinlerini akla getiriyor.. Bu, aşk nerededir sorusuyla aynı sanki. Aşk hem ve öncelikle sevende, hem de sevilendedir. Sırf yansıtılacak yüzey olmasında bile sevilende aşklık bir şeyler vardır. Sözcüğün ruhu da öncelikle okuyan-alanda olsa bile, sözün kendinde hiçbir ruh-çağrışım-elektrik olmasa, ilk kuran öyle kurmasa okuyana dolu değil boş, tamam değil eksik gelirdi. Alkolde hiçbir temel özellik olmaz, sadece içici bütün iyi ve kötü içme sonuçlarını üretirdi. Ve yine de söz-insan maçı devam ediyor, macera an’da sürmekte.

SÖZCÜK ERİLLEŞTİRME

[6 haziran 2014]

Sözcük erilleştirme eril dil ile ilintili olmalıdır, veya olduğunu baştan kabul etmek en iyisidir. Erkek söylemi, cinsiyetçi söylem, ayrımcılık, sıradan faşizm. Bu netameli konularla bağıntısı olmasa sözcük erilleştirme çok eğlenceli bir oyun ve pratik olurdu. Burada biraz intihalen (aşırmaca, hırsızlama olarak) Türkçenin kuramlaştırılmamış bir sözcük erilleşme özelliğinden söz edeceğiz, kuramcık taslağı haline getireceğiz.

Türkçe sondan eklemeli dil olduğu gibi, belki de vurguyu kelime sonlarına yapmayı yeğleyen de bir dildir. Sözcükte sözcüğün sonu, cümlede cümlenin sonu. Bir cümlede son dile gelmeden, noktaya ulaşmadan cümlenin gidişi ve ana fikri tahmin edilebilir, ama aynı politikadaki gibi cümlenin ters yön, yan yön, hafifleştirme, altını çizme olanakları bitmez. Konumuz olan erilleştirme, vurgu özelliğinden yararlanmakta gibi. Çifte harfin olduğu yerde sözcük içinde bir çift harfli tepe, vurgulu tepe oluşturulmuş gibi oluyor. Uygulamasının meşru ve kolay yolu, sözcüğün ara, mümkünse orta sessiz harfini çiftelemekten ibafet. Bunun ufak varyantları olabilir. Bu yöntem hem nötr sözcükleri erilleştirir, hem zaten eril olanların erilliğini pekiştirir, artırır. Kuramcığın özel adını türetecek olursak Türkçenin Erilleştiren-Orta-Sessiz-Harf-Çiftelenmesi Kuramı. Beni bir türkü derleyici gibi kabul ederseniz, kaynak kişi bir diş hekimi alim, Mutlulukla Meşkuliyet Feylesofu, iflah olmaz erkeksi protestocu Cem Serdar Bey’dir. Kuramcığın ilerleyen aşamalarında, canlı ve büyüyor olma şansı halinde kendisinden gönüllü veya zorla destekler alınacaktır.

Hemen herkesin aklına gelebilecek erilleştirilmiş sözcükleri sıralayalım:

Eşşek, Taşşak, Fellah (erilleştirilmemiş ve Arapça olduğu halde kendiliğinden eril, mantıken), Fişşek, Cabbar. En erken ve ilham verici örnek sanırım Billur. Kel enik tipli pipi böyle erilleştirilmiş olsaydı olurdu Pippi. Bazıları hadi hazır (Fethiyecesi had’azır) durumda: Yarrak. Kuramı hiç bilmeden, çağrışımla, lisedeyken AFS ile gelen Amerikalı kız öğrencilere güya Türkçe sözcük öğretirkenki örneğimiz: Muvaffak. Gene bahçe arası alçak sürme traktörleri vardı eskiden, buna komşu ailenin küçük kızı kendiliğinden markası gereği Başak demez, Başşak derdi. Söz ağzını doldurunca kendini daha iyi ifade ediyordu. Tutmayan bir örnek olarak Ballık var, onun boşluğunu Büllük dolduruyor.

Sözcük erilleştirici çiftelemenin Ekşi Sözlük’te gene doğal, el yordamına bulunmuş bir uygulaması var. Yeni Türklerde çok moda: “Sessiz harfi çiftledim marka oldu” Birkaç araştırılası, bakılası sözcük daha ekleyeyim, kuramın güçsüzlüğünü örnek bolluğu perdelesin.. Kallavi, Eyyer, Yürrek, Tarrak, Dürrük, Errkek.

DÜŞTEN KEŞİF

[4 haziran 2014]

Vagondasın. Gençlerin, kıkırdayan çiftlerin gülüşleri bir yabanilik sarar üstüne.

Şöyle ayrılır, kenarda durursun, kesmez.

Ellerin iki cebinde ıslık çalarak, merakla bir basamak aşağı sekersin.

Çakılmadı san, role devam. Bir adım daha aşağı sek.

Sessiz, araştırıcı bir volta iyi olacak.

Kendini aynı vagonun veya trenin bir başka santiminde biliyorsun.

Sonsuza dek değil ya, ufak bir gezinti. Bir kolaçan.

Vagon uğrayınca içine atlar yetişebilir, yola durabilirsin.

Bu trene, bu durağa nereye gittiğini sormadığından erken indiğin, fark etmez saydığın deli dolu halk otobüsünden inip gelmiştin.

Çareydi, bir uyumdu. Yola devam, yolda olmak.

Tren şöyle bir kımıldadı.

Bir enayilik var. Az sonra telaşlanacaksın.

Vagonun başka bi yerinde yer kapma ile eski yerini kazanma arasında bocalıyorsun.

Dönemeyecek gibisin; seçmek değil can havliyle harekete atılmak gereği besbelli.

Keklikçe sekip vagona zıplaman boşuna.

Kıpırdıyor. Bu sende uzaklaşma hissi yaratıyor.

Sanki koşsan olacak. Labirentte sıkışmayla karışık donuk bir atılım.

Bir mucize atlayış, bir hız, karar, kurtarır gibiydi.

Vagon hızlanıyor. Kabullensen iyi olacak: Terle var, partiyi kaçırdın.

Pozların beyhudeydi.

İstasyonun köşesine, hem de aşağılara sürüklenmişim.

Gidenler mesud, yukarıdalar.

Son anın fark edişi.

Anlarken hak vermek niyetindesin.

Lök gibi kaldın. Kız kızma ne çıkar. Aydınlanacaksın, karar yüzüne okunur gibi.

Şöyle bir bütünden ayrılıp bakınayım sandığın ölümünmüş.

Kapito? Çıkarım ve çağrışımlarıyla birlikte.

Her hizmet ve duygu dahil hepsi rüyaymış.

Uyanman da yavaş ilerleyişli.

Rüya, rüya, rüya.

Düş’tün, kalktın.

Anımsaman, gocunman, yazışın bile.

Birazı gerçek, bir ikisi hayal, bazısı uyku ve düş sandıkların da. Toptan.

Rüya.

İmiş, mış. Mışıl mışıl..

Hergelelik işte, uykulu serüvenlerine dön.

Çok düşündün, kalbin körelecek. Dur.

– HANİCİK SENİKİ?

İHİCİK BENİKİ!

Fethiye köylerinde anababaların çocuk büyütmede en zorlandığı başlık akranlar arası yakınlık, cinsellik, romantizmle ilgili şeylerdir. Duymaktan en çok korkup kaçınamadıkları çocuk cümleleri ve diyaloğu ise bu yukarıdaki sorulu teklifler. Kaygı evrensel de, kaygıyı üreten veya aktaran cümlelerin yerel biçimi böyle.

Aslında böyle şeyler hiç olmasa, eşleşmeyle çocuk hiç ilgilenmese, aşırı geciktiğinde önerecek olan, elinden tutacak arkadaşı olmasa aynı bu sefer atağa kalkan ve öneri çare arayan aileler olacak. Soğuk cinsel birey yetiştirmek, büyümemiş çocuk sahibi olmak akla gelmiyor başta. Önce ta öbür yakadaki hayallere, abartılı cinselliğe, kızlarda fahişelik orospuluğa korkuları saplanır. Cinselliği yakalayamamış çocuk kasaba veya kentte olsa, normaldeki namus kumkumaları konu komşu, eş dost akraba yardıma gelir, erkekse bir kadına veya randevuevine götürmeyi isteyecek hale gelirler. Çifte standart devreye girer, aynı soğukluk ve beceriksizlikten muzdarip kızlar ise evde çürüsün kız kurusu diye bırakılır, onlar hakkındaki kaygı, üzüntü aynı dozda dışa vurulmaz, karınlarda ciğerlerde tutulur.

Ayrıca toplumun, ailelerin cinsel ve sosyal kısıtlamaları aykırı mesaj vermeden de duramaz. “Sen bizi, yasağımızı dinleme, sende korktuğumuz şey aynı zamanda kendi aklımızı da alamadığımız, kaçınılmaz saydığımız şey. Seni engelleyerek dürtelim ki yolunu isabetle bulasın. Aklından çıkmamasını sağlayalım.” Bu durumda telef olacak olan sadece alt anlamları, satır aralarını okuyamayan salak, saf çocuklar. Ötekiler suçluluk duyguları, bazen de aile kıyametleri gibi cüzi bedel karşılığında cinsellik armağanı teslim almış olurlar.

– Hanicik seniki: Hanicik seninki – İhicik beniki: İşte (iştecik) benimki

Senin takım taklavat nerede, nasıllar? İşte benimkiler. Bunları şimdi el yordamına birbirine deneyelim, uyuşturmaya çalışalım. Belki bir şey olur. Ya ben benimkileri iş üstünde görür gibi oldum, ya da ne yaptıklarını çok merak ediyorum, biz oynayarak ne yaptıklarını bulmaya çalışalım. Kıza karşı erkeksek amenna, kız kıza, erkek erkeğe de deneyebilir, oynayabiliriz.

[5 haziran 2014]

ALİ ÖZGENTÜRK (İFSAK söyleşisi)

[30 Mayıs 2014 İFSAK söyleşisi izlenimleri]

İki buzdolabı satıp kısa film çekmiş. İlki yetmeyince ikincisini de satma biçiminde. Bir kadro kurmuş. 6 kişi 21 günde çekmişler. Görmesi gerekiyormuş, sinemacı mıyım yoksa tiyatrocu muyum? Belki sadece öykünmekteyim. Kısa filminden Krakov Film Festivali’nde aldığı 2 bin dolar ödül ile geri iki buzdolabını eve koymuş. İlk filmini yapan 19-20 yaş tıfıla Kültür bakanı eşliğinde Varşova’da yemek vermişler.

Su Da Yanar:
Sinema eleştirmeni ve yazarı cahildir. Çoklukla. Bunalım dönemi yalan. Batı köpeği kültür adamcıkları. Türk şiiri dünyada çok büyüktür mesela. Erden Kıral’ın Av Zamanı bir etkilenmedir. Ömer Kavur gizemcidir. O Su Da Yanar’da kendi hikayesini çekmiş. Dört yılını vermiş. Costa Gavras’a anlatmış. Nazım Hikmet’in 3 haziran 1963’te ölümü. Ölümüne kadarki 2 saatini çekecekmiş. Film için senaryocu olarak Jorge Semprun ile buluşmuş. Avans almış. Münevver hanım olumsuz karşılamış. Rus yasakları. Parti ileri gelenleri rüşvet istemiş. Varisler hazır değil. Türkiye’de Nazım yasak. Tokyo’da (At filminden) ödül almış da Su Da Yanar’ı çekebilmiş. Ozu ödülü parasıyla. Film teslim zamanı aceleye getirilmiş, çünkü adamlar ödülü vermek için belli tarihte bitirmeyi koşul koşuyorlar. Filmlere bakarak tarih daha iyi yazılır. Üniversitede yapılanlar palavra. Kırmızı Eşarp okunmamışsa Selvi Boylum Al Yazmalım (senaryosu Ali Özgentürk’ün) hakkında derin olma iddiasındaki tez mez püftür. Benzerlik yüzde üç. (Bütün Özgentürk edebiyat uyarlamaları fazla müdaheleli, Özgentürk’ün kendinin haline getirdiği, eserin yeniden yazımı, yaratılışı gibidir. Mİ)

Fikir hırsızlığına engel olamazsın. “Filmlerimin senaryosu çekici değildir. Çekerken yeniden yazılır. Kağıda geçiremiyorum. Film eksikliği yaşarım. Hikayeciyim. Sözcükler (senaryoda) tam tamına oturmuşsa artık filme çekmeye gerek kalmıyor.”

Dünya sineması ikiye ayrılır: Amerikan, Avrupa.
Sinema yapımı Amerikalıların keşfi. Para harcamak gerekir. Sinema çok unsurlu ve paranın yetmese de zorunlu olduğu bir sanattır. Ev yapımı sinemadan binde bir iyi film çıkar. Palavrayı satıyor Amerika, o ayrı. Kapital saldırısı. Amerikan sinemasından da ilk dönemi beğenir. Ridley Scott, Francis Ford Coppola, John Huston, John Ford, Billy Wilder. 1950’ye kadar büyük sinema. (Ve tabii Hitchcock sever Özgentürk.) Burun kıvırdığımız, beğenmediğimiz pek çok film de sanat. Avrupa ise auteur sinemasına kapılmış. Motor sineması karşısında. Avrupa’da edebiyat derinliği var. Kıvam. Tarkovski. Özel şeyler getirdiler. Nuri Bilge Ceylan, Tarkovski sinemasının bir parçasıdır. Ödülü, Altın Palmiye’si yeriliyor. Şerif Gören de kaldıramadı N. B. Ceylan’ı. Ali Özgentürk İtalyanları seviyor. Vitorio De Sica. P. P. Pasolini. Roberto Rossellini. Ayrıca Yasujiro Ozu. Michelangelo Antonioni sıcak değil. Luchino Visconti. Latin Amerika yaratıcı ve hınzır. Dindar değiller. Yaşam zengin. Kadın değerli. İngmar Bergman ilk beşte. Ulus karakteri varmış ona göre, sonradan anlamış, kabullenmiş. Üniversitede hocası Nurettin Şazi Kösemihal kitapla bunu savunuyormuş da solcu olduğundan Kösemihal’e karşı ulusların karakteri olmaz diye bağırıyormuş. (Yalnız, N. Ş. Kösemihal Sorokin’in Sosyoloji kitabını çevirmiş, kendinin diye imzalamış.)

Onat Kutlar tembel. 
Konuşur, yazmaz. Zor ve az yazar. Ama çok değerli. O da arkadaşı. Onur Ünlü zamanında onun asistanı olarak çalışmış, İtirazım Var filmi çok sağlammış. Niye az izlendi, çünkü ülke kuraklaştı, çoraklaştı. Zaman değişti. Dünyada en fazla gösterilen ve izlenilen Türk filminin AT olduğuna emin. Kendisi de hala AT’ın yönetmeni diye tanınıyor. Seyirci seven bir yönetmen olduğundan gişesi de her zaman iyi olagelmiş. Mektup, Su Da Yanar, Bekçi dahil. Sadece Çıplak’ta hiç çabalamamış, ne vizyona ne festivallere sokmuş. En çok kendi olduğu filmi de Çıplak’mış.

Kalbin Zamanı’ndaki Arda Kanpolat’ın intiharı ile birlikte Kemal Sunal’ı sayarsak iki oyuncusunu ölüme kurban vermiş sayılır Ali Özgentürk. Acı ve zor bir deneyim olmalı. Arda Kanpolat meğer eroin kullanıyormuş. Bir Hamlet oyuncusu olduğundan ona ulaşmış ve rol vermişmiş. Zaten Balalayka’yı tamı tamına Kemal Sunal için yazmış da Sunal kalp krizinden ölünce film sarkmış, alıştığı yapıyı hemen kuramamış. Fikrin doğuşu; Tanya karakterini oynayan oyuncunun su içişine bakarken, onu Nataşalık yapmak üzere Türkiye’ye gelen ablasının sakat kızkardeşi gibi tasarlayabileceği aklına gelivermiş.

Babayı öldürme teması birkaç filmiyle anımsatılınca (At, Bekçi, Balalayka, baba yerine oğulun ölümüyle Mektup) çok ilgisini çekti, hiç bilinçli olarak düşünmemiş olduğunu belirtti. Onur Ünlü’nün İtirazım Var filmindeki Güler Ökten ve oyuncak at temasının ustası Ali Özgentürk’e selam ve gönderme olduğunu sinema hocası Yalçın Savuran’ın fark etmesi Özgentürk’ün pek hoşuna gitti. Diğer uğraş alanları ve meslekler ile sinemanın bağ kurması da alkışladığı bir durum oldu. Yönetmenlerin pek çoğunun sinema dışından geldiğini, sanat ve yaratıcı alanlardan bile gelmeyenlerin çok olduğunu anlattı. Sinema eğitimi ve okullarının ham malzemeyi öbür taraftan doğrudan sinemacı olarak çıkaramayacağının atını çizdi.

Şaka yollu yapılan, Özgentürk sanatının önce tiyatro sineması/teatral sinema, sonra öykücü sinema/edebiyat sineması sonra da doğrudan edebiyat (sinemanın terki ve ilk göz ağrısı romana yönelme) olarak üçe ayrılabileceği yorumuna gülümsemeli, mesafeli, mizahına da katılarak tepki verdi. Zamanında onların üniversiteli grubuyla tiyatro yaptığı Arslanköy’de artık kadınlar tiyatro topluluğunun varlığına, çorbada tuzu olmasından gurur duyduğu besbelli. Bekçi’de gösterdiği gibi Adana’da Murtaza karakteriyle gerçekten tanışmış. Usta olarak en fazla Atıf Yılmaz’ı görür gibiydi, soruyla altını çizemedik. Türk sinemasının 100 yılı geride kalmışken 50 yılının canlı tanığı/tarihi, Yeşilçam sinemasının son etkin temsilcisi hissiyatı da onun sıfatlarına, özelliklerine eklenmeli.

Tekrarlayarak altını çizdiği, Nuri Bilge Ceylan’ın çağdaş en iyi sinemacımız olduğu ve sahip çıkılması gerektiği. Kendinin sinema ışığı denen şeyi çok iyi bildiği, hissettiği, ama betimleyemeyeceği, bu bakımdan Ceylan’ın filmlerinin has sinema, hatta fazla sinema (aşırı sinema -Mİ) olduğuydu. Ceylan’ın yerinde olsa filmlerinin sinemada izlenmesini zorlayacağını, televizyon (ceza/hapis) kutularında asla yayınlanmasına izin vermeyeceğini söylüyor. Kendisinin de Çıplak filmi televizyona uygun değilmiş. Yeniden çekmeye zaten gerek duymuyormuş da, vizyona yeniden çıkmak ciddi bir bütçe, para gerektiriyormuş, bugünkü ortamda yapamazmış.

Türkiye ve dünyada Özgentürk’ün sanatsal olarak çok etkili, olağanüstü geniş bir çevresinin olduğu anlaşılıyor. (Mafyatik, tekelci eğilimleri olmayışı şaşırtıcı.) Hamam (Ferzan Özpetek) ile Mektup aynı yıl vizyona girmiş. Senaryosunu yazdığı Selvi Boylum Al Yazmalım’da değişik bir diyalog tekniği sinema tarihinde ilk kez kullanılmış. Sahibi olduğu halde o filmi her izleyişinde finalde göz yaşlarına kapılırmış, izleyen rolü, alımlama koltuğu bambaşkaymış. Sinema ışığına sahip filmleri mutlaka salonda izlemeliymiş. (Haklı ama bu artık zamanın çarkına yenilmiş bir doğru.) Keşfedilmeyebileceğinden kendi söylemek zorunda kaldığı bir veri de Çıplak’ta oyuncuların yönetmenle filmin içinde konuşması ve çatışması.

Ferzan Özpetek’i fotoroman sinemacısı olarak görüyor. Polemikten ve isim vererek eleştirmekten, beğenmediğini söylemekten hiç çekinmiyor. Onur Ünlü iyilerden. Reha Erdem’i ikiyüzlü, yapay buluyormuş. Uğur Yücel’i yaptığı şeyi, o şey için yapmıyor, artniyet ve planları var diye eleştiriyor. Güler Ökten çok iyi oyuncuymuş. Zeki Ökten zaten arkadaşı ve çok sevdiği belli. Zeki Demirkubuz’u da beğeniyor.

Ustaya, perde özlemine geriden atış yaparsak: Sinema, film artık kitaba dönüştü. İnsanlar kendi başlarına, bilgisayar ekranı, düzenlenmiş duvar projeksiyonu veya büyük TV tipi ekranlarda film izliyor. Beyaz perde, karanlık salon, koltuklarda yan yana oturma, nefeslerden toplum olma deneyimi geride kaldı. Artık sinema, edebiyat eleştirisi gibi, hakkında, üstüne konuşma ve yazma ile sosyalleşme halkasını güç bela tamamlıyor. Bu bakımdan film teki bir kitlesel tüketim ve iletişim aracı olmaktan çıkıp pelikülden bir mektup şişesine dönüştü. Rastlayanlar filmi okumak, kalbinde saklamak, içinde film fazla büyüdüğünde sanal uzaylarda paylaşmak, sızdırmak ve patla(t)mak üzere.

HAYATTA

Asla! (ünlem), hayatta olmaz, ben ölmeden anlamlarını da taşıyan kalıp. Elbet olağan koşullarda “yaşamda” anlamına geliyor.

Demek, hayatta sabit yok. Ak dersem kara kara dersem ak sırada. Neysen o değilsin, ne değilsen o olmak üzeresin, diyen Jean-Paul Sartre’a selam.

Sorun varsa, sorun yok; hayattasın.
Öldürmeyen sorun, yaşatır: bizim.
Artık hayatta her şeyi daha kolay ve daha normal, olağan şeyler gibi görüyorum. Buradan anlıyorum ki şimdi yadırgadığım daha ne normaller, ne olağanlar var.. Etimiz taze tatlı olsun diye, hayat bizi ölümüne koşturuyor. Hep didikliyor. Hayat için her birimiz o yaşlardaki çıtırız ve kullanıma hazır olmak zorundayız.

Ölüm, doğum gibi, hayatta birçok kez yaşanılır. Örneğin; “Öldüm öldüm dirildim.” Dikkate değer bir önerme de: “Ölümlerin büyük bir kısmı iyileştirilebiliyor.” Ölüm mutlak değil, hatta gerçek olduğu kadar sanal. Kıymetlilerimiz ve kavga etmeyi sürdürdüklerimiz biz ölmeden ölmezler. Sevilen ölünün yokluğu aslında özlemden, hasretten ibaret, yoksa içinde. Ayrılık ölüm kadar ağır ya, ölüm de ayrılık (hasreti) kadar hafif.

Hayatta herkese her soru her an sorulur, en gerekli soruları biz seçeriz. Mükemmel sorun ve yanıtlarımız için. Hayatta hazırlık yok, hep anında soru cevap üretme var. Kimyasal akıcı bir tepkimeymiş gibi, kişi yapabildiklerini soru olarak algılamıyor. Onlar soru değil, spor. Yapamama bedeli ne olursa olsun yapamayacaklarını da olduğu gibi bırakıyor. Geriye kalıyor bizim alan ve cephemizi oluşturan ara soru(n) bölgesi, hem çözüm hem soru(n) olarak ilgimizi çekenler kümesi. Anaokulundan ilk ve orta öğrenime, üniversiteden doktora sınıfına kadar bütün sınıflar ve sınavlar aynı anda yapılıyor gibi düşünün. Her durumda bir cephe kendiliğinden oluşmakta. Savaşları verilecek sınır boyu.

Planlı sorular en iyi olamayacağı gibi planlı ve iyi yanıtlar da mükemmel olmaz. En iyi soru, sorun, yanıt o anda belirir, o ana özgü bir şeyler ve tat içerir. İçine kendinin girmediği doğru yanıtlar bedeninden, yaşamından kurumuş, tutmamış sıvalar gibi dökülecektir. İcabında bütün kitaplar, bütün kopyalar doğru cevapları işaret eder. Sınavlar ani ama tüm yardım kitapları açıktır. Seni anlatmayacaksa, doğru yanıt senin iç bünyene biraz nüfuz etmeyecekse o doğru yanıttan hayır, yarar devşiremezsin. Doğru yeterince iyi hissettirmez. İçerik sana ait, en azından geleceğine, gelişimine ait olsun. Doğru yanıt veya yanlış yanıt (yanıt = yaşam) iyi hissettirebilir. Hissettirmezse yuh olsun, ‘Döverim ben o yanıtı!’ Yaşadığın kimin yaşamı olursa olsun, kendininki olup olmayacağına sen veya koşullar bir şekilde karar verir(siniz). Doğrusu yaşamını ya seninki kılarsın, ya seninkine uçmak üzere sürdürdüğün yaşamdan uzaklaşırsın, ya senin olmayan bir yaşamın doğru ve eğrilerine saplandıkça onlara yabancılaşır, katılaşır kalırsın.

Bu ben! Baştan başa, çok çok değişmek gerekecek diye yeni, güçlü, -izm niteliğinde bir düşünceye yanaşmaz hiç. Oysa bilse, hangi -izm içinde olsa gene kendisi kalacak, değişim dediği kütle olanaklıdan ibaret kalacak.. O zaman belki daha kolay düşünür, girişken olur, dünyada ve hayatta dalınmadık salon, oda, kiler bırakmazdı. O deneylerin içinden korktuğu kabuslar değil irfan, görgü, istediği değişim çıkardı. Büyük ve toplumsal ölçekteki olanakları saymıyorum.

Hayatta başarmak, başarmış olmak, çekilen acıları anlamlı hissettirir, başarmamaktan tek farkı o. Yoksa başaran ve başarmayan aynı kapsayıcı kaotik bütünde -ölüm- buluşur. Alkolik ya da zaaf yatkınları bunu tersinden ifade ediyor: “Rakı içen öldü de, su içen ölmedi mi?” Bu retorik soru tam da havlu atmaya teşne kişinin kendine sorması gerekendir. Yanıtı besbelli. Neden sonunda öleceğimiz halde, kendimize göre bir rota, iz, üslupta ısrar eder hatta onun da iyisini ararız?

BABAMGİL OĞLUYUM

[16 Nisan 2014]

Çocukluğumdan görüntüler geçeceğim. Hepsi gerçek ve hepsi uydurma. An an, bakış açısı. Varsın çelişkili, zıt olsunlar.

Babam da dedem gibi 43-44 numara Dora marka lastik ayakkabı giyerdi. Bu beni örtülü şekilde çok şaşırtan bir şeydi. Bir çocuk nasıl babasıyla aynı büyüklüğe erişir? Olmayacak olanaksız durum. Babam babasına o kadar saygılıydı, bu ise ayıp bir açık verme gibi. Ben dedemi yukarda babamı küçük görürken bu ayak numarasıyla son dakikada eşitliği, saygıyı sağlamış oluyordu. Ben kendimce, dedemin has torunu olup babamdan büyük olduğum halde ayak numaramın (hem o zaman hem şimdi) küçüklüğüyle saygılı bir tarafımı koruyordum. Veya bir başka haksız çelişki olarak işlemişimdir kim bilir?

Anımsıyorum da, babam ya onu küçümsememi önemsemedi, ya fark etmedi bile. Belki bütün fırtına içimde kopup dışıma yumuşuyordu. “Yalandasın, senin çocukluğun hiç öyle geçmedi,” diyen biri olsa artık kesin haklılığımı iddia edemem. Babam hiç tınmadan, ya eğitmek üzere, ya kendinin de büyük gördüğü oğlunu zenginleştirmek üzere bana dinsel ve yerel, olmuş olmamış öyküler anlatmayı, iş buyurup iş göstermeyi, önemli konuları danışmayı, dil kıvraklığı modellerini, toprak sanatlarını öğretmeyi sürdürdü. Belki babamı küçümsemem de dedemden anamın intikamının alınması gibi zamana, yumuşamaya, çeşitlenmeye yenildi. Yaşama ve yaşamaya. Gelin dövücüsü dedeme bir yandan öfkeli hınçlı, bir yandan gücü ve zalimliğine hayrandım. İlkokulum bittiğinde, bir beş altı yıl sonra bana saz aldırmayı planlar olmuştum. Kendi eliyle hediye edeceği sazla güya virtüöz olacak, dede kalbi ve övgüsünü armut gibi toplayacaktım. Onun ömrü vefa etmedi. Ben de yalancı beceriksiz çıkmaktan kurtuldum. Babam ise sabırla bildiğini sürdürdü. İçime emekle yüklü saatli, parça etkili dil ve kültür tohumlarını ekti.

Ben geleceğin bir aracısı, sözcüsü olacağımı bilir halde köy işlerini hiç ağır görmedim, ciddiye almadım. Önümdeki işlerin hakkından geldim. Yalnızca kendi ritmim ve rotamdan emin olamadığımda bu anlamsız toprak köleliğinde ne işim var diye heyheylenirdim. Niye Fethiye’nin turist deryasına inip yabancı dilin kolay parasına bir an önce iltica etmediğimi o zaman oturtamıyordum. Oturttuğum şey babamdan, topraktan ve sabırdan feyz almakmış.

Azıcık canlı tarih iyi gelir. Babamgil Aykırı Ceylan’a ata dostu olan Uysal amcalara gitmişler. Kış akşamı soba başında sohbet ediyorlar. Uysal’ın babalığı Bobuş Ahmeti sıkışmış, dışardaki helaya su dökmeye gidiyor. Bunlar, içeriden, kış ayazında Bobuş Ahmeti’nin tahtanın üzerindeki buzdan kayıp düştüğünü duymuşlar. Geri dönüp içeri daldığında Uysal kaynatasına “Baba, dikkat et düşersin,” der demez Bobuş Ahmeti yapıştırıyor lafı (kaşlar çatık): “Düştüm, ihi ye!” Anlamı, “Düştüm, işte ya!” Aynı Uysal amca bizim eve konukluğa geldiğinde sofraya cin biber ister, tüm yemek boyunca gıdım gıdım bir cin biberi idareyle güçbela bitirir, ondan sonra da “Arkadaş, dehşet acı yerim,” derdi.

ANIT YAŞLI

[13 Nisan 2014]

Kırkkilise’de kardeş ziyaretinin peşinden. Arkadaş uğraması ve hasbihali yapacakken hayırlı bir satışa gelip. Yirmi küsur yıldır görmediğim Vural amcamı gördüm, Çerkezköy’e uğrayınca. İçim bir güzel, bir hoş, bir huzurlu oldu, değmeyin gitsin. Adama ömrünün sonbaharında sendikacılık anlattırdım. “Eskiden ruh vardı,” dedi. 

Yanılmışım meğer, tekstil işveren sendikasında değil işçi sendikasında, hem de örgütçüymüş. TEKSİF (Türkiye Tekstil, Örme, Giyim ve Deri Sanayii İşçileri Sendikası) adına tekstil iş kolunda Denizli ve Edirne’de sendika örgütlenmesini başarmış. Çok yaşadım, çok iyi ve kötü şey gördüm, yaşamayı çok sevdim, toplamda çok mutlu oldum dedi. Bir sürü acısına, aşındırıcı deneyimine karşılık hala gözleri ışıldıyor. Gözleri canlı gülüyor, doğrudan insanın gözlerinin içine bakıyor. Gençliğinde çok çapkın olmuş olmalı. Şimdi ise huzur, söyleşi, içtenlik pınarı.

Yanılmıyorsam sehven “DİKS vardı,” diyor; ben de ona diyorum ki, “Eskinin Türk-İş’i bile şimdinin DİSK’inden daha etkin ve canlı, bilinçliydi.” Sendika tarihini biliyor, ana noktaları biliyor. Batıda sendikacılar hak elde edene kadar ne ço kölü verdiler diyor. Türkiye sendikal hareketi artık verdiği ölülerle (veya belki vermeme durumuyla) bağını yitirdi. Artık ödenen bedelle alınan, kıymetli mevziler yok. Zamanın seline daha kolay kapılma var. Hatta belki Yunanistan sağlıkçıları ile Türkiye sağlıkçılarının grevleri arasındaki (bariz) fark, ön-bedel ve eylem değeri farkından geliyor olabilir. Sertliği, savaşımı komşugil daha iyi biliyor.

“Niye siyasete atılmadın, bir yerinden bulaşmadın?” dedim. “Siyaset için mutlak ve mutlak yalan konuşmak, yalanı becermek veya öğrenmek gerekir,” dedi. Yalanı önceden becermeyenlerin bir kısmı (hatta ona göre çoğu) sonradan yalana uyum sağlayamaz, öğrenemezlermiş. Sendikacı ile siyasetçi arasındaki en önemli farkı böyle görüyor. Sendikacıların yalanı olsa da ayırt edici özelliği değildir diyor. Bir de işçiyle sendikacı (örgütçü) arasında organik bağ olurmuş. Sendikacı iyi yalan kıvırsa bile o organik bağın yükünü taşıyamıyorsa işçi temsilcisi olamazmış. O bağ gözden göze, kalpten kalbe her olayda, her gün denenir denetlenirmiş. Doğuştan veya gitgide edinilen karizmadan söz ediyor olmalı. Gözleri tutmazsa işçiler asla omuzda, elde insan taşımazlar diyor.

Vural amca anjiyo çekimi bile kolay olmayınca kalp ameliyatını reddetmiş. Evin salonu ile balkonu arasında bir süre daha idare edebileceğini öğrenip bunu seçmiş amcam. Sokağa, dünyaya çıkmayıveririm demiş. Karısının yüzünü son yıllarında daha fazla güldürmüş. Haklarını açıkça eline teslim etmiş. Eskiden sessizce bilip belki az, belki hiç düzeyinde hissettirdiği hukukunu. Akrabalarıyla da dünyayla olduğu gibi açık, harbi görünüyor. Amcaoğlu olan Erdal amcamı çok sağlam temelli buluyor, “O benden çok farklıydı,” diyor. İkimiz birlikte, Erdal amcamın karısı ve beni okul boyunca koruyan, hiç elini üstümden çekmeyen teyzemi insan görünümlü üstinsan, bir tür canlı melek görüyoruz. Beni de özgün, başarmış, haketmiş sayarak taltif ediyor. İnsan onun yanında hem onu hem kendini değerli hissediyor. Duymamaktan mı, o toplara girmemekten mi, evlat acısı bile yaşadığını söz arasında anmama hiç tepki vermiyor.

Dönüşte karım Yağmur’a Vural amcanın sağ kolu var mıydı, yok muyduyu soruyor. Yağmur görmedim diyor, kol yokluğunu farketmemiş. Vural amca onu da iyi derecede doğal taşır. Acındırmaz, göze sokmaz, altını çizmez, fark da ettirmez pek. Sana dikkat eder, katılır; ona dikkatini gözünde odaklamanı istiyor gibidir. Halıcıoğlu’nu da konuştuk, bahçelerindeki aile kuyusunun 5-10 kulaç her neyse, su derinliği olduğunu söyledi. Bakırköy İncirli’deki evini Rum ekalliyetten bir tanıdığından 10 bin lira peşin, 10 yıl vadeyle 39 bin lira gibi bir paraya aldığını; tek takım elbiseli, tek gömlekli olup, çorabını, gömleğini akşam yıkatıp sabah ütületerek gündüze giydiğini; bir grev fonu dağıtımında kesede 250-300 lira fazlalık para bulunca hemen keseyi sendikaya geri verip para dağıtmaktan caydığını anlattı. Onun zamanında Mensucat Santral’de 430 milyon lira gibi, 1980’ler için skandal ve astronomik meblağlı yolsuzluk çıkmıştı. O zamanlar orada ambar şefiymiş.

Vural amcaya karşı içim coştu, gözlerim yaşarmadı. İçimden, birkaç kere daha sohbet etmeden ölüme yolcu etmesem diye geçti. Yıllar önceki okul çocuğu zamanıma katkıları için haklarını helalletme konuşması da iyi geldi tabii. Koyun can, kasap et derdinde. [Ve de o son canlı görüşmemiz oldu. Hiç yoktan iyidir.]

DEVİR MEVSİMİ

Devir zeytini

Cunda’ya varışımız, bir sabaha karşı. Minibüs içinde uykulu yorgun bekleşiyoruz. Günü doğuracağız. Pateriça koyuna yayılıp görüntü, güneş, ışık ve gölge avlayacağız. Serçeler gibi hevesli silah arkadaşlarım.

Aynı isimli, birbirinden ayrı yerde oturmuş iki mahalleli bir yer Pateriça. Nasıl yani? Bu kadar isim bolluğunda ayırt edici isim mi bulamadılar? “Pateriça Birinci Köy”, “Pateriça İkinci Köy”. Üstünde düşününce sonradan buluyorum. Onlar ayrı değil bütündüler, akrabaydılar, hısımdılar. Nüfusları çoktu çoğaldı da genişlediler. Ayrı isim peşinde değillerdi, oymaktılar. Çoğalanlar kendine ayrı sıfatlar yakıştırıp, bütünle aralıklanma istemediler. Neredeler şimdi? Gitmişler… Ne zaman kayboldular ortadan? Biz gece minibüste beklerken. Tuvalet önünde sıra bekler gibi. Av mevsimi, av anı bekler gibi gitmelerini bekledik. Biz beklerken onların gidiyor, o an boşaltıyor olduklarını bilmiyorduk?? Kavimler Göçü bitmemiş miydi? Habil ile Kabil ikisi de uydurulmuş efsane dehlizlerinde cansız sallanmıyor muydu?

Demek ben de o saldırgan, huzursuz ırkın bir ahfadıyım. Bakir görüntüler peşinde koşmak, en uygun fırsatta deklanşöre basmak beni çağ paylaştıklarımın iki kulaç üstüne ağdırmıyor. Bütün okuduklarım, duyduklarımla birlikte bilmediklerim de karnımda guruldamak, beni aynı insan dönemeçlerinden geçirmek zorunda. Bir iki milimlik hayati yorumum avuntum, gururum bile olacak. Şimdi kabul, Pateriça’yı denize döken benmişim. İki gün boyunca her gittiğim yerde rüzgar ve hayalet görünce “Niye gittiniz? Beni beklesenize.” demem boşuna. Kovmuşum, ürkütmüşüm, şimdi sakin bir kederle suçlu hissediyorum. Bakınıp düşünmedikçe onu bile hissetmiyorum. Sağrısındaki, bacak arasındaki sineği görmeden kuyruğuyla kovmaya çalışan kısrak gibi huzursuzum.

O dönemeç, o maya tutması zeytinliklerde karşılıyor beni. Şu yaşlı durgun dinozorlar. İri kara kurşunlular hiçbir yere gidememişler. Sabitliklerinden cesur. En eski zeytinler bütün urlarını şefkatle, çeki bilinciyle gövdelerine yapıştırmışlar. Asıl avcılar onlar olmaya? Bu kadar yaşlı, buruşuk kadınlar beni nasıl çekiyor? Bir akrabalarını görmüştüm başka bir zaman, düşte. Buruşuk, kokuşkan armut, utanmazına baharda çiçekli gelinliğini giymişti. Kendi erken kocamamdan, yaşam mızıkçılığımdan, nanemollalığımdan utanmıştım.. Bu zeytin ağaçları da davetkar: “Yüzleşemiyorsan unut,” dediklerini hayal ediyorum. Başka bir kabusta yeniden bulursun.

Koç gibi güçlü bir büyüğümüz Cunda’ya sahip çıkmaya başlamış. Ürkütmeden yüz görümlüğünü veriyor, usulca açıyor. Galiba Cunda’yı bize ana yapacak. Cunda koynundaki altınları, dip bucak sakladığı tapuları da göstermiş midir damat adayına? Büyük ablası Ayvalık artık peçelere bürünmeyi bırakmış. Yumurtalardan, kap kacaktan satmaya, yeniden göz sürmeleyip, gelen geçenle iki üç laflamaya başlamış. Saat ayarı yeniden değişti galiba. Yerli kuş kaçırtmalardan saparken panayır yöresi kurulmasına mı denk geldik? Bunlar, mantık evliliği veya yorgun arkadaşlığı kabilinden onarımlar mı?

AMED’TE YAŞAM -SUR’DAN ÖNCE

Sur’da duvarüstü

[16 Aralık 2013]

Kürsücüler çarşısının nargileci kahvesi, hemen karşısında Urfa kebapçısı. Kebapçı 50 yıllık, arayın, sorun, kaçırmayın; önerilen tatlardandır. İnsanlar çok candan, [o zaman için] barış süreci sert Kürt türkülerini göz önünden biraz geriye çekmiş. Duvarlar hala YDG-H sloganlarıyla dolu olsa da insanlar rahat, özgüvenli, umutlu.. [idi-]

Hançepek diye bir mahalle var, Süryani ve Ermenilerin yoğun oturduğu. Eskiden Gavur mahallesi derlermiş. Şimdi Hançepek’e gavursuz gavur mahallesi denebilir. Öyle deyip gülümsüyor rehberimiz Suat abi. Hançepek bir de Sur içinin diğer mahallelerinden çok daha renkli: sanki boyacılarla özel promosyon, reklam anlaşması yapmışlar. Göz önünde, gönle girmeye, dışarıya açılmaya çalışıyor.

7-8 ailenin bir arada yaşadığı konaklar, ev kompleksleri varmış. Onlara Mazgana diyorlar. Bakalım anlamını, kökenini bir yerden bulabilecek miyiz? [Sözce’de mazgan ıssız yerdeki ev, içiçe odalardan dipteki, sokak arası arsa anlamlarıyla kayıtlı.] Cahit Sıtkı Tarancı’nın evi mazgana değilse de mazgana olabilecek büyüklükte/nitelikte diye duydum.

Bir gezide hiçbir yeni veya sevindirici, ilginç şey görmediğinizi düşünün. O denli kısır, sıkıcı, bildik olsun. Birkaç tanışma, selam, belki farkına varmadığımız iyi bir elektrik olacak olsa ona da değmez mi? En sona sözcük duyma, öğrenmeyi bırakıyorum.. Birkaç yeni sözcük kapınca baştan başa iç taşlarımız, mozayiğimiz baştan şekillenmiyor olabilir mi? İşte Diyarbakır’ın yeni sözcükleri keçik (kız/ güzel kız?), Hançepek, mazgana, dengbej (deng: ses, bej: söyleyen = ses sanatçısı gibi bir bileşim). Mardin’de de herkesin bilip benden sakladığı, bu yıla kadar bilmediğim abbara’yı öğrenmiştim. Tokat’tan bana yadigar akika, gıjgıj, eci ve ficenk kalmıştı.

Nedense bazı sözcükler başka misafirleri yanında getiriyorlar. Hançepek bende Hacegan’ı zorladı. Galiba Farsça, arayacağım, bunu kenara yazıyorum. Müzikal, çekici bir sözcük. [12-15. yüzyıllarda Maveraünnehir’de etkin ve Orta Asya sufiliğinin gelişmesinde önemli rol oynayan bir tarikat.] Diyarbakır Kalesi’nin Keçi Burcu’nun asıl adı Keçik Burcu olabilirmiş. Kızlar Burcu yani. Oradan intihar edip ölen çok kız olmuş. Keçi Burcu benim çok hoşuma gitti ama, sonradan değişme veya uydurma olabilir. Keçik, keç, dot hepsi kız demek, kız sözcüğünün türleri. Bu arada dot da daughter (do’ter) ile aynı kökten geliyormuş. Diyarbakır’da dengbeje hazırlık deslerinde öğrendik.

Diyarbakır’da özellikle köy ve ilçe dernek evleri aynı zamanda taziye evi, yas evi olarak hizmet görüyor. Yas evlerine gidiyor orada başsağlığı diliyor yakınlar ve konuk destekçiler. Bazı başka yörelerdeki yas evinde yemek yapılmaması, yemeklerin komşular tarafından sağlanması adetini anımsatıyor.

Diyarbakır yaşayan, özgün, kimlikli, enerjik bir kent. Kımıl kımıl, kimse oturduğu yerde kalakalmış değil. Karda kışta azalmış olmalı sandığım dilencileri bile parlak gözlü. Bu dilencilerin yarısının Suriye kaynaklı, yarısının öz üretim olduğu söyleniyor. Sabahın 7-7:30’unda Çinlilerinki gibi hafif olmayan, araba lastiği kullanan el arabaları mesaiye başlamış oluyor, bir tanesi tepeleme kasap eti ulaştırıyordu. Sabah ilk hareketler başarıldıktan sonra Diyarbakırlı kahvaltıya sokakta seyyar ciğerle başlıyor.

Ne zamandan beri varsa, Diyarbakır için tipik olan kervansaray ve han tipi oturma yerlerinden gayrı, bir de kişisel sorumluluk yüklenmeyle tek tük Diyarbakır evleri oluşturulmaya başlanmış. Bir yere gidince sokaklarında ne kadar hazla dolaşırsan dolaş, insan bir iç mekan, bir aile yanı, bir yerel yaşamın özüne yaklaşmak istiyor. Oranın sana aralanmasını arzuluyorsun. Çoğu yerde iç turist değil tam misafir gibi karşılanıyoruz. Talimatla olacak şey değil; talimatlı, sözleşmiş gibi esnaf. En çok çay içtiğimiz gezimizde çay masrafı en az oldu. Fırınlar bile bizden biri askıya ekmek bırakmaya çalışırken verdiği pidenin parasını almamaya çalışıyor. Ara ve arka sokak fırın pideleri çok güzel.

Sokağında rengarenk her şeyin yanısıra eşek semerlerinin de satıldığı bir kahvede oturmuştuk. Kürsücüler çarşısı olabilir, artık ebrular birbirine karıştı. Sabah sabah mı, akşam akşam mı.. Simit eşliğinde çaylar içtik, gülüştük, kıkırdadık. Sonra ödeme zamanı geldi; bize hiç yan bakmamış ama ilgilenmemiş de olan uzak yan masalardaki bir pos bıyıklı Hulusi Kentmen çoğaltımı amcanın çay paralarını ödediğini öğrendik. Gülme, şaşkınlık, hüzün birbirine karıştı.

Dertli bir keklikçi var, anlattı da anlattı. Keklikleri tüfekle vurmuyorlar, bir tuzak kuruyorlar, galiba ayağından yakalıyorlarmış. Kekliğe bir zarar gelmiyormuş. Keklikçi Kahvesi bu öyküleri aldığımız ortam. Onun yalancısıyım, soy kurumasın, eğlence ve kültür sürsün diye tuttukları çoğu kekliği geri bırakıyorlarmış. Dişi kekliği zinhar almıyorlarmış. Bırakılan bir dişi keklik, gelecek yıl yirmi keklik daha demek. Avcı teskereleri olduğu halde bir av yasağı, suçluluk durumları mı ne varmış. Sorun ve eksikleri galiba dernekleşmemeleri, grup olarak tanımlı hale gelmemeleri. Avcılar ülkenin her yerinde avlanabilir. Yöre halkı bunu mahalle baskısıyla, yabancıya av yaptırmama biçiminde uyarlayabilir. Bu keklikçi kahvesinde kat kat bir sürü keklik kafes çifti var. İnsanlar hem kahve ortamında, çay may geliyor, hem belirli konuda buluşmanın özel havası var. Arada bir keklikler ötüşe başlıyor. Gak gak guburak guburak. İyi öten bir kekliğin fiyatı iki bin liraya kadar çıkarmış. Bu sahibinin onuru oluyor. Kafesler nedense çiftler halinde ve 70-150-200 lira gibi fiyatları var.

Dengbej evinde bir kültür tanıştırmasından çok daha özgüvenli, iddialı bir dil sunusu dinledik. Hilmi bey Adeta tüm Batı dillerinin Kürtçeyle kardeş olmasından öte Kürtçenin şapkasından, torbasından çıktığını gayet akıcı, anlaşılır biçimde savunuyordu. Aklımda kalanları araştırıp, uzun erimli izlemeye alacağım, ilginçliğini teslim ediyorum. Örneğin jinekolojinin jin’i Kürtçede kadın anlamına geliyor. Dengbej evinde ses ustaları havasına göre çığırıyor, coşuyor; yabancılar varsa onlar da tarih sunuyor, tanıtım yapıyor. Hilmi bey stran ezgidir diyor; batıdan bildiğimiz enstrüman ondan gelir diyor. Paniği ise Kürtçe ayak demek olan pane’ye bağlıyor. Orada fazla ileri gitmiş oluyor, Pan’dan geliyor diyecek oluyorum. Tabii Tanrı Pan’ın keçi ayakları yok muydu? Gene “ayak”tır diyebilir, o zaman Kürtçe Yunanca/Grekçenin de akrabası olmaya başlar.

Dengbej evi hemen her gün açık, konuklar da sanatçılar da rastgele buluşuyor. Bir tanesi destan söylerken ruhunu teslim edecek, gitti gidiyor diye korktum. Veya kızacak, sesinin heyecanı çok yukarılara ağıyor.. Sövüp saymaya mı başlayacak? Tüylerim ürperdi. Dengbej destanları çok iyi korunduğu söylenen tarihsel sözel kayıtlar. Yaşayan tarih ve yaşayan destan. Ölmüş, sesi çok güzel, kadın dengbejlerden en iyilerden biri Ayşe Şan’mış. Resmini mini halıya dokunmuş olarak Diyarbakır çarşısında gördük.

Hilmi Akyol hakkında BBC Türkçe haberi: http://www.bbc.co.uk/turkish/fooc/story/2004/05/printable/040521_fooc_konuksever.shtml?fbclid=IwAR1s9ZlLPYOkAtcifNxuSN_ZBGOLW5NmCtPE4AjQHgfgqPwFkHqk-8F8MgI

Amed’te etçi

ÖLÜM

Bilinmezlikleriyle ünlü ölüm ülkesi..
Sevgiden öte sürekli ölüm.
Korkudan öte sürekli ölüm..
Ölçüden öte sürekli delirim…

Aslında, Erik Erikson’un İnsanın Kırk Evresi vardır. Onu gereksiz, onunu siz biz anlamayız, onu toplam üç evrede özetlenebilir. Onunu ise kendisi üşenmiş, yazmamış. Geriye elde kalıyor; doğum, yaşam, ölüm. Ayrıntılı listenin akademik önemi var tabii.

Varolmanın dayanılmaz netliği ölüm. Ah ölüm. Yerçekimi eşittir ölüm çekimi. Eşittir kader. Akşamımızda buluşacağız kara sanatçımızla.

Yaşam ölür.
Ölüm de ölür –
Azot döngüsüne

Boğazım kuruyunca
Terk edersin zaten
Öldür de beni!

Ölen ölmüyor
Giden dönmüyor
Yaşayan yaşamıyor


Çehrem artık kuru kafa
İnişe alışıyorum
Hoş hiç değil
Ölüm uzun sürüyor

Ölümüm boğazımda yuvalı
Genzimden getiriyorum
İki parmağım arasında evirip kokuyorum
– Babam kokuyor
Bu kadar – gerçek – benim mi?

Ruhsal olarak yıkık ölçüsünde yaralıydı. “Ölüm ayrılıktır. Ayrılık ölümdür. Cem ettim, semah çektim, kocamın ölümüne dayandım,” diyordu. Gözlerinin içleri acı acı da olsa gülüyordu, parlıyordu. Bir vakit daha geçtikten sonra kadın, koca bunak bir bebek olmaya yönelmişti. Yuvarlanmayı bir yerden sonra yönetemiyordu. Gözleri hala canlı ve artık bokunu oraya buraya silen sıvayan. Ve canlı, yaramaz, ateşli gözlerle kuyusuna bakacağını, korkarken aynı kalacağını, belki korkmayı bunamayla aştığını, biraz savdığını anlar gibiydim. Yolundan iteleyerek mi beni çekiyordu, mıknatısça halı sererek mi?

Herkes biraz ölümü tadacaktır, lütfen sorumlu kullanınız. O iki kez ölümün gelini oldu: Ameliyatta, depresyonda..

Pilot: “Kule, kaçış izni istiyorum.”
Yaş otuz beş, ölümün yarısı eder.
Ölümün sonu. Yokluğun sonu. Evrenin sonu. Paralel evrenlerin sonu. Bunların sonunu getireceğiz!

A) Ölüm hiçlik değil, sadece erkek hiçliğin bedeni. B) Ölüm hiçlik değil, sadece ben hiçliğin bedeniyim.
Ölüm mutlak değil, hatta gerçek olduğu kadar sanal. Değerlilerimiz ve kavga etmeyi sürdürdüklerimiz biz ölmeden ölemezler. Sevilen ölünün burada yokluğu aslında özlemden, hasretten ibaret.

Ölüm, doğum gibi hayatta birçok kez yaşanılır. Herkesin bildiği örneği; “Öldüm öldüm dirildim!” Benim dikkate değer saydığım önermem ise; “Ölümlerin büyük bir kısmı iyileştirilebiliyor.” Bir başka kolay önermem, her sevinip coştuğumuzda dirildiğimiz, her korkup üzüldüğümüzde öldüğümüzdür. Dolayısıyla dinlerin insanların inandığı ölümden sonra diriliş fiziksel can ve yaşamımızda zaten mevcut. Yineleyici halde. Sanki yaşamdan ve ölümden korkumuzu saf dışı bırakmak istercesine dışarıdan verili gerçeklikler halinde..

O halde, ne kadar kısa olursa olsun, yaşam her zaman tam dozdur. Çabalı değil, verilidir. Yaşam bir gündür. Sonsuz bugün, bu an. Şimdi yani şimdiki geçmiş zamandır. Yaşamda ölüm zaten vardır. İnsanın yaşamını ölmesi veya ölümünü yaşaması biçimindedir. Ölümde yaşam olabilmesi için insanın ölmezden önce yaşaması, basiretle, çile ve zevklerin önceden bilinmeyen çemberlerinden geçmesi gerekir. Ölümün varlığı, ölümden önceki hayatın doğru mu eğri mi, anlamlı mı anlamsız mı, var mı yok mu olduğunu göstermez. Ölüm bir nokta veya süreç olup canlılık ve canın niteliği ölüme göre değil, içtüzükle kendine göre değerlendirilebilir. Başarısız ölüm vardır, ama ölmek başarısızlık değildir. Başarılı yaşamın hedefi salt ölümsüzlük değildir. Başarılı yaşayıp, ölüp, unutulabiliriz; sorun yapmayalım.

İnsan bu, doğru; arar. İnsan sorar, tahmin eder, korkar, formüle eder, fark eder, anlamlandırır, anlamından soyar, eskitir, yeniler. Ölüm çok önemli bir referans. Korktuğumuz, korkmaz hale geldiğimiz ölüm, yaşam, çözüm girişimleri..

Bir ölümde iki seçenek şüphenin intihar ve cinayet olması intiharı da, cinayeti de, hayatı da bildiğimiz sanısına inmiş darbedir.

“Yavrum Allah ölümü dağlara vermiş, dağlar taşıyamamış; insana vermiş, insan taşımış.” Halk sözü. Galiba İslam ve Kuran’dan bozarak uyarlama.

Teke yarımadasının Fethiye dolaylarında söyleyiş özelliği; “kısmetse” karşılığı “ölüm zulüm olmazsa” derler. Köylü adamın biri hem çocuklarına eleştiri hem kendine özeleştiri olarak ölüm evi ziyaret yemeğini kastederek, “Öldüğüme ah demeyon, yemeklerin sırasını şaşıracaklar (ona ah diyorum),” demiş.
Yaşam ve belirsizlik işaretlerini okuma dağarcığı içinde şu da varmış: Rastlantıyla, bir çocuk kendi bacaklarının arasından geriye doğru ve ters bakarsa o civarda bir ölüm, can kaybı olacağına belirti sayılır. Köyümüzde bunu balkabağının bol dökmesi gibi ciddiye alıyorlar. Balkabağı aşırı verimli olunca o evden ölü çıkacaktır.


Kar yağması neden herkesi heyecanlandırıyor? Neandertal bir tepki mi? Kaçıncı buzul veya buzul öncesi çağdan kalma miras? Kar ayrıntıları azaltıp öze yaklaştırıyor. Bir de yüzleşmeye çağırıyor, bilerek bilmeyerek böyle. Karın iki büyük sonucu çocuklaştırma ve ölüme (düğüme) yaklaştırma. Birbirine zıt ama aynı kökten beslenen sonuçları. Çocukluk da öz evladımız, ölüm de öz evladımız. Ölümün kendisi bir şok iken, her tür skandalı duralatıp dengelemesi, kar gibi değil, bir gazete kağıdı gibi örtmesi..

Hayatımız hayata hazırlanmakla geçer. Kritik bir anda, çatışmaya hazırlanmış bir askerin mevzide tüfeksiz olduğunu birden fark edişi gibi, bütün hazırlıkların yetersiz veya boş olduğunu anladığımızda ölümle burun buruna gelmişizdir. O andan sonra duruma göre ölmeye de yaşamaya da hazır yeterli hale geliriz. Dank ettiğinde tamamdır. Ondan sonra canlıyızdır. Sonrasında inadına hazırlık, bilmezlik havamız sürerse artık o seçimdir, gerçek bilmezlik değil. Rüyamda bana bildirildi. Tüfenksiz asker bendim de.. Bir sonraki rüyamda da yetkisiz merdiven altı çocuk ameliyatı birkaç çocukla birlikte benimkine de yol kenarında ve minibüs içinde yapılıyordu. Ben bekleyen baba durumundaydım.

Birisi öldüğünde sevdiğinin, yakınının yas tutması, yas acısı iki kişinin ürettiği sevginin gelirlerinin vergisidir. Ticaret yasası ve sevgi ortaklığının özel durumu gereği sevgi gelir vergisi ölüm veya ayrılıkta ödenir. Hasrette vergiyi iki kişi ayrı noktalardan aynı alıcıya öderler. Ölüm halinde ortaklar adına arkada/geride kalan iki kişilik gelir vergisini öder. Sevilmeyenlerin kaybında göstermelik yas dışında acı olmayacağından gelir vergisi çıkmaz. Bazı ilişkilerde, açık veya örtülü hasımlık gereği, ölümde vergi değil eski bir icradan kurtulma ve rahatlama özgürleşme çıkar.

Suçun suçluluğun olmadığı bir dünya olanaklıdır ama mutsuzluk ve acının olmadığı bir dünya olanaksız. Acı ve mutsuzluk dinamiklerini sinirlerimizden çekip alamayız. Yine de bunlarla bilişsel ve duygusal ilişkimizi yeniden yapılandırabiliriz. Ölümle, zamanla ilişkimizde olduğu gibi. Diyeceğim o ki, kumarda 52’lik destenin hepsini aslar veya papazlardan ibaret kılamayız. Kötü gelen bir elin ceza oyununu Die Hard/ Postu Pahalıya Sat gibi deneyime çevirebiliriz.


Evren/Tanrı/Varoluş sorularda, doğru ve kendimizin olan sorularda tutsun. Veya sessizlikte.. Zira;

“Cevap, her zaman ölümün bir şeklidir.” John Fowles – Büyücü

“Hayır, sanatın amacı, daha çok, insanı ölüme hazırlamak, onu iç dünyasının en gizli köşesinden vurmaktır.” Andrey Tarkovski

“Canlı maddenin ölümü hiçbir zaman yokluk değildir; yeni doğumları içkindir. Bu maddesel ölümsüzlüğün önkoşulu, madde olarak kalmak, ayrışmamış olmaktır. Parça kendini ayrı bir tanımlama gayretine girmedikçe bütüne aittir; ölümsüzdür. Bilinçlilik, ölümlülüğü doğurur.” Bilgin Saydam – Deli Dumrul’un Bilinci

“Çünkü büyü olan yerde ölüm yoktur.” Joseph Campbell

“Yedi gün bekledim. O yedi gün çok güzel bir deneyim oldu. Ölüm gelmedi, ama ben ölmek için üzerime düşeni yaptım. Tuhaf, garip şeyler oldu. Çok şey oldu, ama en temeli şuydu: Öleceğini hissediyorsan, sessiz ve sakin oluyorsun.” Osho
[Osho Provokatör Mistik kitabı yayın komisyonu özetlemesine göre, ölümüne yakın (ölümünden 9,5 ay önce) 10 nisan 1989’da Osho söylev vermeyi bitirirken sekreterine enerjisinin tamamen değiştiğini söyledi. İnsanın rahimde dokuz ay kalarak dünyaya gelmesi gibi dünyadan ayrılmadan dokuz ay önce enerjinin ölüm için yine bir başka kuluçka dönemine girdiğini açıkladı.]

“Ölüm bize meydan okuyor; büyücü olsun, sıradan insan olsun bu meydan okuyuşa karşılık vermek için doğmuştur. Yaşam ölümün bize meydan okuma yollarının bulunduğu bir süreçtir. Ölüm etken güçtür, yaşamsa arena.” Carlos Castaneda

“Ruhlar için ölümün su olmak olduğunu, su için ölümün toprak olmak olduğunu, topraktan ise su olduğunu, sudan da ruh olduğunu söyler.” Herakleitos

“Yayın adı yaşamdır, işi ise ölüm.” Herakleitos

“Demek ki Venedik’ten alınacak ilk ders ölümlülüktür. (…) Güya Venedik alışılmıştan daha ölümlü bir şehir olduğundan bir ölüm şehridir, ölümün şehridir, hastalığın, kokuşmanın şehridir, sağlıklı bir iş hayatı olmayan bir şehirdir, güvercinleri gibi ziyaretçilerin sırtından geçinen bir şehirdir, hastalıklı bir şehirdir, yüksek ateş yüzünden görülen sanrıların şehridir, yaşını başını almış kulamparaların ölmeye gittiği yerdir. Elbette zırvadır bunlar. En ölümlü şey en canlı şeydir.” Ursula K. Le Guin – Rüzgargülü/Gülün Günlüğü

“Yüreklilik, acımayı dahi öldürür. Oysa acıma en derin uçurumdur. Ama yüreklilik en iyi öldürendir, saldırgan yüreklilik: Ölümü dahi öldürür o.” Friedrich Nietzsche – Böyle Buyurdu Zerdüşt

“Diyelim insan ömrü pek çok uzatıldı, acaba ölüm bir çıkar yol olma özelliğini yitirecek mi?” Elias Canetti – Marakeş’te Sesler

“Güvenli bir yolda olduğumuzu düşünebiliriz, ama o güvenli yol yalnızca ölüme giden yoldur. Güvenli sandığı yolu seçen biri bir ölüden farksızdır.” Carl Gustav Jung – Anılar, Düşler, Düşünceler

“Ölüm biyolojik bir zorunluluk olmayabilir. Belki de ölmek istediğimiz için ölüyoruz.” Sigmund Freud

“Gerçekten de, özel bir ölümü beklemek mümkündür, ama ölümü beklemek mümkün değildir.” Jean-Paul Sartre – Varlık ve Hiçlik

“Hanım yüzünü örttü. Her hareketinde dayanılmaz bir oynaklık ve şehvet vardı. O kadar ki, Murat artık yüzde yüz ölüme ait olduğunu bildiği için bizzat ölüm denilen tabii hadisenin bile şehevi hislerle dopdolu korkunç ve insafsız bir şey olduğunu düşündü.” Kemal Tahir – Karılar Koğuşu

[Bir Çinlinin kitabını okuyorum, adı “Hayaletler Kitabı”, bunu söylüyorum çünkü kitap yalnızca ölümden bahsediyor. Ölüm döşeğinde yatan bir adam, ölüme yakın olmanın verdiği rahatlıkla şöyle diyor: “Hayatımı zevke karşı mücadele ederek, onu bitirmek için harcadım.” Sonra öğrencilerinden biri ağzından ölümden başka bir şey çıkmayan öğretmene hınzırlıkla “Sürekli ölümden bahsediyorsunuz ama henüz ölmediniz,” diyor. “Öleceğim elbette, sadece son şarkımı söylüyorum, bazılarının şarkısı uzundur, bazılarınınki ise kısadır, ama sonuçta her ikisinin arasında sadece birkaç kelimelik fark vardır.”] Franz Kafka – Milena’ya Mektuplar

“Ölüm yatıyor bugünün geçerli sağlığının altında. Sağlığın bütün kıpırdanışları kalpleri çoktan durmuş varlıkların refleks devinimlerini andırıyor.” Theodor W. Adorno- Minima Moralia

“Ama ölüm karşısında, ölümün basit ve kolay olduğu inancıyla direniyorsak, yaşam tatsız ve boş olur ve özgürlük kavramı anlamını yitirir.” Rollo May – Özgürlük ve Kader

“Geleceğim, bekle dedi, gitti..
Ben beklemedim, o da gelmedi.
Ölüm gibi bir şey oldu..
Ama kimse ölmedi.” Özdemir Asaf

YÖRÜK HASAN

Çukur Ceylan köyünün en nevi şahsına münhasır, kısmen bunak, kısmen deli, ama cin gibi de akıllı, mani ve tekerleme deposu yaşlısı. Tabii bedeni tarih oldu. Esas adı Hasan Kurt idi. Bir dolu torunu, yeğeni, akrabası hala köylümüzdür.

Uyudum uyudum uyandım

Kahve dengine dayandım

Hasan dayı ben seni

… sandımıdım

Ah Yörük Hasan dedem, nereden bulvraan da bütün manilerini söyleteen, eksikleri de kendine soraan? [söyleteyim, sorayım.] Son bölümdeki vurucu tema neydi acaba? Sözü söylettiği bağyan onu saldırır, sardırır mı sandı? Şaşırmıştır da “İyi bir adam sandıydım, boynuzlu çapkın!” mı diyor? Bu tahminlerden ilgisiz başka bir şey mi vardı? Hasan dayım, kimse senin sözlerini, manilerini anımsamıyor. Sadece kendini biliyor, şunun kocası, şunların babası diyor. Yaşlandığında matıfladığını, yarı deli, yarı meczup bir şey olduğunu biliyor. Seni galiba yeterince korumadık. Oysa hemen her Anadolu köyündeki gibi, bizimkiler de “Delisi çok olan köy çok ileri gider,” derler. Oldu mu bu? Herkes senin birkaç manini bilmedikten sonra sen boşuna mı yarı deli oldun, boşuna mı bunadın? Boşuna mı döktün o ciğeri, ses özeklerini?

Olsun varsın. Senin gençliğin, yaşlılığın korumadığın aklınla birlikte bir akıl ve kültür dağarcığı oldu. Saçtın sözlerini. Unutulsa da olur. Gereken yine bir yerinden yumurtlar. Bulur söz formülünü. Duyduğuma göre Danacı Emin senin sesini teybe çekmiş, anlattırıp söyletmiş. Seninle birlikte ovada mal güderdik. Çobanlık arkadaşıydık. Çalışkan biri değildin, ama her harman yerinde değneğin ucuyla teker teker nohut teneleri ortaya çıkarır, onları küçük bir keseye ilkerdin. Sanki güttüğün mallarla birlikte beslenirmiş gibi. Bu benim için damlaya damlaya göl etme ilkesiydi. Bir tür verimlilik ve tutumluluktu.

***

Bir gün Yörük Hasan’ın boz eşeği sahibinden kaçmış. Semerine ilintilenmiş olan orak eşek koşarken kazara dönüp kendi sırtına saplanmış, hayvan kan kaybından ölmüş. Yörük Hasan’ın kendi de bunamıştı. Güzün selli, çamurlu, kırağılı bir gününde olasılıkla evinin ışığı sanarak 10 kilometre uzaklıktaki mermer şantiyesine doğru kendi kendine bıdırayalak, bıdırayalak yürümüş gitmiş. Ovada geceleyen bizim çocuklar, kardeşlerim korkup, anababamız geldi sanıp toparlanmışlar bile. Sonunda Dont Özü’nün ilerisinde, kesikte bacak ata ata bataklığa saplanıp kalmış. Taa karşı köy İncallılar’dan iki avcı görmüş de tanıyamamışlar, bizim köylüye haber vermişler.

O batağa saplanıştan sonra Yörük Hasan ancak bir iki ay sağ kalmış. Benim akrabalarım arasında da ona soydaş olanlar var. Bir yeğeni unutkanlığa yatkınmış. Bir keresinde bu yeğen Isboğlu’nun evine saman depmeye gitmiş. Hedefi ıskalamış, inip yürümeye devam, Başmuar’ı geçerken karısı farkına varıp şakamat lakabıyla “Voyn Şükürü!” diye ünnemiş: “Samanlık beride, beride.”

***

Hasan dayım, bir anıcığın çok ömür. Bir yayla evinde içkili olmuş olabilir, hep birlikte yiyip içme ve şakalaşmak için buluşmuşsunuz. Buna oralarda henk kurmak denir. Galiba arkadaşların sana oyun etmişler. Senin yiyeceğine müshil karıştırmışlar. Gece olmuş, kapı dipli, yani bir tür mekanizmayla kapalı, kilit gibi. Herkes yer yataklarında, uyur numarasındalar, ama gözleri sende. Bir süre sonra dertlinin ishali zor etmiş. Kıvranıyorsun, tırlak patlayacak. Tıkır tıkır karanlıkta kapı açmaya, bir yandan dostlarından destek almaya çalışıyorsun. Sert ve güçlü söylersen sıkışan ishal senin donuna dolacak, o yüzden usul usul isim fısıldıyorsun, sızlanıyorsun. Tıkıraştırma devam:

  • Süleemeeen, Süleemen!
  • Mıraaat, a Mırat!
    (Sessizlik ve kapı mandal mekanizma kurcalama sesleri…)
  • Süleemeeen, Süleemen!
  • Mıraaat, a Mırat!
    (…)

Ve sonunda: Hah, anacığını silktiğim! Kapıyı da açtım, donuma da sıçtım!

Birkaç manisini dizivereyim de belki anısına eğilen birine ek olur, katkı olur:

Çavış, çavış!
Gel bana danış.
Eskerden mi geliyon,
Sırım sikli çavış..

Ötten geliyor bi gartal
Bi ganadı yer yırtar
Bi ganadı gök yırtar
Buna Mamadali pelivanı derler
Otuz adam garnı yırtar..

Avradım avradım
Daşı deyneği kavradım
Ben değneği aldığımda
Neden kaçmadın, ay avradım!

Gemi gelir Aydın’dan
Karlı dağın ardından
Çoluk çocuk ne anlar
Gül memenin derdinden

Gemi gelir yanaşır
İçi dolu çamaşır
İstanbul’un kızları
İstemeden yanaşır

Combazı garefil dolu
Kesesinde saman yok!

Anılı, olaylı da olabilecek bir mini Yörük Hasan tekerlemesi:
“Gır gıdım gır gıdım
Önüne ot atarım
Ardına sap atarım”

Yörük Hasan dayımızdan miras bir cümlede kendisinin malı cin gibi ve hain ruhlu:
“Fineket geliyor benim mallar.”

Yörük Hasan’ın ani çıkarabileceği sağ kroşe ve parça etkili bomba cümleler var. Yörük Hasan’a özgüdür, basit ve kestirmedir, imzalı sözleri sayılır:

  • Tüyü boz, Trampayı boz! (Anlaşmayı bozuyorum.)
  • Senin götün kokuyor! (Rakibi anında yere serer. Karşı savunması çok güçtür. O andan sonra muhatabı şirretleşebilir.)

[16 Aralık 2013]

ETOBUR EVRİM UYGARLAŞMA

[16 Aralık 2013]

İnsan temelde diğer maymunlar yani primatlar gibi otobur bir hayvan. Tarihin bir yerinde hem ağaçtan indi/düştü, hem dişi eti tattı. Hepçil oldu. Tek eksiği belki de leşçil olmak. Her türlü hayvan kategorisi ve sınıfıyla rekabet ediyor.

Homo erectus sapiens etobur hale gelmeseydi yani maymun kalsaydı beyin kapasitesi gelişemezdi. Maymunlar kadar kavgacı ve saldırgan olurdu. Zekası nedeniyle insanın saldırganlığı daha tehlikeli. Bu tehlikeden ötürü insanoğlukızı sinyal verebilmek, birbirine sağlıklı uyaran verip alabilmek için tüy döktü, çıplak maymun oldu. (Desmond Morris bunu aynı isimli kitabında enine boyuna inceliyor. Yanılmıyorsam zoologtur, hala da sağ.) Ne diyordum, insan böylece bu haberleşme kapasitesiyle evrim tarlasında hızla gelişti. İnsan saldırganlığı -ileride uygarlaşmada en özel haline şiddet denilecek- kendine dahil aşırı tehlikeli olduğundan uygarlaşmaya yol açtı. Uyaran vermek, geri bildirim almak zorundayız. Demek, uygarlığımız, insan kültürü başlangıçta aslanlaşıp (veya kedileşip) etoburlaşarak ağaçlardan inişimizle viraj aldı. Midemiz hala etlerin sindiriminde zorlanıyor. Mide-barsak özgün olarak et için tasarlanmamış.

Uygarlığın, etoburluğun son evresini tartışma zamanı geldi. Ruhsal etoburluğa da bakmalı. İnsan olmanın bir özelliği de verili tanımlı olanla kısıtlanamaması. İnsan şudur, başka şey değildir demek ne kadar zor? Bu insan değil dediğimizde yalnızca şaşkınlık dozumuzu açık ediyoruz, insanlık namına birini insanlıktan dışlayamıyoruz. İnsan şimdiye kadar dışta tarihte ve içte iç dünyasında neler yaptı olduysa odur. Neler yapacak olabilecekse gene odur. İnsan olmayı sadece dün belirleyemez, dün yalnızca bir göstereçtir. Gelecek de belirler. Geleceğin insanı belirlemesi, insanı kendi imgeleminin belirlemesi anlamına da gelir. Kısıtı sınırı, öncelikle çağrışımları yani hayal gücüdür (imgelem gene).

Şimdiye kadar tarihte ve insan ruhunda, ne hayal edildiyse erinde gecinde gerçekleşti. Bu bir eğilim, adeta yavaş işleyen bir fizik yasası. Yeşil dünya, hayal ve tasarım gerçekleştiren bir gezegen. Aynı Tarkovski’nin Solaris’i gibi. Korkacaksak korkalım bundan -umutlanacaksak umutlanalım. Ne düşündüğümüze, neyden korktuğumuza, ne arzuladığımıza dikkat kesilelim. Korkunun bir anı aşan dozları, hele duyguyla dolu imge halindeki korkular, evren işçilerince arzu gibi işleme alınıyor. Evren düzenekleri Türkçe bilmez, duygu ve eylem bilir. Ayrıca hemen her dildeki olumsuzluk ekleri evren dilinde yok. Her tümce -meme -mama tarzındaki eklerinden soyulmuş sadeleşmiş içeriğiyle evren tarafından arzu mektubu dilekçesi olarak yorumlanır.

İnsanın bencilliği de evreni yarıp geçebilir -büyük intihara değin genişleyebilir. Maddi evren belki de bir iç elemanı, canlı cansız üyesi tarafından parçalanabilir, yok edilebilir. Bireyin, canlının özgeciliği yani fedakar, düşünceli, bütünleşik olma kapasitesi de evreni kuşatabilir. Herkes herkesi, her şey her şeyi etkiler; her birim ağ bütünleşiğidir. Her bir işi tek birey tek başına yapamaz ama olup yapanlar iyisiyle kötüsüyle kardeşimizdir, biz de bir parçasıyızdır. Her bir büyük ve küçük olayın. Bilerek de sorumluyuz; bilmeyerek, unutarak, bakmayarak da. Sorumluluk suç değil, büyük resme katılım anlamında. Kim elinden ve gönlünden ne geliyorsa onu yapsın. Bilse bilmese çorbacıdır.

EFELİK RUHU

Zeybek dinlemenin zevki, tutku haline gelişi.. Yalnızca bir nokta olan bireyin gücü, inadı, kendinden geçmişliği, gözükara oyunbozanlığı olarak milliyetçilik gibi. Bu haller içimde efeyi ve zeybek dinlemeyi bayraklaştırıyor.

Hemen baştan sululuğu ama.. Hayd’efem! (Sok veya tak artık şunu demeye gelir..)

Efe demek psikopat, sosyopat, antisosyal, adaleti zorla ve kendi eliyle sağlamaya kalkışan eşkıya demek. Hele bir kısmı çetesiymiş, suç örgütüymüş daha örgütlü. Kan ve adalet, kanlı adalet imgesi. Efe topluma ve toplum düzenine zararlı, ama aynı topluma efelik ve efelik ruhu gerekli. Toplumun yücelme, aşkınlık, coşku, hayal kurma, riske girmeden özdeşleşme işlerini tez elden, tek elden yerine getiriyor. Düzenin askıya alınması düzenin en ince oyunlarından biri ve toplum bunun için harcayacağı çocuğunu, efeyi kullanıyor. Sonradan türküsünü yakar, destanını yaratırsa efeyi liderler arasına alıyor, günah çıkartmış, af dilemiş oluyor. Zeybek, öldürülen efenin teşhirinin ruhsal düzeyde ve daha sonra yapılanı. Öldüğünden emin olunan efeye zarı zarı ağlanabilir.

“Efe bıçım” efe donunda, efe gibi davranan, efemsi kişi. Olasılıkla zamanında efelere de söylendi ama daha çok efe taklidi yapan külhanbeyi, zeroğlu, sert, kabadayı kişilere arkalarından söylenen, eleştiri ve hafifseme yollu sıfattır. Bu söylemdeki efe, efelenen ikiyüzlüye benziyor ama efelendiği ve arkasından bu sözü edenler de ikiyüzlü.

Çukur Çeylen’de Kaşlı Ahmet nam efe bıçım ama benim sonraki olgun oturaklı halini bildiğim bir ademoğlu var idi. Kaşlı A’mat 20-25 yaş arasında bir süre cezaevinde kalmış. O zaman dayısıyla cezaevinden mektuplaşıyormuş. O, dayıdan biraz para göndermesini istemiş. Dayısı göndermemiş veya yazıyla gönderemem demiş. A’mat sizi şöyle yaparım, böyle yaparım diye yattığı yerden tehdit etmiş. Dayısı mektupta cevaben “Dakılı köpek ürer,” demiş, yani kaale almamış. Kaşlı A’mat cezaevinden çıkar çıkmaz, eve gitmeden önce dayısının on tane atını tabancayla vurmuş, öldürmüş. Efelik kariyerini yakın akrabasından başlatmış.

O değil de, bu Egelilerin bol keseden “efe”, “efem” deyişleri benim kulağımı tırmalıyor. Hocam, beyim, kanka gibi içi boşalarak yaygınlaşma tehlikesi de içeriyor. Aşırı kullanım, gündelik kılma her şeyin içini boşaltacak. Böyle bir özel adlandırmanın değeri ve etkinliği aynı zamanda sürekli baş vurulmamasından, yalama edilmemesinden gelirdi.

Sevgi var, doğruluk var ama onlar hep sevgi ve doğruluk denilen yerde değil. Sonuçta ben Memet Efe değilim, Memet’im. Efeliğim çıkarsa zamanla ve olaylar bağlamında çıkar. Eskiler, evet, büyüklerine efem derlerdi, ben de tanığım. Bizim çağımızda efe efem abartıya, öykünmeye girer. Hatta paşa gibi, efendi gibi, “sakin ol şampiyon” gibi tam tersi anlamda kullanılır olmaya başlayabilir. Bütün rütbe ve sanlar zamanla veya içinin boşalmasıyla değer kaybına tabidir, hiçbiri kaçamaz.

Efelik ruhuna ben ilişkiler ve duygular dünyasında yer buluyorum, pek seçkin bir yer. Aşk ilişkilerinde iki kere ikinin hiç ettiğini kabul etmemek, iki kere ikiyi dört ettirmeye çabalamak kişiyi pratikte aşkın sevginin dışına düşürür. Aşk eylemi sertlikle, hep ve hiçle yürür. Aşk ilişkisinde Türkler için başlıca iki kutup vardır: Ağalık kutbu, Efelik kutbu. Bu ana kutupların arasına çıkar ve mantık yolu demeye gelmek üzere Yahudilik kutbunu sokan, kuramsal olarak aşk dışına atılmış olur. Düşünüyorum da, her gerçek ilişki, sevgi ilişkisi bir parça ideal pozisyonla bir parça da gerçel; çıkarmış, şüpheymiş, kullanmaymış, iktidarmış, vs insan halleriyle bezeli olur. Bu gerçel-ideal gerilimi insan olmanın bedensel ve ruhsal gerçeği.

Dedemin çağdaşı, 1909 – 1933 arasında yaşayıp Fethiye ile Elmalı arasında etkinlik göstermiş Sırrı Efemiz var. Kendisine türkü de yakılmış bir 20. yüzyıl efesidir. Kökeni Çerkes. Öyküsü Akdağ’ın kuzey eteklerindeki Seki’deki yayla evinde başlıyor. Marangozluğu ile ünlü Sırrı, ağa ve eşraftan Abalı sülalesinden komşu “Deli Saliha” ile bahçe sulama anlaşmazlığı sonucu, onların ahırlarından iki develerini keserek efeliğe başlamış. Sonradan bir dörtlü çete oluşturmuş. Jandarma aramasında Seyil Dont’ta bir jandarmayı vurmuş. Rodos’a kaçmayı kafasına koymuşken Düdenköy’de yakalanıp Elmalı Cezaevi’ne kapatılmış. Orada cezaevciler onu sağ komak istememişler. Kum torbalarıyla darp izi bırakmadan öldürüp “İntihar etti” demişler. Talimatla başı kesilip başı Seki ve Kemer’de teşhir edilmiş. Sevdası da var, sevdalısı Zeynep’ten bir çocuğu olmuş.

Seki’ye yakın olan Çukur Çeylen köyümüzden Kaşlı Ahmeti/A’madı kopil efe iken Sırrı Efe’nin dost çevresine katılmış. Sırrı Efe’nin başka bir kızı, annemin ilkokul arkadaşı olmuş. Büyük aşkı Zeynep’ten değil, Ma’tıp (Mehtap) denilen bir kadından ve adı Alive (Aliva). Efe’ye bizim yörede eksiksiz sesletimiyle Sırrı demezler, “Sırı Efe” derler, yöresel türkü okuyuşlarda buna dikkat edenler vardır. Hakkında internetten buldurulabilecek İlhan Kurt’a ait “Beşkazalı Sırrı Efe” diye bir tarih-inceleme kitabı var.

Kaşlı Ahmet’in oğlu Celil’den bazı öykülerini dinledim. Bir öykücükte ana kahraman Sırrı Efe değil Ahmet Onbaşı. Sırrı Efe bir gün Kaşlı’nın yanına ziyarete geliyor. Yiyip içtiklerinde Kaşlı Sırı’ya yatak ettiriyor. Adam yattıktan sonra Ahmet Onbaşı atla 70 km tepip uzaklardaki bir hasmıyla kapışıyor veya efeliğini yapıp geliyor. Sanırım kimseyi öldürmedi, yoksa bir şekilde ortaya çıkardı. Ertesi sabah jandarma sorgusunda Kaşlı Sırrı Efe’yi tanık gösteriyor, şüpheli şahıs olmaktan kurtuluyor. Sırrı anlıyor dalgayı, “Ben o kadar nam yaptım ama bu numara aklıma gelmezdi, sen benden üstünmüşün, ver elini öpeyim,” diyor. Çok uyanıkmış Kaşlı Ahmet dayımız.

Köyümüzün bir başka uzantısı olan İncealiler (İncallılar) köyü/mahallesinin de 1970’lerde namlı bir efesi vardı: Durmuş İnce. Seveni olduğu kadar sevmeyeni de çok. Jandarma ve polisin değişmez şüphelisi.. Fethiye’de banka mı soyuldu, yaylada adam mı öldürüldü, bir kişi kolu bacağı kırılana kadar mı dövüldü, her olayda Durmuş İnce içeri alınır, gerisine sonradan bakılırmış.

Gazeteci Abdi İpekçi öldürüldüğünde, emniyetin “Bu işi kim yapar?” sorusu, olağan şüpheli Durmuş İnce’yi akla getirmiş, yine tutuklanmış ve gazetelere çıkmış (Milliyet, 9 şubat 1979). Durmuş İnce’nin telefonla ceza avukatına ulaşmasıyla avukat İçişleri Bakanlığı’na telgraf çekip, Durmuş İnce’nin siyasi görüşünü (sol), Abdi İpekçi’ye sevgisini belirtmiş. Sonra Durmuş İnce aklanmış vs. Yaşamının son zamanlarında Fethiye’de otel işletirmiş.

Hafif içeriye Denizli Tavas’tan öğrendiğim çağdaş efe özetine geçeyim. Torununun kızını tanıdığım, iki bacakta iki bıçak taşır bir Tavas efesi; Çizmeli Efe. Galiba çizmelerinde bıçak koyma veya saklama yerleri var. Herkes ondan çekinirmiş. Genç yaşta içkiden, doğrusu ispirto içmekten ciğerlerini çürütmüş. Bazı hasımlarını öldürmüş. Öldürülmesi için pusu kurulmuş. Bıçakladığı çok adam var, pek tüfek ve tabanca kullanmazmış. Öldürdüğü kişilerden biri yaka silkilen adammış. Teslim olmaya gittiğinde karakolda salıverilmiş. “Sen toz ol. Duymadık, kimin öldürdüğünü bilmiyoruz.” Kumarı varmış ama sadece zar atarmış. Çökmesi öldürülmekten değil, içkiden. Asabi olduğundan gelinini dövdüğü gibi evi de dağıtırmış. Efe olmayan dedemin huydaşı oluyor. Sonunda dağda ölmek üzere can çekişirken oğlu bulup sırtında aşağı köye getirmiş. Öldüğünde akciğerleri ufak bir el kadarcık ve köpük topağı gibiymiş.

Dipnotlar, çözümlemeler:

Ağalık, verme vericilik ruhu. Ağalıkta da bir yürek var. Efelik ise alma, vurma, öfke ruhu. Uzaktan kavram bağlantıları ağalık-sevgi-tasavvuf, efelik-güç gösterisi-yoga. Sırrı ile Kaşlı’nın efeliğe başlangıçları çok benzer. Kaşlı’nın efeliği ölmüş veya gündelik hayata karışmış, yaşlılığını gördüm. Sırrı’nın kendisi ölmüş, efeliği kalmış, o yüzden eşitlerse de onun namı yürümüş. Belki Kaşlı için emekli gladyatör diyebiliriz.

Kaşlı’nın ve Sırrı’nın birden fazla eşi yavuklusu var. Şövalyemsi, bir hanımın sözcüsü gibi değiller. Bu bakımdan yürekli ve açık sözlüler kendileri için konuşuyorlar. Psikolojik unsurlardan egodan da çok id’in, altbenin, içbenin temsilcileri. Aşk kutuplarına hariçten sokulan dalkavuk, ağa ve efenin ikisinden de farklı. Sanki Yahudiye, gündelik çıkarların adamının ilişkilerdeki haline benziyor. Nüfus olarak en çok Yahudiler varız piyasada. Ağa da efe de az.

Bir konu daha. Efe bireysel veya ilişkisel yaşam ile toplumsal siyasi yaşamın kavşağı.. Bireyin kızgın yağdaki hamsi gibi birden kalabalığın, tarihin sahnesine fırlaması. O bakımdan bir Osmanlı paşası olduğu halde Atatürk bir efedir, kallavi. Elbette çapı ve devlet kuruculuğu nedeniyle tipik bir efede sakil duran entrika ve politika özelliklerine de sahiptir.

Tabii efede bir sınıf tutma ve ezilen temsilciliği beliriyor. Şu var ki, tipik efe adalet için yanıyor, kendini yakıyor. Yalnızca işaret fişeği oluyor, sonra top toplumdadır. Efenin örgütçülüğü bir yere kadar. Veya örgütçülüğü daha çok ulaştığı gönüllerde ve yüreklerde. Derin devlet gibi, derin örgütleyici. O yüzden toplumun bu tip referanslara, özdeşleşilecek, yürek ve enerji sağlayacak simgelere gereksinimi var. Onu toplumca öldürdüğümüz halde yok olmuyor. Topluma en çok bu psikopat toplumdışı tayfası hizmet etmiş, yaramış oluyor. Keçileri kendi içlerinde bütün ve canlı kılıyorlar, keçiler kaçmıyor.

Sadece Atatürk ve Che Guevara mı; Peker de öyle, Deniz Gezmiş, İbrahim Kaypakkaya da öyle. Kimse örneği olduğu ruh ve insan modelinin saf hali, başka hiçbir şey olmayanı zorunluluğunda değil. Biz gözle ve yürekle ayıklayacağız. Burada sol örgütçüler aynı anda hem efe, hem sırasında kullanılmak üzere yeni toplum mayası. Efsaneler olmadan kalabalıklar yürümez, ilerleyemez. Heyecanlandırmayan her din ve tanrı ölür. Olmadı topluma hormonlu, yapay önder ve efsaneler mitler pompalanır, servis edilir. Ona da dikkat etmek gerekir. Nerede can, gerçek can var, nerede gerçeklik var.. Yine de sanırım gerçek aşk, yapay aşk bir yerden sonra aynı kaldıraçtırlar, işlevi olan vardır, gerçektir.

Aydın insan ne kalabalıkların yerine geçebilir, tarih yazabilir ne efelik taslayabilir. Aydın insan baykuş gibi bakar, bakar, derini görebilişiyle şeylerin işine yarar. Mimar imgelemine sahiptir, yeni yapının iskelesini kurucu olur.. Aydının kendini zindanlarda çürütmesi kendi tercihidir, ama asıl görevi o değildir. Efenin sağladığı yüreğin yanına, kullanılabilir beyin biriktirmektir. Yedek beyin, dondurulmuş çekirdek beyin. Yeni toplumun gizli anayasası, nizamnamesi. Türkiye’deki asıl gariplik aydınların pek çok durumda efeliğe zorlanması veya soyunmasıdır. Gözümüz aç, enerjimiz çok, ne yapalım!