ZİYARET DÜŞÜ

[3 Nisan 2013]

Motosikletle bir yerden Mustafa’ya bir şey götürüyorum, veya ondan bir şey alacağım. Galiba motorda arkamda bir kızı da oraya taşıdım. Mustafalara varıyorum, iki katlı bir dairede oturuyorlarmış. Vardığımda vakit biraz geç olmuş. Evde yatma toparlanmaları var. Konukseverler, ama alışkın olduğum şekilde gösteremiyorlar. Ben utanmayla karışık özenle içeri girip üst kata çıkıyor, alacağım veya bırakacağım şey neyse onu hallediyorum. Evde bir sürü kişi varmış. Adeta yataklar, divanlar dolmuş. Ayrıca birkaç kişiye yere döşekler serilmiş, oraya kıvrılıyorlar, aralarından geçip dışarı çıkmak üzere aşağı kata iniyorum.

Aşağı kat şaşırtıcı şekilde daha boş, sanki sadece Mustafa’ya ayrılmış. Eşyası da az, adeta yok. Mustafa koca salon gibi yekpare katta belki bir yer şiltesi üzerinde. Sandalye var, yastığı arkasına alıp uzandığı yerden gazete okuyormuş. Artık o da kendinden geçmek üzere. Sessizce ‘Mustafa!’ diye seslenmeye çalışıyorum, o zamancık uyumuş. Gazete yana sıyrılmış. Dikkatimi çekiyor. Mustafa’nın yüzü yaz bekarı veya haham gibi koyu, uzun, kıvırcık sakalla kaplı. Yüzü orijinal yuvarlaklığında değil, çene köşesi belirginleşmiş, daha kemikli ve zayıf bir suratı olmuş. Konuşamadan ev dışına çıkıyorum.

Dışarıda biri esmer/kumral, biri sarışınca iki kız motora hazırlanmama eşlik ediyorlar. Biri oraya getirdiğim kız, biri de Mustafalarda kalan bir konuk olabilir. Montumu giyiyorum, çizmemi, diğer motor hazırlıklarını tamamlamaya çalışıyorum. Kızlar çok ilgili. Sarışın olanın hevesli olduğunu fark edip, ‘istersen seni bir tur gezdirebilirim,’ diye daha da iştahlandırıyorum. Galiba onlar orada kalıyor, yola tek başıma dönüyorum.

Dönüşte kahve gibi bir yere dalıyorum, konaklama gibi. İçeride yoğun bir kalabalık var. Gene gece. Bir platform üstünde yığılmış grup, bir de daha zeminde sandalye ve masalarda insanlar. Ben zemine ekleniyorum. İçeride bozguncu veya psikopat bir grup var, ortam gerilimli. Her an kavga başlatacak gibiler. Platform üstündekilerden biri, belediye başkanı gibi, sorumlu, ortam sahibi gibi biri kalkıp geliyor. Bozguncu grubun karşısına dikiliyor. Biraz bekledikten sonra ‘Ne yapalım, sizinle, içinizden biriyle dans edebilirim,’ diyor. Beter bir rezaleti önlemek için söylüyor bunu. Aşağılanmayı göze alıp sindirdiği anlaşılıyor. Kara grup yatışıp dağılıyor. Adam yorgun şekilde kalakalıyor. Adama, sanki bana hizmet etmiş gibi minnet duyuyorum. Ona teşekkür etme veya diğerleri adına özür dileme ihtiyacı ile bir şeyler söylüyorum. O sırada gözlerim yaşarıyor.

Çingeneler ve GATLİF – Yalçın Savuran

[Yalçın Savuran seminerinden serbest notlardır.]

İsfahanlı Hamza ve Firdevsi’de geçen bir çingene kökeni meseli varmış: Behram Gur’un yasası: “Yarı gün çalış yarı gün ye iç eğlen.” İran’a çalgıcı lazım oluyor. Hint kralına on iki bin çalgıcı göndermesi için mektup yazıyor.. Jadlardan Cengariler gönderiliyor. Bunlar yerleşmiyorlar. Ekme biçme yok. Çünkü onlara hayvan verilse kesip yiyorlar, tohumluk verilse ekmeden pişirip yiyorlar. Hindistan göçleri. Atila orduları. Istvan Szabo filmlerinde de var. Talan yoksulluk kıtlık oluyor. Hazar Denizi’ne hareketlenme oluyor. 9-12. yy.da ikinci dalga. Pen lehçesi. Romlar Anadolu’dan geçerek gidenler.. Üç büyük Çingene oymağı Rom, Lom, Dom. (Veya zaman içinde aynı sözcüğün değişimleri : DOM, sonra LOM, sonra ROM)

Çingene bayrağında Mavi-Yeşil-Tekerlek var: “Üstte gök, altta yer, biz özgür” gibi.

Mora yarımadası çingene sözcüğü etimolojisinde bir yere sahip, orada bir mekanın adı.

Avrupa’da yedi yıllık yerleşme/dolaşım beratı istiyorlar; karşılık ödeyeceklermiş. Başlarına bir kont atayan Sigismund. Çingeneler beratın damgasının taklidini yapıyorlar, böylece süreyi sınırsızca uzatıyorlar. At yetiştiriyorlar. Osmanlı sınırlarında normal tebaalar. Orduda 66 bin çingene varmış. Silah yapımı, deri, lağım, at yetiştirme. Kırkkilise (Kırklareli) çingene sancağıymış.

IV. Murat çingeneler at binmesin, gezmesin (yerleşsinler) diyor. Başlarına sorumlu olarak Çeribaşı atanması bu dönemden. Çeribaşı elli aileden sorumlu. Zengin olacak. Çingene vergisinin toplanmasından sorumlu. Tophane’de yakın zamanda da çeribaşı varmış. Türkiye çingene temsilcisi bir gadjo. Çingene değil ama çingenelere çok meraklı. Kendileri de ‘O bilir,’ diyorlar. Dünyada Roman deniyor. Soylulaştırma eylemleri. Terimler de öyle. Çingeneyi aşağılamadan dersen eski adı da tamamdır.

Fransa’da nerede görülürse görülsün çingene sınırdışı yasası varmış. 500 yıl sonra bile, Sarkozy’nin çingene yasa tasarısı aynı ruh ve biçimde. Katliamsız görece barışlı yaşadıkları yer Eflak Boğdan. Prenslikler bunlar. Manastırlara grup olarak bağışlanıyor. Manastır sınırları içinde yaşayarak korunuyorlar. Alınıp satılma olayları. Çingeneler çocuk kaçırır derler. Tersine devşirme toplamaları sırasında Hıristiyan aileler çingene çocuğu çalıp yeniçeriye kendi çocuğuymuş gibi veriyormuş.

Döngüsel geziyorlar. Rotaları var. Balat’a Fatih Sultan Mehmet yerleştirmiş. Ayı yetiştirenler, atçılar, oyuncular. Lonca mahallesinden çıkartılacaklar. Tarihten koparılacak. Lonca mahallesinin en eski sakinleri.

Yeryüzüne yakın olmak isterler. Öte yandan grupta, kalabalıkta her çingene reisi üstte oturmak ister. Kast sisteminden. O bakımdan apartman yaşamına uygun değiller. Temizlikleri farklı. Gadjo dilo onlara göre kirli. Onlarda bedenin üstü ile altı ayrı ayrı temizlenecek. Adet, lohusa döneminde kadın hiç bir eşyaya dokunmuyor. Kocayınca kadın ihtiyar heyeti veya kriz masası toplantısına katılabilir oluyor. Ölünce çingenenin eşyası kullanılmaz imha edilir. Eşya onun kendi ruhunu taşıyor. Ruh öteye gitmeli. İngiltere’de gacoya (yabancı erkek) ölen çingenenin karavanı satılabiliyor. Coğrafyaya göre eklenen adetler var. Osmanlı dönemin devşirmelerinde, çocuk alınınca kapıya çarpı işareti konuyormuş. Horoz kesme ve kanını kapıya çarpı çekmeyi aklına getiren Basil diye biri çıkıyor. Aziz Basil günü onun anısına horoz kesiliyor. 

Dr. Ritter Nazi Almanyası’nda ırk geliştirme ile uğraşıyor. Melezleri belirliyorlar. Ari olmayanlar toptan ilkeller. Toplama kampları. Sırbistan tam itaatle ülkeyi temizleyip sıfır çingene bırakıyor. Temizleniyor. Yaralı ölü asker karşılığı çingene kıyımı. 50 – 100: Her yaralanan Alman askerine karşılık 50 çingene öldürülüyor, her ölen Alman askerine karşılık 100. Para Yahudi’de var. Nazi vs Yahudi filmi ondan ötürü daha çok veya sık yapılıyor. 

Gatlif’in babası Cezayirli, anası çingene. Samiriye. Çocuk ve gençliğinde ufak suçlar işliyor. Islahevinde kalıyor. O zamanlar en iyi sinema salonlarında ısınıyor. Oyuncu kursuna gidiyor. Latcho drom: Güzel yolculuk. Saat anlamsız. Yarı belgesel onun filmleri. Kamerayı görünmez şekilde saklamıyor. Oyuncu kameraya bile baksa olur, tamam. Ölümde gözlere konan gümüş/demir para. Sandalcı öbür dünyaya taşısın götürsün diye. Hades yolculuğu için, ölenin ruhu iletilsin. Kaza, geri dönme (örneğin hortlama) olmasın diye.

YURT YEMEKLERİ

Hey günler.

1980’lerin sonları. Edirnekapı Öğrenci yurdunda eğleşiyoruz. Odamda benden başka bir amatör tiyatrocu basın yayıncı, bir amatör filozof hukukçu, bir komünist hukukçu (aynı zamanda part-time öğretmen), bir pazarlamacı imami, bir top tepikçi mimar (kendini büyük sorunlardan soyutlamış). Yan koğuşta ise memleket havalarını koklatan, yöre ağzını kaybetmemiş, başka türlü konuşamayan Burdurlu veteriner İboDaban.

Birimizin erkek kardeşi geldi, yurtta kaçak kalıyor. Olsa olsa abisiyle koyun koyuna. Çocuk istediği kadar okuyamamış. İş bulursa buluyor, çoğu zaman iş arıyor. Hatta o sıralar bazı geceler, gecenin on biri gibi yurtta bir duyurudur, hazırlanmadır gidiyor.. Öğrenciler ameleye giden kadınlar gibi toplaşıp, bir araca doluşup sabaha yakın kaç saatliğine konfeksiyona geçici işlere gidiyor. Bu kardeşimiz de fırsat kolluyor, zaman dolduruyor, barınabildiği kadar barınacak, iş bulursa o da doluşacak.

Akşamları Edirnekapı öğrenci yemekhanesinde az denebilir ücretle yemek verilirdi. Yemek bedava değildi. Mercimek yerine nohut yahut erimekten uçmaya yüz tutmuş ıspanak seçme şansın vardı. Kesemize göre sıraya girip yemek alırdık. Sıraya girmek askeri toplum, baskı altında yaşamak demektir. Kimlik kontrolü sıklığı da askerlik, on iki eylül sonrası göstergedir. İyi, o baskılar altındayken yasadışı ufak bir iş çevirebilmişiz, Metin’in kardeşi sürekli konuğumuz var. O da sıraya girer de, yemek ne kadar, ne ısmarlardı aklımda kalmamış. Ben ekmeğini anımsıyorum. Her akşam bir bütün ekmek alır, onu yemeğin yanında her seferinde bitirirdi. Yemek doymasının ana unsuru değil, paravanıydı. Ekmeği ıslatıp yutmayı kolaylaştıran su benzeri bir şey. Ne yapsın? Umarım çektiği zorluklar gönlünü karartmamış da açmıştır.

Yeme konusunda benim ünüm ise o dörtgen kahvaltılık reçel ve yağ kutucuklarını maksimum verimle kullanmaktı. Ne kadar ekmek yiyeceksem, ekmeğin ve kahvaltının sonuna kadar hiçbir kutucuğum ne erken biterdi, ne geç. Hepsi aynı anda senfoni gibi sonlanırdı. Bunu dikkatlere sunansa Ömer ve Metin’e konuk-akraba gelen üçüncü bir Ankara yurttaşı Nazif. Tutumlulukta çağ atlamışım, Nazif kendi yoksulluklarını bir tür bolluk görmeye başlamış. (25 eylül 2013)

SARTRE – VARLIK VE HİÇLİK

[Alıntı yazısı derlemek keyfe kalmış bir şeydir. Yalnız konu Sartre’ın Varlık ve Hiçlik’i olunca hem bütünüyle kitaba, hem seçkilerine çok büyük önem atfediyorum.]

Varolanı açığa çıkaran görünmeler ne içerinindir ne dışarının, hepsi de eşdeğerdir, hepsi de başka görünmelere gönderir ve hiçbiri ayrıcalıklı değildir.

Aynı anda saklıgücün [puissance] ve edimin ikiliği de ortadan kalkacaktır. Her şey edim halindedir.

Ama,kesin olarak diyebiliriz ki, dizinin nedeni olarak öz, görünmelerin arasındaki bağlantıdan başka bir şey değildir, yani kendisi de bir görünmedir.

Böylece bilginin varlığı, bilgi tarafından ölçülemez, ‘percipi’ tarafından kapsanmaz.

Şu halde bir felsefenin birinci adımı, şeyleri bilinçten def etmek ve onunla dünya arasındaki gerçek ilişkiyi yeniden kurmak, yani, bilincin, dünyayı konumlandıran bilinç olduğunu göstermektir.

Kendinin bilinci çift değildir. Eğer sonsuz gerileyişten sakınmak istiyorsak, kendinin bilincinin, kendinden kendine doğru dolaysız ve bilişsel olmayan [non-cognitif] bir münasebet olması gerekir.

Şu tabakanın içinde duran sigaraları saysam, o sigara grubunun nesnel bir özelliğinin açığa çıktığı izlenimini edinirim: sigaralar on iki tanedir.

Yine de bir döngü yoktur burada, ya da denebilir ki, “döngüsel halde” varolmak bilincin doğasıdır. Bu da şu terimlerle ifade dilebilir: her bilinçli varoluş, varolmak bilinci olarak varolur. Bilincin ilk bilincinin neden konumsal [positionnelle] olmadığını şimdi anlıyoruz: bilincin bilinci, bilinci olduğu bilinçle bir ve aynıdır. Kendini bir çırpıda algı bilinci ve algı olarak belirler.

Haz [plaisire]-mantıksal açıdan bile- haz bilincinden ayrılamaz. (…) Haz, haz bilincinden “önce” varolamaz -gücüllük [virtulalite] yada saklıgüç [puissance] formu altında bile. Saklıgüç halindeki bir haz, saklıgüç halinde olma(nın) bilinc(i) dışında varolmayacaktır, bilinç gücüllükleri [virtualite] yalnızca gücüllüklerin [virtulalite] bilinci olarak vardır.

Nasıl ki önce bir bilinç, sonra da, bu bilincin, renklendirilen bir su gibi “haz almayı” kabul etmesi yoksa, önce (bilinçsiz yada psikolojik) bir haz sonra bu hazzın bilinçli olma niteliğini bir ışık demeti gibi kabul etmesi de yoktur.

Bilinçten önce olduğu düşünülebilecek tek şey bir varlık doluluğudur ve bu varlık doluluğunun hiçbir öğesi, varolmayan bir bilince göndermede bulunamaz.

Bilinç hiçlikten öncedir ve “kendini” varlıktan “devşirir”. {Bu hiçbir şekilde, bilincin kendi varlığının temeli olduğu anlamına gelmez. Tam tersine, daha ileride göreceğimiz gibi, bilincin varlığının eksiksiz bir olumsallığı vardır. Yalnızca göstermek istiyoruz ki, 1) hiçbirşey bilincin nedeni değildir; 2) bilinç kendi varlık/olmak tarzının nedenidir.}

Gerçekten de, eğer bir şeyden “gelmesi” mümkün olsaydı, bilinç nereden “gelirdi”? Bilinçaltının ya da fizyolojik olanın belirsizliklerinden.

Ve mutlak, hiçbir şekilde bu deneyime görece değildir, çünkü kendisi bu deneyimdir. Bu yüzden tözsel olmayan bir mutlaktır.

Bilincin hiçbir tözsel yanı yoktur, o salt bir “görünüş”tür; şu anlamda ki, ancak kendine göründüğü ölçüde varolur.

Şu halde bilinen, bilginin içinde kaybolup gidemediği ölçüde, ona bir varlık payı bırakmak gerekir.

Dolayısıyla şu seçenekler belirmektedir: ya kendi varlığım içinde edilgin değilim, o zaman ilk başta kaynağı olmamış bile olsam etkilenişlerimin [affections] temeli haline gelirim -ya da varoluşuma varıncaya kadar edilginlikle malülümdür, varlığım dışarıdan edinilmiş bir varlıktır ve o zaman da her şey hiçliğin içine yuvarlanır.

Algıda, bilgi de baştan sona etkinliktir, kendiliğindenliktir[spontaneite]. Tam da salt kendiliğindenlik olduğu için, hiçbirşey onu alt edemeyeceği için, bilinç hiçbir şeye etkiyemez.

Nitekim, nesnenin varlığı salt bir varlık-olmayandır. Nesne bir eksiklik [manque] olarak tanımlanır. Nesne kendini saklayandır, ilke olarak hiçbir zaman verilmeyecek olandır, birbirini izleyen elden kaçan profiller halinde kendini sunandır.

Bilinç,kendi varlığı içinde varlığı kendisi için soru olan ve de bu varlık kendinden başka bir varlığı kapsadığı ölçüde soru olan bir varlıktır.

Tanrı’nın vermiş olduğu varsayıldığından, varlık hep belli bir edilginlikle lekelenmiş gibi görünüyordu.

Kısacası, kendinde-varlık, yaratılmış bile olsaydı, yaratma aracılığıyla açıklanamazdı, çünkü kendinde-varlık varlığını yaratılışın ötesinde sahiplenmektedir. Bu “varlık yaratılmamıştır” demekle aynı şeydir. Ama buradan varlığın kendi kendisini yarattığı sonucu da çıkarılmamalıdır, çünkü o zaman da onun kendinden önce olduğunu varsaymak gerekir. Varlık, bilincin olduğu tarzda kendi kendinin nedeni olamaz. Varlık kendi’dir. Bunun anlamı onun ne etkinlik ne de edilginlik olduğudur.

Varlık yoğun olumluluktur [plein positivite]. Dolayısıyla başkalık nedir bilmez: kendini, bir başka varlıktan başka olarak asla ortaya koymaz; başkası ile hiçbir bağ taşıyamaz. Varlık, sınırlandırılmamış bir biçimde kendisidir ve kendisi olmakla kendini tüketir.

Ya da en azından şu denebilir: varlığın artık varolmayan olarak bilincine ancak bilinç varabilir, çünkü bilinç tam da zamansaldır. Ama kendisi daha önce olduğu yerde bir eksiklik olarak varolmamaktadır, varlığın yoğun olumluluğu kendi yıkıntısı üzerinde yeniden biçimlenmiştir. Varlık vardı, şimdi ise başka varlıklar var: hepsi bu.

Mümkün olma, kendi-içine ait bir yapıdır, yani varlığın öteki bölgesine aittir. Kendinde-varlık, asla mümkün de, imkansız da değildir, o vardır.

Yaratılmamış, varlık nedeni bulunmayan, bir başka varlıkla hiçbir bağı bulunmayan kendinde-varlık, ebediyyen fazladandır.

Varlık bölgelerinin ilişkisi ilksel bir fışkırmadır ve bu da varlıkların bizatihi yapısının parçasıdır.

Her soruda, sorguladığımız bir varlık karşısında bulunuruz. Dolayısıyla her soru, sorgulayan bir varlık ile sorgulanan bir varlığı varsayar.

Böylelikle, olumsuzlama yargılayıcı edimin “ucunda” olacak, ama buna karşılık varlığın “içinde” olmayacaktır. Olumsuzlama, iki yoğun gerçeklik arasında sıkışmış bir gerçekdışı gibidir ve bu iki gerçeklik de onu talep etmez: olumsuzlama konusunda sorgulanan kendinde-varlık bizi yargıya gönderir, çünkü o, olduğundan başka değildir -ve baştan sona psişik olumluluk olan yargı da varlığa gönderir, çünkü varlığı ilgilendiren ve dolayısıyla aşkın olan bir olumsuzlamayı formülleştirir.

Dolayısıyla olumsuzlamanın bir insan-dünya münasebetinin ilksel fonu üzerinde belirdiğini yadsımak beyhude olur; dünya kendi varlık-olmayanlarını, onları daha önceden birtakım imkanlar halinde ortaya koymamış olana göstermez.

Eğer karbüratörü sorguluyorsam, bu, karbüratörde “hiçbir şey olmamasını” da mümkün gördüğüm içindir.

Nitekim, varlığın karşısındaki insan davranışları ile insanın Hiçlik karşısındaki davranışları arasında, gerçekten de belli bir paralellik saptadık; ve hemen ardından, varlık ile varlık-olmayan, ışık ile gölgenin oldukları tarzda, gerçeğin iki tamamlayıcı bileşeni gibi düşünmenin çekimine kapıldık.

Öz, Varlığa kıyasla her ne kadar dolaylanmış görünse de, öz yine de asıl kökendir. Varlık kendi temeline döner; Varlık Özde kendi kendisinin ötesine geçer.

Gerçekten de, hiçlik kendi kendisiyle yalın özdeşlik, eksiksiz boşluk, belirlenimsizlik ve içeriksizlik değil midir? Şu halde salt varlık ve salt hiçlik aynı şeydir. (…) Bu da, somut olarak, “gökyüzünde ve yeryüzünde, varlık ve hiçliği kendinde içermeyen hiçbir şey yoktur.” anlamına gelir.

Ne var ki, varlık-olmayan varlığın karşıtı [contraire] değil, çelişiğidir [contradictoire]. Bu da, hiçliğin mantıksal olarak varlıktan sonra gelmesini gerektirir, çünkü hiçlik önce ortaya konmuş, sonra yadsınmış olan varlıktır.

“Hiçbirşey bilmiyorum”; ve bu “hiçbir şey”, onun sorgulandığı olguların bütününü içerir. Sokrates bile, ünlü “Hiçbir şey bilmediğimi biliyorum” tümcesindeki o hiçbir şey ile, kesin bir şekilde Hakikat olarak düşünülen varlığın tümüne işaret etmektedir.

İşte böylece hiçlik, varlığı dört bir yandan kuşatırken, aynı anda da varlıktan kovulmuş olur; işte böylece hiçlik, dünyanın konturlarını oluşturan olarak kendisini sunar. Bu çözüm, bizi tatmin edebilir mi?

Hiçlik, eğer varlık olarak taşınmıyorsa hiçlik olarak dağılıp gider, ve yeniden varlıkla karşı karşıya kalırız. Hiçlik, kendini ancak varlık fonu üzerinde hiçleyebilir: eğer hiçlik verilebiliyorsa, bu, varlıktan ne önce ne sonradır, ne de hiçlik genel bir tarzda varlığın dışında verilir, varlığın bizatihi bağrında, yüreğinde, bir kurtçuk gibi ortaya çıkar.

Hiçliğin dünyaya gelmesine aracılık eden varlık, öyle bir varlıktır ki, varlığı içinde kendi varlığının hiçliği soru konusu olur: Hiçliğin dünyaya gelmesine aracılık eden varlık kendi öz hiçliği olmak zorundadır.

Şu halde her türlü psişik hiçleme süreci, hemen önceki psişik geçmiş ile şimdiki zaman arasında bir kopuş gerektirir. Bu kopuş da hiçliktir işte.

Özgürlük, kendi hiçliğini ifraz ederek kendi geçmişini oyundışı bırakan insan varlığıdır.

Bu soruya hemen bir yanıt getirebiliriz: insan, özgürlüğünün bilincine içdaralması içinde varır; ya da başka bir deyişle, içdaralması, varlık bilinci olarak özgürlüğün varlık kipidir, içdaralması içindedir ki özgürlük kendi varlığında kendisi için sorundur.

Baş dönmesi uçuruma düşmekten değil de kendimi oraya fırlatmaktan korktuğum ölçüde içdaralmasıdır.

Bu bağlamda korku ve içdaralması birbirlerini dışlarlar, çünkü korkmak, aşkın olanın üzerine düşünülmeden kavranması, içdaralması ise kendinin düşünümsel kavranışıdır; biri ötekinin yok olmasından doğar ve biraz önce değinmiş olduğum durumdaki olağan süreç, birinden ötekine sürekli bir geçiştir.

Ama bu münasebetin bağrına hiçlik sızmıştır: ben olacağım kişi değilim. Öncelikle, zaman beni ondan ayırdığı için değilim. Sonra, şimdi olduğum şey, olacağım şeyin temeli olmadığı için değilim. Nihayet, hiçbir güncel varolan benim olacağım şeyi kesin bir şekilde belirleyemeyeceği için değilim. Yine de, daha şimdiden olacağım şey olmamdan ötürü (aksi takdirde şu ya da bu olmak beni ilgilendirmeyecektir), ben, olacağım kişi olmamak kipinde olan kişiyim.

Uçuruma yaklaşıyorum ve bakışlarımın onun dibinde aradığı benim. O andan itibaren kendi imkanlarımla oynarım.

(…)düşmekten duyduğum dehşet nasıl ki düşmekten sakınmak üzere beni belirleyemiyorsa, bu saiklerin intihar üretmesi de mümkün değildir. Genelde içdaralmasını kararsızlığa dönüştürerek ona son veren şey, işte bu karşıt-içdaralmasıdır.

Nitekim içdaralması bir mümkün olanın benim tarafımdan mümkün olarak kabul edilmesidir; yani bilincin kendi özünden hiçlik aracılığıyla kopmuş olduğunu ya da gelecekten bizatihi kendi özgürlüğüyle ayrılmış olduğunu fark ettiği anda içdaralması oluşur.

Eylem halindeki insanın bilinci, üzerine düşünülmemiş bir bilinçtir. Eylem halindeki insanın bilinci, bir şeyin bilincidir ve bilince kendini keşfettiren aşkından da özel bir doğaya sahiptir: bu dünyanın bir gereklilik yapısıdır [structure d’exigence] ve dünya da bu yapıda karşılıklı olarak bileşik araçlarla kurulan münasebetleri keşfeder.

Bundan çıkan sonuç da şudur: özgürlüğüm değerlerin biricik temelidir ve hiçbir şey, kesinlikle hiçbir şey şu ya da bu değeri, şu ya da bu değerler dizgesini benimsememi doğrulamaz. Değerlerin varolmalarına aracılık eden varlık olduğum sürece ben doğrulanamaz olanım. Ve özgürlüğüm, değerlerin temelsiz temeli olmaktan ötürü içdaralması içindedir.

Bundan anlaşılması gereken şey şudur: kaçmak istediğim şeyi zorunlu olarak, durmadan beraberimde taşımam gerekir, ama aynı zamanda da kendisinden kaçabilmek için kaçışımın nesnesini hedef almam gerekir; yani içdaralmasına ilişkin yönelimsel bir hedefleme ve içdaralmasından güvence verici söylencelere doğru kaçış aynı bilincin birliği içinde verilmiş olmalıdır. (…) Kısacası bilmezden gelmek için kaçarım ama kaçtığımı bilmezden gelemem ve içdaralmasından kaçmak içdaralmasının bilincine varmanın bir kipinden başka bir şey değildir.

Bu hiçleme gücü içdaralmasını içdaralmasından kaçtığım ölçüde hiçler ve içdaralmasından kaçmak üzere içdaralması olan varlık kendi kendini de hiçleştirir. İşte bu, kendini aldatma [mauvaise foi] adı verilen şeydir.

“Bilinç, varlığı içinde varlığının hiçliğinin bilinci olan bir varlıktır.”

Şu halde bir yalancının ideali, hakikati kendinde olumlarken, onu kullandığı sözlerde olumsuzlayan ve bu olumsuzlamayı da kendisi için olumsuzlayan kinik bir bilinç olacaktır.

İlkesel bir opaklık kendi niyetlerini başkasından gizlesin, başkası da yalanı hakikat saysın yeter. Yalan aracılığıyla, bilinç, yapısı gereği başkalarından gizlenmiş olarak varolduğunu olumlar, benin ve başkasının beninin ontolojik ikiliğini kendi çıkarına kullanır.

İçgüdü, kendi için varolmadığından ötürü, ne doğru, ne de yanlıştır. Sadece vardır, tıpkı kendinde doğru ya da yanlış olmayan ama yalnızca gerçek olan şu masa gibi.

Aynı biçimde sembolik edimlerde de bir doğruluk vardır: psikanalist o edimleri hastanın tarihsel konumlanışına, ifade ettikleri bilinçaltı komplekslerine, sansürün koyduğu baraja bağladığında keşfettiği, işte bu doğruluktur.

Kendini aldatma, bir tür çelişik kavramlar oluşturma sanatıdır, yani bir fikir ile bu fikrin olumsuzlanmasını birleştiren kavramlar oluşturma sanatıdır.

Kaldı ki hüznün kendisi de bir davranış değil midir, fazlasıyla acil bir konumlanışa karşı sihirli bir çare olarak kendini hüzünle duygulandıran bilincin kendisi değil midir?

Kendimi o [hüzün] olma yönünde duygulandırma ehliyetim yoktur.

Eğer kendimi hüzünlü kılıyorsam, bunun nedeni, hüzünlü olmamamdır; hüznün varlığı, kendimi hüzünle duygulandırma edimim aracılığıyla ve o edimin içinde elimden avucumdan kaçar. Hüznün kendinde-varlığı hüzünlü olma(nın) bilinc(i)ne sürekli bir biçimde musallattır, ama bu, benim gerçekleştiremediğim bir değer gibidir, hüznümün düzenleyici anlamı gibidir, yoksa onun kipliği gibi değil.

Hatta, bir içtenlik çabası özü itibariyle sonuçsuz kalmaya mahkum olduğuna ve daha onu duyurduğumuz anda beyhudeliğini yargı-öncesi [prejudicative] bir tarzda anladığımıza göre, söylemde, itirafta, vicdan muhasebesinde bile bir içtenlik çabasına nasıl girişebiliriz? (…) Ancak bu, kendimi bir şey gibi oluşturmak değil de nedir?

Şu halde, içtenlik şampiyonu olan kişi, aslında eşcinselden, ne ise o olamaması için ne ise o olmasını talep etmektedir. “İtiraf edilen günah yarı yarıya bağışlanmıştır” tümcesinin derin anlamı budur. Suçluya bir şey muamelesi yapmamak için, ondan kendini bir şey gibi oluşturmasını ister. Ve bu çelişki, içtenlik gerekliliğinin kurucu öğesidir.

İnsanın ne olduğunun sürekli dökümünü yapması, hiç durmadan kendini yadsımaktır, artık hiçbir şey olmadığı, saf ve özgür bir bakıştan başkaca bir şey olmadığı bir alana sığınmaktır.

Çünkü, gerçekten de, içtenlik niyetinin olabilmesi için, kökende, olduğum şeyi hem olmam hem olmamam gerekmektedir. İçtenlik bana bir varlık tarzı ya da özel bir nitelik kazandırmaz, ama o nitelik bağlamında, beni bir varlık kipinden bir başka varlık kipine geçirmeyi hedefler.

Doğrusunu söylemek gerekirse, kendimi ikna etmedim de: zaten ne kadar ikna olmuşsam, hep o kadar ikna oldum. Ve daha kendimi aldatmaya hazırlandığım anda bile, bu hazırlıklara karşı kendimi aldatma hali içindeyim.

Ama bilincin doğası öyledir ki dolaylı ile dolaysız onda tek ve aynı varlıktır. İnanmak inandığını bilmektir ve inandığını bilmek de artık inanmamaktır.

Olumsuzlama bizi özgürlüğe, özgürlük kendini aldatmaya ve kendini aldatma da imkanın koşulu olarak bilincin varlığına gönderdi.

Varlık kendine mevcutsa, bunun nedeni varlığın tümüyle kendi olmamasıdır. Mevcut olmak, örtüşmede dolaysız bir yozlaşmadır, çünkü ayrılığı varsayar. Ama şimdi de kendimize “özneyi kendisinden ayıran nedir?” diye sorarsak, bunun hiç olduğunu itiraf etmek zorunda kalırız.

Bilinç olmak bakımından bilincin varlığı, kendi kendine mevcut olarak kendine mesafeli varolmaktır, ve varlığın, kendi varlığı içinde taşıdığı bu sıfır mesafe de Hiçliktir.

Hiçlik, bir varlığı bulmanın, ortaya çıkarmanın mümkün olduğu gibi bulunmaz, açılıp ortaya çıkarılmaz. Hiçlik her zaman için bir ötedir.

Dolayısıyla hiçlik bu varlık boşluğudur, kendi-içini oluşturmak üzere kendindenin kendiye doğru bir düşüşüdür.

Hiçlik, varlığın varlık tarafından soru konusu yapılmasıdır, yani tastamam bilinçtir ya da kendi-içindir.

Hiçlik, varlığa özgü bir imkandır ve onun tek imkanıdır.

Böylece bilinç, hiçbir durumda kendini olmaktan alıkoyamaz ama yine de kendi varlığından tümüyle sorumludur.

İnsan-gerçekliği önce varolup daha sonra şundan ya da bundan eksik kalan bir şey değildir: öncelikle eksiklik olarak ve onda eksik olanla dolaysız sentetik bağlantı içinde varolur.

Ve Tanrı, baştan sona olumluluk ve dünyanın temeli olarak hem ne ise o olan bir varlık, hem de kendinin bilinci ve kendinin zorunlu temeli olarak ne ise o olmayan ve ne değilse o olan bir varlık değil midir?

Şu halde insan-gerçekliği, doğası gereği mutsuz bilinçtir ve bu mutsuzluk halinin ötesine geçmesi imkansızdır.

Aynı zamanda hem ızdırabım olmak hem de ona maruz kalmak isterim, ama benim dışıma taşmasını istediğim bu devasa ve donuk ızdırap beni durmadan sıyırıp geçer ve ben onu kavrayamam; benden, kendime acıyan, sızlanan, kendisi olduğum bu ızdırabı gerçekleştirmek için ara vermeden ızdırap çekme oyununu oynamak zorunda olan benden başkasını bulamam.

Izdırabım ne değilse o olmaktan, ne ise o olmamaktan ötürü ızdırap çeker; kendine kavuşmak üzereyken hiç aracılığıyla, bizatihi temeli olduğu o hiçlik aracılığıyla kendinden ayrılıp kaçar.

Izdırabım, ancak o yoğun ve namevcut ızdırap karşısında yeterince ızdırap olmama(nın) bilinc(i) olarak ızdırap olabilir.

Değer, bütün öteye geçişlerin ötesine geçerek onları kuran ötedir, ama ben asla kendimin ötesine geçip ona yönelemem, çünkü tam da kendi öteye geçişlerim onu varsayar.

Bulut “saklıgüç halindeki yağmur” değildir, kendindeliği içinde, belli bir ısı ve belli basınç durumunda tam da neyse o olan belli bir miktardaki su buharıdır. Kendinde-varlık bir edimdir.

Ne isem düpedüz o olmak yerine, ne isem o olma Hakkı olarak olduğum zaman imkan vardır.

Mümkün olan, kendindenin hiçleşip kendi-için haline gelmesinin yeni bir veçhesidir.

Gerçekten de, bir susuzluğun susuzluk olarak kendi yokoluşuna yöneldiği doğru değildir; hiçbir bilinç, olduğu haliyle ortadan kalkışını hedeflemez.

Arzunun olmak istediği şey, doldurulmuş bir boşluktur, ama kendi doymuşluğunu, tıpkı bir kalıbın içine dökülen bronzu kabın biçimlendirmesi gibi biçimlendiren bir boşluktur.

Doymuşluğa eşlik eden değişmez düşkırıklığı, o pek bilinen “Hepsi bu muymuş?” duygusu da buradan gelir; doyumun verdiği somut zevki değil, kendi ile örtüşmenin silikliğini hedef alır.

Zaman fenomenini bütünlüğü içinde irdelemiş olsalardı görürlerdi ki “benim” geçmişim öncelikle benimkidir, yani benim olduğum belli bir varlığa göre varolur. Geçmiş hiç değildir, şimdiki zaman da değildir, ama belli bir şimdiki zamana ve belli bir gelecek zamana bağlı olarak bizatihi kendi kaynağına aittir.

Hayatta kalan birinin somut geçmişinin teknesine alınarak kurtarılamamış olan ölülere gelince, onlar geçmiş değildirler, kendileri de geçmişleri de yok olup gitmiştir.

Yani geçmiş, örneğin, benim kendi dolmakalemimin dışında kaldığım gibi, kendisinin kesinlikle dışında kalan şimdiki bir varlık tarafından edinilemez.

Geçmiş, şimdiki zamana gerçekten de musallat olabilir, ama şimdiki zaman olamaz; kendi kendinin geçmişi olan şimdiki zamandır.

Şu halde “idi” terimi şimdiki zamanın geçmişin içine doğru yaptığı ontolojik sıçramayı belirtir ve bu iki zamansallık kipinin kökensel bir sentezini temsil eder.

Ölüm anında varız, yani başkalarının yargıları karşısında savunmasızız; ne olduğumuz hakkında gerçekten karar verilebilir, her şeyi bilen bir zekanın yapabileceği muhasebeden kurtulma şansımız kalmamıştır.

Ölümle birlikte kendi-için de, artık bütünüyle geçmişe kaydığı ölçüde, bir daha değişmemecesine kendindeye dönüşür. Dolayısıyla geçmiş, olduğumuz kendindenin hep büyüyen toplamıdır. Bununla birlikte, ölmediğimiz sürece özdeşlik kipinde bu kendinde değiliz. Kendindeyi daha olacak olanız.

Ben kendi geçmişimim ve ben geçmişim olmasaydım, geçmişim benim için kimse için de artık varolmazdı. Geçmişimin şimdiki zamanla hiçbir ilişkisi kalmazdı.

Olmaya muktedir olduğum hiçbir şeye bağlı olmayan, olabileceği her şeyi kendinde olmuş olan şeyi daha olacağım.

Eğer geçmişe dönemiyorsam, bu onu erimdışı bırakan birtakım sihirli güçler yüzünden değil, sadece onun kendinde olması ve benim ise kendim-için olmam yüzündendir; geçmiş, onu yaşayabilmeksizin olduğum şeydir. Geçmiş, tözdür.

Kendi-için kaçış formunda varlığa mevcuttur; şimdiki zaman, varlık karşısında sürekli bir kaçıştır. Böylece şimdiki zamanın ilk anlamını belirlemiş olduk: şimdiki zaman var değildir; mevcut an, kendi-içini gerçekleştirmeye ve şeyleştirmeye yönelik bir kavrayıştan yayılır; kendi-içini ne ise o olan aracılığıyla ve kendi-içinin mevcut olduğu şey aracılığıyla, örneğin saat kadranının üzerindeki şu ibre aracılığıyla göstermeye iten de bu kavrayıştır.

Hatalı bir biçimde şimdiki zaman diye adlandırılan şey, şimdiki zamanın kendisine mevcut olduğu varlıktır. Şimdiki zamanı an formunda kavramak mümkün değildir; çünkü o takdirde an, şimdinin olduğu an olurdu. Oysa şimdiki zaman yoktur, kendini kaçma formu altında şimdileştirir.

Ama, ben, gelecekteki vuruşun “açık tasavvuruna”, ya da onu yerine getirmenin “sıkı istencine” boyun eğmem. Tasavvur edişler ve istemler psikologlar tarafından icat edilmiş olan idollerdir.

Bilincimin tek bir anı bile yoktur ki bir gelecekle bir içsel münasebet aracığıyla aynı şekilde tanımlanmış olmasın, ister yazı yazıyor, ister sigara içiyor, ister içkimi yudumluyor, ister dinleniyor olayım, bilinçlerimin anlamı her an bir mesafededir, oradadır, dışarıdadır.

Gelecek, olmayabileceğim ölçüde daha olacak olduğum şeydir.

Ve bu kaçış çift yönlüdür, çünkü mevcudiyet, olmadığı varlıktan kaçarken olmuş olduğu varlıktan kaçar.

Gelecek, olgusallığın (Geçmiş), kendi-içinin (Şimdiki zaman) ve kendi-için için mümkün olanın (Gelecek) aniden ve sonsuza dek sıkıştırılmasının kendi-içinin kendinde varoluşu olarak en sonunda Kendini açığa çıkaracağı ideal noktadır.

Zamansallık çoğu zaman tanımlanamaz gibi düşünülür. Oysa ki onun her şeyden önce ardışıklık olduğunu herkes kabul eder. Ve ardışıklık da, düzenleyici ilkesi önce ve sonra ilişkisi olan bir düzen olarak tanımlanabilir.

“Önce-sonra” düzeni her şeyden önce geri döndürülmezlikle tanımlanır.

“Sonra”ların ardışıklığı olmasaydı, olmak istediğim şeyi hemen bu anda olurdum, ben ve ben arasında hiçbir mesafe kalmaz, eylem ile düş arasında ayrılık olmazdı.

Zaman beni kendi kendimden, geçmişte olduğum şeyden, olmak istediğim şeyden, yapmak istediğim şeyden, şeylerden ve başkalarından ayırır.

Nitekim zaman gerçekse, Tanrı’nın bile “şekerin erimesini beklemesi” gerekir, anlar arasındaki bağlantıyı gerçekleştirmek için orada, geleceğin içinde ve dün geçmişin içinde olması gerekir, çünkü onları oldukları yerden gidip alması zorunludur.

Böylece, zamansallık hem ayrılık formu hem de sentez formu olarak zamana bağlı olmayandan türemeye de, zamansal olmayanlara dışarıdan dayatılmaya da izin vermez.

Zamanın devamlılığını olumladığımızda, zamanı anlardan oluşmuş gibi kavramayı da kendimize yasaklarız ve eğer anlar artık yoksa, bu anlar arasında önce-sonra münasebeti de yoktur.

Bergson anı ortadan kaldırırken Descartes karşısında haklıdır, ama Kant da verili sentez olmadığını olumlarken Bergson karşısında haklıdır.

Eğer süre varlıksa, o takdirde sürenin ontolojik yapısının ne olduğu bize söylenmelidir, ve tersine, eğer varlık sürüyorsa, varlığın içinde sürmesine imkan veren şeyin ne olduğu bize gösterilmelidir.

Şu halde birliğin çokluk üzerinde çokluğun da birlik üzerinde herhangi bir önceliği yoksa, zamansallığı kendini çoğaltan bir birlik olarak düşünmek gerekir, yani zamansallık aynı varlığın bağrındaki varlık münasebetinden başka bir şey olamaz.

Yalnızca belli bir varlık yapısına sahip bir varlık kendi varlığının birliği içinde zamansal olabilir. (…) Yani zamansallık ancak kendisi de kendinin dışında olan bir varlığın varlık kipini gösterebilir.

Ama zamansallık kendi-içinin varlığıdır, kendi-için bu varlığı ekstatik olarak daha olacak olduğu ölçüde onun varlığıdır. Zamansallık yoktur ama kendi-için, varolarak zamansallaşır.

Çokluk,insan-gerçekliği aracılığıyla dünyaya gelir, sayının dünya üzerinde açığa çıkmasını sağlayan şey de kendi-için-varlığın bağrındaki hemen-hemen-çokluktur.

Kendi-için, bizi ilk ekstazlara -hem hiçleyişin kökensel anlamını belirtenlerle, hem de en küçük hiçleyişi temsil edenlerle- sınırlamak için şunları yapabilir ve yapmak zorundadır: 1) ne ise o olmamak; 2) ne değilse o olmak; 3) sürekli bir gerigöndermenin birliği içinde, ne değilse o olmak ve ne ise o olmamak.

Böyle bir embriyondan benim nasıl doğabildiğimi bilmenin yarattığı kaygı ölçüsünde, doğuma ilişkin bir metafizik sorun vardır, ve bu sorun belki de çözümsüzdür.
Kendi-için olmak, doğmuş olmaktır.

Kendi-için, ikinci hiçleme boyutunda kendini belli bir eksiklik olarak kavrar. Kendi-için bu eksikliktir ve aynı zamanda da eksiği-olandır, ne ise o olacak olandır.

Kendinin önünde ya da arkasındadır; asla kendi değildir.

Varlığın Mevcudiyeti, kendi-içinin bağrındaki bu kaçma kovalamadır, karşılıklı ve eşzamanlı yer değiştirmedir.

Hem şimdiki zaman, hem geçmiş hem de gelecek olarak varlığını üç boyutta dağıtan kendi-için, yalnızca kendini hiçlediğinden ötürü zamansaldır.

Şimdiki zaman ontolojik olarak geçmiş ve gelecekten “daha önce” değildir, geçmişi ve geleceği koşullandırdığı ölçüde onlar tarafından koşullandırılır, şimdiki zaman zamansallığın tastamam sentetik formu için vazgeçilmez olan varlık-olmayan oyuğudur.

Değişim olmaksızın zamansallık da yoktur, çünkü zamanın sürekli ve özdeş olan üzerinde herhangi bir etkisi olamayacaktır.

Geçmiş, geriye doğru giden bir yazgıdır: Kendi-için kendini istediği şey kılabilir; ama yeni bir kendi-içinin olmak istediğini kaçınılmaz bir biçiminde olmanın zorunluluğundan kurtulamaz. 

Varlık içinde temellenmek isteyen varlığın kendisi de kendi hiçliğinin temelinden başka bir şey değildir.

Kendi üzerine bu dönüş, kendine dönmek için kendinden kopmadır. Düşünümsel hiçliği ortaya çıkaran da bu dönüştür.

Düşünülmüşün düşünüm için tastamam nesne değil de hemen-hemen-nesne olması bunu açıkça gösterir.

Düşünüm bir bilgidir, buna şüphe yoktur, konumsal bir vasıfla donatılmıştır; düşünüm, üzerine düşünülmüş bilinci olumsuzlar. Ama her olumlama, biraz sonra göstereceğimiz gibi, bir olumsuzlama tarafından koşullandırılır: bu nesneyi olumlamak, eşzamanlı olarak benim o nesne olduğumu olumsuzlamaktır. Bilmek, kendini başkası yapmaktır. Şimdi, düşünümsel tam da ancak üzerine düşünülmüş olarak kendini tümüyle başkası yapar, çünkü üzerine düşünülmüş olmak-içindir.

Oysa, eğer doğru görmüşsek, düşünüm sürekli tamamlanmamışlık halindeki bütünlük olarak kendini toparlamaya çalışan kendi-içindir.

Gelecek esasen vardır: aksi takdirde aşkım nasıl aşk olurdu? Ne var ki henüz verilmiş değildir: henüz açığa çıkmamış olan bir “şimdi”dir. Dolayısıyla, daha-olacak-olduğum-imkan vasfını kaybeder: aşkım, sevincim, kendi geleceklerini daha olacak değildirler, eklenmişliğin dingin farksızlığı içinde o gelecektirler.

Görüye ulaşıldığında, ona ulaşmak için kullanılan araçlar da görü karşısında silinirler; görüye ulaşılamayan durumlarda, akıl yürütme ve söylem erimdışı kalan bir görüyü gösteren işaret levhaları olarak kalmaya devam ederler; nihayet, eğer görüye ulaşılır da bu görü bilincimin mevcut bir kipi olmazsa, yararlandığım maksimler daha önceden gerçekleştirilen işlemlerin sonuçları olarak, Descartes’ın “fikir anıları” diye adlandırdığı şey olarak kalırlar.

Nitekim bilinç, bilinci olduğu şey aracılığıyla kendi gözünde farklılaşır ve kendi(nin) bilinci olabilir; bir şeyin bilinci olmayan bir bilinç hiçbir şeyin bilin(ci) olamaz.

Böylece, bir-birliği-oluşturan-ikiliğin tasarlanmış iki teriminin her biri ötekini işaret eder ve her birinin kendi varlığı ötekinin varlığına angajedir.

Mevcudiyet, kendisi olunmayan şeye mevcudiyet olarak, radikal bir olumsuzlamayı kapsar. Ben olmayan şey bana mevcut olan şeydir.

Ben henüz gelecekteki olumsuzlamalarım olmadığım ve artık geçmişteki olumsuzlamalarım da olmadığım için bir buradaki vardır.

Bütünlüğün derlem, devamlı olmayan, kesiklinin de devamlılık halindeki bu sürekli silikleşmesi, tam da mekan [espace] adı verilen şeydir. Gerçekten de mekan bir varlık olamaz.

Mekan fon da, form da değildir, her zaman formlar halinde dağılabilen fonun idealliğidir, ne devamsız olan ne de devamlı olandır, devamlının sürekli olarak devamsıza geçişidir. Mekanın varlığı, kendi-içinin varlığının olmasını sağlarken varlığa hiçbir şey kaymayışının kanıtıdır, mekan sentezin idealliğidir.  Bu bağlamda, hem kökenini dünyadan devşiren bütünlüktür, hem de buradakilerin kaynaşmasına götüren hiçtir.

Her namevcudiyet varlık-ötesindeki-varlık olduğundan, yani kendinde namevcut olduğundan, her buradaki kendi varlığının bir başka haline, ya da başka varlıklara doğru yönelir.

Bir işçi tulumu elbette işçi içindir. Ama işçinin çatıyı kirlenmeden onarabilmesi içindir. Peki niçin üstünü kirletmemek zorundadır? Ücretinin en büyük kısmını giysi satın almaya harcamamak için. Nitekim bu ücret ona, hayatını idame ettirmesine imkan verecek asgari para niceliği olarak verilir; ve işçi tam da işgücünü çatıları onarmakta kullanabilmek için “hayatını idame ettirir”.

Daha olacak olduğum salt hiçlikten başka bir şey değilsem, bu olumsuzlama benim imgem olan bir görevler çokluğunu nasıl açığa çıkarabilir?

Realizmin, natüralizmin ve materyalizmin anlamı geçmiştedir: bu üç felsefe de, sanki şimdiki zamandaymışçasına geçmişin betimlemeleridir.

Kendi kendimize doğru koşarız ve biz bu olgudan ötürü kendi kendisiyle buluşamayan varlığız.

Başkasının varoluşu sorununun kökeninde temel bir önvarsayım yatar: başkası, gerçekten de başkasıdır, yani ben olmayan bendir: dolayısıyla burada bir olumsuzlamayı başkası -varlığın kurucu yapısı olarak kavrıyoruz.

O halde nedir başkası?

Her şeyden önce, dikkatimi yöneltmediğim varlıktır. Bana bakan ve benim henüz bakmadığım kişidir, beni açınlanmamış olarak, kendi-kendisini açınlamaksızın benim-kendime teslim eden kişidir, hedef alındığı ölçüde değil de beni hedef aldığı ölçüde kendisine mevcut olduğum kişidir; kaçışımın, benim için mümkün olanların yabancılaşmasının ve dünyanın bir başka dünyaya, aynı olan ama yine de bu dünyayla iletişimi olmayan bir başka dünyaya doğru akışının erimdışı ve somut kutbudur.

Bir başkası tarafından buyurulduğu zaman bizi irkiltecek olan şeyi, sık sık, çok doğallıkla ve rahatsız olmadan yapıyorsak, bu kapris değildir.

İnsan-gerçekliğimiz, hiç şüphe yok ki, eşzamanlı olarak kendi-için ve başkası-için olmayı gerektirir.

Böylece varlığını reddetmek için kabul ettiğim başkası, her şeyden önce benim-kendiiçinimin onun için varolduğu kişidir.

Böylece başkası kökensel olarak Ben-olmayan-nesne-olmayandır.

Yabancılaşan Benimi başkasının elleri arasında bırakarak başkasından kurtulurum. Ama kendimi başkasından koparılma olarak seçtiğim içindir ki, bu yabancılaşan Beni kendiminki olarak üstlenir ve kabul ederim.

Başkasını, ancak özneliğime bir sınır getirmeyi kabul edersem beli bir mesafede tutabilirim. Ama bu sınır ne benden gelebilir, ne de onu düşünebilirim, çünkü kendimi sınırlandıramam, aksi takdirde sonlu bir bütünlük olurum.

Çünkü aslında başkasının varoluşunun ortak sorumluluğunu başkasıyla birlikte taşırız, ama bu, iki olumsuzlama aracılığıyla ve o şekilde gerçekleşir ki olumsuzlamalardan birini duyumsadığımanda bu olumsuzlama ötekini gizler.

Dünya içinde tehlikede olan, kendisi olduğum nesnedir ve bu nesne, bu haliyle, daha olacak olduğum yani daha olmam gereken varlıkla arasındaki ayrışmaz varlık birliği yüzünden, bu varlığınkiyle birlikte daha olacak olduğum kendi-içinin çöküşüne yol açabilir.

O zaman başkası kendimi olmamak olarak oluşturduğum şey haline gelir ve onun imkanları, benim reddettiğim, sadece temaşa edebildiğim, dolayısıyla ölü-imkanlardır.

Salt utanç, kınanabilen şu ya da bu nesne olma duygusu değildir; ama genel olarak bir nesne olma duygusudur, yani kendimi, başkası için olduğum o aşağılanmış, bağımlı ve donmuş varlıkta tanımamdır.

Giyinmek, nesneliğini gizlemektir, görülmüş olmaksızın görmek, yani salt özne olmak hakkını talep etmektir.

Dolayısıyla övünç, belli bir anlamda, önce sineye çekmedir: şu olmaktan övünç duymak için ilk önce şundan ibaret olmaya razı olmam gerekir.

Bu, davranışçılara hak vermek gerektiğini mi söylemek oluyor? Elbette ki hayır: çünkü davranışçılar, insanı durumundan hareketle yorumlasalar da, onun aşılmış-aşkınlık olan temel özelliğini gözden kaçırmışlardır. Gerçekten de başkası, kendi kendisiyle sınırlandırılamayan nesnedir, kendini ancak amacından hareketle anlayan nesnedir. -buna ister Fransız ve İngiliz psikologlar gibi imlem diyelim, ister Heidegger gibi aşkınlık ya da Geştaltçılar gibi form diyelim- öncelikle dünyanın bütüncül bir biçimde düzenlenmesi olmadan başkasının tanımlanamamasıdır ve onun bu düzenlemenin anahtarı olmasıdır.

Böylece nesne-başkası çekinerek yokladığım patlayıcı bir araçtır, çünkü onun çevresindeyken patlatılmasının devamlı imkanını hisseder ve bu patlamayla birlikte dünyanın aniden benim dışıma kaçışını ve varlığımın yoksunlaşmasını duyumsarım. Şu halde benim değişmez kaygım başkasını nesneliği içinde tutmaktır ve nesne-başkasıyla olan münasebetlerim de esas itibariyle onu nesne olarak tutmaya yönelik hilelerden oluşur.

(…), çünkü ölmek dünyanın ortasındaki nesneliğini asla yitirmemektir -bütün ölüler oradadır, çevremizde, dünyanın içindedir- ama bu, özne olarak kendini bir başkasına açık etmenin her türlü imkanını yitirmektir.

Düpedüz, nesnenin bende açığa çıkan bir niteliği söz konusudur: ılık su, ısınmış olan elimi içine daldırdığım zaman soğuktur.

Böylece duyu, benim-için-olan olarak bir yakalanamazdır: duyu, duyumların sonsuz derlemi değildir, çünkü ben asla dünyanın nesnelerinden başkasıyla karşılaşmam; öte yandan bilincimdeki düşünümsel bir görmeyi ele aldığımda, görme ya da dokunma duyumla değil şu ya da bu dünya-içindeki-şeye ilişkin bilincimle karşılaşırım; nihayet eğer duyu organlarımı görebilsem ya da onlara dokunabilsem, açığa çıkartıcı ya da kurucu bir faaliyetin değil, dünya içindeki salt nesnelerin ortaya çıkışıyla karşılaşırım. Ve yine de duyu oradadır: görme, dokunma, işitme vardır.

Bir bedene sahip olmak, kendi hiçliğinin temeli olmak ve varlığının temeli olmamaktır: olmam ölçüsünde ben kendi bedenimim, ne isem o olmamam ölçüsünde de bedenim değilim; hiçlenişim aracılığıyladır ki ondan kurtulurum.

Izdırabını çektiğim bir sakatlığı bile, yaşamakta olmamdan ötürü üstlenirim, kendi projelerime doğru onun ötesine geçerim, bu sakatlığı varlığım için zorunlu engel yaparım ve kendimi sakat olarak seçmeksizin, yani sakatlığımı oluşturduğum tarzı (“hoşgörülemez”, “aşağılayıcı”, “gizlenmesi gereken”, “herkese gösterilmesi gereken”, “gurur nesnesi”, “başarısızlıklarımın doğrulanması”, vb olarak) seçmeksizin sakat olamam. Ama bu kavranamaz beden, tam da bir seçimin (var) olmasının, yani aynı zamanda her şey olamamamın zorunluluğudur.

Beden, başka bir alet yardımıyla kullanamayacağım alettir, üzerinde bir bakış açısı edinemeyeceğim bakış açısıdır.

Böylece bakış-açısı-bedenin şeylerle ilişkisi nesnel bir ilişki, bilincin bedenle ilişkisi de varoluşsal bir ilişkidir.

Kısacası beden(in) bilinci yanal ve geçmişe yöneliktir; beden ihmal edilendir, “sesszice geçiştirilen“dir, bununla birlikte bilincin olduğu şeydir; hatta bilinç bedenden başka bir şey değildir, bütün geriye kalan hiçlik ve sessizliktir.

Rahatsızlığın bir animizmi vardır; kendine özgü formu, süresi, alışkanlıkları olan, yaşayan bir varlık gibi sunar kendini.

İnsan önce ondan nefret etmek, sonra sabırla sineye çekmek, hoşgörülemez olarak yakalamak, kimi zaman da onu sevmek, ondan hoşnut olmak (eğer kurtuluşu, sağalmayı haber veriyorsa), ona şu ya da bu biçimde değer biçmek için acısının üzerine eğilir. Ve elbette değer biçilen şey, daha doğrusu değer biçmenin zorunlu bağlılaşığı olarak beliren şey rahatsızlıktır.

Hareket eden şey, hareketsiz kol olamaz, hareket varlığın bir hastalığıdır. Şu da bir gerçektir ki, psişik hareket iki terime gönderme yapar: gelecekteki sonlanışına ve geçmişine(yani başkalaştırdığı hareketsiz ve ötesine gelişmiş uzva).

Canlının cesetlerden hareketle sentetik yönden yeniden oluşturulması, fizyolojidir. Fizyoloji, daha en baştan kendini yaşama ilişkin hiçbir şeyi anlamamaya mahkum etmiştir, çünkü yaşamı sadece ölümün özel bir kipliği gibi görür, çünkü birincil olanın cesedin sonsuzcasına bölünebilirliği olduğunu düşünür ve sonsuzcasına bölünebilirliğin düpedüz geçmişi olduğu “bir şeye doğru öteye geçme”nin sentetik birliğini bilmez.

Bu kovalayan kaçış, kendi-içinin varlığına ayrıca eklenen bir veri değildir, kendi-için bizatihi bu kaçıştır; bu kaçış, kökensel hiçleyişten ayrılmaz, kendi-içinin kovalanan-kovalayan olduğunu, ya da daha olacak olmak kipinde, daha olması gereken olmak kipindeki olduğunu, ya da yine ne ise o olmadığını ve ne değilse o olduğunu söylemek, bir ve aynı şeydir.

Kendi-için, kendinde değildir ve olamaz; ama kendindeyle ilişkidir; hatta kendindeyle mümkün olan yegane ilişkidir, kendinde tarafından dört bir yönden kuşatılmış olarak ondan ancak hiçbir şey olmadığı için kurtulur ve ondan hiç aracığıyla ayrılır. Kendi-için her türlü olumsuzluğun ve her türlü ilişkinin temelidir, o ilişkidir.

Benim için geçerli olan başkası için de geçerlidir. Ben kendimi başkasının etkisinden kurtarmaya çalışırken, başkası da benim etkimden kurtulmaya çalışır; ben başkasını köleleştirmeye uğraşırken, başkası da beni köleleştirmeye uğraşır.

Başkası bir gizin sahibidir; başkası benim ne olduğumun gizine sahiptir. Beni oldurur ve bizatihi bu yoldan beni sahiplenir; bu sahiplenme de bana sahip olmanın bilincinden başka bir şey değildir.

Bilinç olma vasfıyla başkası benim için hem varlığımı benden çalandır, hem de benim varlığım olan bir varlığı “var”kılandır. Nitekim bu ontolojik yapıyı anlayabiliyorum: başkası-için-varlığımdan sorumluyum, ama bu varlığın temeli değilim; dolayısıyla bu varlık bana yine de sorumlu olduğum olumsal bir veri formunda görünür ve başkası da benim varlığımı “var” formu altında olan olarak temellendirir; ne var ki bu varlığı olanca özgürlüğüyle, özgür aşkınlığıyla ve bu aşkınlık içinde temellendirmekle birlikte ondan sorumlu değildir.

Böylece kendimi varlığımdan sorumlu olarak keşfeden ben, olduğum bu varlığa dair hak talebinde bulunurum; yani onu yeniden edinmek isterim, ya da daha doğru terimlerle söylersek, ben varlığımı yeniden edinme projesiyim.

Böylece kendimi yeniden edinme projem, temelde başkasını emme projesidir. Bununla birlikte bu proje başkasının yapısını el değmeden bırakmak zorundadır.

Bu olumsallık, başkalarıyla ilişkilerimin sonucudur, tıpkı bedenimin de dünya-içindeki-varlığımın sonucu olması gibi. Şu halde başkasıyla birlik fiilen gerçekleştirilemezdir.

Bu projeler beni başkasının özgürlüğüyle doğrudan bağlantıya sokar. Sevgi işte bu bağlamda çatışmadır. Nitekim başkasının özgürlüğünün benim varlığımın temeli olduğuna işaret etmiştik. Ama tam da başkasının özgürlüğü aracılığıyla varolduğum içindir ki hiçbir biçimde güvende değilim, ben bu özgürlüğün içinde tehlikedeyim; bu özgürlük varlığımı yoğurur ve beni oldurur, bana değerler atfeder ve onları benden alır, varlığıma getirdiği şey edilginlik içinde durmaksızın kendiden kaçıştır.

Eğer aşk gerçekten de salt fiziksel sahiplenme arzusu olsaydı, pek çok durumda kolayca tatmin edilebilirdi. (…) Albertine, Marcel’in yanındayken bile bilinci aracılığıyla ondan kurtulur ve bu yüzden Marcel kızı ancak uyurken seyrettiğinde huzura kavuşur. Şu halde aşkın “bilinc”i tutsaklaştırmak istediği açıktır.

Tristan ve İseult bir aşk iksiriyle deliye dönmüş olsalar daha az ilgi çekerler; ve sevilen varlığın tam anlamıyla köleleşmesinin aşığın aşkını öldürdüğü de olur. Çünkü amacın ötesine geçişmiştir: sevilen kişi otomata dönüşürse aşık kendini yapayalnız bulur.

“Kimbilir ben onun için neyim! Kimbilir beni nasıl düşünüyor.” Bu şu anlama gelir: “Kimbilir beni nasıl olduruyor?”

Ve başkası için fiilen ne ifade ettiğimi bilmememden ötürü, dilimi kendi dışıma doğru tamamlanmamış bir kaçış fenomeni gibi oluştururum.

Bizatihi ifade olgusu bile bir düşünce hırsızlığıdır, çünkü düşünce kendini nesne olarak oluşturmak için yabancılaştırıcı bir özgürlüğün katkısını gereksinir.

Aşkın üç yönlü tahrip imkanını tanımlamış oluyoruz: en başta, özü gereği bir aldatmaca ve bir sonsuza göndermedir, çünkü sevmek, beni sevmelerini istemek, dolayısıyla da başkasının kendisini sevmemi istemesini istemektir.

Başkasının ne olduğundan -çok kısa ve dehşet verici hidayet anları dışında-kuşkulanmaksızın yaşayıp ölen insanlar vardır.

Sadizm arzunun yenilgisi, arzu da sadizmin yenilgisidir.

Aslında kendini bedbahtlık kılan özgürlüğün kendisidir ve bunun sonucunda özgürlüğü bedbahtlıktan kurtarmak için eylemek, özgürlüğe karşı eylemektir.

Çocuğu ikna yöntemiyle ve yumuşaklıkla eğitmek yine de onu zorlamak demektir. Böylece başkasının özgürlüğüne saygı, boş bir laftır: bu özgürlüğe saygı göstermeye doğru atılımda bulunabilseydik bile, başkası karşısında alacağımız her tavır saygı gösterdiğimizi iddia ettiğimiz bu özgürlüğün ihlali olacaktı.

Suçluluk ve günah nosyonu kaynağını bu özel durumdan devşirir gibidir. Ben başkasının karşısında olduğum içindir ki suçluyum.

Böylece ilk günah, başkasının olduğu bir dünyadaki belirişimdir ve başkasıyla daha sonraki ilişkilerim ne olursa olsun, bu ilişkiler benim suçluluğumun kökensel izleği üzerindeki değişimlerden ibaret olacaktır.

Zaten minnettarlığın nefrete onca yakın olması da bu yüzdendir: bir iyilik dolayısıyla minnettar olmak, başkasının bu iyiliği yaparken bütünüyle özgür olduğunu kabul etmektir.

Ama nefret de bir yenilgidir. Başlangıçtaki projesi, gerçekten de öteki bilinçleri yok etmektir. Ama bunu başarsaydı bile, yani başkasını şimdiki anın içinde ortadan kaldırabilseydi bile, başkasını olmamış kılması mümkün olmazdı.

Medusa söylencesinin derin anlamı da kendindenin başkasının aracılığıyla böylece taşlaşmasıdır.

İşlerin daha başka türlü de olabileceğini düşündüğümüz andan itibarendir ki acı ve ızdıraplarımızın üzerine yeni bir ışık düşer ve biz bunların dayanılmaz olduklarına karar veririz.

Hiçbir fiili hal, hangisi olursa olsun (toplumun siyasi, iktisadi yapısı, psikolojik “hal”, vb.), herhangi bir edimi kendiliğinden motive etmeye elverişli değildir. Çünkü bir edim, kendi-içinin olmayana doğru atılımda bulunmasıdır ve olan, olmayanı asla kendiliğinden belirleyemez.

Gerçekten de ben özgürlüğümü edimleri aracılığıyla öğrenen bir varolanım; ama ben aynı zamanda da bireysel ve biricik varoluşu özgürlük olarak zamansallaşan bir varolanım.

İnsan-gerçekliği yeterince olmadığı için özgürdür, durmadan kendi kendisinden koparıldığı ve olmuş olduğu şey olduğu ve olacağı şeyden bir hiçlikle ayrıldığı için özgürdür.

Ne ise o olan varlık özgür olamaz. Özgürlük, tam da insanın yüreğinde oldurulan ve insan-gerçekliğini olmak yerine kendini yapmaya zorlayan hiçliktir.

Böylece özgürlük bir varlık değildir: insanın varlığıdır, yani insanın varlık hiçliğidir.

Hatta “ben çirkinim”, “ben aptalım” vb türü tespitler bile, doğası gereği öncelemelerdir [anticipations]. Burada söz konusu olan çirkinliğimin salt tespiti değil, girişimlerim karşısında kadınların ya da toplumun temsil ettikleri terslik katsayısının kavranmasıdır.

Kendimizi seçmek, kerndimizi hiçleştirmektir, yani bir geleceğin ortaya çıkıp, geçmişimize bir anlam kazandırarak ne olduğumuzu bize bildirmesini sağlamaktır.

Böylece, özgürlük, seçim, hiçleme, zamansallık bir ve aynı şeydir.

Bununla birlikte anın kendisi de bir hiçliktir, çünkü bakışımızı nereye çevirirsek çevirelim kavrayacağımız tek şey sürekli bir zamansallaşmadır, (…)

Büyük olmak isteyen ve aşağı sıralarda yer almayı seçen sanatçı bu sapmayı yönelimsel olarak sürdürür ve tıpkı Penelope gibi gündüz yaptığını gece yok eder.

Kendimizi ancak yapılmakta olan seçim olarak kavrarız. Ama özgürlük basitçe bu seçimin hep belirlenmemiş olması durumudur.

Bu seçim, gerekçesiz olduğu için değil, seçmeme imkanı bulunmadığı için saçmadır.

Özgürlük böylece dolu bir varlığın belirişi değil, varili bir varlık karşısındaki varlık eksikliğidir.

Böylece özgürlük, varlıktan kurtulmak için varlığı varsayan daha düşük bir varlıktır. Özgürlük ne varolmamakta özgürdür, nede özgür olmamakta.

Çünkü gerçekten de özgür olmamakta özgür olmamak, özgürlüğün olgusallığıdır ve varolmamakta özgür olmamak da onun olumsallığıdır.

Ne var ki özgürlük tam da kısıtlı olabilir, çünkü özgürlük seçimdir.

Dünya üzerinde, şaşırtan bir şey, beklenmedik bir şey asla olmaz, meğer ki biz kendimiz şaşırmaya karar vermeyelim.

Gerçekten de, özel bir ölümü beklemek mümkündür, ama ölümü beklemek mümkün değildir.

Ölmüş yaşam, ölmüş olmakla değişmekten geri durmaz, ama yine de tamamlanmıştır. Bu demektir ki, onun için bahisler kapanmıştır ve bundan böyle, değişimlerinden hiçbir biçimde sorumlu olmayacak ama onlara maruz kalacaktır.

Başka türlü söylersek, insan-gerçekliği ölümsüz olsa bile sonlu kalır, çünkü kendini insan olarak seçerken sonlu kılar.

Bu bakış açısından, ölümsüz de tıpkı ölümlü gibi çok sayıda doğar ve kendini tek yapar.

Doğmuş olmamız saçmadır, ölecek olmamız saçmadır; öte yandan, bu saçmalık varlığımın devamlı yabancılaşması olarak ortaya çıkar -artık benim imkanım değil de başkasınınki olan imkan.

Ben “ölmek için özgür” değilim, özgür bir ölümlüyüm.

Savaşın yol açtığı en korkunç durumlar, en beter işkenceler, gayri-insani şeyler değildir: gayri-insani durum yoktur; ben yalnızca korkuyla, kaçışla ve gizemli davranışlara başvurmak suretiyle gayri-insani olana karar veririm; ama bu karar insanidir ve onun tüm sorumluluğunu taşırım.

Dolayısıyla her şey sanki sorumlu olmak zorundaymışım gibi cereyan eder.

Tanrı diye adlandırabileceğimiz tek şey de bu idealdir. Nitekim şunu söylemek mümkündür: insan-gerçekliğinin temel projesini en iyi biçimde kavranabilir kılan şey, insanın Tanrı olmaya doğru atılımda bulunan varlık olmasıdır.

Bilgi aynı zamanda hem içine girme, hem de yüzeyden okşamadır, biçimi bozulmayan bir nesnenin hazmedilmesi ve uzaktan temaşasıdır.

Çocukların yaptıkları kardan adamların, kartoplarının anlamı da esasen budur: hedef “bu karla bir şeyler yapmak”, yani ona bir form dayatmaktır ve bu form maddeye öylesine derinden katılır ki, madde formun görüntüsünde varolur gibi görünür.

Böylece ontolojinin bize öğrettiği şudur: arzu, kökensel olarak varlık arzusudur, olmak arzusudur ve belirgin özelliği de varlık eksikliği karşısındaki özgürlüğüdür.

Para özneden nesneye giden teknik bağlantıyı ortadan kaldırır ve efsanedeki temenniler gibi, arzuyu dolayımsızcasına etkili kılar.

Böylece cömertlik, her şeyden önce tahrip işlevidir. Bazı insanları bazı anlar sarıveren verme hırsı, her şeyden önce yok etme hırsıdır, böylesi bir hırsa kapılan kişi açısından verme hırsı, nesnelerin kırılıp dökülmesine eşlik eden bir “sevgiyle” eşdeğerdir. Ama cömertliğin temelindeki bu yok etme hırsı, sahiplenme hırsından başka şey değildir.

Tütün “kendine mal edilen” varlığın sembolüdür, çünkü tütün bir tür “sürdürülen tahribat” aracılığıyla, nefesimin tartımı boyunca yok edilir, bana geçer ve bende uğradığı değişiklik, sembolik olarak, duman halinde tükenen katının dönüşümünde tezahür eder. (…) İçtiğim tütünle birlikte yanan, duman olarak içe çekilen, bana dahil olmak için duman halinde emilip dağılan şey dünyaydı.

Cıvık, suyun can çekişmesidir; cıvık kendi kendisini oluşan bir fenomen gibi verir; suyun değişiklik içindeki devamlılığına sahip değildir, tersine, bir durum değişikliği içinde gerçekleşen kesinti gibi bir şeyi gösterir. Cıvığın bu donmuş devingenliği, sahiplenmeyi bezdirir. Su daha kaçıcıdır, ama kaçıcı olarak kaçışı içinde onu sahiplenmek mümkündür. Cıvık, kalın bir kaçışla kaçar ve suyun kaçışıyla benzerliği, tavuğun ağır ve yere sürtünürcesine uçuşunun atmacanın uçuşuyla benzerliği gibidir. Ve bu kaçış bile sahiplenilemez, çünkü kaçış olarak kendini inkar eder. Esasen neredeyse katı bir devamlılıktır. (…), cıvık olanı pürelerle karıştırmamak gerekir; pürede akışkanlık ani kırılmalara, ani duraklamalara maruz kalır ve pürede madde bir akış başlangıcı ardından bir anda tepeteklak yuvarlanıverir.

Suyun ele gelmezliğinde bile acımasız bir katılık vardır ve ona gizli bir maden anlamı kazandırır: sonuç olarak su da çelik gibi sıkıştırılabilmezdir. Cıvık sıkıştırılabilir. Dolayısıyla öncelikle sahiplenilmesi mümkün olan bir varlık izlenimi verir.

Burada gerçekten de bir tahrip-yaratım imgesi vardır. Cıvık, yumuşakbaşlıdır. Ne var ki daha onu sahiplendiğimi sandığım anda, tuhaf bir tersyüz oluşla, o bana sahip olur. Asıl özelliği de burada ortaya çıkar: gevşekliği vantuz işlevi görür.

Tatlı cıvık, cıvığın idealidir; Kendi-içinin tatlı ölümünü sembolize eder (reçele gömülen ve orada boğulan eşek arısı). Ama aynı zamanda, cıvık maddenin kendine mal edilişini yalnızca başlatmamdan ötürü cıvık olan benim.

Bu açıdan bakıldığında, yapışkan [pateux] da cıvıkla aynı veçheyi taşısa gerektir, ama büyülemez, lekelemez, çünkü atıldır. Yapışan, lekeleyen ve dengesiz madde olarak cıvığın kavranmasında bile bir metamorfozun istilası gibi bir şey vardır. Cıvığa dokunmak, cıvıklık halinde erime tehlikesiyle karşılaşmaktır.

Şu halde cıvık hale gelecek bir bilinç, fikirlerinin kalınlaşmasıyla dönüşecektir.

Şu halde çocuğun cıvık konusunda edinebileceği ilk deneyim, onu psikolojik yönden de ahlaki yönden de zenginleştirir: mecazi olarak “cıvık” diye adlandırılan yapışkan bayağılık türünü keşfetmek için ergin yaşa gelmeyi beklemesine gerek yoktur: bu bayağılık oracıkta, yanı başında, bizatihi balın ya da zamkın cıvıklığı içindedir.

Parmağını emdiğinde, bu aslında o parmağı eritmek, onu ağzının deliğini kapatmak üzere yapışkan bir hamura dönüştürmek içindir.

Ancak buradan kalkarak cinselliğe geçebiliriz: kadın cinsel organının müstehcenliği, her türlü ayrık şeyin müstehcenliğidir ve zaten bütün delikler gibi bir varlık çağrısıdır; kendi olarak kadın, içine girerek orada ve eriyerek kendisini varlık tamlığına dönüştürmek zorunda olan yabancı bir eti çağırır. Ve bunun tersine kadın, özellikle de “delinmiş” olduğu için, kendi yazgısını bir çağrı olarak hisseder.

Hiç şüphesiz cinsel organ ağızdır ve penisi yutan açgözlü ağızdır –bu da pekala iğdiş etme düşüncesini buyur edebilir: cinsel edim erkeğin iğdiş edilmesidir- ama cinsel organ her şeyden önce deliktir.

Pembe bir pasta yersem, tadı pembedir; hafif tatlı kokusu ve pasta kremasının kayganlığı pembedir.

Nitekim insanın çilesi İsa’nınkinin tersidir, çünkü insan, Tanrı’nın doğması için, insan olarak kendini yitirir. Ama Tanrı fikri çelişkilidir ve kendi kendimizi beyhude yere yitiririz; insan hiçbir şeye yaramayan bir çiledir.

Metafiziğin ontolojide bulabileceği öteki gösterge şudur: kendi-için gerçekten de projesinin varlığı ve devamlı başarısızlığı olarak kendi kendisini temellendirmenin devamlı projesidir.

Gerçektende, ne ise o olan bir varlık ile ne değilse o olan ve ne ise o olmayan varlık arasında ne gibi bir ortak yan vardır?

Nitekim ciddiyet ruhu açısından, örneğin ekmek arzulanabilirdir, çünkü yaşamak gerekir (anlaşılır alemde kayıtlı değer) ve çünkü ekmek besleyicidir.

Kendi kendisine karşı mesafeli durmak isteyen, belli uzaklıkta kalmak isteyen bu varlıktan ne anlamak gerekir? Burada kendini aldatma mı, yoksa başka bir temel tavır mı söz konusudur?

YUSUF’UN KOKUSU

Yakup peygamber Yusuf’u kuyuya atıldıktan sonrası bir yana, doğmadan önce bile yıllarca bekledi ve özledi.

“Ben, yani Yusuf, Yusuf mu dedim? Hayır, Yakup
Bazen karıştırıyorum.” Edip Cansever

“Yakup diğerlerinden yersiz ama haklı bir kuşku duyuyordu. Onun kuşkusuna göre, Yusuf’u parçalayan erkek domuz on kafalı bir hayvandır; Bünyamin’in ‘evde’ kalmış olması bu hayvanın onbir kafalı olmadığının bir işaretiydi.” Thomas Mann – Yusuf ve Kardeşleri

Thomas Mann’ın Yusuf ve Kardeşleri romanında sabırla bir olguyu aradım. Aradığım, benim çocukluğumdaki anlatı anımsamalarına dayanıyordu. Aynı öykünün bizdeki, doğudaki anlatılış tarzı diyecek olursam yüksekten atmış olurum. Temsil etme gücünde değilse de kültür kodu, doğuya aidiyet, doğunun bir türevi olduğu su götürmez.

Benim anımsadığıma göre Yusuf’un babası Yakup, Yusuf’un ölüm haberi getirildiği, kanlı gömleği gösterildiği halde onu unutamıyor, özlemekten vazgeçemiyordu. Hem geçip gitmişti, hem geri gelmeliydi, gidemezdi. Bu haliyle Yakup’un diğer insanlara benzer bir bitmeyen yas yani patolojik yas olarak kodlanması gerekir. Özlemesi öyle bir hal alıyor ki, günün birinde Yakup Yusuf’unun kokusunu aldığını söyler, çöl rüzgarı oğlunun kokusunu burnuna getiriyordur. Diğer oğullarına inanmazlığı yeni bir şekil alır.

Bunu kendi aralarında konuşan, anlatışan yaşlıların yorumlarını anımsıyorum. Bu öykünün günün birinde kokunun, ses ve görüntü gibi nakledilir hale geleceğini haber verdiğini söylerlerdi. Bir yandan abdest alıyor olsun, bir yandan teknik direktörcesine bilgiç sakin sakin üfürürlerdi. Onlardan bilgiyi devraldığımı düşünür, bunun yanı sıra karşılaştırma ve demlenme için kenara not ederdim. Uzun vadeli not ettiğim çok iddia, tavır, üslup ve söz olmuştur.

Bir ucu daha var. Halkımız için batı hem aşk hem nefret nesnesi ya. Batı/lı aynı zamanda uşak/işçi gibi de algılanıyor. Yaşlı teknik direktörlerimiz ilkeyi koydu: Artık ter dökmek, halka gerekli koku transferini hizmet haline getirme batının işi olsun. Gerçi hayal ve ilke üretmek az şey değil. Onu bile ucundan, keyif ehliyetiyle, iş edinmeden yapma bir doğu büyüsü. Aynısı hem tevekkül, hem tembellik, hem kavuşma kolaylığı uçları ve anlamlarıyla geçerli. 

Şimdi internet ve teknoloji ile (oranlı şiddetiyle birlikte) dokunma duyusu duygusu nakledilmek üzere olduğuna göre koku nakli sırada olsa gerektir. Peşinden rüya çalma ve aktarma geliyor. Ben de yaşlandım tabii, yön göstereceğim, talep edeceğim.

Thomas Mann bu kokusunu duyma meselini romanına almış mı? Hayır, almamış. Onun okuduğu, duyduğu türevlerde bu incelik yokmuş galiba. Öte yandan aynı Yusuf mitolojisinin İslam kaynaklarındaki işlenişini romanında sayfalarca tartışmış, kendi duruşunu netleştirmiş. Bence iyi, yüzleşmesi iyi. Zıt veya seçenek yorumları görmezden gelip “Dediğim bildiğim olabilecekler bundan ibarettir,” dememiş. Ben de koku konusunu öyle veya böyle içerilmiş bulsam ne yapardım? Mann’a daha erirdim her halde.

KOKULAR VE SOĞUK SÜT

Anama analık yapan babaannesi, anam evlenince kurak yayla köyümüzde -ve şiddeti bol sert ailemizde- bir türlü huzur bulamayıp, sürekli hasret çekiyor görünce, demiş ki: “Allah sana bir altın top versin bolları (buraları) unut, bizi unut.” Bu yeni gelin önceleri Kalkamak taşta oturur, seyil yüzlerine bakar bakar ağlarmış, anacığım.

Büyük ninemin kastettiği altın top ben olmuşum, anamı oyalamışım. Çölmüş, soğuk yaylaymış aldırmaz olmuş. Eh ben tadını, verilen değeri gramına kadar zevkle içiyorum, yalnız burada kritik olan yaşamın yanında durmak, yaşam için yaşamdan gelen bir şeyi altın top olarak selamlamak. Olan çocuğu olumlu duyguyla beklemek tamam, varlığını kutsamak daha değerli. Anam daha en minnaklığımdan itibaren koynuna alıp, pıssık pıssık bir sesle uyumamı çok sever, uyurken koklamaya doymazmış. Ya ben? Biraz ellenip ayaklanınca, onun koynunda durmaz, ya da uzun durmaz olmuşum. İstediklerini biraz veriyorsam biraz saklıyor, geri çekip nimetleştiriyorum. “Aldin mi onu” anlamında “aldinmunu?” deyişim en önemli hediyem ve cezam. İster diyorum, ister birden demeyi kesiyorum.

Ana koynunda durmamalar şu hali almış, ben sonralarını net anımsıyorum. Uyuyup uyanıyorum, baktım ki anam sarmalamış, zort zort derhal yanından kalkıyorum, zort zort odadan çıkıp nine dede odasına yürüyorum. En ufak halimle bile sert basarmışım tahtaya. Dedem geldiğimi duyuyor, beni çok seviyor. “Goca’rı, oğlan geldi, kalk kapıyı aç.” Kapıyı açacak boyum ve gücüm yok, üç bilemedin dört yaşındayım. Ninem geliyor, kapıyı açıyor, beni içeri alıyor. Ben tin tin tin doğru direk ninemle dedemin arasına kuyulanıyorum. Dedemin kokusunu çok seviyorum. Ailenin tüm erkekleri benzer ve harika kokuyor. Kısa listesi; dedem, babam, ben, iki erkek kardeşim, tek oğlan torun olarak ufağımızın oğlu. Annem de beni koklamalara doyamadığından, “ne güzel kokuyorum” özgüveni her türlü beceri ve yeteneğin üzerinde mevcut, sevgi onayı üstünden içime yerleşiyor.

Nasıl soğuk süt sevgimi yıllar sonra “anamın geceleri hepimize yatakta uykuda şekerli soğuk süt içirişinden” anlamlandırdıysam, şimdiki keşfim de, sigara içmediğim halde niye sigara kokusunu seviyorum, neden rahatsız olmuyorum? Çünkü dedem ve ninem sigara içerlerdi, ben onların yanında yatağında sigaraya alışmıştım. Şans eseri sigara bağımlılığına bağışık olmasam fosur fosur sigara keşi olmam işten bile değildi.

***

Şimdi zamansal olarak daha eski keşfime gideyim.

Şimdi anladım! (Aslında tam olarak 8 eylül 2017’de.)

Benim soğuk süt sevmem -ben soğuk süt sevmem demiyorum, çocukken anamın bize kaynana ve kaynatasından yani ninem ve dedemden saklıca uykumuzun arasında soğuk süt içirişindenmiş! O zamanlar uzatılan sütü uyanmadan bile içebiliyorduk. İçine biraz toz şeker atıyordu. Biz içerken sütün üstüne kaymağı, süt zarı toplanmış oluyordu. Meğer alışmışız, alışmışım.

Bu gece mesaileri, hayvancı ve keçi sürülü bir aile olduğumuz halde, aile reisi dedemin günlük süt rekoltesinin azalmasını sert şekilde önleyerek, sütü hiç kişisel gereksinimlere kullandırmayışındandı. Anam çocuklarına kendi hayvanlarının ürününü gizliden, hırsız gibi içiriyordu. Bizi bir türlü gönlüne göre besleyemediğini sanırdı. Ona göre biz tüm diğer aile çocuklarından daha bakımsız, daha zayıftık. Sonraları beni depresyonda gördüğünde o tarafını da döküldü: “Tırlak karıdan parlak çocuk mu doğar..”

Ayrıca ben güncel yaşamımda o soğuk sütü sevmediğimi sanıyordum. Ne büyük yanılma.. Yanılıp kendimi yadırgayışım soğuk süt sevilmez, sevilirse sıcak süt sevilir, sıcak süt sevmek gerekir zannetmemdenmiş. Meğer olana razı gelmiş ve şekerli soğuk süte alışmışım, arkasını bekliyormuşum. Standardım olmuş. Yaşantı bana ilk olarak artı veya eksi duygusal elektrik yüklü gelmemiş. Verili biçimde gelmiş ve beklentilerimi ona göre formatlamışım. Sonraları sıcak sütü zaman zaman içip, ne nefret edip ne sevdiğimden, sıcak sütü norm kabul eden zihnim kendi mantık yolunda açmazlarla yürümüş. Bedenim alttan alta alıştığını isteyip almayı zihnime karşın sürdürmüş.

Yalnız, uzmanlar ilk altı ay yalnızca baba sütü tavsiye ediyormuş.

DÜŞ VE GERÇEK

DEPREM GERÇEĞİ

  • Ya Van’a ya Van buraya! Ta Van’a, ta Van buraya!

Zamanında Şırnak ilim, Uludere yöremdi. Şimdi Van ilimiz, Erciş gölümüz, bataklığımız oldi. Kıyamet eşiği gibi bir zamanda, Aralık 2011’de deprem zamanı Van’a geldim. Kişisel güdüleyicilerimin bir kısmını biliyordum. Van’da 12-13 yıl önce askerlikte geçirilmiş zaman, kurulmuş bireysel bağlantılar, muayenehaneden para kazanma deneyimi. Ayrıca 17 ağustos 1999 Gölcük depreminde Van’daki askerliğin son haftasında olma nedeniyle karışık duygu halleri… İstanbul’umdaki depremden Van’a kaçmış saklanmışım havası. Sanki orada bir suç işlemişim gibi olay mahallini yeniden görme, ziyaret, karşılaştırma yapma isteğim var.

Kişisel çıkarla, bencillikle de ilgili; bu sefer deprem ve sıkıntının merkezinde bulunmak, aynı filmin yeni versiyonunu çekmek istiyorum. Asıl Van’ı istiyordum, psikiyatrist Ayşegül’le Van’da karlı çölde çiçekler olarak çalışırız umuyordum. Ayrılmamız gerekti, kısmetime Erciş düştü; kağıtlar yeniden karıldı. Erciş bir an önce normalleşebilir miyim kaygısında. İşsizlik, ayıpların acısı, üstesinden gelme çabası. Vızır vızır işleyen ama bağlantılanmakta, eşgüdümde zorlanan yerel kurumlar, çadırkentler, köyler, sahra hastanesi, APHB Afet Psikiyatrisi Hizmet Birimi sistemi. Ne yaptıklarını anlamadığımız, bazılarının casusladıklarından emin olduğu Sınır Tanımayan Doktorlar gibi kökü dışarda gruplar.

Daha Van’a yeni inmişiz, az sonra dağıtım bizi Erciş’e gönderecek. Kapıda beliren ufacık ama gözleri çakmak bir çocuk. Yönetim binasına kendi makamı gibi girip çıkıyor. Eline parmaklarına göre bir hayli iri, kallavi bir telsizi tutuyor. Sadece tutmuyor; sevk ve idare ediyor. Polis veya tim şefiymiş gibi. Ben bir anda ona saygı minnet karışımı oluyorum. Karizma böyle bir şey. Varsa, var. Öteki biri psikoloğa “E hadi, gelmiyor musunuz armutları toplamaya?” diye tatlıca çıkışıyor. Psikolog hem evetliyor, hem anons yaptır diyor. Biraz sonra çocuk yeniden İçeren’in (konteynır) kapısını aralıyor. Ardında da güvenlik.. “Bu güvenlik abi bana güvenmiyor, anonsu yapmadı.” İçeren, cümle içinde kullanılmış hali. Bir de semt halini söyleyeyim: “Containerville” (İçeren köy)

Gönüllü örgütlenme ve sivil yapılanma olarak mensubu olduğum APHB sistemiyle gurur duydum. Erciş örneğinde gönlümü kazandılar. [Şimdi düşünüyorum da Afad ve Kızılay’ın kucağındaki gürbüz çocuklar sayılırsak daha iyi oturuyor.] Örneğin ağırlıklı yarı gönüllü düzenle işleyen sahra hastanesinde hava ve etkinlik daha düşük düzeyli. Öbür ekipte yüzler daha az aydınlık, sıkıntı ve işlevsizlik dışarı yansıyor. Sahra Hastanesi’nde “hükmen gönüllü” doktorlar ve yardımcı sağlık elemanı var. Burnundan soluyorlar. Havaları son derece farklı. Kendiliğinden sapık olmak gerekli demek. Onlardaki isteksizlik travmatize olmayı azaltıyor veya artırıyor olabilir mi? İnsanın bilimsel varsayımları peş peşe yumurtlayası sınayası geliyor. Bu deprem gönüllülüğü Kızılay’a kan vermek gibi. Bir sapık alışkanlık, başlayan vaz geçemiyor. Gönüllü olan, gönüllü ölür. Gelir gelmez Kızılay’ın deneyimi ile ruh sağlıkçılarının karınca ordusu gibi alana yayılışları çok davetkardı vallahi.

Erciş’te Petrol Ofisi’nin yanında. Yurtkur’un binasıymış. Resmi yer yani. Açıkça deprem enkazı görüntüsü almamaya çalışıyorum. İş nerdeyse görmezden gelmeye gidecek, bir şeyler çekeyim dedim. Bu binanın enkazından sadece 1 veya 2 ölü çıktığını duymak beni çok şaşırttı ve sevindirdi. Öte yandan depremin simgelerinden Sevgi apartmanının enkazını gördüm, dümdüz edilmişti. Erciş’te Van’a göre daha organize olan şeylerden biri kanımca, enkazların adlandırılması ve numaralanması. Van’da deprem simgesi enkaz-Bayram Oteli’nin enkazını Best Van Tur kapmış, anımsatıcı hiçbir şey yok.

Atandığı halde barınacak yer gösterilmeyen 3500 öğretmen Van’da eylem yapmış. Çevik Kuvvet bunları dövmüş. Sonrasında çevik komiser diyor ki, “Tamam, dövdük. Ama bizim de yatacak yerimiz yok..”

Erciş Yenişehir mevlanakentte bulunuyoruz. Çocuklar çocuklara sokuluyor, görevli ve gönüllüler işlerine, kadınlar komşularına, erkekler suskunluk ve düş kırıklıklarına sokuluyorlar.

Yılbaşı ora-yörede Hıristiyan zındıklığı gibi algılandığından okul yöneticileri dahil herkeste yalnızlık ve muhtaçlık duygusu tavana vurmuş durumda. Yılbaşı günü öğleye doğru, az daha oyuncak dağıtım skandalı oluyordu. Şöyle bir mevlanakent gezisi attık, insanları barakalarında gördük. Öğleye örgütlenecek şenliğe çağırdık. Yeni tuvaletler için ve bulaşık yıkama yeri için inşaatı beğendik filan. Tuvaletler berbat, hijyenik değil diye raporlar yazıyoruz. Ben aslını görmemişim, ama belli, dediğimiz doğrudur, söylenenler de doğrudur..

Orada kenarda diki dikine oturtulmuş mobese ufağı prizmalar gördüm. Tuvalet midir, banyo mudur? Göresim, hakim olasım geldi. Birkaç tanesinin kapısını zorladım, kilitli gibi direniyorlar. Sonra birden bir tanesinin kapısı aralandı. İçerideki ürün, bir oyuk içinde değildi, düz bir kapağın üzerinde. Minik bir kedi yavrusu gibiydi -tekir değil sarman. Görüntüyle birlikte anında koku yayıldı. Yanımdaki Selahattin, topuklamış, hızla uzaklaşıyordu.

Yaklaşan yılbaşı ile birden çalışma alanı seyreldi, gidenlerin yerini gelenlerin karşılaması yetersizleşti. İlk günler gidenler buruk gidiyorlardı. Kalanların pastasından enerji merkezi olmasından yoksun kalıyor gibilerdi. Şimdi gidenler gene buruk gidiyor. Bu sefer terk ediyor da yalnız bırakıyor gibiler. Biz kalanlar hüznü, azalmışlığı daha hisseder olduk. Ben de giderken sistemi kime devredeceğim? Yaptıklarımla, yapılacakların dökümünü kimle paylaşacağım? Birine el vermek istiyorum.

Bu afet alanında hizmet içi eğitim değil, hizmet içi hizmet gerekiyor. Özellikle erken dönemin gönüllüleri, eşgüdümcüler, halkla her gün muhatap olan Kızılaycılar eninde sonunda göçükleşiyor, teknik adı travmatize oluyor. Yardım istemek akla gelmiyor. Biz de her gün selamlaştıklarımıza hakim olamıyoruz, hizmet içi hizmette usta değiliz. Yardımlaşmanın öncelikle standart formatı var, ilk o standart kapılıyor, öğreniliyor. Hani “Düşene bir tekme de sen at”tan başlayan bir öğreti dizisi bu.. Olumlu öneri üretecek olursam, 10 gün gönüllü çalışma süresi alan ruh sağlığında yetersiz. Bu on günün yedi günü uyumla geçiyor, daha yeni öğrenilen yerden rotasyon bitimiyle ayrılıyoruz. Bir aydan uzun çalışmak istisnalar hariç olasılıkla göçertici olur. Esnek biçimde, süreler 2-4 hafta biçiminde ayarlanmalı gibi gözüküyor. Her ekip toplu gelip toplu ayrılmamalı, birbiriyle örtüşme ve uyuşum sağlayacak şekilde komşu disiplinlerin başlama bitiş zamanları farklı kılınmalı. Yörenin sağlam kalmış unsurlarıyla organik bağ kuracak bir düzen. Ziyaret, örneğin düğüne nişana katılım, savaş konseri gibi müzikal kültürel etkinlikler. Yörede nasıl sahra hastanesi kuruluyorsa, sahra kafesi ciddiyetinde buluşma, dinlenme ve sosyalleşme odağı plan içinde olmalı, rastlantısal değil. Biz Erciş’te en büyük onarıcı sosyalleşmeyi ünlü çorbacı veya lokantalara gece, gece yarısı seferleriyle sağlıyorduk.

Ne farklı yolculuklar yapıyoruz.. Aynı anda gibi, aynı yerde gibi.

2012 yılbaşı sabahı mahmurluğu erkenden hareket ile atılır. Özenle, hırs ve sevgiyle gezilir, çevreye bakınılır. İşgem’in asker nöbetçisiyle fotoğraf karesi kavgası verilir. Güvensizliğe karşı alttan alınmaz, askerciğe posta konur. An’ın ve yerin uğramışı değil sahibi gibi ciddiyet gerekir ve hakkı ödenmelidir. Erek Dağı her gün farklı renk giyinir ya, Van Kalesi de her gün farklı manzara sunar. Denenir, o da onaylanır..

Kızılaycı Serkan’ın arabasının otomatik kapısının boğazlanan tavuk gibi dıyıklaması. Sırası gelince onu bile özleyeceğiz.

Düşünmek yararsız da ondan mı mırıldanır, mızıldanır, sızlanır dururuz?

***

ERCİŞ DÜŞÜ

Çadırkent, mevlanakent, konteynırkentler arasında, içinde. Parlak ama soğuk Van Erciş havası altında. Deprem ve afet gönüllüğünde deneyimler insana öğretiyor. O bakımdan uzmanlar kadar deneyimlilerden bu tip çalışmalar nasıl yapılmalı, nasıl örgütlenmeli temalı veri ve fikir toplanmalı. Hizmetler, iletişim iyileştirilmeli. Benim sonraki 13 mayıs 2014 Soma kömür ocakları patlaması ve faciasından anladığım, Türkiye’de etkin ve eylemsel sivil oluşum neredeyse yok. Aslında bir devlet dairesi sayılmak gereken Kızılay’a, ondan daha görünür resmi kurum olan AFAD’a güvendik güvendik. Güvenmediysek nefes alacak yerimiz, bir vahamız bile yok. Varsa yoksa örgütlülük, örgütlünün ölüsü örgütsüzün ejderhasından daha canlı ve güçlü. Soma’da kısmen kenar kenar var olan komünist psikologlar etkindiler, gönlüme su serptiler. Geçici kriz müdahelesi yerine toplumla organik bağ kurmak için ev kiralamış, halk özellikle kadınlar ve çocuklarla evi ortaklaşa yürütüyorlardı.

Neyse gelelim düşüme..

Bu gönüllü deprem işleri sırasında bir gün Van’dan Erciş’e dönerken eski bir düşümü anımsadım. Bir bir buçuk yıl veya daha eski. Düşümde Van’a gidiyorum, bir özlem düşü olmalı. Erzurum’dan, Ağrı üstünden, kuzeyden. Düşümde Iğdır gibi biraz doğrultunun solunda bir yere sapıyorum. Veya Van girişinin hemen öncesindeki ovalar, tarlalar söz konusu olan. Oralar beni oyalıyor. Anımsadığım, çamurlu ıslak tarlalarda pancar gibi bir şeylerle uğraşıyorlar. Tam hasat gibi, herkes arı kovanı gibi çalışıyor ve her yer yemyeşil. Düşün bir arzu doyurumu düşü olduğu belli de, şimdi anımsayınca, yeni bir yorumu daha mümkün oldu. Bu oyalanma, Van’a ulaşamama acaba Erciş’e konuşlanmam mı? Pancar tarlası gerek depremzedeler, gerek gönüllülerin koşuşturması mı? Üstelik düşte değil gerçek ekipte bir de Iğdır kökenli psikiyatrist Selo var.

Annem diyor ki rüyası görülmeden hiçbir iş olmaz. Gerçekleşmez anlamında. Bir de şu söylenebilir. Hayalini kurduğun veya düşündüğün hiçbir şey gerçekleşmeden duramaz. Hayal direk bir izindir, oldurucu yaratıcı izin. Gerçekleşme için bir gecikme payı vermek gerekli olabilir, onun dışında iyi ve kötü tüm hayaller gerçekleşme eğilimindedir. İnsan kendi düşüncesinden korkmakta haklıdır. Kötü eylemin sorumluluğuna yalnızca kötüyü o an taşıyan değil, iyi ve normal bireyler dahil herkes ortaktır.

Bu düşten yeniden gerçekleştirme, gerçeklik ilkesine dönüş yapalım. Arzu ile ihtiyaç (gereksinim) bağlantılı ama farklıdır. Veya farklı olarak ayırılmalılar. gereksinim öncelikli, arzu üstündür. Gereği gereksinimi gerçek/lik ilkesi karşılar. Arzuyu ise hayal ilkesi, belki karanlık dahil tüm evren karşılar. Gerçek arzuyu karşılayamaz, arzuya yetemez, doyuramaz. Gene de hem arzu hem korku er geç gerçekleşme eğilimindedir. Gerçeğin telafi, yerine geçme, geciktirme, azıyla yetindirme payıyla birlikte.

Şunların hepsi taş, arzu, erkek bir -sayıyla 1’dir. Pencere, gerçek, kadın sıfır -rakamla 0- sayılmalı, sıfıra benzetilmelidir. Bu bir üretici sıfır, kaotik sıfırdır. Bir, kaosun içindeki ışık, yıldırım ve oktur. Toprak küçük rahim, hava büyük rahim, sıfır en büyük rahimdir. Yani böyle benzetilebilir, böyle algılanabilir.

KEDİLER EFE İLE ÇAKIL

Kendini insan hatta prens sanan bir kediyle bir süredir ev paylaşıyoruz. Efe efendi bu. O ev sahiplerinin arasında, biz ana baba çocuk konuk göçerleriz. Gece diş fırçalamaya lavaboya gideceğim- Musluğun altına geçmiş, lafını anlatamadığına kahrederek damlayanlardan sulanmaya çalışıyor. Bu sırada hiç sevmediği şekilde başı ıslanmış. Bunlar onun için neredeyse göz yaşı sayılır. Ben başını ıslak elle okşamaya kalksam, derhal uzak mesafe alan Efe bu.

Adam -hırt veya- koltuğa çıkıyor. Orada olduğunda annesi, rahatsız olmasın diye yemek masasının kenarına ilişiyor. Bazen onun kenarından geziniyor, görünce kendisi yer verir belki. Annesinin eline bir haftalıkken gelmiş. Yatıyor, uyuyor.. Bazen tek gözünü açıp çevreyi kolaçan ediyor. Hiç atik değil, ama şeyleri sürekli göz altında tutuyor. O sakin, Çakıl denen bıyıklı karı ise sert, erkek fatma. Efe kılı, burnundan kıl aldırmıyor; Çakıl iletişim gönüllüsü, sürtünüyor, sürtünüşüyse kafa atar gibi. Çakıl aynı zamanda daha telaşeli. Balkona çıkacağında da, balkondan içeri girmek istediğinde de ön ayaklarını cama öyle bir sürtüyor, öyle kazarmış gibi çalışıyor ki, görüp de tepki vermemek için kulağı kısmak yetmez, gözü de kör etmek gerekir.

Bir akşam baktım, Efe yan yatmış, uzanmış, ön ve arkada eller ayaklar birbirine dolanık. Pike, başını ve arka ayaklarını açık bırakacak kadar üstüne örtülmüş. Annesinin yaptığından emin olmasam örtünmüş diyeceğim. Bir başka gün de kuyruğunu iki arka ayağının arasından uzatacak şekilde sırt üstü yatmış. Ön ayak veya ön eller yanlara serpilmiş. Arkalar ise gene bir garip; erkek sereserpeliği. Buralar benim, bende neler var; bakın, irfan alın gibi. Resmen uyurken özgüven, veya uykuda gösteriş.

Çakıl kedi tüyüne allerjisi olan, pek kedi sevmeyi bilmeyen İnci’ye bir yandan ev sahipliği yaparken, tartımlı bir sevgi eğitimi veriyor. Önce ufak ufak kafa atmalarla sürtünüyor, bazen mesafe koyuyor. Birden pat diye kucağına çıkıyor. İnci yanlış sever, sert yaparsa o gözü ve ön ayaklarıyla haddini bildiriyor. Daha olmadı fırlayıp kucaktan kaçıyor. Az sonra tekrar, “Beni seviyor musun? İstiyor musun?” bakışlarıyla endam ediyor. Tekrar kucak.. İnci ne bilsin, onun mırıldanmasını hayvan hastalandı, bir garip oldu cehaletiyle yorumluyor. Ona bunun mutluluk sesleri olduğunu, hatta Fethiyecede kedinin “gurrun çekmesi” dendiğini anlatıyorum.

Bu Çakıl annesinden çok İnci’ye benziyor, onları tanıştırmak gerekiyor. İkisi de zor, ikisi de sert, ikisi de bağlı ve iletişimsel. Gözleri iri olduğundan yani göz bölü baş oranı büyük olduğundan evrensel olarak çocuk/bebek hissettiriyor. Ve özellikle pedofil eğilimliler için çok çekici oluyor. Öyle bir hal aldı ki, İnci sevmezlense bile aldırmıyor. Yani yalancı sevgisizliğe kanmaz oldu. Her istediğinde kucak, bacak, diz ne bulursa üstüne çıkıp tüneyecek.

Tekrar Efe’ye dönelim; boynunda emilebilir deri kıvrımı, gıdısı olan bir adam bulsun, özellikle babasını. Bir insana alıştıysa bir süre sonra onu orasından emmeye başlıyor. Doyup çekilip, tekrar ağzının suyu akıp yanaşıyor. Anısını saklıyor, veya anısından kurtulamıyor. Bazı erkek çocukları gibi. Çok kafa karıştırıcı hayvan. O avcı mı bu ana/baba kuzusu? Bu ana kuzusu mu avını acımadan boğazından tutacak olan? Nasıl şaşırıyorum.

YAĞMUR TEHLİKEDE

Düşümde İmdat’ın evine konukluğa gitmişiz. İmdat bizim yer evinin perdecisidir. Akşamlama fena geçmemişken, İmdat eve geç geliyor ve yüzü çok gergin, her an kavga çıkaracak gibi olduğundan, evden ve misafirlikten apar topar ayrılıyoruz. O aile huzurlu değil. 

Yağmur hızlı yürüyüp ileri gitmişken, benim de gerimden ona doğru kuduz gibi bir köpek geliyor. Kıza saldırırsa korumak için elime kıymıklı bir tahta parçası alıyorum. Hatta durum hızla gelişmese veya hızlanmadan önce tahtayı yere vurarak kışkırtmak ve korkutmak istiyorum köpeği. Elimde silah oluşuyla onu niyetinden caydırabilirim, ayrıca da haşlayabilirim sanıyorum. Hışım gibi geçiyor, beni takmıyor bile.

Direk kızıma saldırıyor. Boğazına veya yüzü gözüne. Kıymıklı tahtam kar etmiyor. Kızın ümüğü, yüzü mahvolacak. Güzelliği, belki canı söz konusu. Köpekle çocuğu tahta vurarak ayırmaya çalışıyorum, tınmıyor. Dişini geçirmiş. Çaresizlik içinde parmaklarımla ağzını aralamaya çalışıyorum. Gene yok.

Sonra parmaklarımı çengel gibi, azgın köpeğin gözlerine daldırıyorum. Canı acırsa belki bırakır. Deldim neredeyse, göz çukurunu karıştırıyorum; gözlerini salkım gibi söküp çıkaracağım. Umudum geçti. Salmazsa kör edeceğim çocuk-köpeği. Boşuna olacak diye mi ne.. Bırakıyorum. Köpek, salmadıysa bile kızımın yüzünü boğazını gevşetti mi? Anlayamadan uyanmışım.

Dehşet, üzüntü, beceriksizlik, talihsizlik içindeydim. Uyanır uyanmaz da ikilemdeyim. Bu bir önsezi mi, kızım gerçekten tehdit altında mı? Ona bir şey olursa? Ve bunun sadece bir rüya, belki başka bir şeyin rüyası olma olasılığı ve rahatlaması. Yağmur’la güzel güzel maya tuttu, birlikte okuma yazma öğrenmeye çalışıyoruz. Paylaşıyoruz. Kaybedebilecek bir şeyim daha, özel bir varlığım ve doyumum var. (Kasım-Aralık 2011)

FASSBİNDER SİNEMASI – Yalçın SAVURAN ve Neşet KUTLUĞ

Filmden bir parça: Lili Marleen. Uzun bir sekans boyunca. Nazi propagandası var mı? Karşısında mıydı yoksa?

Serseri. [Tam resmini bulduk diyorlar.] Mahler – Sekizinci dinleyecektiniz. Fassbinder’in kendini bulduğu eser. Beethoven – Dokuzuncu, Lizst ile birlikte koro için bestelenmiş dört eserden biri. Muhteşem. 1000 kişilik performans. İki çıkış noktalı. Ortaçağ şiiri. Çoğu senfoniden farklı olarak iki bölümlü. İkinci bölüm Faust. Mephisto – Faust ikilemi. Fassbinder de olasılıkla bunda kendi ikilemlerini buluyor.

(31 mayıs 1945 – 10 haziran 1982)

Rainer Werner Fassbinder (RWF) 31 Mayıs 1945 doğumlu. Bavyera. 37 yaşında, 10 Haziran 1982 Bavyera, ölümü. İlk film 1966’da. 52 film, 2 belgesel, 9 kısa film, 15 kadar tiyatro oyunu. 47 film senaryosu. Oyunculuğu da var. 3 filminde kamerayı kullanmış. 17 filminde kendi adıyla olmadan montaj (kurgu?). 14 filminin yapımcısı. 20 filminde komple (yönetme, senaryo, vs ). Author/auteur yönetmen. Çevresindeki oyuncular da auteur. Kamerası da öyle. Hepsi uzun soluklu yanında. Kadın oyuncusu 23 filminde oynamış Hanna Schygulla. Müzikçisi Peer Raben. İki kameraman, ağırlıklı çalıştığı. Ekipli adam. Birlikte antitiyatro grubu kurmuslar. Ekip o, baştan beri sürdürüyorlar.

Evreleri, dönemleri var. İlk filmleri sabit kameralı. Acemilik var başta. Ara dönemde acemiliğini kırıyor. 78’den sonrakiler ışıkla, renkle, diliyle büsbütün sinema. Üç evre demeli. Zorlu yolculuk. Tüm sanatını 15 yıla sığdırmak aşırı performans gerektiriyor. Aşırı dozla da yaşamını noktalıyor. Uyarıcılar kullanmış. Duruş gibi, performans etkileyici olarak alıyor. İkilem. Her dakikasında var. İçinde çoklu sistem. Fassbinder mi, Walsch mi, Franz Biberkopf mu, hepsi oymuş. Berlin Alexander Meydanı romanını okumuş; kendine getireni olarak anıyor. Dizisini yapmış, 14 bölümlük yapıt. Alman toplumu onu anlayıp olumlamış değil, sonradan keşif. Değerliymiş, o da ilk olarak ülke dışında keşfedilenlerden. Parçaları Alman TV’de sansürlenmiş. [Yıllar sonra TRT de verdiğinde bol bol makaslamış belki de makaslama rekoru kırmıştı, hem şaşırma, hem TRT’ye alay konusu olmuştu. -Mİ] ABD’de olumlu tepkiler alınca Almanlar dönüyor ona. Kısa süre sonra ölüyor zaten..

İlk dönemde de, bütününde de tipler, karakterler Küçük Adam. Küçük adamın sorunları. Kendi benini ortaya çıkaran veya çıkarmak üzere. Kadın, erkek, hem kadın hem erkek, aldatılabilir, hoşgörü yanları olan küçük adam. (Sınırlı) dünyasından çıkamıyor. Nihilist tavır da var. Şansı da yok, sınıf kafasını eziyor, kabuğuna gönderiyor. Kabuğa çekilme Fassbinder’de ölüm. Çare değil, olması gereken ve özgürlük.

BAP (Berlin Alexander Platz) senaryosunu çalışırken “4 gün çalış – bir gün uyu” yapmış.Her gün uyursa harcanacak ısınma vakti artar. “Ben de inanamıyordum,” diyor. Belli zamanda sürede bitirmesi gerekiyormuş. Çare o. 3000 sayfa senaryo çıkacak, 154 günde çekilecek. Son bölüm 2 saat, diğer 13 bölüm birer saat. Çoğu sahne tek kerede çekilmiş. Uzun plan sekansları. 5 – 10 dakika diyalog performanslı. Şaşırtıcı, hayranlık uyandırıcı.

Alman toplumu kendine nasıl bakıyor? İtalyan Yeni Gerçekçiliği (İYG) nasıl? Almanya’da öncesinde Fritz Lang dönemi var. Sinemacılar ortadan kayboluyor veya kaçıyorlar. 1945’e kadar sadece propaganda filmleri. İlginç, 1945 sonrası ABD sinema işgali [askeri işgali izleyen kültür işgali. Japonya’da da görüldü, hem uzun sürdü]. 1962’de 38-45 doğumlu yönetmenler isyanda. Yeni Alman Sineması bildirileri; “Eski sinema öldü, yenisine inanıyoruz.” diye.

Yeni Alman Sineması son derece minimalist. Hem karşı olduklarından, hem parasız olduklarından. Kamera taş gibi, oynamıyor, eski. Karşısına adam koyup çekiyorlar..

Fassbinder’in dönemdaşları: Wim Wenders. O da önemli. Werner Herzog. Volker Schlöndorff. RWF. Teknikleri zanaatkarlık temelli. Birbirine yardım ediyorlar. Kooperatif filmler. Çağdaş Almanya’nın 1960-65 dönemi gerçekliğinden endişe duyanlar bunlar. Manifestoları: “Yenisine inanıyoruz.”

İYG ile karşılaştırınca topluma dönüp bakmalı. Toplum farkı var. Gizlenmeye çalışıyor Alman toplumu. Almanya’yı ayağa kaldıran ABD yardımı olması mı? Istvan Szabo’nun “Taraf Olmak” filmi: ABD subayı var, kültürü zayıf, ama Hollywood filmlerinin yayılması işgal sayılır. Kültür işgali denebilir. Roma-Germen İmparatorluğu çekirdeğinden geliyor Alman toplumu ve temel tepkileri.

Fassbinder de kendi toplumuna karşı. Goethe de; “Nasıl bir toplum bu?” diyordu. O toplum çok farklı zıtlıkları yaratıyor. Michael Haneke – Beyaz Band Birinci Dünya Savaşı köklerini anlatıyor. Öncesindeki değişkenleri. Örnektir.

Hegel: Ailede, toplumda ve devlette ahlak. Hegel “Devlette memurlar tanrısal tözle bütünleşik olmalı,” diyor. Bu, bir Hitler yaratabilir. Öbür yanından da Marx çıkar. Prusya döneminden gelme etkileşimler. Hıristiyan demokratların göçmenlere baskısı bu temele dayanıyor. Alman toplumu kendini açığa çıkarmaktan hoşlanmıyor. Gizlenme refleksinden başlarda Nazi karşıtı sinema yapan yönetmen yok kadar azdı. İtalya’da var oysa, faşizm karşıtı sanat.

Bizde Anavatan. Almanya’da Babavatan. Kültür farkını gösteriyor. İngiltere’de de toprak/ülke Anavatandır.

“Herkes kin duyuyor!

Umrumda değilmiş gibi yapıyorum hep. Beni öldürüyor.

Aptal domuzlar! Bakmayın bize öyle!

Kocam benim. Kocam benim. (Ali’ye)

Kimsenin bizi tanımadığı, bakmayacağı bir yere gidelim.”

Çekememek. İletişim topluluğu varsayar. Kelime karşıya benim anladığım şekilde intikal ediyor mu? Kuyruğunu kovalayan kedi. Kafamdaki karşılık, sizde de aynı varsayıyorum. Aktardım sayıyorum. Duyduğun söz de sana göre söylenmiş sayıyorsundur. Çapraz karşılık yakınsa iletişim, yoksa ikili monolog olur, gene de iletiştik sayılır, sanılır. 

  • Bilişsel dil, duygusal dil, işlevsel dil.

Tarım toplumu duygusal dilden iletişim kurar. Batı toplumu, bilişsel ve işlevsel dili kullanır. Göçmen sorununda, duygusal dil işlemediğinden, arayüz kurulamadığından kopuntu oluyor. İşlevsiz kalan iletişim belki Batı’nın yeğlediği de bir şey. Nermin Abadan Unat – Bitmeyen Göç: “Asıl neden Almanca bilmemeleri, farklı yetişmeleri, çalışma koşullarını bilmeyişleri. İşçiler radyoaktif maddeyle çalıştıklarını da bilmiyorlardı.”

İlk göçenler dile ihtiyaç duymamış, hemen dönecekler varsayımı. İkinci kuşak gettolaştığı için sorun var. Dördüncü kuşak, geldiğimiz günler: “Ulusötesi Ulus” Almanlar kabul etmese de. Faslının filmdeki asıl adı Ali değil, uzun bir ad. “Benim adım Ali ,”diye sonradan kabul ediyor. “Hepimiz Ali değil miyiz?”

“Mide ülseri. Stresten. Yabancıda çok olur; iyileşecek. Göçmen işçi kaderi.”

Almanya’nın istihdam sorunu. İkili anlaşmalarla işçi alıyor. Türkiye’yle anlaşması meslek edindirmek üzerineydi, döneceklerdi. Onların dönmeleri Türkiye’nin de işine gelmiyor. Bura istihdamı üzerine hesaplarda DPT belgesi: “İşgücü fazlasının ihracı. Niteliği yüksek işgücünü kaptırmayalım.” İnsan oldukları unutuluyor. İhracat, mal gibi. Para getirecek. Kalifiyeler gitmesin.

Tarım işgücü çözülüp kente kayıyor, kentte iş yok, işsizlik. Avrupa’da ülkelerin hepsinde işgücü eksiği, gereksinimi. Göçlerin dinamiği. İş için, hayatta kalmak için ekonomik göç. Günümüzde daha artacaktır.

Zenofobi (xenophobia) olarak bakıyor Fassbinder. Almanya çalıştırıyor ve dışlıyor. Katzelmacher. “Fare gibi üreyen insanlar” Katzelmacher adlı filmi var. Gettolaşmak ortaya çıkıyor. Yabancıyı kök kültürü içine gerileterek sıkıştırıyorlar. Vatandaşlık istenmiyor. Çifte vatandaşlık istenmiyor. Getto o topluma yabancılaşmak demek. 90’larda aileler iki sokaktan ilerisini bilmiyordu. Ev, bakkal, fırın. Suç da var ama doğal bir şey. Alman tarafında da bir sorun. İnsan olduklarının farkına geç varıldı. Ne yapıcaz?

Filmde Ali ile karısının Fas’a gidişleri var. Birlikte seyahat. Belli aralık gözükmediklerinde, dönüşleri sınıf atlamalarına neden oluyor. Özgürleşmiş çift [Belki dışarıya tatile gitmenin ek puanları vardır]. Yine de bakarken, Almanların bakış açısı yarar/lanma. Faydalanma. Alışveriş yapacak, mallarını taşıyabilir. Faydalı olduğu sürece, Ali kabul edilebilir.

Birileri parayı harcadıkça sistem var kalir. Kapitalist mantık.

Bir filmindeki Satıcı da intihar ediyor. Aile baskısı. Seyyardan bir üst noktaya geçince, yerine monte ettiği kişiyi takip ediyor. Dürüst adam, yapacak şey yok, o da içip intihar ediyor.. Hiç bir iş yapmamak da sona götürüyor.

“Maria Braun’un Evliliği”nde 1945, 3. Reich’ın yıkılışı ile evlilik kurmaya çalışan insanlar. Beethoven – Dokuzuncu, Üçüncü Bölüm. Sirenler. O dönemin kaosu.

Fotoğraf kolajları. Bizim Ali. Merdivenli üçlü. En altta ayrışmaları. [Fotoğraf gösterisi üzerinden yürüyen bir konferans bu.]

Duyguyu vermek icin parçalı yerleştirme. Marketteki adamın bakışı? Bulunmaması gereken yaratık Ali diye. Özgürlüğün Zorbalık Hakkı (Fox Friends) filmi. Kendisi küçük adamı oynamakta o filmde. Sürekli loto oynayan Fox küçük kumarla büyük bir para kazanıyor. Onunla ne yapacağını bilmiyor. Sınıf atlatma telkini yapan kişilerle kıyafetini değiştiriyor, sonra aldatılıp kullanılıyor. Geri eski hayatına dönmek zorunda kalıyor. Franz Biberkopf da benzer yaşayan adam. Aldatırken bile aldanan bir adam.

Fassbinder’in küçük adamları duygusal dil kullanan insanlar. F. Biberkopf da iletişim kuramıyor. Duygusal dil kullanmaları aynı çizgide değillerse yetmez. Dört Mevsim İçin Satıcı (Dört Mevsim Satıcısı, Handler der Vier Jahreszeiten), satıcılı film.

Fassbinder’i cinsel kimlik üzerinden okumak yanlış olur, yetersiz olur. Filmlerinde kimlik değişse de filminin okunması değişmez. Fark ettirmez. Öyle de okumaya kalkılabilir, çevirsek de olur, Almodovar’dan farkı o; Almodovar’ın film anlamı cinsel kimlikle sıkı sıkıya bağlantılıdır, çevirmeye direnir. Petra von Kant da Fassbinder’dir, Martha, Emmi veya Biberkopf da.

İbrahim Demirel’in 1970–80’lere yayılan, Almanya’daki göçmen Türkler kareleri. Almanya’da Türk işçiler. Bayrak, Atatürk, Cami. Çoğu görüntü Anadolu gibi. Duş tertibatları, politik imgeler. Politik göçler (politik sığınmacılık) da olmakta o sıra.

Fassbinder geniş mekan kullanmaz. Sıkışmışlık, çerçevelenmişlik var. Ruhsal durum yansıtıcı, kendini anlatan hikayeler. Ali’de ferah mekan var, onun ruhu farklı. Aradan, bir şeylerin içinden görüyoruz. Kadraj anlayışı var. Filmden, filmin iç mantığından da geliyor, kendini sergilemekten de. Auteur’lerin tek hikayeleri vardır; kendileridir, onu anlatırlar. Binbir çeşitte ve surette anlatırlar.

Franz Biberkopf. Kendini onunla özdeşleştiriyor. Fassbinder gerçek hayatta da onunla yaşıyor. Kopamıyor. Kalp krizi geçirip ölen karakter. Ki ölüyü soyuyorlar. Kendi ölümünü öngördüğü sahne bu. Filminin sermayedarı ölüsünden, yüzünden mask alıyor, maskıyla para kazanmak için. Kendi sonuyla paralellik.

“Veda Vakti” filminde kendi oynuyor gene, FRANZ ismini filmlerinde çok kullanır. O filmde annesi onun mezarı başında ona dua ediyor. Neşet’in dediği gibi. Yaşamında “Çok az zamanımız kaldı,” durumuyla yaşamış. Çalışma temposu mu onu bitirdi? Az zamanı kaldığı için mi çok çalıştı? Öyle çalıştığı için 44 film yönetmiş.

“Maria Braun’un Evliliği” Koca yok. Cepheye gitti. Cepheden dönüş, istasyon sahnesi. Kocasının resmini gösterip dolaşıyor. Birçok kadın öyle dolaşmakta, sormakta. O toplumun üzerindeki travması. “Kayıp ve/veya Ölü” ilanıyla. Varveyayok. Hemvarhemyok. Hayatın içinde sürekli engeller var. Şehri bile perdeyle, parmaklıkla görüyorsun. Orada Amerikalı. Zenci. İkincisi de zenci. Yakın plan ve Maria Braun’la ilişkiye giren zenci. Kapıya gelmiş kendinden ümit kesilen koca. Ona bir tokat atmış, yere yıkmış. Amerikan dönemi. Jenerik sahnesi, Fassbinder’in doğum yılı. İlk on yılı 1945 -55 arası. Almanya yıkılmış, yeniden yapılıyor.

Yakın flu, uzak haç sembolleri.

BAP: İki melek kahramanın yanında yürüyor. Her şeyin aydınlığa kavuşacağı an yaklaşır.. Pişkin suçlu. Kendi kendine bırakılsa ne olurdu? Sıradan biri. Böbürleniyor. Hapı yutmuş. “Mieze burada mı? Hayatı, ölümü ciddiye alma! Niye yatak yarasını bekleyeyim? Neden yerde kalamıyorsun? Sıradanmış gibi görünebilir. Anlamsız. Yetişkin olmayı farkında olmadan becerememiş. Bu kurtarma zahmeti neden öyleyse? Aslında kimse güçlü değildir. Bir bakmışsın o seviyeye (yer düzeyine) gelmişsin. Tüm kötülük ve cehaletten geçerek..

14. bölümün girişi. Bu bölüm romanda yok. F. Biberkopf’un hayali üzerine Fassbinder’in kurduğu hayal. Kendiyle hesaplaşma. Kişileriyle. Reinhold’u var. O da bir Biberkopf. Çelişkilerin hepsini barındırıyoruz. Sürükleyen bu. Yaşamakla ölümün çelişkisini çözmeye çalışan. Tavır koyarak değil olduğu gibi görerek.. [Burada M.İ. Jung konusunda bilgi vermeye çıkar sahneye: “İlk aklıma gelen, içimizdeki arketipler, gölge, çocuk, bilge gibi enerji kompleksleri. Fassbinder hepsini çok canlı yaşamış, alter egoyu, alter kişilikleri ona yapışıp kalmış. Normalde yapısı, sergiledikleri onu borderline, narsistik, bazı bazı paranoid olarak etiketlememize sebep olur. Bir yerde çelişkisini serbest bırakmış. Yaratıcılıkla çelişkisini hem sergilemiş, hem aşmış. Ölüme doğru gidişi özgürleş(tir)me olabilir mi? Ölüme soğuk da bakabilir, ölümü seviyor, ilgileniyor da olabilir. Ölümü içine atmasıyla da ilintili olabilir. Onu tanımadan, daha fazla şey bilmeden farkı bilemiyorum. Ölüm nasıl olursa olsun, kendi başına özgürleştirici bir tema. Yek başına ve ilk kez yapıyor değil, bir kültür-düşün zincirinin son halkası olarak da bu noktadadır. Nietzsche, Kleist, Hölderlin, Zweig ile aynı zincire mensup olarak yapabilir. Bunlardan Nietzsche ve Hölderlin gerçekten ölüme gitmemiş, ölüm eşdeğeri deliliğe girmiştir. Fassbinder öncülleriyle hesaplaşabilir, veya onların sesi olabilir ya da ikisi aynı anda olabilir. Çağdaşlarıyla olduğu gibi.”]

Yer: Aksanat, Beyoğlu – Tarih: 15 Kasım 2011 (Notlar: Mehmet İbiş)

PANİK ÜZERİNE EDEBİ-DİNAMİK-BİLİŞSEL

Panik atağı için kısa, özlü bir Türkçe terim: Koşkoş! Hasta keşfi. Bir başka panik hastasının panik atak benzetmesi: Volkanik Atak.

Ürkü, topluluğu veya bireyi saran korku olarak doğru izlek. Atak ise o denli değil. Saran, yayılan, etkisi ve baskısı altına alan. Gerilime ve gerilim filmine uygun. İçimde panik terimine karşı mesafeliyim. Sakin ve derinden korku olabilir ve daha iyi olurmuş gibi geliyor. Tüyleri diken diken olmak ürküye ait gibi. Ürkünç, ürkmek bu yönde yol gösteriyor. Paniksiz ya da sadece içsel panikle ürkü yaşanabilir. Nasıl olduysa ürkü sadece çağdaş Türkçecilerin ve kırsal halkın gündeminde kalmış, kitlelerin ilgisini çekmemiş. Eski Yunanmışız gibi bize Panik çok yakın gelmiş, benim benimsemeyişim önemsiz..

Panik kendini dinlemeyle ilintiliymiş. Kendini dinleme ise kendini bilmeme ve kendine güvenmeme ile. Yoksa özgüvenin sonsuz olması beklenmez. Zannımca yapısı panikli bir sevdiğim bilmeden doğum anını anımsıyordu. Onun doğumunda vakum kullanılmış ve bir iki kez kopuntu olmuş. Ani seslerden olağandışı ölçüde ürküyordu. Yorumum, o vakum sesine ve benzerlerine tepki vermeyi hala sürdürüyor.

Boğaz Köprüsü’nün halatı kopar mı diye sormak gibi. Hasarsız ve sağlam raporuna rağmen depremde kendi binası da hasar görür, yıkılır mı şüphesiyle içeride nah oturmak gibi. “Yıldırım düşse sen tutar mısın baba?” diye soran küçük reklam çocuğu gibi. İpin ucu derken, ip/halat boştayken bela demektir: Korkanın sorusu ip ise, ucu bağlı olmalı, bir şeye/yere ilgilenmelidir. Açıkta kalırsa ipin ucunu birisi kapıverir. Kapılmadı diyelim, belirsiz uç, yanıtlanmamış soru büyük yük. Açıkta kalan soru hem genel huzursuzluk yayar, hem beklenmedik, istenmedik şekilde yanıtlanabilir. Kötü olasılık yanıtlarından kaçınma soru sahibini kurtarmış olmaz.

O postacıyı kasapla karıştırıyor. Sanki mektup teslim edilir edilmez adresinde boğazlanacak.

Kalabalığa gelemiyor: Araf, mahşer çağrışımı. Ölüme de uzanabilir ucu, Yunan Agorası’na da. Yani seks günahları ve ilintili korkulara da. Uygunsuz yerde görülme, basılma, performans ayrıştırılmalı. En azından mahşer kalabalığı = kalabalık mahşeri denklemine oturuyor olabilir. Öldük de hesaba mı çekileceğiz? Yoksa bu kalabalık savaş filleri gibi beni ezip çiğneyip geçecek mi?

Bir yandan, durduğu yerde duramayış, panik olmayan pek çok insanla ortak noktası. Bir korku var, onu kendi söylemiyor, korku görünüyor. Hazır bir şeye öfkelenmişken (yani korkmuyorken) başına iş alır, elinden kaza çıkar diye de kendini tutuyor. Sonunu ucunu görememe, bazı acı istenmedik sonuçları göze alamama da bir korku. Veya hatta kavgaya karıştı diye sokaktan/camiden dönüşte annesi kulağını çekebilir?

Yetişirkenki “ayıp”ın ucu cıs’a, oradan güvensiz korkuya uzanmış. Panik hastalığı, hızlı yayılan bir dedikodu gibi. Bir ucu toplumsal. Kendini tabansız bulan da tepki veren çocuğunu desteklese iyi sonuç alacak. Zor olabilir, yavaş olabilir. Başka şey kar etmiyorsa, içindeki çocuğu yeniden büyütme, eğitme, şekillendirmeye iğneyle-kuyu-kazmalara girişmesi zorunlu.

Karşısındakileri kıramayışları için, “Kıramadığım insan da ben insan değil miyim?” sorulacak. Bazısına ceza kesmeye, zor görev vermeye korkmasın. Kendi cezalarını ödemeler onu öldürmeyecek, diriltecek, cesaret yolu açılacak. Sosyal üstüne gitme görevi.

Kaçaklar da sonuçta herkes kadar cesaretlidir. Kaçma, yakalanma riskini alma, er geç ödevleriyle baş başa kalma.. Bazı kalıplar aileden ve kendi çocukluğundan, çocuksuluğundan gelmeymiş. Sırf siren veya polis düdüğünü duydu diye suçsuz yere polisten kaçan biri gibi. Tavşan Yürekli Rişar durumu.

Köşeye doğru düzgün sıkışsa da, kaplanlaşan kedi olsa..

Terleme bile kriz dürtücü onda. Ter varsa, çarpıntı varsa, vardır illa bir şey. Düşmanı davetiyeyle çağırmak gibi. Öte yandan basitçe konuşma bile gerek paniği, gerek iç düzenini düzeltiyormuş. Dikkat çelme, yanıltma olarak konuşma? Her türlü iri ufak düşmana her türlü iri ufak destekçiyi çağırma. Geniş cepheci, hepimiz kardeş olalımcı, kopamayan ayrılamayan olarak panikli.

Terapist de acaba boş boş ve gıcık gıcık konuşmayı kesse mi? Çok ileri gitmiyor mu? Kusturmaz mı böyle? Bir sayrının özgün katkısı hastalığını “mangal kömürü külü” olarak betimleyişi. Bakarsın bom boz, soğuk duruyor. Bir üflersin yangın gibi alev alıyor. Fazla korkuşu ve erkenden kurtuldum hayalciliği. Bir öteki de içindeki kıllı canavar içbenden kaçıyor. Hatırlı tanıdık olarak terapistini haklı ve talepkar King Kong’u yatıştırmaya çağırıyor. Hastanın kaçamakları rüşvetle iş görmeye benziyor. İlaçlar da düzelip gelişmeye değil, borcu borçla kapamaya harcanabilir. Atak anında karakolda dayakla itiraf saati. Peşindeki belirsiz sakinlemede mahkemede yalan söyleme hali. İçerisinden kaçış yok, illa düzel de düzel, güçlen de güçlen diyen bir bünye var. Her şeyle korkutacak, zira beyin-bilinç kardeş yaşamı taşıma, kendine hizmet, gönlünü hoşlama görevlerini ölme eşeğim ölmelere kurban etti, güvenilirliğini yitirdi. Artık direngezi-beden satılmış beyin yönetimine güvenmiyor, sahibin kendine yaklaşması gerek. Beden anlayacağı dilden tehditler savurmaya başlamış bir kere. Akıllı ol, aklını alırım diyor.

SU ADA

Açık Deniz Aşırı

(Kapalı)
(Yalnız)
(Loşlukça uzanıyor)
(Yolda bir insan yok)
(…deniz kapkaranlık…)

– Adaakıllı –

Canım uykunun hızlısı
Koltuk uykusu,
Kısa battaniyem – göğsümde kitap

..Karacakara – orta Gök ada – alacakıranlık..

Yumurta piramidi dağılıp
j – l – k – b
Rüyalar adalara düşlere eklenir

DEVEDİKENİ

Deve dikeni, öfkeli oturan şehir

Küs değil, yarılış; yedi yıl meydanda

Kabul itilsem bilelim.

Şiddet desen şiddet boşanırsın

Yatma ayrı, kapı kilitler -yüzsüz değil, gel gelene yatmazım

Rezil olmak en şey, saymadım

Saldır, var kullan, köşe ben bağır.

-En hası savunma.

Şiddetsem, güçlü sen -avucumu yalamışım,

Kına açıkla ayrıl dava mı, onaylat

Karanlıktan yiteyim, Demokles cezamız.

Kırmızı çizgi kararış, atama ucuz pahalı sorgusu.

Hizmet ben kör, karı karar ayar

Kerhen taşınmaktan bıktım, zor kırım bozuşmalar

Yap, söz tavır sorumu, çekişme yetkisizliğin..

MEKTUP VE KASIMPAŞA DÜŞÜ

PLATONİK MEKTUP

H, şu anda sana karşı durumum ne lüks! Bunu hak etmiyorum. Artık hareket etmeli ve bu lüksü yitirmeliyim.

Senden uzak durdukça aramızdaki şeyi hem soğuk hem temiz tutmuş oluyorum. Böyle mi oluyor? Bunu ben mi yapıyorum? Yaklaşık öyle. Uzaktan ben sevgi duyunca olasılıkla bunu farkediyorsun. Belki sen de bir şeyler duyuyorsun. Ama sen de hareket ile davranmıyorsun, eylemsizsin. Sende kendimi görüyorum. Sana yaklaşır, sana açılırsam kötülüğümü göreceksin. O zaman da reddedeceksin, belli. Uzağında durduğumda avantajlı oluyorum. Kaybı göze almam gerek; belki de seni kaybetmeliyim.

Yakınındayken içim yumuşuyor, ama tek yönüm bu değil. Başkalarına da istek duyuyorum. Zaten ilk tanıştığımız zamanlardan beri sana bunu savunmaya filan da çalıştım. Yalnız, savunduğum sadece yapımdı, gösterdiğim sadece bir kavramdı. Kendi bütünüm açısından gizlenmeyi, açığa çıkmamayı, açık düşmemeyi, açık konuşmamayı, sözel olmayan mesajları yeğledim. İçimi yumuşattığın, içimi doldurduğun da gerçek. Bunu bilmeye hakkın varmış gibi geliyor; nasıl her şeyi bildikten sonra reddetmeye hakkın varsa.

Ben reddedilmekten hep çok korktum. En sevdiğim kişiler hep beni reddedecekmiş gibi geldi. O yüzden gitgide ikiyüzlü oldum sanırım. Geri çevrilmemek için çoğu ilişkimi, belki hepsini kendim başlatmadım. Adeta kadıncasına bekleyen, baştan çıkaran-çıkarmaya çalışan, sonuçta bekleyen oldum. Beklediğimde açık olmayı, bildiğim yönlerimi göstermeyi, durumun lehime olduğunu anlamamdan sonrasına bıraktım. Gene ikiyüzlülükten, önceki kadınlarıma haksızlık ettim. Gizliden, kaçarlarsa kovalayan, kovalanınca kaçan oldum galiba. Belki sen de istemeyince kovalama, ardından sürüklenme isteği duyacağım.

Aşkta hayran olmayı seviyorum. Hayran olmadığımı pek de sevemiyormuşum gibi gelir. Seni düşününce epey farklı bir hayranlık yaşıyorum. Bunca zamandır bendeki değerin hiç azalmadı. Yalnız bu uzağından bakma nedeniyle mi oldu?

Aslında seninle kendimi yan yana hayal edemiyorum uzağındayken. Sadece yanındayken çok farklı oluyorum. Uzaktayken olanaksız geliyor. Daha önce hiç kendi evinde yaşayan sevgilim olmamıştı. Senin, bildiğim kadarıyla önceden hiçbir ilişkinin olmaması beni korkutuyor. “Yalnızlığa şimdiye dek boşu boşuna mı katlandı? Yakıcı, karşılanması olanaksız istekleri vardır mutlaka. Hatta kendi bunu bildiğinden gönlünün çektiklerini uzak durarak ateşinden korumuştur,” diye düşünüyorum. “Şimdiye dek tek yaşadı, ama belki de içinde ERİME isteği vardır, sınırları kaldırma isteği vardır.” Direttiğinin dışında hiçbir şeye katlanamazmışsın, o yüzden oruçtaymışsın gibime geliyor. Bütün bunların hepsi ürkeklikten, güvensizlikten gelebilir mi? Binde bir olasılık, daha da az.

Senin hakkında taşacağım zamanı beklediğimi fark ediyorum. Bir tür kendi kendini doldurma süreci. Aklıma sen geliyorsun, düşünüyor, hayalime uydurmaya çalışıyordum ama net hiçbir şey yapmıyordum. Hayal içimde büyüyecekse daha büyüsün, kendini bana kanıtlasın diye. Hayalin gelip geçici bir şey değilmiş. Şimdi kendini bana yazdırmasından anlıyorum bunu. Bundan adım kadar eminim. Beni çaresizlikle doldurmayan şeyleri kağıtla paylaşmıyorum.

Bunları, bilesin, sana mektup gibi yazıyorum, ama kendi içime bakarak. Çoğu durumumda olduğu gibi bunda da ikili bir şey yaşıyorum. Hani sorsalar “Kararsızlık-ikirciklilik benim kişiliğimdir,” diyeceğim. Yazdıklarımı senin okuma olasılığın, belki böyle bir plan, bu da hoş bir duygu. Biraz ince, biraz ezici, burkucu.

Sevgilim demek isterdim sana -hiç de dememek. Konulan her adın, yapılan her tanımlamanın bozucu bir yanı var. Ama bozulacaksa ne yapabilirim? Bu halimle hoş olsam hiçbir şey yapar mıyım, hiçbir şey yazar mıyım?

Sen güzel bir duygusun, ama belki yakıcı bir gerçek olacaksın. Senin benzer duyguları başkalarına yaşatmış olma olasılığın da biraz yakıcı. Seni en çok V’den kıskandım. Kıskançlıkta hak olmaz, böyle bir kıskançlığı açıklamaya hakkım var mı bilmiyorum. Kıskanma da neyi gösteriyor?

Bunlar sana kendimi yok ettirmekse -ya da tersi seni bana, yani amaç buysa ne olacak? Sevilmeye, olduğu gibi kabul edilmeye katlanamıyor da reddedilmeye (istenmemeye) mi çalışıyorum? Bu belli mi? Yazılarım sana ulaşsa ne olacak? Hatta sadece yazmış olmamdan sonra ne olacak? Yani neyi değiştirmekteyim şimdi? (17 Nisan 1995, Pazar 15:30)

KASIMPAŞA DÜŞÜ

Kasımpaşa’daki evimizdeyiz. Ev dayalı döşeli. Serhat olasılıkla N ile, ben Ç ileyiz. Kuzeydeki oda gene benim, ama sonra anlaşılıyor ki güneydeki oda kapalı/kilitli. Belki dışarıdan gelerek iki çift odalarımıza kapanıyoruz. Biz Ç ile hemen sevişmeye başlıyoruz. Sevişmenin sonlarında onu yataktan zemine sürüklüyorum. Aslında yatağı çok da anımsamıyorum. Gürül gürül boşalıyorum, neredeyse içine boşaldığım halde belim dışına sırtına kadar taşıyor. Hemen telaşlanır gibi, sırtından boynuna akmasın diye elimle belimi geri sıvazlayarak temizliyorum. Sonra bu bolluğu Ç’ye gösteriyorum. Burası iyi ama belimden dolayı bir kirlilik, suçluluk da duymaktayım. İkimiz de belin duvar kenarına kadar sıçradığını fark ediyoruz. Bu görünen dağılan belden güçlükle hoşnutmuşum gibi yapıyorum ama hoşuma gitmiyor. Zaten sevişirken konuşmadık ve belki zamanından önce gelmişim.

Ç’yi odada, zeminde bırakıp dışarı çıkıyorum. Serhatların bazı eşyaları salonda, Serhat’ın odası kapalı, herhalde içinde depo malları var. Evi devralanların malları diye aklımdan geçiriyorum. Kapalılık beni çok da şaşırtmıyor. Duş almam gerektiğini düşünüyorum. Duşa girecekken Ç’nin kardeşi M’nin dipten, merdivenlerden yavaş yavaş yukarı geldiğini duyuyorum. Sakin geliyor, ve gelişini beklemediğim halde şaşırmıyorum. Hemen duş için odaya giriyorum. Bu odanın Serhatların konakladığı oda olduğunu anlıyorum. Sanki duş almak için onların eşyalarını biraz kenara toplamam yeterli. Galiba odada Serhat yok, sadece N var ve N bana ne yapacağımı gösteriyor. Duş alıp almadığımı bilmiyorum. Bu oda Kasımpaşa’daki evimizin deposuna denk geliyor, onun yerleşiminde. Düşte gerçekten bir oda büyüklüğünde. Aslında duşun hemen yandaki ufak bölmede olduğunu odaya girince anlıyorum. O oda da duş almaya uygunmuş. Yanlış odaya gelmek sorun olmuyor.

M’nin eve geldiğini biliyorum, ama onunla karşılaşmadan evden dışarı yalnız çıkıyorum. Yüzünü görmediğim halde M’nin üzgün, üzgüne yakın olduğundan eminim. Ayrıca Ç’nin yanına gelmesi iyi diye düşünüyorum, benim yokluğumda onunla ilgilenir.

Dışarı sanki bir şey için, bir şeyler almaya çıktım, ama ne olduğu, ne yaptığım belli değil. Galiba bazı dükkanları dolaştım ve ekmek aradım. Dönüşte sanki devreye babamlar giriyor. Ya onlarla eve döneceğim, ya da onlarla beraber minibüsle bir yere gideceğiz. Sanki şehir içi bir dereciğin üstündeki köprüden geçiyoruz. Evden fazlaca uzaklaşmışım diye düşünüyorum.

Sonunda eve değil minibüse geliyoruz, yüzünü gördüğümü anımsamasam da babamla olduğumu biliyorum. Elimde ekmek olabilir. Minibüsümüz bej bir Peugeot galiba. Evle ilgili bir şey anımsıyorum. Ne olacak bu ekmek, yemek işi diye düşünür veya konuşurken ben “Evde nasıl olsa yaptığım yemek var, her şey hazır ve yolunda,” diye içimden geçiriyorum. Düşümdeki bu yemek dün gündüz yaptığım patates yemeği. Hazırda o yemeğin olması beni çok rahatlatıyor, sanki bir şeyden kurtarıyor.

Minibüsümüzün yanına geldiğimde, yola çıkmadan önce bir onarıldığını, içinde bir usta veya çırağın bulunduğunu görüyoruz. Ben çırağa bir şeyler hatırlatmak zorundayım: İki tarafın tekerlerini mi, koltuklarını mı, galiba teker dişlilerini ayırmasını isteyeceğim. Bağırdımsa da ona sesimi duyuramıyorum. Duyurmak için minibüsün içine çırağın yanına kadar gidiyorum.. Tam derdimi söyleyecekken “işini bitirdiğini” söylüyor. Yanına geldiğimde zeminin kapağını kapattı. “Teker dişlileri ayrılacaktı.” diyorum, karşı çıkmıyor. “Sonra yaparız, önemli değil,” gibilerden mimikler yapıyor. Sonunda ertelenebileceğine ben de kendi içimde ikna oluyorum.

Şöyle bir minibüsün içine göz gezdiriyorum, herkes içinde galiba. Babam, annem, galiba kız kardeşim, emin değilim ama belki Serhat. Sağda ön oturaklardan birinde Ç ve M. Sakinler, birbiriyle söyleşiyorlar, belki biraz üzgünler. Yolculuğa hazırlar. İçimde bir huzursuzluk var. Bu huzursuzluk bekleyebilir ve ben onu bekleteceğim. Ç ile M’nin hallerinde bir suçlayıcılık yok, ben suçluluk duygusundan tam uzaklaşamıyorum. (07 Eylül 1997)

BORDERLİNE KİŞİLİK NOTLARI

BORDERLİNE/SINIR KİŞİLİK ÖRGÜTLENMESİ

Güçsüz ego:

  1. Projeksiyon (Yansıtma)
  2. Yansıtmalı özdeşim
  3. İnkar
  4. Bölme (Yarılma, splitting)

Nerede kontrol varsa orada yansıtmalı özdeşim, nerede yansıtmalı özdeşim varsa orada kontrol vardır. Kontrol; “O adam kötü olduğundan, kendimi korumak için kontrol zorunlu,” diye hisseder. Kendilik (self) sınırları, kendilik elementleridir kontrol edilen ve yansıtmalı özdeşleşilen.

Borderline hastaların çoğu çoğunlukla nerede olduğunu bulamaz. Güçsüz bir kendilik tasarımı güçlü bir kendilik tasarımıyla iç içedir. Büyük bir grupta borderline birey/hasta fazlaysa grup parçalanır, dağılır.

İki şekilde nesne ilişkisi var: Sen – O; O – Öteki

Hasta kendini sizin parçanız haline sokar. “Onlar” dediği zaman belki sadece “kötü anne” tasarımının tanımını yapıyordur.

Borderline hastalar gece yarısı terapistine telefon eder. Ergen hasta da gece yarısı telefon eder. “Senin için üzüntülüyüm, sana bir şey olmasını istemiyorum.” Ergenle terapist arasında bir bağımlılık gerekli. O zaman onunla yol alma şansınız artıyor. Borderline hastalarla ise devamlılık zor. Devamlılık (nesne sürekliliği) katlanma eşiği ve bunaltıya dayanma gücü istiyor. Tabii, sevdiği kişi tarafından yutulma korkusu ile birlikte gider.

Sınır kişilik bireyleri savunma düzenekleri yetmediğinde terapiye başvururlar. Terapiye başvurma oranları yüksektir. Daral durumunda yaşıyorlar.

Sıkıntı >>> Agresyon (saldırganlık) [Benlik duygusu yok, amacı yok]

Sıkıntı: Enerjilerini nesneye yatıramıyor (katekte edemiyor). Hazzı, doyumu erteleyemiyor, amaç değişikliği. Ego güçsüz olduğundan bekleyemiyor.

Birbirinden farklı olmayı “terk” gibi hissediyor. Ufak sapmalar, terk anlamına geliyor. Manipülatif şekilde “Kötüyüm, o zaman ayrılamazsın”, “Kötüledim = İyi hissetmiyorum” = Terapist kontrolü (işinin başına gel).

Başlarda her türlü yorumu almaya açıklardır, iyi gidiyor sanırsın. İkinci düzeye düşünce (gerileme döneminde) eyleme vurmayı önlemelidir.

Borderline = Histeroid Histrionik

Borderline = En üst düzey distimi

İlkel idealleştirme; haset ve öfkeyi örtmek için. İmpulsün özne tarafından yaşanılan agresyonu da nesneye (ilişki kişisine) yansıtılır. Schreber vakasında yargıç, agresyonu bastıramıyor, hissediyor, nesneye de paylaştırıyor. İkinci aşama korku. Yansıttığından korku. Üçüncü aşama kontrol. Agresyon ve agresyonundan korku arasında kalışı karşı tarafta (ilişki kişisinde) karşı agresyon yaratır. (Hatta böylece gerçekliği yaratır da.)

İçe yansıtma Klein’da var: Yansıtmalı özdeşim (projektif identifikasyon). Nesneye ilişkin sahte bir empati geliştirir. “Niye kızdığını anlıyorum.”

İnkar (denial): Çatışmanın bir kutbu ihmal edilir. Bir kutup aktiveyse diğer kutup ilgi dışındadır. Örneğin, bir gün önce dövmüştür; ertesi gün onarma çabasına girmez.

Borderline hastalar kolayca psikoza girer, çıkar. Dürtü kontrolü sağlanamıyorsa analitik çalışmadan etkileşim terapisine, etkileşim grubuna alınabilir. Analitik yönelimli terapi: Haftada 3 kere birer saatlik analitik yönelimli terapi artı uğraşı, müzik sağaltımı. Ağır sınır hasta yalnızca terapiyle sağaltılamayıp psikolog ve sosyal hizmet uzmanı gereksinebilir. Gruba da katılır ve en az bir yıl sürdürülür. Dışarıda iş-meslek desteği, sağaltımın modu ise eğitici öğretici olmalı veya olabilir.

Borderline hasta tedavisinde Kernberg’in tekniği yapılandırılmış bir başlangıç görüşmesi, kısa bir psikanaliz seansı ile başlar. Kritik başlangıç soruları: Kendinizi tanıtır mısınız? İlişkileriniz nasıl? Yaşantınızı anlatır mısnız? Önemli kişilerinizi anlatın. (Ana, çocuk, sevgili gibi). Başta tablo anlaşılmaya çabalanır. Çelişik ifadeler sökün edebilir. Analitik malzeme kullanılır. Çağrışım yaptırılır. Açıklaştırma (clarification), yüzleştirme (confrontation), yorumlama (interpretation) temel analitik çalışma teknikleridir. Bunlarla ilkel savunma düzenekleri (yansıtmalı özdeşim gibi) hem uyarılır hem ortaya çıkarılır.

Nöroz: “Öteki (sen) beni anlamadı(n).”

Borderline: “Bana saldırgan davranıyorsun, yargılıyorsun.”

Kernberg yönteminde bilinçdışının etkinliğini ölçmek görmek için hemen yoruma geçiliyor. Yapay olarak stres ortamı yaratılıyor. Nörotik olgu ilişki kurmayı sürdürür, borderline burada kaygıya girer.

Açıklaştırma ve yüzleştirme bilinçli materyal üzerinden yürütülür. Yorumlama ise bilinçdışı etkinliğe yöneliktir ve bir yapı kuramı gerektirir, bir dayanağının olması gerekir.

  1. Kronik, yaygın, bağlı olmayan, yüzer bunaltı.
  2. Polisemptomatik nöroz (örneğin multipl fobiler ve saplantı zorlantı bozukluğu) Egosentrik nitelik kazanıyor. Aşırı anlam yüklüyor.
  3. Garip ve çok biçimli konversiyon (Freud’un ilk histeri vakaları). Disosiyatif, paranoid eğilim.
  4. Polimorf sapık cinsel eğilimler.
  5. Dürtü denetim bozukluğu (madde, alkol bağımlılığı).
  6. Düşük düzeydeki kişilik bozuklukları (Antisosyal kişilik, Sanki kişiliği gibi)

ASIL TANI:

  1. Kimlik ayrışması (identity diffusion).
  2. Özgül olmayan ilkel savunma düzenekleri.
  3. Özgül olmayan ego zayıflığı belirtileri.
  4. Üstben (süperego) örgütlenmesi zayıflığı.

Kimlik difüzyonunu saptamak kolay. 30-35 yaşı geçtiyse zaten kendisi de farkında olur. Kimim, neyim soruları. Mesela ben şeytanım diyen tecavüzcü, öte yandan sevdiğine inanmakta. Sadomazohist ilişki içinde. Ağır çökkünlük. Evden çıkmıyor. Sınıf arkadaşı ilgileniyor. 8-10 yıl düzenli hayat sürüyor. Distimik-mutsuz oluyor. Cinsel ilişki yok. Yardımsever. Kadın ilişkiyi sonlandırıyor. Nasıl olur da reddedilirim? Birdenbire seçimsiz cinsel ilişkiler dönemi. Yalnız kalınca iki sokak kadınını götürüyor, birinci yatıyor, ikincisiyle de yatmak üzereyken durakalıyor veya direnişle karşılaşıyor. Kapılarını içeriden kilitliyor. Mesleki ideali yok. İstifa edebilirim diyor. Sanki kişiliğine benziyor. Kendine zarar verme eğiliminde (otodestrüktif). Kendilik duygusu silik, her zaman net değil. Genellikle bir süre, tanı koymadan izlenir. İlk üç seansta sık görülür. Kendini farklı insanlar gibi sunmaktadır. Kimlik çözülmesi. Erkeklerden nefret ederim diyor bir yerde. [Analistlerin çoğu DSM sistemine karşıdır.] İdealler, amaçlar, doğruları araştırılır. Bilinçteki özelliklerin kütlesi araştırılır. Ego kimliği, bütünsel insan varlığı. Borderline’ı bütün olarak görmek olanaksız. Manipülatif self, gerçek self ayrışması, Sanki kişiliği özelliklerine yol açar.

Neyin bastırılacağının ölçüsü bir tür manometre. Gerçeklikle ilişkide hangi şemaların kullanılacağı.

  1. Nöroz ve normallerde bastırma savunma düzeneği ve yardımcıları temeldir. (Rasyonalizasyon = akılcılaştırma, entellektüelizasyon, reaksiyon formasyon = tepki oluşturma, sublimasyon = yüceltme)
  2. Yarılma (splitting) Yardımcıları: İlkel idealizasyon, yansıtmalı özdeşim, inkar, tümgüçlülük (omnipotens), değersizleştirme (devalüasyon).

Yarılmanın dört anlamı var:

  1. Gunderson Mahler’in raproşman krizi sırasında kullandı. Kernberg’e göre 2 anlamı var bunun. Katekte edilmiş iki farklı dürtünün hızla geçişi. (Libidinal ve agresif dürtülerin). Gerçek nesneyi kısmi nesne olarak alıyor. Zengin gibi görünen affekt oynaklığı. Nüansları yaşayamıyorlar. Kolaylıkla yarılma başlıyor. Başlangıçta bilişsel yetersizlik olabilir. İyi ve kötü anaları bir araya getiremiyor. Sonraları etkin savunma düzenekleri oluşur. Çocuk hızla çok sever, veya öfke krizine girer.
  2. Dünyanın ak ve karaya bölünmesi.
  3. Hızlı yaşam stili değişiklikleri. Dürtü denetim zorluğu.
  4. Bir çatışmanın bazen bir tarafını, bazen ötekini yaşar, ikisini bilinçli ve bir arada yaşamaz.

Doğuştan agresyonları fazladır. Savaşmak için bu düzenekleri kullanırlar.

Bir bunaltı (kaygı) yaşamazlar, daha çok sıkıntı (angoisse) yaşarlar.

Kernberg fenomenoljiye pek girmez. Sıkıntı >>> Agresyon >>> Haset ve düşkırıklığını gösterir. Çok şey arzuluyor. Müthiş bir açlık var. Düşkırıklığı kaçınılmaz. O agresyona, o da sıkıntıya yol verir.

ŞAMANİZM – Dr. Ali BABAOĞLU

Şamanizm Semineri:

Şamanlığın dağılım alanı:

  1. Orta Asya, Sibirya halkları
  2. Maya-İnka uygarlığı (Karayipler, Haiti dahil)

Şaman büyücü değildir. Şamanlık bilgileri öğretilemez. Şaman doğulur. Şaman olacak çocuk doğumunda ya da ilk yaşlarında belli olur [Olacak oğlak bokundan belli olur.] Örneğin şaman geri zekalıdır, kafadan sakattır. Ya aptal doğmuştur, ya ya da en geç ilk gençlikte attan, ağaçtan düşmüştür, aptallaşmıştır. İleri zekalı az sayıda şaman vardır. Bunlar görüp öğrenmişlerdir. Şaman toplumca kabul edilmeyen biridir. Halk onu adamdan saymaz. İkinci üçüncü sınıf kalırlar. Kendi başına ekmeğini kazanamaz. Onlar daha çok şaman olmamak için direniyorlar [gönülsüz mesih]. Şamanlık normal toplumdan ve toplum işleyişinden yalıtılmayı gerektiriyor. Gündelik karına bakan bireyler olamazlar. Bazen korkup kaçıyorlar. Olağan biçimde evlenmesi olanaklı değil. Yeni yetme gençlerin cinsel eğitim nesneleri durumundalar [fıçı nöbeti].

Şaman ekstaz (aşkınlık, vecd) içindeyken değerlidir. Toplumun en alt katından seçiliyorlar. Kadın da olabilir, şamanlıkta cinsiyet kısıtı yok. Şamanlığın evrensel belirleyeni bir kişilik, veya ruhsal krizdir. Bu krizden bazıları şaman olarak evrilir, ortaya çıkar. Şaman ayrıca tarımcı veya avcı, ilkel veya gelişmiş, doğulu veya batılı her toplumda ortaya çıkabilen rasgele-endemik ve denetlenemez bir olgudur.

Şamanlık teknikleri her yerde aynıdır. Şaman gökyüzüne çıkar, yer altına iner. Şaman bunu normal olarak doğalında yapar. Ağaca çıkar ya da kayaya çıkar. Ağaçta çentikler açar. 7 çentik, en fazla 9 çentik. Bunlar göğün katlarını simgeler. Evren bir ağaç biçiminde tasarlanır. Yeraltı ile gökyüzünü birleştiren YAŞAM AĞACI biçiminde. Ölüm yaşam ağacının içinde uçmağa gitmektir. Şamanlıkta aslen ölüm yoktur. Animist yani “her şey canlıdır” anlayışında bir dindir. Türk mezar taşlarında şimdi bile bu yaşam ağacı simgesi kullanılmaktadır. Gömülen kişi ağacın köküne verilir. En iyisi başına ağaç dikmektir. Ya da mezar taşına ağaç resimlenir. Ev yapısında da ağaç simgesi vardır: Orta direk. Orta direk evin kutsallığını gösterir. Marmara güneybatısında böyle kutsal bilinen ağaçlardan vardır: Huş ağacı, kayın ağacı. [Çadırın da biçimi ağaçla ilintilidir, çatmakla ilgilidir, çatır.]

Şamanın davulu vardır. O davul toplumun ortak nesnesidir. Davul sesiyle aşkınlık başlar. Çoğunlukla davula eliyle rasgele vurur, ritmik değil, öyle bir kural yok. Şaman davulunu özelleşmiş kişiler yapar; bunlar yarı kutsaldır. Şaman davulunun üzerinde resimler vardır. Davulu yapan, bu resimleri belli parmaklarla yapar. Yani şaman davulu toplum tarafından hazırlanmaktadır. [Burada sanatçıya da atıf var. Sanatçı ancak toplumun izin verdiği açılımları sergileyebilir. İzinli sözcükleri ve cümleleri söylemek, izinli sanatsal veya teknolojik ilerlemeleri kaydetmek, izinle ilerlemek. İzin kurumuyla gereksinim kurumu birbirini tamamlıyor.]

Ruhban sınıfının toplumun en alt katmanında bulunması başka kültürlerde yok. Acaba göçebe kültürüne mi özgü? Yahudilerde hahamlar aşkınlığa giriyorlar, başkasına da aşkınlık verebiliyorlar; bunlarınki eğitimle oluyor. Keltlerdeki Druidler bayağı botanik biliyorlar. Druid reçeteleri gerçekten işe yarayan farmakopeler. Şamanlarda böyle değil. Ortamın en aptalı, şaman yapılıp toplumun hizmetine veriliyor. Şaman aracılığıyla kutsallığa ulaşan halk kutsallığın oluşumunu izleyen tanıklar gibidir.

Gökyüzüne çıkışı sahnelemek için İnka-Mayalar yapay yollar kullanıyorlar. Varsanı yaratıcı (halüsinojen) mantarlar gibi. Bilgili şamanlar kuş gibi simgeler yapıyorlar, aşkınlık töreninde bunun üstüne biniyorlar. Bölgenin iri bir kuşu olan turna (toru kuşu) bu bakımdan saygı görür. Gökyüzüne doğru çıkarken yaşantıladıkları öyküler halk tarafından bilinmekte. Diğerleri de aynı gökyüzüne çıkmış, gezmiş gibi oluyor.

Göçebe toplumların tarımcılardan farkları var. Üretim aracının sabit/yerleşik olması yüzünden tarımcı toplum fazla hareket edemiyor. Taarruza açık oluyorlar. Ayrıca ürün doğrudan doğruya değerlendirilebiliyor. Oysa hayvan ürünleri nadiren doğrudan değerlendirilir, mutlaka işlenmesi gerekir. Hayvan ürünleri beslenmeyi ancak kısmen karşılayabilir. Hayvancılığın kuralı ilk olarak hayvan evcilleştirmek. İkinci olarak besi yerlerini (otlakları) izlemek; yaz ve kış mevsiminde iki nokta arasında yer değiştirmektir. Bu durumda bir kışlak geliştirmek zorundalar. Kışlak artık değerin katılacağı ve kullanılacağı yerdir de. Bunun 40-50 bin yıllık bir düzen olduğu düşünülüyor. Örgütlenme açısından hızlı bir atlama yapmışlardır. Erken kent oluşumunu barındırır. Kent (örneğin Uluşkent, Taşkent) örgütlenmesi göçebelerde tarımcılardan öncedir.

Hayvancı-göçebe topluluklar dikey değil yatay örgütlenme getiriyor. Üst-alt değil işlevlere göre halkasal bir eşdeğerlik. Şamanizm buna uygun. Toplumun işine yaramayacak kişi merkeze alınıyor. Toplumun eşduyum kaynağı oluyor. Şaman toplumun isteklerine gereklerine en uygun biçimde hissetmeyi gerçekleştiriyor. Şaman emir getirmiyor, rastgele sesler söylüyor. Bu sesler kabile tarafından yorumlanıyor. Yani yanıtlar gizil olarak kafalarda (sende) hazır. Bu biraz da medya-politikacı ilişkilerine benziyor. Şamana suçlama olamaz, onun politikacı gibi dokunulmazlığı var. Yoksa büyü bozulur.

Türk toplumu aptalları ödüllendiren bir toplum. Amerikan toplumu da böyle. Westpoint savaş okulu 100 yıldır zeka testi uyguluyor. Oradaki grubun en aptalı, en gerisi liderliğe yükseltiliyor. Hastalıklı ilişkiler kuran kişi ödüllendiriliyor. Dışa açık, dıştan etkilenen bir düzen. Merkezdeki şamanın veya şaman eşdeğerinin çevresinde toplum güçleri dengeyi sağlıyor. Belki şaman grubunun ne istediğini bilmeye ve zamanla buna hakim olmaya başlıyor.

Türk toplum örgütlenmesinde asalet yoktu; sadece iki sülale kutsaldı, bunlardan birisi Açina (Asena) sülalesidir. Açina sülalesinin bireylerinin kanı yere akıtılamaz. Ortadan kaldırılacaklarında boğularak öldürülürler. Fatih Uzun Hasan’ı saygıyla boğdurtur. Açina kökenli olmayan devletler Gazneliler, Akhunlar, Karahanlılardır. Selçuklular bunları hiç takmamıştır. Cengiz Han da Moğol’dur, Açina değildir [-ki Cengiz (Temuçin) dünyada en fazla akrabası olan tekil bireydir.]

Tasavvufta şaman öğeler yaşamaktadır. Mevlevi törenlerinde şaman aşkınlığı vardır. Postnişin ekvatorda durur. Her dönüş şaman seyahatleridir, gökyüzüne çıkışlardır. Sol el yukarı açık, sağ kulak omza dayalıdır. Sağ el sağa, aşağı açılır. Yukardan alır, aşağı verir. [Zenginden alıp fakire verme gibi.] Bu bir tür uçuş hareketidir. Yedi defa dönüş şaman çentiği gibidir. En sonunda postnişin dönüşe başlar. Alevi dönüşü ise soldan sağa doğrudur ve fıldır fıldır dönüş yok. Yahudi tasavvufu olan Kabala da Hazar Yahudilerinde (Hazar Türkleri) başlamıştır. Rus Yahudilerinin kökeni bunlardır. [Gariptir ki İsrail’de Türkleri hatta Tayyip’i çok severler.] Oralarda şamanlık Yahudilik üstünden gitmektedir. Kabala’da sayı ve harf sembolizmi var. Yot harfi G’yi anlatır ve işaret olarak gammanın tersidir. Yahve yani Tanrıyı ifade eder. Kağıt, üstüne tanrının adı yazılabilen bir nesne olduğundan İslam’da tuvalet kağıdı olarak kullanılamaz. [Hz. Ali’nin askerlerinin, uçlarına Kuran sayfaları takılmış silahları bulunan Muaviye askerlerine doğru düzgün saldıramayıp yenilmesi efsanesi.] Aslında şamanik öğelerden İslam tam ayrışmış değildir. Miraç olayı böyle özellikler göstermektedir. [Konumuz olmasa da Hıristiyanlık, özellikle Katoliklik de ayrışmamıştır.]

Derleyip yazıya alan: Mehmet İbiş

Not: Özellikle köşeli ayraç içleri yorum veya dış katkı içermektedir.

MODERN KARINDEŞEN JACK UNTERWEGER

Ömür özeti (16 ağustos 1950 – 29 haziran 1994) olan uluslararası seri katil, fahişe terminatörü. Hem Avusturya’da hem USA Los Angeles’ta çoğu fahişe olan kurbanlarının sevgilisi katili. Batı Almanya, Çekoslovakya’da da var. Toplamda 12-15 kişiyi öldürmekten zanlı/sorumlu. Yazarlık yeteneği de varmış; yazar, gazeteci, oyun yazarı, garson. Ömür boyu hapse çarptırılmasından 9 saat sonra kendini ası ile öldürmüş (intihar). Kurbanlarına uyguladığı boğma düğümünün aynısını kendine yapmış.

Annesi barmaid ve garson, ama bazı kaynaklar onun seks işçisi olduğunu söylüyor. Babası ise Amerikalı bir askermiş. (İtalya’daki Amerikan üslerinde çalışan bir asker?) Anne tarafından dedesi onu küçüklüğünde çiftlik hayvanı hırsızlığında kullanmış. Pezevenklik, cinsel saldırı, hırsızlık tutuklanmalarıyla suç öyküsü başlamış. Bir Alman kadını kendi sütyeniyle boğmaktan 1976’da ömür boyu hapis cezasına çarptırılmış. İçeride yazdığı Fegefeuer (Araf) başlıklı otobiyografik kitap sonraları hakkındaki bir belgesele temel olmuş. İçerideyken kısa öyküler, şiirler, oyunlar da yazmış. 1985’te Unterweger’in salıverilmesi için yoğun bir kampanya ve lobi etkinliği başlamış. Katkı verenler arasında Nobelli Elfriede Jelinek ve Günter Grass, ayrıca Peter Huemer, Alfred Kolleritsch de var. Cezasının minimumu 15 yılı yattıktan sonra 1990’da Unterweger rehabilitasyon dayanağıyla salıverilmiş. Kitabı o zaman Avusturya’da çok popüler kabul görmüş. Suçlu rehabilitasyonu hakkında TV programlarına katılmış, gazetecilik yaptığı sırada sonradan suçlu bulunacağı cinayetler hakkında haberler yapmış.

Sonraki cinayetleri arasında Karin Eroğlu-Sladky diye de bir isim var, demek ki babası Türk olan bir Avusturya yurttaşı. Hepsini kendi sütyenleriyle boğuyormuş. 1991’de Avrupa ve Amerika’nın fahişeliğe yaklaşım farklarını araştırması için bir dergi tarafından Los Angeles’ta çalışmaya gönderilmiş. LA’de polisten fahişelere erişim desteği bile almış. Kendi cinayetleri de fahişeler ağırlıklı, modern bir Karındeşen Jack o. Ayaküstü bir yargısız infazla annesinin peşinde, annesine olan duygularını onun benzerlerine gösteriyor diyebiliriz. Onun LA’de boy gösterdiği sıralar da üç fahişe hakkın rahmetini boylamış (dövülüp ağaç dallarıyla cinsel saldırıya uğrama peşinden kendi sütyenleriyle boğulma). Annesinin fahişeliğini kanıksamış çocuklar görürüz. Gerçekte ve sanatta. Burada da karılarının ölümüne yas tutan kocalar var, belgeselinde gördüm. Pek çok seri katil gibi onun da sevenleri var. Unterweger’de cani merhametçi ve destekçisi insanlar daha belirgin okunabiliyor. Onun son ana kadar yanından ve halesinden ayrılmamış sevgilisi, Bianca Mrak.

1992’de USA Miami’de sevgilisiyle birlikte kaça kaça yer değiştirirken yakalanmış. Avusturya’ya getirilip biri Prag üçü Los Angeles’takiler olmak üzere 11 cinayetten yargılanmış, suçlu bulunmuş. Çok karizmatik bir tipmiş. Kararı çıkaracak olan jüriyi etkilemek onun hem doğasını sergilemesi, hem sanatını konuşturmasıymış. İki kişiyi yanında sayıyormuş, dört kişinin ona karşı olduğunu anlamış, enerjisini arada kalan iki kişi üstünde yoğunlaştırmaya çalışmış. Yürümemiş. (Avusturya yargısına Avusturya derin devleti karışır mı, karışmış mıdır? Ne saçma bir soruya benziyor..) Ondaki seri katil belirteci olan düğüm imzası hariç hakkında zayıf delil birçok kurbanın yanında üstünde bulunmuş olan kırmızı kaşkol iplikleri. Bir de kurbanların katil zamanlarında her ne hikmetse hep o şehirde bulunması. Bilirkişi onu Narsistik Kişilik Bozukluğu olarak tanılamış. Bu sefer koşullu salıverilmesiz ömür boyu hapis cezası almış. Aslında Amerikan yargısı ölüm cezası içerdiğinden onu USA’da mahkum ettirmek istiyormuş. Başaramamışlar, sadece FBİ tüm gücünü Avusturya adaletinin sonuca ulaşmasına harcamış. Seri katil uzmanları göndermişler.

Mahkumiyet kararından sonra hemen o gece kendini ayak bağları ve eşofman bel bağıyla boğarak öldürmüş. Karar günü temyize başvurduğu için Avusturya yasalarınca mahkumiyet kararı kesinleşmemiş sayılıyor. İntiharı bir tür temize çıkma yarı-eylemi sayılabilir.

Avusturyalı müzisyen Falco’nun ünlü parçası Jeanny bir katil-tecavüzcünün düşüncelerini işliyormuş. Tekli (single) çıktığında Jack Unterweger henüz cezaevindeymiş, parçada ona belirgin referanslar varmış. Bu parçayı zamanında dinleyen gençlerden biriyim, etkilenmemiş birimiz yoktur sanırım. Unterweger’i ilk İnvestigation Discovery programlarından birinde tanıdım. Bu arada bu İD ne ayak? Bütün bir 7 gün 24 saatlik program akışı full suçlar suçlularda dizilebilir miydi yani? Dünya kurulurken öyle mi anlaşmıştık?

KESİK KESİK YAS

Kalk Lali hanım

Kızın öz cana kıydı

Bütün çocuklar şaşkın

İyiliklerin Tuba gölgesi ya

Hatan çöllere kavuştu

Kocan kıvrıldı sessiz

Biz böyle kurduk biz kapanını

Her hırs dağda solurdu

Kuru kız varamadı sevsin

Nuh’un çanağı kaynaşır kuru

Korku şiddet yarışır

Bir ucu içine gömüldü

Büyüğün Apo isli direk karardı

Ortan Orhan şarabın koynu

Beslemen konuğun öksüz

Yırtıl içine hem dışa

Ak kayna çağdan yöre

Özlem akla yürek yuna suya

(22 Ağustos 2011, Ataşehir)