YASAK AŞK İKİZ İNTİHAR

Aşk uğruna ölmek saçma, öldürülmekse makul diye düşünüyordum. Yaşam, saçmanın öldürülme düzeyindeki bir yorumunu karşıma çıkarttı. Bir yasak aşk çifte intiharı öldürülmenin “çaresizlikle ölme ama öldürecek olanları çaresiz bırakarak öldürme” gibisini gösterdi.

Şu haberdeki iki yasak aşk intiharı kahramanından ölen kadın ilimizden, yöremizden. Babası yörük ve US denilen efeydi. Kocası kumarbazmış, kadın onun çok borcunu çalışa çalışa ödemiş. Yörük kızıyım, efe kızıyım demeden, temizliklere giderek. Yasak aşkı aile dostuyla. Kadının ailesi kayboldukları ilk duyulduğunda zaten, öldürürüz, yaşatmayız demelere başlamışmış. Rahat bırakılmayacaklar diye umutsuzlukla beraber intihar etmişler galiba. Koyunlarına mektup koymuşlar. Erkek çok zor ölmüş olabilir, ip kırılmış. Erkek (Se), birlikte gömülmelerini vasiyet etmiş, ama kızın anası cenazeyi yaylaya köye getirtmiş. Keşke Türkiye’de hiç olmazsa aşk intiharlarının birlikte veya yan yana mezara konması adetini şimdiden sonra bari oturtabilsek.. 

S kadın (Sa) içini sadece eltisine dökebiliyormuş. Sa, gerçekleri sonra anlatırsın demiş. Kocasının kumar borçlarından (muhtemelen ayrıca gözünün onu basmamasından, sevgisizlikten) burasına gelmiştir. Kaçmazdan önce anasını aramış helallik istemiş, kocasından canına tak ettiğini söylemiş. Mayıs başında kaçmışlar. Bulunmaları 4-5 gün içinde olmasa, ne oldukları  bilinemeyecek, vücutları bulunmayacak, belki belirli mezarlarına gömülemeyeceklerdi. Doğrudan ortaklaşa intihara (benim ikiz intihar diyesim geliyor) basıp gitmişler. Hemen o bölgede bir yerde intihar etmiş, asılmışlar. Bizim yörenin dilinde kendini asmaya asılma deniyor. Se’nin ipi kopmuş, çok debelenmiş, yine de ölmüş. Bulunduklarında gözlerini arılar yemiş veya yemeye başlamış. Toprağın sıcaklığıyla adamın vücudu şişmiş durumdaymış. Kadın ise can havliyle elleri boğazındaki çaput düğümünde olarak asılı kalmış.

Birlikte ölmeleri aralarındaki duygunun da şansı. Biri arkada kalsa mutlaka aralarındaki duygu, yaşam ve yaklaşım farkları görünürlük kazanırdı. Böylece yaşam onların ortaklaşma iradelerine yardım etmiş, iplerini birleştirmiş. Dolayısıyla ailelerin anlayışsızlığı ve düşmanlığının üstüne çıkıyorlar. Pek çok yaşayan olarak zombiyiz (canlı değiliz), onlar ise ölmüşken destanlar. Çook daha uzun yaşayacaklar. Bilinirlikleri, anılmaları sadece soy sülaledeki anılardan ibaret kalmayacak. Onlar ölü değil, artık yürek açan, yürek genişleten çağdaş efeler. Eylemlerinde tabii ki çok ciddi saldırganlık var. Hem etkin, hem edilgen şiddet. Bizi siz öldürene kadar biz zaten ölmeye kaçar, öldürecekleri boşa düşürürüz. Hatta burada kaptan haline gelen Sa ve efe/psikopat olan erkek kardeşlerine, tüm yörük aşiretlerine racon kesiyor. Merkezdeki kaptan efe sayılan erkek kardeşini gece gündüz zamansız mezara kapanmaya giden, olanları anlayamayan, gözleri yaşlı, hayata kapanmış ve şaşkın durumda görüyorlarmış. Zırt pırt öfke saçar, silahla ve öldürmeyle korkuturmuş. Yapar yapmaz, bazı yaptıkları olmuş olabilir. Babasının daha çok vukuatı var. Efeliklerden, hışımla anlaşmazlık çözmelerden yana da çok, kız kadın kaldırma, kız kaçırmaya yardım gibi kadın işleri de çok. İki karılıydı ve 65-70’lerine tam ulaşmadan bunamayla öldü. Sa’nın diğer bir erkek kardeşi halen cezaevindeymiş galiba, sabıkası olmayanı yok. Babasının kalan iki eşi koca bir beton konakta birlikte oturuyorlarmış. Öbür durumda yaşatmam, yakalarım diyen/diyecek adam erkek kardeş şimdi, kaçsalardı, Yunanistan’a gidebilirlerdi diyormuş. Sa’nın aşkı Se tekne sahibi zengin adammış. Ölmeden önce 100 küsur bine araba satıp Sa’nın ailesi yararına harcamış olabilir. İsimleri de uyaklı: Se ve Sa. Küçük dedikodu kabilinden Sa’nın güce tapan, parayı çok önemseyen bir kız/kadın olduğunu söyleyenler çıktı, ama bu onun gözü kara cesaretini ve yüreğini dışlamaz. Soyu sülalesi suskunluk yemininde gibi olmasa daha fazla işlenecek, kamuoyunun gereksindiği efelik ruhunu uzun süreler karşılayacak öykü unsuru çıkardı.  

Onu beğenmeyen, eleştiren, kakışan kadın ve erkekler varsa, normal bir zaman akış hızıyla yavaş yavaş onunla özdeşleşebilir. Zeybek, efe, sanat unsurlarıyla birlikte konu ve öykü kalben yücelme fırsatı yakalayabilir. Barışılır ve sahiplenilir. Sırf Fethiyeli hemşerisi olmak bile bana özdeşleşme fırsatı veriyor. Hiç birebir yaşanmışlık, karşılaşma, gözüme çarpma anımsamıyorum. Bu da nedir, efsanenin yanından ona tamamen kör olarak geçebilirsin. Efsane de kendine yabancı olabilir. Geri gelmez bir anda, efsaneliğin bir temel ve seçici hareket kipini yakalar, var olur. Bazısının ruh parlaması göz kamaştıracak kadar erken ve sürekli de olabilir. O durumda efsane göz göre göre geliyor, bizim aramızda büyüyor olur.

Sa çoğu yörük kızı gibi motosiklet kullanmayı biliyormuş. Ası yerine, yamaca scooter motorla gitmişler galiba. Motor sürmek demek at binmek demek. Annesi kaçmayı ilk duyduğunda “Ölülerin gelir inşallah!” diye öfke gösteresiymiş. Ölüsü 4 -5 gün sonra, belki de kokma sayesinde bulunduğunda ise, “Dillerim kırılaydı, demeyeydim, 20 yıl bile küs gezsek geçerdi, açılır konuşurduk,” demiş. İsterim ki karşı fikrim o anaya gideydi: O ilenme sandığı gibi ilenme olmayabilir. Haber geldiğinde belki çoktan kendilerini ikiz astılar. Anasının dedikleri farketmeden olacağı bilme biçiminde bir saptama, bir önsezi. 

İntihar edenler kötü eder, cehenneme düşer diyenler böyle yüksek enerjili bir intiharla olasılıkla suspus olurlar. Dedikleri kırık plak sesinden öteye geçmez. Bir kere olay öyle güçlü ki.. Öldüreceğiz diyenlerin yargısını kabul ediyor, bize hayat yok, anladık diyorlar. Ve fakat Sa infazı eline alıyor ve pokerde floş royal açar gibi grand bir hamle ile yalnızca ikisini konuşur, diğer tüm saldırganları susturur kılıyor. Dolayısıyla yaptığı, kendini suçlayıcı değil, herkesin üstüne çıkarıcı apayrı bir harakiri. Evet, nefs, can azizdir, kolay kolay gözden çıkarılamaz. Ama Sa intiharı bir feda, özveri eylemi ve bağırıp haykırma eylemi olarak çıkışa dönüştürüyor. Se onun sadık çömezi, çırağı sayılmalı; kaptanın kadın olduğu çok açık. Öykünün başında bir tıkanıklık, açmaz vardı. Hem aile istenci hem toplumun tutucu tercihleri gereği. Zor oyunu bozar, Sa zor tercihi ile kuşatmayı yarıyor. Bir mini süs de Sa’nın dilinin kırık, iletişimsel, becerikli ve güzel oluşu. Bunlar tek başına değil, matris içinde öteki renklerle birlikte onu temizleyip saflaştırıyor, yukarı taşıyor, saydırıyor.

Bu ikiz intihar destansı bir şiddet ve aşk intiharı. Beni çok etkiledi, etkilemeye devam ediyor. Eskiden olsa türküsü yakılırdı. Benim çocukluğumda bu tip bir olay olduğunda bir zaman içinde yeşil veveya kırmızı yazılarla, saman kağıdına basılı destan şiirler çıkardı. Teksir kağıdı niteliğinde ama gene de daktilo harfleriyle baskı anımsıyorum. Cami kenarından mı, dükkanlardan mı alıyorsa, babam eve alıp getirirdi. Anababamın fiilen birlikte oturup okuduklarını görmezdim, ama etkilendiklerini, etkileştiklerini anlardım. Okumayı öğrendikten sonra birkaç tanesini okudum; içeriklerini şimdi anımsamıyorum. Örneğin benim çocukluğumdan kalma bir aşk öyküsü türkümüz, garip şekilde Uşak türküsü bilinerek radyolardan çalınırdı. Bizdeki adı Hacıların Osmanı. Türkünün adıysa Kiremitte Buz Musun (beyit devamı – gelin misin kız mısın)…

TÜL-ZAR MEVSİMİ

Mardin Abbaraları

Mardin – Urfa bizim kendi ortadoğumuz. İki hatta üç uzakdoğumuz var. Artvin uzakdoğusu, Van-Doğubeyazıt uzakdoğusu ve Şırnak-Hakkari uzakdoğusu. Ortadoğumuz hem biraz Kürt, hem biraz Hristiyan (eskisinden, özgününden, sanatkar Süryanisinden), hem biraz Arap.

Biraz batıdan bakınca Arap keyifçi de demek, geri de demek, biraz akıncı ve işgalci de demek. Suriye mültecilerini sofrayı daraltan, açıkgöz akıncı ve hazırcı görmüyor muyuz? Kaçan, can kurtaran, hayat ve uygarlık arayandan önce.. Halbuki Arap aynı zamanda bizmişiz, daha batı karşısındaki bizimkilermiş. Hiç yabancılamayın. Araplar hatta renkli gözlülermiş. Bize oryantalist patinaj yaptıran, ezber bozan, içimizdeki faşisti uyaranlarmış. Onlar ustalar, zanaatçılarmış. Murathan Munganlar bizleşmiş Süryani Araplar, Suriyeliler değil mi? Kaç kat, kaç tür biz varmış bizden içerü? Mardin atölyelerinde yapılan Suriye badem şekeri beni bölgeme, kendime yeniden açtı, tanıttı. Alttan gelen yabancı korkumu göstertti, peşinden dağıttı. Harran’ın dilavaz, hazırcevap kefiyeli turizmcisi beni bizi ağırlıyor, Arap fistanını yakıştırıyor, iç savaştan da önce gelen Suriyeli işçisine umut yolculuğu başlatıyor.

Benim için kendi ortadoğum abbara (sokaklar geçidi) ve TÜL. Bilinçten bilince, bilinçten gizeme geçit. Benim şimdiki mevsimim ZAR mevsimi. Anlayış zarının eşiğindeyim, korku zarının doğum eşiğinde. Burada Mardin’de insan yaşam sürecini stilize eden çeşmeler var. Depo gibi bir dölyatağı, anadan doğuş, yaşayıp akma, sonra geniş denizel bir yalağa doğru ölme biçiminde. İki şey verdi bana. Biri oradan hiç ummayacağım güzellikte bir dişilik kadınlık organı stilizasyonu. Eril ortadoğuda bundan heyecanlanmamak da yürek ister. 

İkincisi bu stilizasyonun şeklî sonucu: Doğarken tanrı tarafından yükseltilmiş ve aynı anda da bırakılmış, düşmeye başlamış olursunuz. (Annem bana gebe kalışını, gövdeme düştüğünde, gövdemde kaldığında diye tarif ederdi.) Bu akış şemasına göre, yaşam boyunca aslında hiç bir zaman yükselmezsin. Düz akarken düzeyini koruduğun olur, kritik eşiklerdeyse şelale gibi yeni düşüşler yaşarsın. Ölüm ve mezar en düşük düzeyin olarak kaçınılmaz karşına gelinceye kadar. Mezarını kupkuru toprak sanma, su halinle okyanusa, büyük denize kavuşuyorsun. Hayat bilgisi ve olgunlaşmak olsa olsa farkına vararak düşüş bilincine kavuşmak, irtifa kaybını takıntılaştırmamak olabilir mi? En parlak zamanlarımızı arkamızda bırakmanın yanı sıra unuttuk mu? Bunama denen şey, yitip gerileyen geçmişi yanlış yerinden ve beyhude ele geçirme çabamız mı?

[12 Kasım 2013]

AYLAK KAÇIŞ MEVSİMİ

Sazak köyü harabeleri

Ey ruh, ağlamsı yazma.

Ey ruh, karışmamayı, izlemeyi ilgisizlik, korku alma. Kendin gibi olurken açık, devrede ol.

Kapanmayayım diye kasma, kapanacaksın. Kapan var. Kapanışta kısılıp kalma, yeter.

Ey ruh, temiz ol; pisliğinden olasılık olarak ve bedenen kaçma.

Karşılaştığının senin üstünde ne kadar hakkı var?

Soluk almak, eğleşmek, kenara çekilmek mümkünmüş. Boş gezerke gülmekte, oturup şakalaşmada ulvi hiçbir şey yerine gündelik güzellikler varmış.

Biz ahir zaman elitleri, gezginci tarihçi ve her gördüğünü eleştirmenler…

Zamanında eminim, Sazaklı bir hemşerim eşine şöyle şöyle yakınıyordu: “Ben sana evimizi o kadar sağlam yapma demiyor muyum? Ne faydası var? Komşularının her evi yıkıldıktan sonra. Yurttan kovulacak olduktan sonra. Kara, yağmura, insansızlığa dayanacak evden ne anladım?”

Sazaklılar yamaç aşağı gittikten kısa zaman sonra resmi makamların yağmaya izin vereceği, ses etmeyeceği poker eli gibi belli edilmiş. Ve insanlar dalga dalga gelip evlerin kapısını, penceresini, pervazını, içeriğini yolmuşlar. Şimdi köyden en son yararlananlar yıkıkları koyun ağılı olarak kullanan çobanlar. Ben de yağma payımı aldım. Kol yenlerini büzdüğüm gömleğime Sazak ağıllarının kenarından bir alay taze mantar topladım, akşam Karaburun’da organik ziyafetimiz oldu. Şükür sağ kaldık.

Bir de hemen diplerine kurulu rüzgar enerji santrallerinin (rüzgar yıldızı) köy örenine koruyucu mu, yıkık namusunda gözü mü olduğu karmaşık…

[30 Ocak 2014]

KATİL OLAY YERİNE DÖNER

Katilin olay yerine dönmesi, yani suçlunun olay mahalline geri dönmesi tanıdık ta, ölen maktul suç mahalline dönmez ki. Burada sanaldan bir denge işlemekte: Hortlak, maktulün kamuoyunu aşırı rahatsız eden bir katilden sonra olay yerini ziyareti hatta işgalidir.

Gençlik, çocukluğun cinayet mahalline geri dönüşüymüş. O yüzden, gençler tutulur kalır, yaptıklarını anımsayamaz, kim olabileceğini bilmezlermiş. Zamanla alıp veremediği en yoğun olan derviş gençlik.. Ne zamanın içine girmesinin yolu var, ne kaçınmasının. Sevgili gençlik toptancı ve özkıyımsal çözümlere, çözülmelere zemin.. Ölen çocukluk. Gençlik onun can çekişme serkildemeleri. Çıkmadık canda umut, umutsuzluk neşe gibi, tutunamayanlık başarı olarak deneyimlenebilir. Çocukluğu öldüren baba veya toplum değil, haşaa. Eli kanlı suçlu da çocuk. Dizginsiz arzuyla suç işliyor. Asıl öldürmeye çalıştığı sonra teslim olacağı baba ve arkasındaki toplum. Sonunda bumerang dönüp dolaşıp arzu kapasitesini de vuruyor.


Cinayete kurban gitmiş bir ölünün “kanı tavada kavurulsa” katil uzaklaşamaz, kaçamaz, döner gelirmiş. Kan tutması – kan çekmesi gibi bir şey. Şehirdekilerin suçlunun olay yerine geri dönmesi söylemine çok yakın bir inanç olarak köyümüzde duydum. Buradakinde inanç da var, taslak halinde büyü de.

Cinayet işlenen yere geri dönme eğiliminin ters bir türevini kendimde gördüm. Yaya olup, maktul olmaktan az farkla sıyırdığım bir trafik kazasında (1993) ertesi gün veya günlerde olay mahalline gidip baktım. Zannettiğim gibi olduğum yere devrilmemiş, birkaç metre geriye fırlatılmışım. O yoldan hızlı gelen olsa üstümden geçermiş. Şansım sandığımdan da iyi çıktı. Demek ki, bu eğilim katil kadar kurbanda da var. Kurban ölü kadar hareketsiz olduğundan taşıdığı aynı eğilimi gerçekleştiremiyor.

Suçlu olarak olay yerine dönmeye ilişkin bir deneyimim.. İlk evliliğim karşılıklı sevenler halinde ayrılmamızla bittikten sonra uzayan artan aralarla.. Ani direksiyon kırmalarla eski ortak evimizin mahalle ve sokağına gidiyor, bazen artık tanımadık insanların yaşadığı o eve biraz bakıp dönüyordum. Sanki hipnotize. Tabii ki melankoli arzulu olarak, gözler ıslak. Ne yaptığımı uğrak öncesi ve sonrası kimse bilmiyor. Bir tür, filmde araya parça atılması gibi. Sevdiğim kadını öldürmesem de o evliliği öldüren bendim. Geleceğimizle ilgili imgelerim içtenlikle kara ve çıkışsızdı. “Evlilik karadır” demem kolaycılık olur. Çaresiz kalıp, çaresizim sanıp işlediğim o suç, beni yitirilen mutluluk projesinin simgesi ev ve mahalleye çekiyordu.

MİCHELANGELO ANTONİONİ

[20 Ocak 2014]

(29 Eylül 1912 – 30 Temmuz 2007)

İtalyan yeni gerçekçiliği içine doğsa da doğrudan kendi gerçekliğine dalan, ha bire araştıran, doğal eğilimleri nedeniyle başka şeylerin, başka görüntülerin peşindeki yönetmen. Filmlerinin en güzel ve kendine has özelliklerinden bana göre başta geleni gerçek zaman ile film zamanını eşitlediği, birbirine yaklaştırdığı, amaçsız görünen, akıp giden plan-sekansları. Belki kamera kaydırmasını da söylemeli. Aynı çaptaki yüksek sanatçılar, filmcilerle nasıl bir rekabeti vardı acaba? 18-19. yüzyılların büyük sanatçıları, yaratıcıları gibi 1960 – 1990’lar da çok büyük sinemacıları aynı zamana, algı dönemine sıkıştırdı gitti. Örneğin Andrey Tarkovski onun olanaklarını kıskanıyor, tarzını ise neredeyse sorumsuzluk, hafiflik gibi görüyordu, beğenemiyordu. Keh keh, sonunda elindeki büyük kozu senarist Tonino Guerra’yı almayı veya paylaşmayı başardı.

Antonioni’nin İletişimsizlik Üçlemesi (dörtlemesi olarak da görenler var) ile renkli film dönemi olan İl Deserto Rosso, Blow-up (Cinayeti Gördüm), Zabriskie Point ve Professione Reporter (Passenger) filmleri birbirinden ayırılmalı. Elbette hepsinde aynı sanatçı ruhun duyarlılıkları ve merceğe almaları var. Renkli çekmeye başlayınca Hegel’in renk kuramından hareketle renkleri de etkin kullanmaya, renklerle sürüklenmeyip renkle anlatmaya başlamış. Simgeselliği bir boyut kazanmış. Bütün filmleri içinde belki zamanın ruhuna kapılarak en umutlu olduğu, iletişimsizlik ve soyutlanmadan en arınık filmi, ironik şekilde bir dönem filmi olan Zabriskie Point’te. Ve güzelliğin peşine takılmış olmalı ki, en sıcak renkleri, ruha dokunan ritmi bu dönemin son filmi Professione Reporter’da. Nasıl olduysa bu filmin bir de dindar, Hıristiyansı, teslimiyetçi bir havası var. Tüm geçmişinden kurtulmak, kaçmak teması aynı anda hem olumsuz ve günah, hem de bireyi açmazına, ölümüne, aydınlanışına taşıdığı için kutsal.

Türkiye’de ilk olarak Bulutların Ötesinde filmini İstanbul Film Festivali’nin oluşturduğu vaha atmosferi sayesinde aşağı yukarı çekildiği zamanlarda, İstanbul sinemalarında ticari gösterimde izlemiştim. Galiba bir kenara hakkında bir şey anlamadığımı yazmıştım. Yönetmenin atmosfer sahibi olduğu, baştan kolay defedilemeyeceği belliydi. Şimdi belli başlı filmlerini topluca, yeni teknoloji yardımıyla ticari döngüden bağımsız olarak izleyebiliyorum.

Burada bu kendi başına evde film izlemeyle filmlerin toplumsallaştırıcı, kamuoyu kurucu, kültür yapıcı öğe oluşları baypas oluyor. Filmler karanlık ama sıcak salonlarda bizi dokunmadan, görmeden birbirimize açma işlevlerini otomatik taşıyamıyorlar. Herkes kendi salonuna, içine, ev-sineması sınırlarına çekilebiliyor. Sosyal değil bireysel ve tiyatro gibi değil kitap gibi tüketilen sinemanın nimetleri ve külfetleri benim için öngörülmedik.

Bergman gibi Antonioni de hani nerdeyse ölene kadar sinemayı bırakamadı, diyeceklerini bitiremedi. Yalnız sinema eğitmenleri onun erken dönem siyah beyaz filmleriyle Professione Reporter filmine kadarki filmlerini inceler önemser, sonraki filmlerine pek girmezler. Üstat piyasada görünmeyi abartmış, zamanında köşesine çekilmemiş muamelesi yaparlar. Ben bu eleştirel tavrın tutarlı olduğunu öngörüyorum, ama bakacağım. Sinemaya akışkanlığı, duruluğu getirmiş saydığım Antonioni ne yapsa izin verme, sayma gereği duyuyorum. İzleyicisinin imgesini, duygularını ömür boyu bırakmaz. Alt arkadan hep hava ve ses vermeye devam eder, baba. Kapitalizme de burjuvaziye de candan karşı olduğunu sanıyorum. Yalnız o kamerasını ilk uzun metrajlısından itibaren kitlelere, emekçilere değil küçük burjuva orta sınıfa, hatta onların da duyarlı azınlığına çevirdi. Sinema şiirini öyle kurgulamayı yeğledi.

Pier Paolo Pasolini’nin Porcile filminde Antonioni’nin İl Deserto Rosso ve Zabriskie Point filmleriyle bir bağlantı, renk ve atmosfer benzerliği, aynı şeyi söylememe ama ötekini dikkate alma ve ona antitez geliştirme bilinci veya dürtüsü hissediliyor, seziliyor.

Hakkında sarf edilmiş birkaç söz: “Antonioni’nin kamerası her zaman alternatifi, alışılmışın dışında olanı, konudan sapanı gösterir.” Calderon de la Barca

“Gene de bir yönetmen zaman zaman oyuncu olarak beş para etmez insanlarla çalışmak zorunda kalır. Buna karşın, Antonioni’nin Serüven [L’avventura] ya da Orson Welles’in Yurttaş Kane filmlerindeki oyunculuk çalışması ne müthiştir!” Andrey Tarkovski – Mühürlenmiş Zaman

“Örneğin, bir Robert Bresson hangi türü kullanırdı? Hiçbirini. Bresson, Bresson’dur. O, başlı başına bir tür zaten. Antonioni, Fellini, Bergman, Kurosava, Bunuel, son tahlilde, yalnızca kendileriyle özdeştirler. Ya chaplin? Chaplin yoksa sinemada komediyi mi temsil etmektedir? Hayır, o, Chaplin’dir, eşi bir daha bulunmaz bir fenomen, işte o kadar. ‘Tür’ kavramından dondurucu bir soğuk yayılmaktadır.” Andrey Tarkovski – Mühürlenmiş Zaman

NATHALİE GRANGER (1972) – Marguerite DURAS

[3 Mart 2014]

O sıralar (1972 gibi)  Christiane Jaque’ın sınırda pornografik Nathalie’si gibi başka Nathalie filmleri olduğundan, M. Duras’ın büyük arzusuna karşın filmin adı Nathalie kalmamış, Nathalie Granger yapılmış. Film Duras’nın kendi evinde çekilmiş. Ekibin yemeklerini de Duras elleriyle yapmış. Marguerite Duras herkese kendini iyi, değerli hissettiren, hediyeci, doğal ekip başı gibi biriymiş. Lakin paradan konuşur dururmuş. Bu filmle çok zengin olacağını hayal edermiş. Anca ciddi uyarılınca para vızvızını bırakmış. Film çok az bir bütçeyle, kısa sürede çekilmiş. Belki yapımcılardan biri kendi olduğundan, Duras diğer filmciler gibi sürekli daha fazla zaman talep etmezmiş. Sıkışınca daha büyük özgürlük kazanılabildiğini birlikte çalıştığı yapımcı keşfetmiş ve sonra diğer projelerinde başarıyla uygulamış. Rollo May da Yaratma Cesareti kitabında sınırları, kısıtları çok değerli ve yaratıcı destekleyici bulur. Keza Lars Von Trier de 5 Engel (Five Obstructions) filminde ustası Jorgen Leth’i başyapıtı Perfect Human’ı belli ve anlamsız kısıtlamalarla yeniden çekmeye, yorumlamaya zorlar.

Pat diye zengin etmeyecek filmlerden olan bu film, aşağı yukarı 25 yılda bütçesine göre 7 kat filan kazandırarak alçakgönüllü bir rekor sağlamış.

Radyodan iki katilin (Whitman ve Austin. Acaba Charles Whitman’a mı atıf var?) peşindeki polis sürek avı hakkında düzenli haber geçiliyor. Bu sıkılmış toplumun arayışına bir yanıt mı? Yıllar sonra 1990 Irak Körfez savaşından itibaren vakayı adiye haline gelecek terör ve savaşın sıradanlaşmasını, şiddeti evlerin içine, canlı yayın haline sokarak gözlerden kaçırmayı, duyarsızlaştırmayı mı kehanet etmekte? Bir ara, takipçileri (izsürenleri) tarafından unutulmaktan korkmaktan mıdır nedir ormanda zanlılardan iki el ateş sesi duyulduğu, kendilerini hatırlattıkları haberi verilir. Venedik Film Festivali’nde bu sahneler, filmi soğuk karşılayan izleyicinin ender iletişim kurup, alkışladıkları mizahlı yanlarıymış.

2 kadın, 2 çocuk, 1 satıcı erkek. Aslında filmde bir olay olmaz, film kapalı mekanda geçer. İlk gösterimi ise açık hava gösterimi, öyle bir tezat var. Gelen satıcıyı kadınlar öyle sessiz, ilgisiz karşılarlar ki, adamı varoluş krizine sokarlar. Satıcının Çöküşü. (Buradan Arthur Miller’ın Satıcının Ölümü’ne zıplanabilir.) Adam daha önceki işlerini, bundaki emeği ve umudunu, içten içe işi hiç sevmediğini, önceden de bir düzenbazlık yapıp yakalanınca iki yıl para cezası ödediğini borçluymuş gibi anlatır. Evin teklifsiz açıklığından içeride serbestçe gezinmeye başlar. Bir yandan da serbest olmasına karşın evde hem bunalır, hem kaybolur. Onu can kulağıyla dinler gibi görünen kadınlardan biri birden kalkıp, pelerine bürünüp bahçede tur atmaya başlar. Adam gene kalakalmıştır. Hatta başta onların başına talih kuşu gibi, Tanrı figürü gibi konacakken, satıcı işsiz bırakılan, anlamsız bir Tanrıya dönüşür. Satıcıyla diyaloglarından biri de karakteristik, onları bilince başka türlüsü beklenemez. Aşağı yukarı:

– Si.

– No.

– Si, si!

– No, no!

Ortada bir sorun vardır, kadınlardan birinin (Lucia Bose) kızı Nathalie anlamsız, gereksiz şiddet gösterdiği için okuldan atılmaktadır. Problem çocuk Nathalie. Aslında müziğe yetenekli, müzikten koparsa çok kötü olabilecek. O ise müziği reddetmeye başlamış. Bir ara bahçede bebek arabasıyla kedisini gezdirmek ister. Kedi onu umursamadan aşağı atladığından sinirlenir, bebek arabasını kenara çarpar, devirir gider. Gerilimlidir, kediye bir psikopatlık mı yapacak acaba diye bekleriz. Bunun niye böyle olduğunu anlayamayız. Evdeki bir öğleden sonraya bakınca zorunluluğunu anlar gibi oluruz. Evde durgun bir soğukluk, zamanı askıya almış küçük burjuva bir yaşam vardır. Evde gerçek, bütünleyen kişilikler eksiktir. Kızlar kendi haline, kadınlar kendi haline. Birbiriyle konuşamayan, aralarına gitgide daha fazla uzaklık dolan. Düşman olmayınca bunu da ele alamamaktadırlar.

İletişimin derinliği hakkında bir örnek daha. Evin telefonu çalar. Kadınlardan Jeanne Moreau açar. Bir süre dinler gibi yapar, sonra sessiz beklemeye geçer. Sonunda şaşırtacak:

– …

– Yanlış numara mı?

– Burada telefon yoktur madam! (??)

Satranç zemini gibi kare taşlı, damalı bir ev döşemeleri vardır. Evleri ince ince doldurulmuş, dolu bir yalnızlık kokan, satıcıya olduğu gibi bize de izbe, labirent gibi gelen bir evdir.

Yan görsel unsurlar olarak ders aldırma piyanosunun üstünde bir sürü Bach partisyonunun arasında Kunst der Fuge gözümüze çarpar. Başka bir anda kapı önüne bırakılan, düzenli gelen Le Monde gazetesi Jeanne Moreau tarafından itinayla yırtılır..

SEV AYRIL ZILGITI

Önden bir giriş hazırlığı. Hazırlanın.

Hayatın sürprizli olması güzel. Her şeyi bilmemek biraz iyi. Denk geldiğim duygusal acıya katlanıyor muyum, kabarıyor muyum. Denemem gerek. Sen de dene.

Seks sevgiden ayrılmalı. Ama çoğu erkek ayıramaz. Teorik olmak ayrılmalıdır. Bir arada gidiyorsa ne ala. Kadınlar seksle sevgiyi biraz daha kolay ayırır. Karıştırmazlar daha doğrusu. Karıştıranı karıştırırlar.

Şu sevgili yabancı kocana gelince…
Sev sev sev. Hatta bak, senden bir şey saklamış bile olsa devam et. Diyelim ki servetini sakladı, bütün güven zannın alt üst oldu. Sana göstermediklerini devlet yakalamış almış. Yine yanında kal.

Sende yoktu, onda da mal kalmadı. İnsanlığınla döv. Sev demek o. Adam ondan sonra Avrupalı kalamayacaktır. Avrupada işler öyle olmaz. Mantık dışı ne iş ne ilişki olur. Sen format ötesiysen sana erir, eriyecektir.
Sonsuz Karun parası olsa ne fark eder. Para kaybetsin, veya parasını örtmüş olsun. Aş bunu.

Onunla yaşamın maddi kısıt yaşamıysa, doyamayan aç gibi yaşanıyorsa, yaşayamıyorum, bu yaşamak değil diye ayrıl. Yoksa para hariç evliyiz diye düşün. Senin gerek mesleğin, gerek kendi malın var. Yeni iş kuracaksın. Unutma, muhtaç değilsin. Onunla bir uzlaşma anlaşmaya buluştun. Sattım kendimi diyemezsin.
Hakların bu değil, tersi elbette. Öttürerek her şeyini alman yasal hakkın. Ama ben hakkını önermiyorum.

Adama yaramak istemiyorsan, sayende mülk biriktirmesini istemiyorsan ayrıl, ayrıl.
Yorumlaman, karar vermen için onunla ilgili parasal bilgileri bekleme. Varsay.. Onları asla bilemeyeceğin garanti olsun. Öyleymiş, deposu garajı kaç metrekareymiş belirsiz gibi yol al. Hiçbir kanıtlı şey bilmediğin halde, adam benden miktarlarca para saklıyor, istemem- deyip ayrılabil. Kanıtla değil inançla ayrıl. İnancın neyse ona göre. Kuşkunu, inanmadığının aslını ona kanıtlattırma. İnancın senindir. İnanç onaylatıcı bilgi kağıdı bekleme.
Senin sırtından gizli gizli para biriktiriyor kabul et. İçin kaldırmıyorsa geri çekil. Biriktirme katkına dair kanıt bekleme. Çok hesaplı ve ekonomik kadınmışsın madem, öyledir o.

Yoksa sen kanıtlar yağmayıp gerildikçe, katlanmayı sürdürmeyle adamı zehirlemeye doğru gideceksin. Uygun görmüyorum.
Her kadın kendine yeterlidir, maddi koşullardan bağımsız. Bunu bilmiyorsan geber. Kendi özel maddi koşulların zaten düze çıkarır. Tek ki, adam içe girişiyle senin özel paralarını da kara delikten yutmasın.
Gönlün almıyorsa geri çekil. Gönlün alıyorsa zor zamanında yanında dur.
Sorunu aranızda günah ve hata rekabetiyle değil inançla çöz. İnançsızsan inançsızlığınla çöz. Dışarıya, gerçekliğe bekletme, bırakma.
Gönlün almıyorsa, bilmiyorum gerçeği, ama inandığım şu, deyip bildirerek kop ayrıl. Kendini kanıtlamasını bekleme.

Kendindeki sorunu aş, çöz. Ondaki sorunu aşma.
Kocadaki pislik ve sorunla ilgilenme ısrarın gizli suçluluk bilinci. Onu öldürsen de içte rahatlayamazsın. Günahın için, onu öldürmüş olursun.
Değmiyorsa ferahlamasını bekleme. Karşı yakaya geçecek ne olacak? İş güç hayat kurulur, şimdikini dağıt.
Hiçbir mırın kırının öze ilişkin değil.
Bok kokusu mu alıyorsun?
Bokluk var say. Adamın bokuna dayanamıyorsan, zor zamanıdır deme, ayrıl. Boşanma işi zamanla çözülür.
Adamın bu tavra nasıl baktığı ikincil konu. Konu sensin.

Afedersin, çocuklarım yüzünden iğrenç evliliğe katlanıyorum diyen cahil kadına döndün!
Onun görüş açısının seni etkilemesi, ısrarla bunu bekleyişin senin yokluk delilin.
Yoksun ki, onun bakışıyla bakıyorsun.
Yoksan yok ol.
Hiçsen hiçliğini bil.
Yokluğunun cezasını adama kesip, vs. vs.. Öykü tarih sahibi olamazsın.
Ayrılıp onu kendine bırakman, senin ikiyüzlülüğünden yeğdir.
Kafayı yiyecekse yesin. Sen, inanmazken onun ne işine yararsın?
İnanmadığın adamın deliliğinin baraji değilsin.

İnanırsan bunaklığına da bakarsın.
İnan veya inanma denmez. İnancını sorgula denir.
Herkes gibi yaşaman için bile inancını belirlemen, kendi içinde çözmen gerekiyor.
Beni aldatıyor, ben onu affediyorum, sevgi azalmasıyla rızamı koruyorum vs..
Evet, kanıt aranmaz, inanç öyle böyle şekillenir. O şekline bakılır.

Seviyorum diyebilirsen… Seven dünyanın en zengin, verici dağıtıcı yetimidir. Sevenin sevgisi tek bir şeye-kişiye kısıtlıysa pek çok şek şüphe götürür. Sevme başka şeylere karşı da bal bal çuvalından dışarı sızmalı. Ama yine de- ben bilmem beyim bilir…

İNDİA SONG (1975) – Marguerite DURAS

[2 Mart 2014]

Bir Marguerite Duras filmi izlerken apayrı bir altyazıya, bir yol gösterene ihtiyacın var. Ben Alan Resnais ve M. Duras’nın filmlerinin katışıksız sinedebiyat, hatta Duras’nınkilerin sinedebiyatro olduğunu düşünüyorum. Zor ama çekici filmlerdir. Bu durgun, anlaşılmaz filmi, sırf o acılı bağırışlar ve öncesindeki tirat için bile izlenir.

M. Duras’nın kendisi hem yönetmen hem de Hiroşima Sevgilim’de senarist, başka Resnais filmlerinde de senaristliği var galiba. Bendeki İndia Song İngilizce altyazılıydı, Türkçeye çevireyim de diyaloğu göstereyim dedim, çok çeviri koktu. Olsun varsın.

Marguerite Duras’nın yönettiği filmin gerçekten de unutulmaz ve en vurucu yeri Lahor konsolos yardımcısının bağırtılarıdır. Yalnız bu bağırmalar adamın Ana Maria ile dans edip konuşması sırasında öngörülmüş, haber verilmiştir. Durum aşkına karşılık alamamak değil bir tür ileri, aşkın aşk hali. Tasavvufi anlayışa yakın. Bir de şu önnotu ekleyeyim, adamın haykırışları Duras’nın Detruire Dit-Elle (Yıkmak, Dedi Kadın) filminin sonundaki rüya sesi, yani bina yıkım seslerinin kardeşi ve eşdeğeridir. Her iki sekans da bir tür yıkıcı zirvedir. İndia Song’ta erkek monoloğa benzer konuşsa da konuştuğu kadındır:

E: Senin var olduğunu bilmiyordum. Kalküta benim için umudun biçimi oldu.

K: Michael Richardson’u seviyorum. Bu aşkta özgür değilim.

E: Biliyorum. Ben de seni öyle seviyorum. Sorun değil. Tuhaf görünüyorum. Benim sesimi duyuyor musun? Onları korkutuyor.

K: Evet.

E: Kim o? Kendimi Laos’ta vurdum, fakat ölmedim. Diğerleri beni Lahor’dan ayırıyor. Ben ayırmıyorum. Lahor, benim. Sen de anlıyor musun?

K: Evet. Bağırma.

E: Evet. Benimlesin, Lahor’lasın. Biliyorum. İçimdesin. Seni içimde götüreceğim. Shalimar cüzamlılarına katılacağız. Kaçınamazsın. Seni tanımak için senle dans etmeye ihtiyacım yok. Ve bunu biliyorsun.

K: Biliyorum.

E: Devam etmeye ihtiyacımız yok. Birbirimize bir şey söylememize gerek yok [veya söyleyecek şeyimiz yok]. Biz aynıyız. 

K: İnanıyorum.

E: Başkalarıyla maceralar yaşa. Bizim buna kaygımız yok. Saçının kokusunu duymak istedim. Bu açıklıyor benim neden… Resepsiyondan sonra arkadaşlarınız kalacak. Bir kereliğine sizinle ben kalmak isterdim.

K: Hiç olanağı yok.

E: Beni fırlatırlardı.

K: Evet, onların unutması gerekensin.

E: Lahor gibi.

K: Evet.

E: Benden ne olur?

K: Seni Kalküta’dan uzağa gönderirler.

E: Senin istediğin de bu mu?

K: Evet.

E: İyi. Ne zaman biter?

K: Sen öldüğünde, öyle inanıyorum.

E: Bu acı ne? Acım ne?

K: Akıl.

E: Seninle mi ilgili? Bu akşam burada kalmaya izin isteyeceğim onlardan. 

K: Nasıl istersen öyle yap.

E: Senle ben arasında bir şey oluşmasını sağlamak için. Bir kamu olayı. Nasıl yapılacağını bildiğim tek şey bağırmak. Aşkın haykırılabileceğini göstereceğim. Rahatsız olacaklar. Sonra yeniden sohbetlerine dönecekler. Şunu da biliyorum ki bana hak verdiğini söylemeyeceksin.

Sonra bağırtılarına başlar.

***

Marguerite Duras Yeşil Gözler kitabında satır aralarında İndia Song’a notlar, göstergeler gönderiyor. Konsolos Yardımcısı bu filmin eşdeğeri, kitap öncülüdür. Edebiyat delilerine hararetli önerimdir:

“Bu sabah, “Konsolos Yardımcısı”nın sonuyla, yıllar önce yazdığım bir metni karşılaştırmam gerekti; bu metni kitabın sonuna alıp almadığım takılmıştı aklıma. Böylece “Konsolos Yardımcısı”nın bir bölümünü yeniden okudum. Olağanüstü bir şey, kitabı unuttuğumu fark ettim. Unuttum çünkü onun üstünden sinema geçti, çünkü İndia Song filmini yaptım. Kitabı hayranlık içinde ve büyük bir heyecanla yeniden buldum; okurken İndia Song’lar kayboldu.

Lol v. Stein kitabın içinde el değmeden kapalı kaldı. Belki de, savaş ve kara deliklerin küçük kızı, yedi yaşındaki Aurelia Steiner Paris’in filmini de yapmamalıydım. Belki de mutlak bir öneri gibi, başka yere aktarılamayan bir öneri gibi kitapta kalmalıydı. Cehennem gibi.” Marguerite Duras – Yeşil Gözler

[Çocuklar’da (Les Enfants) da yaptım. Sonuna gelmeden çok önce, Ernesto’ya ne olacağını söyledim. Hiroşima’da da. İndia Song’ta sürekli; orada daha anlatı başlarken kadın ölmüştür. Benim filmlerim ters yönde gider. Birden dururum, kadının Ganj kıyısına gömüldüğünü söylerim. Bazen de olayları gelecek zamanın hikayesiyle anlatarak yazgıyı gösteririm. “Güzel olacaktı”, “Çok uzağa yüzmüş olacaktı.” Öyle ki, şimdiki zaman sona, ölüme iştirak eder, ölümün işaretine dönüşür.] Marguerite Duras – Yeşil Gözler

SEVGİDE OLUŞLAR

Aşk bitebilir. Aşk bitmeyen şeydir diyemeyiz. Yaktığına göre, yakarken, aşk kendini de yakabilir.

Benim platonik aşkım bitmişti, mutlu yokluğa kavuştu. Evlenip boşandığım aşk bitmedi. Asıl ulaşılmaz olan, umut ettiren ulaşmış göründüğüm aşkımdı. Yanındayken özlemek denen. Tuzlu su gibi, sevgi içmek susuzluğu kandırmayan. Veya ulaşılmazlık sebebi ben kendimdim. İçimde layık değil ondan aşağı ve bir yandan ona bedenen ketlenmeyle hasta, sakattım. Biten biter, süren sürer, hepsi kutludur.

Alışmak seven için bile problem. Sevgi insandan hep yepyeni şeyler, artı ve eksi uçlar istiyor. Alışan seven/sevmiş, yaratıma yetili olsa da anca gönülsüzce sevgi karanlıkları denizine açılıyor. Sevginin en büyük iki göstergesi birinç, an’da yaşanan yükseklik, o çoğu sevence ıskalanabilir şey. İkinç, sevgi bitiminde veya kayıpta, hasrette sevginin bakiye alışverişinin, nihai tartımının insanda yarattığı aşkınlık ve yücelme duygusu. Bunuysa çoğu seven yakalıyor, biliyor. Her ikisini de ıskalayan sevenler var mı ve onlara kimler deniyor merak etmiyorum.

Ay insanlar, kardeş eller haydi gülün. Gülün hadi.

Biraz üzgünüm. Ben bulmuyor muyum, bakmıyor muyum, sevişlim galiba birini buldu, bana bakmaz oldu. Artık bana düşen ödemek. Onu sevişkisinin veya sevmeye çabaladığı kölesinin yanına şefkat ve anlayışla göndermek. İstenmiyorsam görünmemek, içimi artık gölgelerle paylaşmak.

Bir çağda bir sevgililik ve aynı anda bir evlilik. Az şey değil. Güzelin bitişi zorlu ama sevgi dolu. Hatta ayrılırayak, en sevgili hissettiğim zamanlar bunlar. İlişki sırasında daha çok öfke ve kişilik gösterilerindeyim. Sevmeye, aşık olmaya çabanın, sevgi yaltakçılığı yapmanın insanın karşı etkiyle sevginin önünü tıkayacağını söyleyen D. H. Lawrence kafamdaki tüm ampulleri yakıyor. Tam bir uzlaşmaz karşıcı gibiyim, abartırsak. Bu koşulların sonu Ballıcanın bende bir bal bulması, benim giderayak dışardaki öfke veya ilgisizliklerimin arasından sevgi pörtleyivermesi. Aşığım, şampiyonum diyemem, aşka yakın bir arzulu kabule ulaşıyorum. Bitiş düzlüğünün dolu dizgin deparı. Kendimi, onu daha sevgili hissediyor buluyorum.. Sağ olsun, var olsun, nur olsun.

Lawrence Durrell’ın İskenderiye Dörtlü’sünde bir sav dikkatimi çeker: “İnsan ruhu kendine bile ait değilken, bedeni nasıl birine ait olabilir?” O serinin başka bir yerinde ise “Günahlarla oruç ve kaçınma üstünden değil, üstüne gidip deneyimleme üstünden savaşıyor,” gibisinden bir laf vardı, yirminci yüzyılın tipik yaşam üslubu.

Sevilişimi fark etmemek ve şımarmaktan ibaret değil benimki. Beni sevendeki parlaklığa sahip olmamak. Sevginin açmazlarından biri o: Seven daha yüksek ve üstün. Seven o varlıkla kendini verir ve alttan yanar, parlar bulur. Sanki sevilmek bir (1), sevenlik sıfır (0) değerlik üretiyordur. Sevilen sevenin etkisiyle bir artar, güçlenir. Belki önceden de özü vardır ve bir bir daha bir eder. Sevip kendini harcayan, sıfırlayan seven küçülmüş, azalmış, toz ve yok olmuş gibi görünen bir üstündür. Yalnızca verilebilen (yani harcanan) şey değer olarak vardır. Belki veya kesin ola, çarpmaya yani çarpışmaya dair yutucu sıfır var edici veya var olucu bir’den üstün. Evrensel temel sevgi denklik eşlenmeleri:

Sevmek bir sevilmek sıfır.
Ama seven sıfır, sevilen bir.
Seven kendini sıfırlar, sevilen sevenle birlenir.

Can yaşamı bakımından, sevilmek sevmeyle tamamlanmazsa, nefes vermeyle tamamlanmayan nefes almak gibidir. Gerçek bir var oluş, tamamlanış değildir. O eksik varlık, lanetli kazançlılıktır. Er geç sevmeyle bütünlenmelidir. Aynı birey veya insanı sevmek zorunlu değil. Bu hesapla birini seven hepsini sevmiş kadar olur, ufak bir dürtmeyle veya emekle.

Öte yandan sevmiş-seven biri, nasıl olduysa olmuş nefes almıştır ki, nefes veriyordur. O bakımdan seven sevilmiş (de) sayılır. Ya varoluş tarafından gizlice, ya anne veya bir başka sevgili tarafından gösterilerek sevilmiş. Nefes veren nefes almıştır. Almamış olsa sadece nefes vermek lanetli bir canyaşam sorunuydu. Nefes veren artık can verse de olur. Nefes alan, vermeyi hatırlamazsa, nefes alma zenginliğinde can verebilir. Can vermezden önce nefes vermeyi öğrenmeli başarmalıdır. Sevilmek yoga ilkesi ve nefes almak gibi güçlenmek; sevmekse nefes vermek gibi yok olarak var olmaktır. Gerçek var oluş ikisinin bütünlenmişidir. Bütüne varmazdan önce daha sade, basit olan öz, sevmek yani nefesi vermektir. Diğer bir deyişle “güçlü sevgi” hedeftir, yeter koşula bakınca, güçlü olunmasa da olur. Sevgi-sevmek, öz-ilk-hedeftir. Olandan da olmayandan da varoluş razı olsun. Fark varsa fark sevme’dir, sevme olma’dır.

Diyorum ki;
Sevgilim, sev sev sev.
Sevgilim, seviyorum, ama daha çok sevmenden mutluca eziliyorum.

Sevdiğimi seviyorum, sevdiğimi sevmem sayesinde sevenin sevgisine katlanabiliyorum. Veya onu sevmememe katlanabiliyorum. Tam sevgisiz olsam o sevmesi dayanılmazdı ve sevene karşı sevilen zorbalıklarına baş vurmam gerekirdi.

Seçen = sevilen güçlüdür, seven (en az görünürde) güçsüzdür ama her şeyle birdir. Ve bir olan, birlenen gerçek evrendir, temsilcidir, özdür. Güçlüler geriden geriye bu bir’ler tarafından güçlendirilirler. Bu güçlüler bir’leşmedikçe (günün birinde sevmedikçe) o güçlülük fasafiso ve vekaleten, görünüş gücüdür.

***

“Bütün sağlatımlarda son nokta silkmek silkilmek oluyor galiba. Okulda mı öğretiyorlar bunu?” Dinleyicinin sevgi hakkında bu gülümsemeli soru yorumu alındığım, alınmadan duramayacağım ısırıcı bir cümle. Cevabi hissim: Ateşten alevden ersuları kasığımı yakıyor dahi olsa, karşımdakinden gelen aşağılama veya isteksizlik hissinde en dönülmez noktada olsam kendimi tutar, geri çekilirdim. Ego kibrim benden onu isterdi. Kabul görmediysem silkemeyeyim, gebereyim. Kaç yıl sürerse sürsün. Bir de genel, her erkekte olabilir veya ben ayıya ait olan: Ben silkmiş olmam, silkmemi bir kadın sağlar. Zorlayamam, eşyalaştıramam, onun yerine karar veremem; temel sevgi önkoşulu: karşı gönle, bir özgür’e bağımlılığımız. Benim bana kalan tek özelliğim gücüm var: İstemeyebilirim; sevmez istemeyebilirim veya istesem de kendimi tutar hayır diyebilirim. Dolayısıyla silkmem kadının eseridir, ancak silkmemelerimin bir kısmı benim eserim olabilir.

İnsan biz, yer üzerinde artık uzaktan uzağa da var olup var edebiliyoruz. Önemli olan duygu, yani enerji üretebilmek. Bunu mektup başarır, sosyal medya haydi haydi yapar. Görüşmeyen, yüz sürmeyen aşıkların modeli Veysel Karani. Söz, göz enerji içerince her şeyi yapar ve etkileşiriz. Artık tüfeng icadıyla mertlik bozulmuştur. Burada biraz da psikoterapiye nazire yapıyorum. O terapi ki iki kişinin birbirine dokunmaması ama hayranlık, nefret, sevişme, sapıklık, kırılma, yok etme dahil bütün fanteziler hakkında konuşma yeri.. Hiçbir şey yapma, her şeyi konuş eşittir terapi. Yaşam bütün kendi maceralarımızı bir yönetmen koltuğunda bacak çelerek izlediğimiz yer değil mi? Bir bakıma.

Sevgi ve sevmeyişkinin enerji hali ile beden hali. Birbiriyle birlikte ve birbirine karşı.

23 NİSAN RESMİ

Kafkaesk Poesk

Metroda, 23 nisan çocuk resimleri sergisinde dikkat çekici çok çocuğa rastladık. Yüzleri değil, resimleri aracılığıyla. Birisi Van Gogh ruhluydu. Diğer birisi bana göre kaçak güreşen tembel sıkılanın teki olduğu halde kübist çağdaş bir resme yakınsamıştı. Titiz bir ressam vardı; aynı titiz yeşile boğduğu resmini ayrıntılı ve sıkıştırıcı, saran, kuşatan fütürist bir gök manyetik treniyle donatmıştı. Birisi ufacık yaşında resmin zeminini koyu bir renge duvardan duvara boyayıp, üstüne başka figürler ve renkler döşemeyi öğrenmişti. Sergiyi (sergiye resim yetiştirmeyi) tamamen zul olarak gören çocuklar belki aralarındaki en büyük grup ve en normalleriydi. Baştan savma resimlerin bolluğu iyiye yorulmalı.

Bu resimfotosu olan çocuk serginin sanatçılarından biri. İnsanın bir kere dikkati çekildikten sonra yorumlayası, speküle edesi geliyor. Bu çocuk bir kere Kafkaesk, yalnız bir birey havası vermekte. Ortaya yerleştirdiği imge/leke bir yalnızlık ve sınırlılık. Ama haşmetli, şatomsu bir sınır-yalnız. Kuş yani martı imgesi, hareketliliğinde son derece tutumlu, cimriliğe varacak ölçüde statik. Resmin karikatür tarafı bu iki kuş olmuş. Demek ki ressam eylemsel, özgür hissedemiyor. Kuşların martı olması umulur, ama koyu karanlık, kuzgun gibi kuşlar. Bu haliyle bireyimiz -ki bireyliğe erkenden acıyla, sızıyla geçmiş- Kafkaesk olduğu kadar Poesk yani Poevari. Kuşların sayısız değil iki oluşu, onları ana ve baba gibi tanıdık kimse saymaya yaklaştırabilir.

Resmin en büyük alanını kaplayan mavi gökyüzü bir hayli boğucu ve çevreleyici. Çocuğun sergi resmi aslında daha soluk ve hafif renklerle boyanmıştı. Ama hakim rengin açık soluk olması aldatmasın diye ben fotoğrafta algıladığım haline koyulttum, instashop yaptım. Bulutlar basmakalıp; bu da eyleme geçmeye, çözümlü yaşama kayıtsız-umutsuz olduğu ipucu sayılabilir. Gündelik yaşamında ressam asla diğerlerinden farklı izlenim ve duygu vermiyor da olabilir. O zaman bu, yaratıcı özünü gizleyebildiğini, veya gizlediğini, gündeliğe yansıtmadığını düşündürür. Bir adet oh demelik, bir de aman diye kaygı duymalık sonuç çıkar: Oh; ressam yaratıcı. Bütün iyisini kötüsünü ömrü boyunca bir şekle dökebilecek altyapısı var. Sonraları bir ressam olmasa da olur. Aman dikkat; yaratıcılığına herhangi bir akranından daha fazla gereksinimi var. Kendini her an gözlüyor ve tartıyor olmalı. Oysa kendini akıtmıyor, saklı varlık formunda duruyor.

Tekrar resme dönelim. Yeterince renkli gözüken güneş resmin dışına sürgüne gönderilmek üzere. Bu çocuk bunları böyle yorumlamak için evde, okulda, yolda hayatta travmalarla mı boğuşuyor? Hayır, sanmam. Belki bu onun öğrenilmiş yorumlaması ve duyumsaması. Vekaleten yansıyan zorlamalı duygular. Anneden, babadan, soyun canlı veya ölmüş bir bireyinden devralıyor olabilir. Dolayısıyla azap çekenden çok, hisseden, anlayan, duyan, empatik bir çocuk karşısındayız.. Güneşe benzer biçimde Türk bayrağı, bayrak direği de köşeden dışarı sıvışmak veya resim dışına atılmak üzere. Buna benim yorumum bayrakla ve toplum değerleriyle özdeşleşmekte zorluk çekiyor, hatta ufaktan allerjisi ve reddiyesi başlamış. Bu durumda olasılıkla ailesini bütün algılamıyor, herkesi birey birey ölçüyor, belki taraf tutuyor, belki arabulucudur.

Yukarıda basmakalıp bulutlar var ve anababasının veya onun insan evreninin güzel güzel iletişmediğini ele veriyor sayalım. İki kuşun arasında havaya ilişmişler, birbirinden duruş hissediş ayrıklıklarını vurguluyorlar. Her şeyin altından, birey ressam kasvetle ağır ağır doğruluyor. Belki yorgun doğmuş, hatta bir mezar tömbeltisinden kalkmakta. Ana baba uzun vadede onu kızdıracak olursa bireyin hem diyecekleri hem yapacakları var. Bir alternatif bakışla tömbelti annenin tek bir memesi de olabilir. Neden tek meme? Doyamadı belki. Anne yoğun mu çalışıyordu? Anneyi başka kardeşle veya babayla mı üleşiyordu? Anne vericilik kusuru olan biri miydi? Var olan tek meme besleyici ve yeterliymiş diye de yorumlanabilir. Ne malum bir yorumun ötekinden daha doğru olduğu?

Hah çocuk kalkmış. Her şeyin altından veya arasından kalkmış. Yaratman olmuş. Bazen yaratmanlığımızı olumsuz kişi ve koşullara borçluyuzdur. Yaşam bize onu değil şunu istiyordum dedirtir ama gereğini yapmaz. Sonuçta kalkmış mı? Büyücek kalkmış hem de. Dikkat çekiyor. Birçok riski olabilir. Tehlikelere karşılık kapasiteleri, olanakları var. Egosu gibi görünen pencereli binalar kompleksi, kepeneğini gerine gerine bir anlığına açmış bir çoban gibi. Apartman pencereleriyle bezeli bir kepenek. Kasvet var, ama dikelme, güçlülük, bir kollarını açma hissi de var. Ressam, yalnızlığı içinde durum veya dünyaya kol kanat açıyor.

Kendini merak ettiriyor. Kaygılansam, hüzünlensem de ona güveniyorum. Ayrıca beni açığa düşürüyor. Öttürüyor besbelli. Hiçbir sorumu sandığım gibi yanıtlamayabilir. Kendisi veya onun adına durumu. Ben lök gibi, üfürmüş, ıskalamış, sadece kendi ruh yapısını yansıtmış kalakalırım. Hah, tam da işte buna evet. Bu ressama, bireye değer. Yanmaya değmiyor mu bazen? Yanılma ne kelimeymiş?

1 MAYIS

Mavi Duvar 1 Mayısı

1 Mayıs İşçi ve Emekçi Kediler Bayramı kutlu olsun.
“Mama! Hakkımız. Miyav miyav alırız! Mama! Hakkımız. Miyav miyav alırız!”

1 Mayıs 2021 özetim:

Emekçiler garip bir paradoksla evlerine kavuşuyor.
Neokapitalizm ise evlere sızmayı geçti, işgal ediyor.
Eski mevzileri kazanma umuduyla sesli sessiz savaşıma devam.

Yaşasın, doğsun 1 Mayıs!

Bu Covid 128 salgın günlerinde emekçiler, hep öyleyse de iki bölük oldu/ayrıldı. Orta sınıf emekçiler bu evlerine dönenler. Küçük burjuva emekçiler mi oluyorlar? Daha alt düzey, daha proleter emekçilerin 2021 profili ise, onlar artık sokakların zorunlu fiili hakimi. Kapantı olsun, açılım olsun, onlar aç kurt gibi sokaklarda ve işliklerde koşmak, tırtıklamak, aslandan ekmek kapmak zorundalar. Yani onlar evlere tıkılmadı, sokaklara tıkıldı.

90’ların sonundaki bir 1 mayıs’ta koşmaktan -belki coplamaktan da- yorulmuş polis bağırıpduru: “Konuşarak halledemez miydik?”

AVŞAR KAMI

Avşar kızı niyetine Avşar kadınını yazayım…

Görmediğim kahramanın adı Hüsne. Çok şey bilen, şaman derecesinde yetenekli, çevresindeki herkesin güvenci ve başvuru noktası ulu kadınlardanmış. Otacı ve tıbbi yetileri, vakti zamanında Ankara Hacettepe Tıp Fakültesi hocalarının dikkatini çekmiş. “Gel, sana okuryazarlık öğretelim. Fakülteye gel, bildiklerini anlat ve göster. Sana burada kendine göre bir yer, Lokman Hekim köşesi verelim…” demişler. Yok, kendi köyünde Kayseri Pınarbaşı’nda yaşamaya devam etmiş.

Galiba Avşarlarda renkli göz sık rastlanan bir özellik. Kız torunlarından birinin de koyu yeşil gözleri vardı. Öz kızının yalın kat anımsamayla, yapabildiklerinden sunduklarını yarım yamalak ve yalan yanlış da olsa not ediyorum. Kızının adı Adile, torununun adı Lale. Kendisi 107 yaşında ölmüş. Öldüğünde saçları neredeyse beline kadar uzun ve aralarda siyahı olan saçlıymış. Sarışın ve renkli gözlüymüş işte. Aynı kendisi gibi cahil olan kocası da “çarıklı avukat” denen bir tipmiş.

  • Yüzün damarsız yerinden hacamat edermiş. Jiletle dildiği yerden yarım bardak, bir bardak kan alırmış.
  • Sarımsak, sarılığı kesermiş. Metal değdirmeden bir diş sarmısağı soyup, hafifçe dişiyle ezip dilaltına koyunca sarılık ortadan kalkarmış. (Not: Fethiye’deki köylerde ise “sarılık kesme” denen yöntemde, dilaltından jiletle az biraz kan alındığını anımsıyorum. Tabii batıl uygulama sanırım.) Sabahları yenecek kayısı da sarılığa iyi gelirmiş.
  • Kulunç tedavisinden biraz anlarmış. Kuluncun yayılımını parmak ve elleriyle izler, kendine göre bir manuel (yani elle) müdahele uygularmış.
  • Yara bere sağaltımında arpa unuyla ebegümecini lapa yapıp yara üstüne koyarmış. Yara tedavisinde kullandığı otlar arasında yarpuz kurusu ve papatya da var gibi anımsıyorlar. (Tabii ben doğru anımsıyor muyum, bağlantılar tam böyle mi, iddia edemem.) Yarada ısırgan da yararlıymış.
  • Bir başka yara sağaltımı yöntemi: İyi olmayan zor yaralara, 15-20 salyangozu ezip, lapalaştırıp yaraya sararmış. Yara çok hızlı ve tama yakın düzelirmiş. (Salyangoz kabuklu mu kabuksuz muydu?)
  • Baş ağrısı için karatavuk kullanıyormuş. Karatavuğun tüyünü yolduktan sonra hiçbir et ve kemik bölümünü dışarıda bırakmadan tümünü parçalar; dibek taşında çiğ çiğ darbelerle ezer (linç eder); sonra onu baş boyun bölgesine sararmış.
  • Bel fıtığına bamya uygularmış. O da arpa unlu. Pişirir döver, içine bir şey daha katarmış. Kilit önemde mi bilemiyorum, anımsanmadı.
  • Karnı şişen kadına arpa samanı kaynatıp, içinde oturma banyosu yaptırırmış. Anımsamış olsalar sıcak mı soğuk mu sorup öğrenmeliydi..
  • Ayşe yenge diye bir kadın az daha ölüyormuş. Artık vücudu gövermiş. Ona mal bokuyla sidiğini saçta kavurup vücuduna sürmüş, kaplamış. Boyundan aşağısına kapatmış. Bu kadın vartayı atlattıktan sonra çok uzun yaşamış. Daha göreceği gün varmış.
  • Soğanı bir bıçakla dil, dil; az tuz ek, aç karna ekmeksiz ye. Aynı şekilde öğle ve akşam öğünlerinden önce ikişer dilim soğanı ekmeksiz ye.” Kızı Adile’nin anımsadığı haliyle. Kansere kadar bile iyi gelebilir demiş.
  • Kısır kadınlara da çalışıyormuş. [Ben dinlerken şaka yollu, bu kadının gizli bir yerinde erkeklik mi varmış diyorum.] Benim de kendi köyümden bildiğim üzere halk tıbbında Hüsne kadın katranı çok kullanıyormuş. Katranı 1-2 gün vücuda iyice sıvayıp, banyo yaptırmak üzere bir süre bekletirmiş. Bu katran uygulamasıyla kısırın biri çocuk doğurmuş.
  • Nefes açmak, solunum sistemini rahatlatmak için sıcak suya papatya, kekik, ebegümeci, ısırgan otu atıp koklatırmış. Hani başın üstüne tülbent gerinip bütün buharı içine çekmeye çalışırsın, öyle. Bademciklere kadar düzeltirmiş. [Yukarıda anımsama zorluğu olan konu burada açılıp aşıldı galiba.]
  • Nivik (gavur pancarı?) kurutulur.. Grip, soğuk algınlığı olana şifa için kaynatılır. Tülbent altında buharını kokluyorsun. Buna gözler yaşaracak kadar maruz kalınmalıymış.

[17 Temmuz 2018]

GEÇİT MEVSİMİ

[10 Mart 2014]

Merhaba Kars. Sen özelsin, kıyıda sanma. Sen evrenin uzağına saçılmadın. Alan Watts güvenceliyor, sen de ben de Big Bang Patlamasının ardılları değil ta kendisiyiz.

Halden hale geçtim, iyiden kötüye. Tekrar tekrar geçiyorum. Kolay olmuyor. Her istediğimde geçemiyorum. Bazen geçemeyiş hallerim bir dilim, bir bölüm oluyor. Arada hepi topu Arpaçay vardı; Halıkışla’dan Bagaran’a geçemedim. Geçememeye hazırlıklıydım. Suyun iki yanına kolayca iki ayrı isim takabilmiştim. Ermeniya, Türkiya. Ne zaman yaptıysak, nasıl olduysa.

Zamanında egemenliklerin geçit kapısıymış. Doğudan batıya akanın, batıdan doğuya hükmetmek isteyenin elinde koz gibi ilk kart, ilk gösterge oluyormuş. Yeninin iştahı yerine koyuyorum kendimi. Açılacağım, bağları ve yolları tazeleyeceğim. Geçtiğim ve vardığım yerleri işaretleyeceğim. Emin olmaya, olanı sindirmeye çabalayacağım. Depremler oluyormuş, taşları sütunları dağıtıyormuş. Deprem özde hareketliye dur, durağana kıpırda diyor muydu? Büyük sarsıntıları üstümüze alınmadan yaşayabildik mi?

Bazen yerinde duranların, yeninin tehdidi altında olanların yerinde oluyorum. Tüylerim dikeliyor. Böyle anlarda ne zaman savunma yapacağımı, ne zaman varlığımın izlerini taşa toprağa insan geleneğine işleyeceğimi şaşırıyorum. Baskı altında ruha ayar vermek böyle bir şey olsa gerek. Ruslar Kars’ta 40 yıl konakladıktan sonra gideceklerini bilmiyorlardı. Baltık mimarisini yerleştirmek için, hele iyice yerleşelim de sonraya kerim, demediler. Herkes önünde hangi durum ve görüntü var, içinde ne beklenti ve hırs varsa onun peşine düşmüş. Bu, tarihte yalnızlık değil de ne?

İçimdeki Ermeni’ye diyorum ki, dur hele, biraz sabret belki barış olur. Dönersin. Birlikte gezeriz. Anılarımızı anlatır, ağlaşır gülüşürüz. Duyuyorum ki terk ederken hep bir gün dönecek umuduyla her köşeyi, her bucağı aklına yazmış. Kazımış. Unutamıyor.. Benim de unutamadığım oldu, ama daha çok unutkanlıkla malülüm. Azıcık fırsatçılıkla kaçamakçılığım vardır. Filmin karelerini istediğimce eğip bükerim. Işığın boğazına çökerim. 17 Digor milimi azaltırım, resimdeki karanlık aydınlıktan farksız oluverir.

Bir akşam üstü trenle Akyaka’ya giderken gördüm, kenar ne demekmiş. Uçurum gibi bir şey. Hem ana kucağından bakar gibi rahat, sıcak, konukça sarmalandığım halde. Dönüşte vedalaşmadan sinsi savuşuyormuşum gibi geldi. Biletim tek yön Akyaka’ydı hani? Üstümdeki bir giden, terk eden suçu. Güçlü hep biraz suçlu. Ölüm de olmasa, fanilik de olmasa denge ibresi nerede bulunur? Tam demir yolunun demir geçidinden geçerken ayna gibi yüzüme çarpıverdi her hepsi. Titredim, üşüdüm, takırdadım.. Ellerim karanlık dehlizin deklanşörüne gitti. Gene geçmiştim. Bitmişti. Yeniden anımsayana dek idi tüm barış.

EŞ ÇIKMASI – EŞ KATMA

[10 Şubat 2014]

Eş, göbek hizasında ve diplerinde, karın içine doğru yerleşimli, elle yoklamada bulunabilen hissedilebilen, attığı söylenen, tıbbi karşılığı abdominal aort olabilecek nokta veya bölge. Bir eşdeğer olasılık da plexus coeliacus yani solar plexus. Bazı aşina doktorların atağan adıyla karşıladığını duymuştum. Yerel kültüre ait başka bir kavram olan hafirganın hafakan ve atağana benzeyen bazı yönleri var. Yalnız bir bunaltı sendromu veya bunaltı bedensel eşdeğeri olarak kapsamı eş çıkmasıyla tam örtüşmüyor. Diğer eş çıkması eşdeğerleri göbek kaçması, göbek düşmesi.

Eş çıkması (veya eş çıkığı) kadınlarda da erkeklerde de olabilen, bazen omuz çıkığı gibi alışkanlık halini alan, çoğunlukla uzun sürmüş açlıktan ötürü gelişen bir olay.  Sadece yemek yemekle iyileşmez. Eş, çıktığında gider başka yere yerleşirmiş. Hatta yerine katılmayınca orada kalıcı olabilirmiş. Yeni yerleşim noktası kasık bölgesi, sol kaburga altı, karının sağ yan tarafı olabilir.

Eş katma becerikli, işi bilen birilerince yapılan bir işlem. Eş katma büyüsel değil, el manevrasıyla ilgili fiziksel işlemlerdir. Halk hekimliği türü uygulamalardandır. Eş katma ustaları genellikle sadece karın muayenesi bilen bir hekim gibi davranan kadınlardır. Olasılıkla kadın kam/şamanlardan kalmadırlar. Sakin, sohbet eşliğinde yapılması muhtemelen etki artırıcıdır. Usta biri sonradan yatkın veya öğrettiği birine el vermek suretiyle sanatını geleceğe aktarır. Eş katmada ayrıca havan ve elek ve sabun kalıbı gibi yardımcı nesneler de kullanılabiliyor. Eşi katıldıktan sonra kişi yemek yiyebilir, su içebilir. Gücü de yerine gelir. Etkisi adeta düğme basma gibi ani ve net farkedilir şeydir. Dolayısıyla yapanın da yapılanın da üstünde net anlaştığı bir deneyim ve yaşantıdır, ilginçtir.

Eş çıkmasında insan aç olduğu halde yiyesi gelmez, iştah kaçar. Susama ve çok su içme olur. Bu karında fazlalık yapan suyun sonra eş katma sırasında dağıtılması gerekecektir. Halsizleşme, dermansızlık, kusma ve ishal de eklenebilir. Eş çıkmasının süresi ve şiddetiyle ilgili. Eşi çıkık kişi çok su içer. Çok su içmek eş çıkmasına neden olabilir. Aşırı yoğurt yemek de eş çıkmasına yol açabilen zararlı bir eylem.

Eş çıkması gebeliğe engel olabilir. Her kadında öyle bir belirti söz konusu olmayabilir; annemde ve kız kardeşimde gebe kalmaya yakın zamanlarda sık sık eş çıkması olurmuş. Sık eş çıkması gebelik öngördürücü olduğu gibi, eş kattırmayla gebe kalma kolaylaşırmış. Ayrıca dedemin ninemde pek gözü olmadığından, yıldızları birbirini tutmadığından, dedem hazırki çocuklara bakmadığından ninem eşi çıktığında kattırmadığını, eşini kattırsa çocuklarının artacağını sonraları anneme söylemiş. (Eş çıkmasını acaba kaç kişi doğum önleme yöntemi olarak kullanmıştır?)

Eş katmanın belli bir düzeni, sırası varmış. Önce kasıklar kaldırılırmış. Bu kaldırma denen şey yavaş yavaş bölgenin yukarı doğru yepeçlenmesi, sıvazlanması biçiminde. Bu, yavaş hareketlerle iç organların yerini değiştirmeye, onları göçmeye yöneltmeye benzeyen bir işlem. Yardımcı olarak kullanılan elek veya havan, galiba kepçe veya gelberi gibi organları topluca yöneltme aygıtları. Bir de, sırtüstü yatırıp hastanın karnına yönelinmezden önce çoğunlukla yüzüstü yatırılıp kişinin beli çiğneniyormuş. Hazırlığın hazırlığı. Kasıklar kaldırıldıktan sonra mide tarafı da el ayası ile kaldırılıyormuş. Sonra iş asıl hedefe, eşin yerine geri getirilmesine geliyor. Eş yatağına gelirken, yerli yerine oturduğunda kasıklar birden ısınıverirmiş.

Eş başarıyla katıldıktan sonra sağlamlaşması, zırt pırt eş çıkmaması için önlemler alınıyor. Örneğin göbeğe sabun bağlama, lök koyma.. Lök, sabun kıymığı ile yumurta akının karıştırılıp zıvıtılmasıyla yapılan bir karışım. İkisi iyice halleşiyor, emişiyor. Avuç dolusu ölçüsünde lök beze sarılıp karna, göbeğin üstüne sarılıyor. Bundan beklenen içeride dağınık ve eş çıkartıcı iç suyun emilmesi, karın içerisinin kurutulması. Fazla ve başıboş sıvılardan arındırılması. Lök bu işlevde sabundan, sabun kalıbından daha başarılıymış. Yalnız çok fena yapışırmış, sonra bunu kılları, tüyleri yolma pahasına çıkarmak gerekirmiş. Katlanması zormuş. Dinleyince lökün sanki mıknatıs gibi suları topladığını, sonra ayrıca el çabukluğuyla huni veya pipet haline gelerek dışarıya doğru emip gözden uzaklaştırdığını imgeliyorum.

Birinde Dereli A’şa (Dereköylü Ayşe), yanındaki çobanlardan birinin eşi çıktı diye anama eş katmaya ricacı gelmiş. Adam kusmakta, son derece halsiz. Anam anlamış ama kabul etmemiş. Elin adamı demiş. Karnını ellerken kasıkları kalkarsa? Sonunda babam araya girmiş: “Hayır olur, sevabı çoktur, adamın derdini çözüver,” demiş. Bunun üstüne anam fazla kasıklara yanaşmadan çobanın eşini katıvermiş. Hem Ayşe hem adam uzaktan ona sık sık selam gönderirlermiş, hayır dua ederlermiş…

HAYATIMIN EN GÜZEL AKŞAMI (1972) – Ettore SCOLA

[5 Ekim 2013]

Ettore Scola’nın 1972 yapımı La Piu Bella Serata Della Mia Vita filmi. Senaryosunda Friedrich Dürrenmatt’ın imzası katkısı var. Dahası film galiba Dürrenmatt’ın La/Die Panne diye bir oyununa dayalıymış. Film de senaristin ülkesi İsviçre’de geçer. Bir İtalyan tüccarın İsviçre Alpleri tarafına düşer. Bir kadın süreğinde veya yem peşinde koştururken.. Dağların arasında, bir şatoda emekli yargı mensupları, çoğu soylu, en az biri kont olan bir grubun arasına düşer. Onu tatlı sert şekilde bir dava/duruşma oyununa ikna ederler.. Oyun gereği, hakkında bir sav/iddia oluşturulacak, ölüm cezası da içinde olmak üzere bir ceza istenecektir.

Ona davacılık oyununda yükselme, sınıf atlama ihtirası ile patronunu öldürmek, bunda baştan çıkardığı patron karısının desteğini almaktan ölüm cezası istenecektir. Arada kalma hissiyle kah oyuna katılmakta ve coşmakta, kah tüyleri diken diken olmakta, tuzak kokusu almaktadır. Peşine düştüğü kız gene şatoda hizmetçilerin arasında görünür, oyuna katılmaya adeta mecbur bırakır. Yem de yemdir hani (Janet Agren). Kont Brunetiere onun avukatlığını üstlenir. Yargıç emekli bir temyiz (üst mahkeme) başkanıdır. Ömür olanı ise Zorn karakter adlı savcı. Bütün grup akşam ziyafetinde lüpletir de lüpletir, ama iyi yerler hani, şarapları su akıtırlar. Sohbet arasında itiraf, sorgu ve yargılama aynı zamanda yürür. Avukat ile müvekkili arsındaki mutat anlaşmazlıkları defalarca gözlemleriz. Taktik değiştirmeler, yüz buruşturmalar.. Ayrıca yapısal düşünmüş olsak, savcı ile avukatın aynı masada nasıl yemek yiyebiliyorlar dedirten Allah yarattı demedikleri sataşma ve kavgaları.. İyi bir ayrıntı, şato grubunun dilsiz uşağı duruşma oyununda cellat rolündedir. İsviçre’ye gayrimeşru parasını yatırmaya gelen karanlık tüccarımız, avukatı onu savunurken mıymıntı, sünepe olarak resmetti diye kendi aleyhine, savcının onu tasarlayıcı bir katil gösteren söylemine arka çıkar. Nasıl olsa oyundur. Ertesi gün def olup gidecek. Belki gece bir kerecik Simonetta ile yatar, en azından öpüşebilir. Bu tantanalı gece (son akşam yemeği) sırasında bir coşkunluk vesilesiyle mahut sözü söyler: “Bu, hayatımın en güzel akşamıydı.”

Filmin satır aralarına kadar inmek mümkün, şehvete daha fazla kapılmayalım. Dürrenmatt dikkatimizi çekmese film tipik auteur filmi olarak sadece Ettore Scola’nın denebilirdi. Daha çok ortak iş çıkarmışlar ve Dürrenmatt’ın damgası hissediliyor: Komedi var, yabancılaştırma, grotesk kahkaha, çözümleme değil serimleme var, güçlü kahramana yer yok.

Bu arada Dürrenmatt tarihe çok meraklı ve hakim olduğundan satır arası eğitimi de veriyor. Bunlardan en kolay akılda kalanı: Avrupa’da 19. yüzyılda fakirler uzanarak yatar, asiller kan dolaşımına daha iyi geliyor deyü, oturur tarzda yatarlarmış.

Bu film sinema tarihinde fazla dikkat çekmişe benzemiyor. Scola’nın Özel Bir Gün adlı Sophia Lorenli filmiyle karıştırılma eğiliminde. Özel Bir Gün de güzel ama bu filmin ayrı bir doğallığı, komedi içinden eleştirisi ve trajedisi var.

LA STRADA (1954) – Federico FELLİNİ

[23 Ocak 2014]

Türkçede Sonsuz Sokaklar adıyla biliniyor.

Ne güzel diyalogları var öyle. Aralarından gereksizlere göz atalım:

“Hep böyle at gibi ayakta mı yersin?”

“Yalnızca karar almak için mi erkeklere ihtiyaç duyarsın?”

“Aynı yerde uzun süre kalırsanız orayı seversiniz ve Tanrı dahil asıl olan şeyleri unutursunuz.”

Filmin ilk yarısında basit bir sirk eğlendirme oyunu vardı: Üç kafadar dar yarıçapta hem dans eder gibi dönüyorlar, hem sırayla kendi kafasındaki şapkaları kaldırıp kaldırıp bir yanındakinin başına geçiriyorlar. Basit olan ne kadar derin!

Çok sarsıcı bir Fellini filmi. Fellini hem süper bir öykü anlatıcı hem süper bir gösteri sanatçısı. Sonraki filmlerine bakılırsa gösteri yönünde ilerlemiş. Ama tamamen trajedi ağırlıklı da kalabilirmiş. Hem ilk baştan beri var olan alışılmadık abartmacılığına ve absürtlüğüne karşın. Şu filmi yeniden düşünelim hele: Filmde her şey olaydı da kazamsı cinayet olmayaydı desem, ne kadar yeğlenir, taraftar artışına neden olurdu? Ve bir yandan da ne kadar goygoyculuğa düşülmüş olurdu -hazır haliyle karşılaştırdığımızda. Yoksa filmciler senaryolarına izleyiciyi nakavt edecek, bütün neşesini, umudunu kaçıracak zehirler eklesin demiş olmayayım.

Bir bakıma Zampano ve Gelsomina’nın dip dibeyken birbirine kavuşamayışlarıyla aşk filmi. Bir bakıma her ikisinin, üçünün, çok’unun varoluşu kendi tarzlarında onaylayıp tamamlayışlarıyla bir “tespih”, varoluşsal ve tasavvufi film. Bir yandan Fellini’nin toplumun karşısında kenarında, kenarcıların (marjinal) ve doğal muhaliflerin yanında duruşunu sürdürdüğü bir film olmuş. O bakımdan da helal.

Temel ikili Zampano ve Gelsomina’dan devamla.. Zampano kaçırılmış fırsatların adamı. Kendine göre bir albenisi, kokusu var. Her yerde hemen fark ediliyor, kıskanılıyor bile. İçerideki löp erkek, çocuk erkek denetimden çıkar diye kendini de şiddetle terbiye etmekte. Dış uzay ve dış dünya gerçekliğini birazcık bahane olarak kullanmakta. Belki sessiz eylemciliği, hep bir sonraki adıma hazır ve adeta istekli oluşu onu tespih eden ve an’a uyan, geriliğinde dahi bizden ileri hale getiriyor.

Gelsomina’nın görünürdeki aptallığı bizi hemen hemen istisnasız, ders verici, eleştiren, beğenmeyen, içerideki cevheri gördüğümüzde bile ondan üstün hissetmeye devam edenlerden olma tuzağına götürüyor. Alçak eşeğe binen çok olur misali gelene geç deyişi; Zampano dahil sevdiğine bile karışmayışı İtalyan ana ve kadınlarında bulunmayacak bir ermiş kadınlığın sırrını bulduğunu hissettiriyor. Hani bazı insanlar vardır, o kadar saftırlar ki, kullanılmamaları olanaksızdır. Birilerinin onları felaketten koruması, kendi haline bırakmaması gerekir. O yalnız bırakamam diyenlerin kendileri o safların sanıldığı kadar muhtaç zayıf olmadığının göstergesi. Saflığın bir iç sigortasının olması ve fark edilmesi için illa başının üstünde bulut dolaşması gerekmez.

Ahlaki niteliklerin sonuçlarından dolayı mı yeğleneceğini erken filozoflar tartışmıştı. Tek akıllı biz yirminci ve birinci yüzyıl insanlarıyız ya, Sokrat’ı bunak olarak sollayıp geçtik galiba. Zamanımızın makbul insanı tüccar ve maymun insan. İnsanlık olarak buna bir şey diyemiyoruz; kardeştir yapar.. Zampano Gelsomina ikilisinin kilit ilişki zorluğu cinayetten sonra nasıl dip dibe kalacakları. Gelsomina’nın devreleri yandı, delirdi gibi. Birlikteliğe çabalamayı bırakan Zampano her gittiği, her durduğu yerde onu görmeye duymaya başladı. Aşıklar küstüklerinde, ayrıldıklarında birbiriyle dopdolu olmazlar mı? Ayrıca kendindeki varlığı inkar etmesi gitgide olanaksızlaştı. Yıkanması için sıkı bir vicdan ve pişmanlık banyosuna gereksinimi vardı. Yazın yediği hurmalar buna neden oldu. Ateş sağaltımı, vicdan sağaltımı pek önerilmiyor, ama deveye diken, o da kardeş.

KEDİ ÇİFT KEDİ ÇOCUK

Eğrilce sivilcen uyurlu olsun,
Sivil kaplamalı..
Ece Ayhan’a sivik nanikler yaparaktan –

Kısa kısacık kısa öpüşler..
Dolu tuz damlacıkları
Göz kuyularında bakış kazmalar

Kedi çocuk, bütün saatler durdu.

Kedi çocuuk!
Dön gel, eve gidelim artık.
Bütün saatler durdu, görsene,
– bak çok kötü şeyler olacak.
Dinozorlar gelecek…

Oyundan hiç beni duyar mı?
– Saatler durdu derim, ne var!
Kedi çocuk, durmaz kedi çocuk,
Çok kedi çocuk.

Ali Şimşek’ten TARKOVSKİ

[28 Ocak 2011]

Author (auteur) sineması bu. Onlar yani yazar veya Tanrı sinemacılar sınıfından.

Yarık, dikey, ani kamera hareketi.

Derine inen, gömülen sinemadır.

Heidegger okumuş ama, amatörce olsa gerek.

68 olaylarından 6 yıl önceki İvan’ın Çocukluğu filminde Peace (barış) işareti var dikkat edilirse.

Gelenekten Varoluşçu. Bürokrasi sorunu ve olası bürokrasi nefreti.

İvan’ın Çocukluğu‘nda Haç göstermesi nedeniyle Sovyet yönetiminden fırça yemiş. (Oysa gariban haç yan yatıktı.)

İvan’ın Çocukluğu’nda sinema sanatındaki en güzel düşsel sahnelerden biri vardır.

Yönetimce propaganda filmi olsun istenmiştir. Filmdeki İvan’ın öyküsü gerçektir. İvan tutsak alınmış ve öldürülmüştür.

Nemli, rutubetli filmlerin yaratıcısı. Yaz yağmuru da var. PÜRÜZÜN sinemasını yapar, sürrealin hep kenarındadır.

Ustaları arasında İtalyan Yeni Gerçekçileri, Orson Welles, Antonioni anılmalı. Dış ses kullanımı ise önce Bresson ile başladı. Karşılaştırılacak olursa Hollywood sakin, pragmatist, püriten, tutucu bir sinemadır.

Bağlantıları arasında Zen-Budizm, wabi-sabi estetiği de var.

Cinsel olmayan bir sinemadır.

Belki de propagandayla ilgili, İvan’ı iyimser olarak bitiriyor, ama Tarkovskİ iyimser değildir.

İvan’ın Çocukluğu’nda kuyu Escher’vari bir imgedir.

Bu arada Ortaçağdan beri diskur yani söylem ağırlıklı bir dünyada yaşıyoruz. Bu önce kılıfı uydurup sonra minareyi çalmak gibidir.

François Truffaut’nun 400 Darbesi üstünden konuşacak olursak, Fransız sineması Çocuk sinemasıdır (ör. Amelie), çizgi romandır, sekstir. Yeni Dalga’nın devrimci olması gündelik hayatı sinemaya sokmasındandır. Dış ses de bunlardan. Steril ve mühendislik eseri olmayan sinema sesi. Yeni Dalga bir özel bir kamera (deel?) kullanır. 400 Darbe’de en uzun koşu/koşma sekanslarından biri vardır. O özgüvenli ısrarlı koşu 68 gençliğini çok etkilemiştir. Truffaut da kahramanı gibi yetimhane çocuğudur. Buradaki koşan oyuncu (Jean-Pierre Leaud)  da tüm Yeni Dalga’nın başrollerini oynamış, yüzü olmuştur. Sinemada ilk “donmuş görüntü bitimi” 400 Darbe’de yapılmıştır. Bu da çok sorulmuş, sorgulanmış ve etkileyici olmuştur.

Stalker soğuk savaş döneminin filmi. Tarkovski klasiği olan göz kırpan lamba hemen başta görünür. Stalker senfoni gibidir. Sırttan görüntü de sinemada beliriyor ve sonrasında Türkiye’de çok kullanılır oluyor. Stalker bir İsa türevidir, izsürücü, rehber. İzsürücü Stalker “bölge”ye (zone) tapar. Diğer başkişiler bilime inancını kaybetmiş bilim adamı ile ilham bulmak isteyen sanatçı. Film adeta sanat-bilim diyalektiği gibidir, fakat Tarkovski kendisi için beklendiği yönde sanat tarafında olmayı seçmez. Sanat burada liberal sanatlar, işe yaramayanlar, plastik sanatlar bağlamında kalır. Andrei Tarkovsky için sanat dindir, iyileştirir. Stalker’da önerdiği, dinsel-mistik kurtuluştur.

Tarkovski’nin ilk filmi hariç hepsi auteur filmidir. Stalker, onun metafiziğini de yansıtır. Tarkovski modernite ve aydınlanmayla sorunludur. Erken postmodernistlerden sayılabilir. Moda olmamış bir postmoderndir. Bilime şüphe, ilerlemeye, hesaplamaya (mathesis) şüphe. Bergman da onun Protestan eşdeğeri gibi, Tarkovski Ortodoks. Bergman’ın filmi otobiyografik, burjuva aile içinden.

Stalker üçgen kişi çerçevesindedir: Profesör (bilimci), Yazar, İzsürücü (Tutunamayan, Disconnectus erectus)

Tarkovski kör gözüme tezleme yapmıyor filmde; o felsefi ve şiirsel sinemanın temsilcisidir. En felsefi filmi ise Solaris’tir. Tanrı da dert tabii. [Nietzsche ise Tanrıyı öldürürken sıyırmış.] Yazma da sorun. Yazmanın anlamı.. Artık pek sorulmuyor bu sorular; ilham nedir, gerçek nedir? [Biz işimize bakıyoruz, gerçeğin kenarından dolanıyoruz. Gerçek öylece duruyor.] İyilik sorunu. Çetrefil soru. “Hakikat (gerçek) iyidir,” kolaycı bir çözüm.

Stalker Ukrayna’da çekilmiştir. Postapokaliptik (kıyamet sonrası) görüntülerle bezelidir. Çernobil’i adeta öngörüyor. Tuhaf. Stalker’la UFO’cular da ilgilenmiş o dönemler. Sanayi bölgesi, kir, pas, kimyasal. Kirlinin, pürüzün yönetmeni..

Gitme nedenini de pek bilmiyoruz. İzci Bölge’yi seviyor; orayla duygusal bağı var. Gitmek için karısını çiğniyor, çocuğunu bırakıyor. (Babası Arseni Tarkovski de onu ve annesini bırakmıştı.) Bölge’de bir Oda var. Odayı görenlere dair öyküler, deneyimler var. (Hakikat odası?)

Moderniteyi kuran kusursuz biçim Daire, yani biraz Da Vinci. Altın Oranlar da öyle. Vitruvius Adamı. İnsanın merkez olduğu anlayış. Zen Dairesi bunun karşı kutbu, alternatif. Fırçanın çini mürekkebiyle çizdiği tam bitmemiş daire, Enso. Zen sanatında özgün boşluk var: doluluk alanı bile asıl boşluğa işaret eder. İstifçi değil (Örneğin Hokusai). Burada uzay, espas farklı: Boşluk ve sakinlik var. Van Gogh’ta da Zen espasından çokça var. Keza Gaugin’de. Bu tip espas sakin, arzu uyandırmıyor (minimal). Haiku şiirinin estetiği de benzerdir. Kültürel bir Doğu-Batı kutupluluğu daha: Doğu resmi yatay, Batı resmi dikeydir. Zen aynı zamanda “Kendini tutkuna bırakma, (bu tehlikeli)” diyor. Sadece seyret. Haiku duygusuz, öznesiz şiirdir, patetiktir. Öznenin kanadığı bir şiir değildir. Esas haiku’da varoluşsal sorun yoktur, aidiyeti boşluğa.

Sinemada geniş plan kullanılınca özne yok olur, küçücük bir noktaya dönüşür. Kapının kendi kendisine açılması sinemada Tarkovski’yle başlamış olabilir. Bunun Türkiye’deki örneği Masumiyet (gırç, gırç, kapı sesi). Tarkovski’ninki nesnelerin de sinemasıdır. Şimdiki nesne sinemacısı Haneke’dir (7. Kıta, Funny Games). Yabancılaşmayı nesnelerle kurar. Stalker’ın bir Dostoyevski kahramanı olduğu bellidir: tekinsiz, arızalı, tutkulu, inançlı. Yeni bir İsa yorumu ve türevi. Turgenyev’in Bazarov (nihilist) tipine de yakındır. Nihilizm gündelik dile Turgenyev ile girmiştir. [Oblomov ise Gonçarov ile sıfat olmuştur.]

Bilimadamıyla yazarın gevezelikleri, izsürücünün uyarmaları, fırçaları, birden izsürücünün içe dönmesi.. Sus, sessiz ol, orayı dinle, özneleşme! Bölgeye saygı duy. Ekolojik okuma da sayılabilir. Adamın film mekanları, kıyamet mekanları. Bu, filmin çekim iklimiyle ve dünyanın durumuyla da ilgili. Nükleer savaş tehdidi esaslı olarak Kurban (Offret) filminde vardır.

Sırttan, enseden görülme, uzun plan, izleyiciyi Bölgeye hazırlıyor. Müzik de önemli. Stalker’in müziği çok özeldir. [Elektronik müziğin erken ve çok iyi örneklerinden.] Sırttan kadraj, düşünceye odaklanma sayılır. Sırttan görüntü Romantizmin hediyesiydi.. Sırtan kadraj olmasa Türk sineması da olmazdı.

Modernleşme Türk dünyasında Tanzimat’tan beri yürüyor, yürümekte. Burjuvazi gelişimi tüm dünyada aynı anda oldu, başladı, ama evrilmesi ve biçimi, sorun ve çözümleri farklılaştı. Boğaziçi İstanbul’a Mısır burjuvazisinin hediyesidir. Mısır modernleşmesi Osmanlı’nın geri kalanından erken gelişmiştir. O yüzden erken zenginleşme olmuş, hatta Osmanlı’nın başına bela kesilmiştir. Hıdiv Kasrı, Konsolosluk, Akaretler. Türk edebiyatında modernleşme örnekleri ise Mai ve Siyah, Aşk-ı Memnu; yani bizim romantizmimiz. Biraz çözümler farklı. Yakup Kadri’nin Bir Sürgün’ü (1937) Paris’te geçer: Bir Jön Türk’ün gönüllü sürgünüdür. Murat Belge’ye benziyor. Devletten acı çekme halleri. Sefil oluyor. Oradaki öteki Türkler bunu iplemiyor. [Ki birbirini iplememe, hatta zarar verme sürgünlüğün istisnası değil, kuralı. Mİ] Ruslar ise ateşli. Ressamlar var (olasılıkla Picasso filan). Bizimkiler “Devleti nasıl kurtarıcaz?” derken Ruslar “Devleti nasıl yıkıcaz?” diye tartışıyorlar. Oradaki Rus tipi olasılıkla Lenin’dir. Abdülhamit bütün bu muhalifleri valiliğe filan atayıp seslerini kesmiştir, sulandırmıştır. [Cumhuriyet Dövlet’inden farklı olarak padişahın en etkili çözümlerinden biri muhalifini asmayıp beslemektir. Mİ]

Bresson ve Bergman’la, Antonioni’yle ortak yanları var. Filminde gerçeğin kendisi duyumsanıyor. Yıkıntı estetiği Stalker’da da var. İvan’ın Çocukluğu’ndan sora bir devrik haç da burada. Post-yapısalcı okumalara açık (Tarkovski’nin T’si mi diye sorulunca). Sinemacı/patron olarak çok titiz ve eziyetçiymiş, kılı kırk yararmış. Taocu görüntüler. Kokusuz çiçek, pis koku imgeleri. Sıradanlık onun istediği şeyler. Diğer yandan Yücenin estetiği; alan, uzam derinliği. Filmde birden bir çakal veya köpek sesi girer, irkiltir. Sinema lezzeti. Kameranın “L” hareketi, hem de aşağıdan, otlardan başlayıp, bacak, el en son yüze çıkış (Solaris’te). Uzak plan sinemacısı olduğu kadar aynı zamanda yakın plan, yüz sinemacısıdır.

[Tarkovski spermlerini Batıya savurmuş, esen rüzgar hayvancıkların çoğunu Türkiye’ye atmış. Mİ]

Birden sisten, ormandan çıkan bir bina imgesi, Yüz’e benzeyen bir bina. Unheimlich, Tekinsiz. Tekinsizin tipik mekanı, çıkış yeri Ev’dir. Korku sinemasına bakınız. Ev, habitus, habitat; alışkanlık, barınak. Korku mekanı evde bodrumdur tabii, çatı değil: Bodruma yönelmek kastığından, sıktığından korkan kişi, çıt çıkınca, aşağıya değil, çatıya bakar. Güven mekanının hassas karnı, Ev. [Ailenin doğaya aykırılığı?Mİ]

Tarkovski’nin duyumcu sinemasında filmin anlamını kaçırsak da duyguyu kaçırmayız. Felsefi deniyor, ama bir yandan müthiş gerçekçidir. Filmlerde pozu, poz vermeyi genelde bir sinek bozuverir. Doğa pozu sevmiyor, poz doğal değil. Ama insan da bir yandan poz vermeye koşullanmış, alışmış. Postmodern fotoğraf sanatçısı da bu sefer poz vermeyi engelleyerek negatif pozlandırma yapıyor, ki benzeri sayılır. Stalker’da çimenlere uzanmış izsürücünün romantik doğa bütünleşmesi içinde olduğu sanısını, yüzünde, parmağında gezinen sinek kırar. Doğumdan çıkmış gibi çamurlu, kirli suratlar vardır. Yarısı kel olan başın iki yanında saçlar stilize şekilde değil de doğal olarak rüzgarla savrulur.

Yabancılaştırma. Proust’un yakınlaşma efekti var: Albertine’e öpmek için yaklaşan Marcel, birden yüzün pütürlerini fark eder. Adeta öpeceği yüze, yüzeye, kaza yapar gibi çarpar. Yakınlaşmak tehlikelidir. Yabancılaştırma Brecht’in bulduğu bir şey. Sovyetlerde sinema eğitiminin içinde tiyatro, müzik eğitimi de vardı. [Polonya Lodz sinema okulu 11 yıl eğitim veriyormuş, benzer.]

Solaris: “L” kamera hareketi. Yosunların salınışı. Kavram, seyretme deneyimi yetiyor. Anlam önemli değil. Gene, boş alan. Nesneye, eyleme odaklı değil. Seyretmek var. Yokluk var. Sınıfsal boyutu da var bunun. Çünkü gerçekten yokluk ve yoksulluk da var; gerek Sovyetlerde, gerek Doğuda.

Antonioni Tarkovski’ye benziyor, ama Tarkovski doğacı, Antonioni kentçi.

Zen tipi espas yaratımı izleyiciyi bir yandan dinlendiriyor da. Sırt kadrajı da dinlendirici.

Boş bakış = Tam seyir.

Kavramın minimun olduğu, skopofili.

İzsürücü çaputa cıvata bağlayıp atar. Çağrışıma ve yoruma uygun. Yanmış ceset vardır bir, yanmış bir araç içinde. Ama direkt göstermez. Kamera üstünden atlar, ilerler. Sonra oyuncunun geri dönüşüyle onu gördüğü anlaşılır. Stalker’da bir de ara ara yapılan oyuncunun kameraya, yani seyirciye doğrudan bakışı vardır. Kısa ama vardır. Bu çok olsa, uzun olsa seyirci tehdit altında kalır. Seyirciyi kaçırabilir, ama bu dozdayken tartımı elinde tutuyor, tam rahat bırakmıyor. Ki yanmış ceset, ölü, seyirci midir? Bölge, mayınlı gibidir, tekinsizdir, tuzaklıdır. Lost senaristleri de Stalker etkisini itiraf etmiş, yazmışlardır (geniş bir etkilenim listeleri var.) Tank mezarlığı gibi bir yerden geçilir. Sinemada kameraya bakmak risklidir.

G. Deleuze’ye göre iki tür sinema varmış: Hareket Sineması, Zaman Sineması. İkinci Dünya Savaşı kırılma yapmış. Sinemacılar (İtalya’dan başlayarak) yıkıntı şehirlere film için dalmışlar, geniş plan kullanıma girmiş. Yoksa klasik olarak yönetmen “Motor!” der, oyuncu (actor) da eyleme, oyuna geçermiş. Böylece sinema mekana (eyleme değil) ve yıkıntıya kaymış. Geniş kadrajda artık aktör önemini yitirir. Oyuncu(lar) bu dönemde artık eylemiyor, “maruz kalıyor”lar. Zaman sineması sakin, duyumsatıyor (hatta sıkarak duyumsatıyor).

Stalker bir yerde şöyle der: “Tanrı şanslı olmanıza yardım etsin.”

Başka bir yerde ise “Sertlik ve güç, ölümün işaretidir.”

Filmin başka bir yerinde İyiler ve Kötülere karşı “Zavallılar”ı ileri sürer.

Bir sinema festivalinde bir belgesel şöyleymiş: Filmlerdeki “kaz” görüntülerini bir araya toplamışlar. Örneğin kovboyun kasabaya daldığını gösteren, kazların uçuşarak kaçmaları gibi sahneler. [Benim fantezimse sinema tarihinin başlıca asılı veya uçuşan çarşaflarından seri yapmak. Mİ]

Sesin aktör olduğu ilk örnek Bresson sineması. Tarkovski de ses sinemacısı. Bir de felsefi ve uzun diyaloglar ağırlıklıdır.

Simurg öyküsü. Ayrı bir Simurg yoktur, Simurg, Simurg’u aramaya çıkmış otuz kuşun kendisidir. Bu da Zen bağlamıdır. Bir mutlak son, hedef yoktur, aslolan Yol’dur. (Tao, Dharma, Tarikat, Zen hepsi Yol’dur). 

Kahraman = Hero = Here = Burada [ Hızır = Hazır ?]

Please == Palace : Cennet, Saray, (ayrıca ileride Hapis)

Giambattista Vico Yeni Bilim kitabında tarih bilimini, tarih felsefesini kurar. Kitabın Türkçe çevirisi de var. Tarkovski’yle ilgisi; tarihi mitolojiden çıkarıp insana devreder. Çok anlamlı bir gravür vardır kitabında. O görsel Makyavel’in babası ve öncülüdür.

Yukarıda Üçgen Tanrı var. Üçgen en eski Tanrı formudur, kare ve daireden öncedir. Üçgen ve piramit kadınlık organı simgeleridir. Jung da değinir. Üçgen argoda hala yaşıyor. Arketipal. Anlatının üç büyük devri dönemi var:

1- Tanrılar çağı

2- Kahramanlar çağı

3- İnsan çağı

O gravür de Tanrı-Kahraman-İnsan üçgeni aynı zamanda.

Kahraman çağında trajediler var, Homerosgiller, Deli Dumrul..

İnsan Çağı’na Bovarism (Bovarysme) de deniyor. Hala devam etmekte.

Kanatlı insan yok, kanatlı at yok, ama çok tanıdık geliyor. Önemli imge, uçma.

Yer aynı zamanda tutsaklık. Hapishane, palas aynı kökten geliyor. Hıristiyanlık tutsaklığı günaha dönüştürüyor. Yer günah. Bütün tektanrılı dinler de mitolojiden devirdir. Ekleme çıkarmalarıyla birlikte. Yer günah, cennet başka bir yer. “Yeri çekeceğiz.” Cennet tek tanrılı dinlerin üretimi, öncesinde yok.

 Tarkovski, notlarından anlaşılıyor, Vico ve Faust okuyucusu. (Ayrıca Proust da var.) Michelangelo’nun Musa’sı var bir de.

Kritik bir aralık, arıza bir din Yahudilik. Yahudiliğin arızası Hıristiyanlık’ta kalmış, İslam’a geçmemiş. Musa’nın durumu ve duruşunda gerilim var. Freud İtalya yolculuğunda bunu keşfetmiş.

Musa İsrailoğlu değil, Mısırlı prens (olabilir). Dıştan kurucu. Kurtarıcının dıştan gelmesi misyonu. Yahudiler de hala aynı (Ortadoğunun durumu). Gerilimli, öfkeli peygamber. Kızgınlık ile kaygı arasında gidip gelen.

Pathos aynı zamanda acı ve din demek. En patetik din Yahudiliktir.

Tableti tutmak, kahraman peygamberin Tanrı ile insan arasında kalışı demektir. Endişeli moderne de çağrışımı göndermesi var. Çünkü İnsan Musa’nın göz önünde olmadığı aralarda gene Altın Buzağı’ya tapmakta. Musa’nın durumu öfke gibi ama endişenin öncülü. 

Müslümanlık endişeli bir din değil. Hıristiyanlık kapitalizmi üretmese asıl Müslümanlık üretirmiş. Acı yok, itiraf yok, ticaret var. Mimarisi aydınlık, sivri değil. Kapsayıcı, geniş. Ferahlık Sünnilik demek. Aşırı tarafı Şii (Alevi) olmuş. (Ali Şimşek’i de önce Humeyniciler yetiştirmiş? Sonradan solcu olmuş.) Büyütme, aşırı olma ve gizle ilgili mesajları var. Bu hesapla, İslam’da (Sünnilikte) şiidet, zulüm olur, kolay kolay devrim olmaz. Sünniler orta yolculukla, her şeyin sonsuza kadar ortalamasını alırlar.

Demon ile demos kökenleri de aynı veya yakın olabilir.

Faust’un sorunu ruhunu bilgi için satmaktır. Demos = halk da şeytanla ilgilidir. Kavranılamayan bir şey, tehditkar, tekinsiz demon/demos. Şeytan Tevrat’ta ağırlıklı değildir. Daha çok iyi tip kötü tip mücadelesi, Tanrıyı dinleyen ile uymayan görüngüleri vardır. Şeytan Hıristiyanlığın icadı sayılır. Hıristiyanlık öğretisi burada faturayı kesme biçimini alıyor. “İkarus, kanatları takarsan, çakılırsın” gibi.

Stalker’da İsa-Bilimci-Sanatçı üçgeni var, Vico’da olduğu gibi. Bilimci hakikatçi cool; Sanatçı tedirgin. Stalker Oda’ya ilk girmeye Sanatçıyı itekler. Gölge var. Gölge şeytan imgesidir. [Bir yandan Şeytan gölgesiz değil miydi?] Faustun şeytanı da doğrudan bilgiyle ilgilidir. Aşırı bilgi kötülüğe meyleder. Yirminci yüzyıl bunu doğruladı: Atom bombası, kamplar, krizler, hatta şimdi küresel ısınma.

Başladıkları yere döndüler bir ara. Bilimci rahat rahat bekliyor. Orada araçsallık tartışması yapıyorlar. Bilgi ve para.. Yol tarifi için para istemek ahlaksızca, bilgiyi satmak ahlaksızlık.

Gelelim Oda’ya. Oda kavramsal olarak Küp’tür, daire veya küre değildir. (Kabe’nin durumu?) Temelde Beyaz Küp. Galeriler de hep beyaz küptür. Beyaz duygusuzdur, nötrdür. Siyah ve beyaz renk de değildir. Beyaz belki hakikat simgesidir. Suskunluktur. Beyaz tuhaftır. Beyaz ülkesi dünyada Antarktika’dır. Antarktika dumur edici yerdir. Orada tek renk penguenler. Beyaz, dil öncesi yer ve dönemi temsil edebilir. Bu arada beyaz belki Tarkovski’nin hiç kullanmadığı bir renktir. Beyaz kavramsızlık gibi. Susmanın kendisi. Susma ile hakikat bağı pek çok dinde var. Mütevazılık. Tarkovski’de daha çok kirli, puslu, ıslak var.

Sinema tarihinde en çok yorumlanmış olan sahne Stalker’daki siyah köpek sahnesidir. Stalker’ın başında köpeğin oturuşu, bekleyişi. Ucu açık bir film bu Stalker. (Kurt) köpeği filmin önceki sahnelerinde uluyarak, görünmezden önce haberini vermişti. Siyah köpek günah, vahiy gibi okuma ve yorumlara açık.

Georg Lucacs’a göre roman, Tanrısını kaybetmiş dünyanın epiğidir.

Bilim ergenlik, sanat-edebiyat çocukluktur. Hala böyledir. Sanatın bencil olmayışı..

Su bir de Narcissus’tur, ayarı, dengesi tehlikelidir.

Su, aynadan önce, insanın suretini görmesin sağlayan ilk nesne. Yalnız su aynası statik değil dalgalı, değişken. Su, persona’yı da anlatıyor, bulanık kimlik. Tarkovski’deki su bolluğu, cenin, rahim, anne, aynayı işaret ediyor. Rahim, duhul, içeri girmek. Stalker’da tefekkür anlarında üçlü yolcunun üçgenliği siliniyor. Huzur, haz suratları görülüyor, sonra tekrar üçgen geri geliyor.

Resim’de Caravaggio ışığı diye bir şey var. Onun “Delinin Metamorfozu” var. Kendisi benzersiz bir ressam. Serseri bir kere, direkt meslekten değil. 20’li yaşlarda bıçaklanıp öldürülüyor. Işık ve gölgeyi kullanışı zamanı için yenidir. Caravaggio ışığı, karanlığın içinden ışığın çıkışıdır. Veto yemiş biridir; İsa’yı fazla sıradan resmetti diye. Sokaktaki adamı ilk resmeden sanatçıdır. Modelleri de serseri, serkeş, düşkün çoğunlukla. 

Türk siyasetinde ilk teknolojik parti amblemi AKP’nin ampulü.

Stalker’da Oda’ya ilerlerken de kuyu görünüyor. Hem de kapalı mekan gibiyken. Bölge’deki yolcularımızdan başka yegane canlılık karınca, su içindeki akvaryumdaki balıklar, köpek ve kuş (hüthüt kuşu?).

Chirico asıl sürrealist resmin zirvelerinden biri ama Dali, ünüyle onun önünü kapatmış. Chirico resmi tekinsiz ve boşluklu diye tanımlanır. Fehringer de kübizmin büyük adamı. Chirico’nun resim elemanlarından “anıt”, Nostalgia’da da var. Chirico resmi, susturur.

Pazara sürülebilirlik bir yanıyla hala “değersizlik” anlamına geliyor. Bazı sanatçılar artık “milli miras”tır. Örneğin Malevich. Sınırdan çıkarılmaz. Dali, pazarlamayı sanata ilk sokan adam.

Odaya yaklaşılan sahnelede, çöl ve kuyu da yücelik duygusunu veren yerlerden biri. Ürkütür de. Olumsuz tınıya sahip. Çöl de susmaya iten yerlerden biri. Kavramlaşmayan bir yer. Okyanus da öyledir. Sadece tefekkür. Boğuşacaksan tehlikeli. Çöl serap oluşturur. Çöl aynı zamanda hicret demek. 

[Bu arada Doğunun Tanrısız dine sıçrayışı nasıl oldu? Mİ] [Deliliğe Dair Tefekkür – Murat Kemaloğlu. Mİ]

Doğal dinlerde emir kipi yok. Brief/mektup/tablet yok. Çoktanrıcılık. Onlar demokratik sayılır. Ölüm korkusu yok. Zira ölüm inancı yok. Yerlilerin ölümden korkmayışını misyonerler çok garipsemiştir.

Yarı insan – yarı hayvan tanrılar.. Hala emir kipi yok. Oku! demiyor.

Tevrat’tan itibaren Tektanrıcılık.

Panopticon: Hapishane modeli. Pan, kayma demek. 360 derece. Çevredeki her nokta hücre, merkezdeki kule görücü. Hücreler kule içini göremez. Tektanrılı dinlerin ideali bu. Hücredekiler içeriyi görmediklerinden, kulede içeride gardiyan var sanıyorlar. Gözcünün, gardiyanın içselleşmesi. İktidar içselleşmiş oluyor. Hıristyanlığın geliştirdiği, Tevrat’ın buluşu bu olay. Psikanalizi getiren şey suçluluk bilinci. Nietzsche buna Sürü Bilinci der. Nietzsche Hıristiyanlık için berbat bir din der. (Kitabının adı Deccal – Hıristiyanlığa Sövgü.) Seni fare olarak görüyor der. Kalk der. Tanrı görülebilir değil, kavramlaşabilir değil. İslam’ın suret yasağı da zekice.

(Ali Şimşek Müslümanlarla tartışmalarında, komünist olarak zekatı, zekat gereğini, yoksulluğu yıkmaya çalıştığını, Allah varsa da AŞ’i cennete almak zorunda olduğunu söylüyormuş.) İslam düşünürleri zekatı çözemiyorlar. Başka dinlerde zekat yok. Fitre yok. Alt metniyle, “Yoksul hep var olacak,” demiş oluyor. 

Bu arada İslam sermayesi Ülker adı yoksulluk simgesi olan süper lüks çikolata markası Godiva’yı satın aldı. Kaç katlı çelişki. (Hem de Lady Godiva. At sırtında kasabada çıplak gezesi. Lord olan kocaya halkın vergilerini düşürttürmek için. Güya işçiler, köylüler de onun çıplaklığına bakmayasıymış. Kocası mükemmel çözüm ile, karısı namusunu kaybetmeden vergi indirmeyi kabul edesiymiş. Peh, işçi sınıfına güvenilir mi, bakmışlardır, otuzbir bile çekmişlerdir.) Yoksulları koruyan azize oluyor Godiva. Godiva’nın kilosu 100 dolardan fazla. Alıcıları A+ üstü, satışı için reklam bile gerekmez.

Oda’da ilk dış dünya sesi, telefonla geliyor. Bilimci eski pısırıklığını atıyor burada, ödünsüz konuşuyor. Korkudan kurtuluş mesajı.

(H)Erostratos da güzel kahraman, hiç bir kahramanlığı yok. Tarihe geçmek, ünlü olmak için Diana Tapınağı’nı yakan adam. Ünlü de olmayı başarmış, bakın.

Bir özel Stalker mesajı da bir anda elektrik gelişi.

Bizim kimliksiz/İsa Stalker’ımızın dönüşte bakıyoruz, devasa kütüphanesi var. Orada acılarla, “Kimse inanmıyor,” “Kimsenin kurtarılmaya ihtiyacı bile yok,” deyip vahlanıyor.

Topkapı Sarayı’nda bulunmuş bir istisna hazine de Siyer-i Nebi’dir. Bir cildi kayıp ve gene İstanbul’da ortaya çıkacağı tahmin ediliyor. Burada, yüzü çizilmese de Muhammed resmi var. Bol bol hem de. Renkli. Minyatür üslubunda. Radikal bir kitap, biline.

(V) 10.3.11

Kurban‘daki ev, yanan hani, bir maket ev. Bu sinemada ev merkezi önemde. Nostalgia ise Rusya dışında çektiği tek film. İtalya’da rejim sürgünü olarak. Kendi ülkesinde de sürgündür. Antonioni’nin evinde kalıyor. İkisi farklı yönetmenlerdir. Antonioni kentli orta sınıfın yönetmeni. Antonioni’nin Eclipse (Ay Tutulması) filminin son 20 dakikası sinema tarihi açısından önemlidir. O 20 dakika boyunca diyalog yoktur. Beyaz.

Nostalgia yoğun bir film. Tarkovski’nin film isimleri de çok anlamlıdır. Nostalga’da filmin kahramanı bir dönem İtalya’da sürgünlük yaşamış bir Rus bestecinin (Vladimir Sosnovsky) hayatını araştıran biri. 19. yüzyıl Rusyası ile paralellik.. Yurt nedir? Özlemek nedir? Rusya’yı özlemek. Dostoyevski’nin Yaz Günceleri’ni de kullanıyor. (YKY’da basılmış.) Dostoyevski’nin Avrupa anıları. Tabii bu arada kumar anıları. Dostoyevski Batı düşmanı. Türk tutuculuğuna benziyor. Rus ruhu aslında Tolstoy’a atfedilen bir kavram. Dostoyevski’nin bir Aydınlanma nefreti var. Teknik ve Aydınlanma Tarkovski için de sorun. Yabancılaştırıcı. Lopndra’daki Crystal Palace üzerine izlenimleri var Dostoyevski’nin. Londra’daki ilk sanayi fuarı. Cam bina. 2. Dünya Savaşı sırasında. Bombalanma korkusuyla yıkılıyor. İngiltere’nin böbürlenme vesilesi zamanında. Osmanlı da bu fuara katılır. Bu cam bina, modern mimarinin başlangıcı da sayılır. (Eyfel ise demir-çelik.) (Bir sanatçı, Eyfel kulesini “kendinin görülmediğ tek yer” diye seviyormuş.) Saydamlık Dostoyevski’yi ürpertiyor. Açıklık, saydanlık, hata demokrasi. Mermer değil. Crystal Palace’ı Jön Türkler çok beğenmiş. Demokratik mekanı Tarkovski de sevmez. C.Palace dolayısıyla fuar, ışık ve paranın, emperyalizmin simgesi.

Nostalgia ağırın ağırı bir film. Toscana kırları, eski manastır, gotik yapılar. İnanma, inançsızlık. İyice Hıristiyanlaştığı bir film bu. (Katolik ülkede Ortodoks ama.) Bol miktarda metafor var. ÖnRafaelciler de Tarkovski’nin referansıdır. Victoria dekadan. Gabrietti resimleri. Aşırı süsleme, aşırı ruhanilik önRafaelcilik. Garip ilişkiler. Kasvetli hava. Nostalji ilk olarak asker hastalığı olarak bilindi. Yurt özlemi, sıla özlemi. Bizde 1980’den sonra evcilleşmiş melankolinin kardeşi. Kuş uçuşu metaforu. Rönesans resmi, renk, siyah beyaz oyunları filmin dokusunda yankılanıyor. İlla kayacak. İtalyan sinemasının tersi bir yandan. Tüy. Godard’ı hatırlatan kesmeler. Yeni Dalgacı kesmeler. (Godard montajcı bir yönetmen.) (Ayşegül Sütçü’nün farkedişi: Kahramanları beyaz saçlı, kırlı hep.)

Ev: Baba evi, terk edilme. (Tüm sanat gibi şiir de tercüme edilmez.)

Şiir nedir, müzik, heykel nedir tartışmaları da vardır. Lessing’in Laocoon tartışması da vardır. Heykeli çözümleyici klasik bir kitap. Yılanlarca ısırılan ama çığlık atmayan adam. Ve bu adamın pek doğal olmayan ifadesinin sanatsal sayılışı, görülüşü. Güzel acı. İdeal bunu vermeli deniyor. Dışavurum değil, estetik olmalı deniyor. (Yalan söylüyor deyişimiz ise modernin tepkisiymiş.) O dönemlerde El Greco farklıymış. En erken modernlerden biriymiş. 1600’lerde.

Bu filmde sanat felsefesi yoğundur. Sürgün besteci izi sürülürken. En entelektüel filmi budur. Makale gibidir. Rus/İtalyan karşılaştırması vardır. Hegel estetiği bu birikimi tüm topluyor. Hegel romantiktir. 

Mimari ilk sanat sayılıyor.

Heykel ikinci. Sfenks yarı Tanrı yarı insan, Yunan-Mısır aşaması.

Resim: Romantik ve Hıristiyan. Işık-gölge, belirsizlik.

Müzik: Saf, kavramsız sanat. Hegel’e göre bu handikap. Hegel kavram ister.

Şiir.

Sanatın sonu: Felsefe.

Felsefeye kadar sanatla yürüyoruz. Hegel, sinemayı bilmediği için yanılıyor. Sinemayla birlikte sanat tekrar felsefe oluyor. Felsefe sanata, sanat felsefeye dönüşüyor. Sinema hem kimya hem ruhsallık. Sinema en Hegelci sanat. Görse “a-ha!” dermiş.

Kahramanın Sonsuz Yolculuğu – Joseph Campbell, önerilir.

Filmde siyah-beyaz ile Babaya, Rusya’ya giriyor. Ev hep ileride bir yerde (Kaybın sindirilmesi, idealizasyonu). Hem babası, hem kendisi kahraman. Renklideyse kendisi. Kutsal, dile gelmez bir şey. Teknikleştirilemeyen. Zen’den, ortodoksluktan besleniyor, rahat okunamıyor. Ancak seyredilir, tefekkür. Dile getirilemez bir şey dolaşır sanatta.

Kategorik imperatif (amacı kendi olan amaçlılık, koşulsuzluk). Armağan vermenin amacı armağan vermektir. Amacı olması etik değildir. Amacı olan ödevdir. Sanat masa değildir. Araçsallığı yoktur, işe yaramamaktadır.

Sinema tarihinin en güzel açılış sahnesi ise AYNA’dadır. Ayna’daki rüzgar sahnesi (tüylerin ürpermesini andıran). Nostalgia’daki bakışların tersi var burada. Kadınlara dönük film. İtalya’da olduğu için (Rönesans bağı). İtalyan güzeli, Rönesans göndermesi. Peşine düşülen Rus besteci Sosnovsky. İtalya’daki ikon ise Verdi (filmde müzikleri kullanılmış?). Kaplıca sahnesi var, dumanlar tüten. O kaplıcada sıvı sülfür olduğunu da anımsamak gerekir (burun nasıl dayanırdı?). Sonsuza kadar yaşamak istiyorlar. [Sis insanı şair yapmazsa, o kişi şair olmaz. Mİ] İnsanın algılarını değiştiriyor Tarkovski. Su şırıltısına başka bakar oluyorsun. Seyretmemizi istiyor, sadece benzetme ve kavram da değildir gösterdiği. Nostalgia’da bir duvar görüntüsünde 1+1=1 gözlenir: Meczup matematiği. (Bu arada Artvin’de baraj köylerini boşaltmışlar, perdeler hala sallanıyormuş, tuhaf, ıssızmış.) Su olan yerde uyunur mu? En cinsel filmi Nostalgia. Tarkovski’de sevişme sahnesi yoktur.

Delvaux çok ünlü sürrealist bir ressam. Teknoloji ile tekinsizliği işler. Sovyetler mayın köpekleri kullanmış 2.D.S.’da. Mayınlı canlı bomba gibi. Şartlı refleksle eğitilmişler, köpekler kendini Alman panzerlerinin altına atıyorlarmış, patlatıyorlarmış. Mesela.

Nostalgia’da bir merdiven sahnesi var: Özgürlük faydasızdır. Sinema deneyi: İlk defa köyü çeken sinemacılar. Köylüye dönüp ne gördün diye soruyorlar: Tavuğu görmüşler.

Potemkin(?) de sahte evler yaptırıyor, çar teftişinde kullanmak için. (Asayiş berkemal, denecek.) Sadece dekor olan evler.

Rodchenko Rus avangardı. (Bağıran kadın fotosu ünlü.) Grafik başyapıt. Mayakovski tasarımcı zaten. El Lissitzky, Malevich de içinde bu grubun. Bunlar sanatı yıkalım derler, yerine ne gelecek sonra bakarız. Yeniden bir şey kuralım. Sonunda Stalin’i rahatsız ediyorlar, Stalin tasfiye diyor. Üçgenli afiş çok ünlü ve etkilidir. İlk photoshop’u elle yapmışlar. Gerçekleşmemiş mimari tasarımları var. Rodchenko fontu var.

Nazizim komünizm farkı: Goebbels Potemkin Zırhlısı’nı seyrediyor, bayılıyor. Alman karşılığı olarak Leni Riefenstahl’ı buluyorlar. Propaganda için. Anlık idealizsayon. Savaştan sonra Leni, yargılanmayanlar içinde. Komünizm nazizmden daha makinalaşmacı, Nazizm daha antik ideallere bağlı. Kök ve köksüzlük denebilir. 1937 Paris Fuarı görsel olarak çok anlamlı ve öngörü niteliğindedir. Almanya pavyonu karşısında Sovyet pavyonu, iki abartılı yüksek yapı. O fuarda Türkiye de yer almaktaydı.

AYNA: Bu son derste aile üzerinde duracağız. En fena karmaşık filmi Ayna. Montaj ve teknik sorunlar var. Ama bir yandan anne üzerine kurduğu tek film. Öncesinde baba ve kendi çocukluğu. Anne en mitik kavramlardan biri.

Evinde ayna yok, çerçevede ayna yazıyor. Ayna, bakmadan geçemediğimiz bir nesne.

Mit (Alm.): Birlikte

Mitoloji: Çer çöp, toplama, kuş tüyü, patchwork, manita

Tüm mitolojiler ortak bir havuza sahip. 

Ayna  çok aykırı bir mitolojik kültür. Diğer Doğu mitolojilerinde yok. Yansıma, suret her şeyde var ama Yunan mitolojisinde çok özneleşme, temsil anlamına ulaştı. Temsil, Batı modernizminin bulduğu en önemli kavram. Modern vekil halkı temsil ediyor. Temsili 17. yy’dan başlayarak batı modernitesi  icat etmiş. Para, kağıt parçası altını temsil eder. Altın ve ikona bir temsili olmayan şeyler. Bunlar bir şeyin vekili değil. Vekil, burjuvaziden geçmiş bize. Vergi, borçları ödeme yükümlülüğü.

Don Kişot değirmenleri düşman sanıyordu, çünkü devlerle değirmeni karıştırdı. Çünkü onun dünyasında altın altın, değirmen değirmendir.

Ayna 17. yy’a kadar sadece şehirlerde var. 18. yy’dan sonra yaygınlaşmış. Kendini görme ayrıcalığı seçkinlerde. Tarkovski’nin Ayna adını vermesi rastlantı değil. 

Temsili ile kendisi aynı olan nesneler -altın. Bu bardağı tutup o değil demek Descartes’ten sonra modernitenin eseri. Temsil, değersiz bir şey. Altın neden önemli, diğer metaller değil? Değer üreten bir konsensus. Altın en pürüzsüz olabilen nesne. Altın Platoncu anlamda ideal yüzey. Altından daha pürüzsüz olan yüzey ise sabun köpüğü. Som olması önemli, güneş gibi som. Altın allerjen değil, aksine antiinflamatuvar. (Temsilde de bir toplumsal uzlaşı yok mu?) Merkez Bankası aslında kağıt basıyor, değer üretmiyor.

Filmde annenin fedakarlığı. Telaşla evden matbaaya yetişip dizgileri tashih ediyor. Bir de babanın güzel metresi var. Yine ev, kova (Andrei Rublev). Metresi Tarkovski’nin karısı Larisa Tarkovskaya oynuyor, oynadığı tek film. (Zizek bile mankenle evlenmiş, güzellik önemli.) “Güzel değil, sevimlisin” çok zor bir cümle.

Maya Deren: M. Duchamp’ın arkadaşlarından bir yönetmen. Ayla ilgili bir filmi var. Avant-garde. Deneysel sinemanın kurucularından. Önemli bir kadın filozof. Youtube’ta tüm filmleri var. Maya Deren’in simgesi: Kadının elleri aynaya değer gibi. Ayna’da bol miktarda Maya Deren’in bu kadrajına gönderme var.

Kekeme bir oğlan, kendine benzeyen bir oyuncuyu aramış Tarkovski. Filmin başında bir doktor oğlanı muayene (hipnoz?) ediyor. Telkin yapıyor. Tarkovski’nin gençliğine benzer birini özellikle bulmuş, çok benziyor.

Ayna’nın estetiği Stalker ile aynı. Ayna’da baba uzak plan, anne hep yakın plan. Tarkovski güncelerinde görüyoruz; plan – karşı plan.

Biri dönerken, arada bir dilim yokken, doğrudan döndüğü nesneyi gösteriyor. Ürperten geçişler. Anne, baktığı anda çocuğu gördü.

Aldığı eğitim tiyatro eğitimi. Tiyatro yönetmenliğini filmlerinde kullanıyor. [David Mamet de tiyatrodan gelme film yönetmeni, ör. House of Games. Mİ]

Rus şiiri sosyalizmin parlak uçlarından. En adi, kabuğu kalmış, buğdaydan üretilmiş kara ekmek, süt var; imgeler zengin. Çocukları gösterdi, kamera durmayıp, kaydı anneye geçti.

“Kötü baba” iyi bir yönetmen çıkarıyor. Bu filmde babasının şiirleri okunuyor.

Hiçbir sahnede kamera sabitlenmiyor, yay gibi bir yol izleyerek kayıyor.

Bu film, kadın mutsuzluğu üzerine en iyi filmlerden biri. (Erkek çocuğun anneyi babanın zulmünden kurtarmayı amaçlaması. -Ali Sanlı) Aslında tüm sanat kadın mutsuzluğu üzerine, ve erkekler tarafından kurulmuş.

Orman sahnesi, ‘Lost’ dizisine ilham olmuş.

Leğende saç yıkayan kadın. Muhteşem ama ürpertici bir sahne; tavan çöküyor, suyla, yavaş yavaş. Kadın erotikleşti, kurtarma çabası, yoksa baba (erkek) gidecek. Yaşlılığı görünür aynadan.

Filmin mitik girişi sonrası film gerçek Rus yaşamıyla devam eder. Duvarlar tipik, metruk, Andrei Rublev afişi aslı. Çiftliğin yakılması Tarkovski’nin çocukluğunda bir meczubun çıkardığı yangından kalan imgeler.

Kamera uzun yollar boyu kayıyor, Şaryo’da kayıyor. Teknik olarak kayan kamera var, bir de sesin geldiği yerden başka yeri göstermiyor. Tarkovski sinemada “nedenselliği” sorguluyor. Çehov’cu bakışta, bir tabanca varsa, o, patlar. Tarkovski, nedensiz görünüm sunuyor. Bir anlamda izleyiciyi özgürleştirip, ucu açık sahne sunar. Tahmin edilemez. Nedensellikle ilgilenmeyince, biz olayın kendisini, otu, suyu görüyoruz.

Tahsis Stalin’le ilgili olabilir.  Türkiye tarihinde Cumhuriyet gazetesi, “Montofon inekleri kasabaya indi” haberinde Celal Bayar resmi konmuş. Benzer bir hata olabilir.

Kadın yardım almıyor, matbaada sorunu kendi çözmek istiyor, kadının bağımsızlığı.

Ağaçların arkasından Stalin resmi görünüyor, duvarda asılı. Koridorda kadın yürüyor, sorunu çözdü. Müthiş bir ferahlama, bir şiir eşlik ediyor. Alan derinliği müthiş. Arkadan nokta gibi Şef geliyor. Hata sürse işten atacak olan şef. Gülümsüyor, ferahlamış bir ifade.

İki kadının sohbetinde oyunculuk müthiş. Savaşı, aşkın yitimini canlandırmak kolay ama işten kovulma tedirginliğini canlandırmak zor. Bu, Homeros’un, Shakespeare’in bilmediği bir duygu. Bu Budala’daki çaresiz, yalpalayan kadın tipi. Dostoyevski aslında Budala demek; Dostoyevski’nin ütopyası. Sadece seyreden, bakan biri var. Devrim yapmıyor, cinayet işlemiyor, sadece bakıyor. Bu, Dostoyevski romanına benzemeyen bir roman. Budala’dan Suç ve Ceza’ya geçildi. Lebyadkin güçsüz, dinleyen, içip ağlayan, ben iğrenç bir adamım diyen bir karakter.

Tarkovski sinemasında genelde Tolstoy vardır, Dostoyevski altta hissedilir. Ayna’da ise Dostoyevski baskındır.

Son anda ölümden kurtulma: “Arjantin İşkencesi”. Dostoyevski romanında da idamdan kurtulma sahnesi vardır. 

1939 İspanyol İç Savaşı. Bu sahne, (Flamenko) Tarkovski’nin bu savaşı yaşamış bir aile dostunun öyküsünden. Christopher Caldwell -uçak icat eden, patentler alan- 32 yaşında savaşta ölüyor. Hemingway de iç savaşta savaşmıştı (Çanlar Kimin İçin Çalıyor). Fransa sınırına yığılan İspanyollar.

Andrei Rublev -balon sahnesine gönderme, dokümanter filmlerden sahneler, CCCP, USRS. Yuri Gagarin “Tanrı yoktur, yukarıda onu görmedim,” diyor. Resimde de Brueghel’e kadar geniş plan yok.

El bombası patladı-patlamadı, herkes ölebilirdi. Ayna’da Brueghel’in kış resmini aynısıyla sahnelemiş. Solaris’te de Brueghel sahneleri var. Devrimci kadraj. Kadrajda derinlik Orson Welles’ten geliyor. Welles’in Dava (1962) filmi en iyi Dava uyarlaması halen de. Tavan zemin simetrisi çok etkileyicidir filmde.

Edward Hopper ise boşluğu resme getiren ressam.

Mao – Kültür Devrimi dokümanter görüntüleri. Savaştan dönmüş baba İvan’ın Çocukluğu’na gönderme. Nostalgia’daki bakışın benzeri (freskteki). Yaşlılık -gençlik- çocukluk dönüşleri.

Kova-rüzgar-toz-yağmur. (Yağmur kar gibi yağıyor.) Doktorun araması, süt, İvan’ın Çocukluğu efektleri. İnci Küpeli Kız (Vermeer) görüntüsü. O da süt döker. Yaşlanmış İnci Küpeli Kız: Zaman. Kızın başına konan kuş.

Düş sahnesi var. Metafiziğe geçiş.

(Tarkovski muhtemelen eşcinselmiş. Veya biseksüel. Şimdi bir de biseksüellik modası çıktı.)

Şiirsel sekanslar. Pencereden perde uçuşları. [Bir şey anlatmıyor.] Sadece o.

En kişisel, otobiyografik filmi Ayna. Tunç bedenli, yakışıklı ama yok Baba. Rutubet, ağaç, yosun, çürüme, çiçekler, enkaz. Stalker anıştırmaları. Çocuklar büyümemiş, anne yaşlanmış, yanı sıra kadının genç hali de var.

Uzaklaşma. Kamera uzaklaşması Tarkovski’nin buluş ve sinema sanatına hediyesidir. Yeni bir espas (uzay) yaratmasıdır. Ayna bitmez bir filmdir.

Kurban ise umutsuzluk filmidir. O sıralar nükleer savaş tehlikesi var.

Solaris felsefe filmi. Bilim kurgu görünümünde.

İKİ PEHLİVAN

[7 Ocak 2014]

Konuk pelvan evin (çatısının) merdeğini kendisi eliyle kaldırıp dikmenin altına ayakkabısını koymuş. Sabah ise koyduğu yerden alamamış. İnsan bedeninden enli taşı sırtında ark üstüne köprü niyetine aykırıca koyuvermiş. Ev sahibi pelvanın konuğa taban dayayan karısı değil kız kardeşiymiş. Yerli olan, anamın arkadaşı Hasibe halanın kocası Hoca Mehmet’in amcası Koca Abdullah. Olaylar Ören köyünde oluyor ve anılan ark taşı seyil (sahil) Ören’de kahvelerin orada durmaktaymış. Öteki köy dışından olan pehlivan kimmiş bilmiyorum.

***

Mustafa kardeşimin anımsadığı şekliyle ilk biçimlenişini bir yazalım hele:

Yavuz bir pehlivan güreşmek için bir başka bir köydeki (Ören) ünlü pehlivanı arıyor, sora sora köyüne ilerliyor. Yolda giderken çift süren bir çiftçiye rastlıyor. Bu adam güreşeceği pehlivanın ta kendisi. Kimceğizin evini soruyor. Çiftçi, öküzleri de birlikte sürükleyip, sabanı toprağa giren topuğundan kaldıraç gibi göğe yükseltmiş, sabanın oku köyü göstermiş. Onu tanımayan yabancıya, istikamet özetiyle kendi evini tarif etmiş oluyor. Bu hareketle konuk tosunun epey gözü korkar. Hatta rakibinin bizimki olduğunu tahmin eder. Sora sora akşam eve geldiğinde çarıklarını çıkartır. Evin orta direğine merdek deniyordu sanırım, tek eliyle merdeği havaya kaldırarak evin çatısını bir nebze oynatıyor. Biraz aralanan yere, eksen ağacın altına çarıklarını koyar.

Bu görüntü karşısında ev sahibi pehlivan büyük bir sıkıntı içine girer. Bir ara orayı kaldırmayı kendisi de dener ama bir türlü kaldıramamıştır. Kız kardeşi abisinin bu sıkıntısını görünce nedenini sorup öğrenir. “Ondan kolay ne var, abi sen o işi bana bırak..” Çözüm olarak zaten daracık olan evde, kendi yatağını misafirin ayak ucuna yapar. (Veya öyle yatak yapmaz da, gece gizlice süzülüp ayak ucuna gelir.) Gece boyunca konuk pehlivanın tabanlarına kendi tabanlarını değdirir. Onun bütün gücünü almıştır. Tabanlarıyla emmiştir. Belki tosun pehlivan bu ayak değmesinin zararını, acı gücünü alacağını bilir. Ama kadın teninin cazibesine yenik düşmüş olabilir. Ayak tabanı kadar bile olsa. Derler ki, kadının soluğu, ayağı erkeği eritirmiş.

Gerçekten de misafir ertesi gün çarıklarını koyduğu yerden bir türlü alamaz. Kız kardeş onun yerine merdeği kaldırarak çarıkları alıverir, teslim eder. Ayrıca abisine laf dokundurmayı ihmal etmez: “E, şimdi pelvanlık kimde, sende mi, bende mi?” Sözü uzatmayalım misafir ertesi gün yenilmiştir.

Zevkini kaçırmayı ve limon suyu sıkmayı göze alarak.. Bu öyküdeki konuğa ayak tabanı dayama, eskiden nerdeyse resmen yaşananların bir alegorisi, simgeleştirilmesi sayılmalıdır. Özü, aynısı her an yaşanabilir. Türklerin eski bir adeti, rahmetli şefimden duyduğum kadarıyla “döl alma” idi. Bu adete göre evin kadın nüfusundan uygun görülen(ler), gelip geçen, konuk olan yabancıların koynuna verilir, verilebilirlerdi. Dış evlilik geleneğinin eksantrik bir yorumu. O bakımdan pehlivan hikayesini daha geniş çerçeveli, bir arkeo-okuma gibi alıyorum.

Fethiye’de güncel yaşam şakalaşmalarında geçen bir kalıp bu açıdan manidar: “Eğdim dalını aldım gülünü.” Sözün anlattığı, karşıdakinin en değerli zenginliğini, zaafından yararlanarak veya o farkına varmadan el çabukluğu benzeri bir hileyle (alla) almak. Örneğin herkesin peşinde olduğu kıymetli erkeği kendine yakan, aşık eden kız bunu söyleyebilir: kaynanasına veya mal erkeğin yakınlarına. Burada eğilen dal erkek organı, gül de döl yani verim anlamına gelir; sözün ucu oraya varabilir.

KARBEKİR

[3 Ocak 2014]

Ben senin gelemediğinim.

Iskalayıp anımsadığın..

Ben zaten oradaymışım da uyanmamışım. Kendimden, dikkatimden sıyrılmışım. Surun bir adım kenarında, hemen dışında. Dışındayken de dışında olamıyor insan. Aklın gönlün içeride. Ötekinin ben olduğumu anlamadan ötekilerde.. Meğer kendime gelmeyi. Kendime geldiğimi ıskalamayı. Sonradan farkına varmayı beklermişim. Güzellerle, güzelliklerle istediğim kadar oynayıp oyalanayım. İznim var. Akılla, fikirle oynaşayım. Zıplayayım. Öreyim. 

Orada bir ötede bekliyor, yalnızlık çekiyor, özgürlüğe ısınıyor olacağım. Soğukların, surdışlarının içinde. Eğer yapmacık zavallı bir hendek ile zırh beni çevreliyorsa gülme! Unutmana razıyım. Belki düşünde görünürüm. Düşünü bedava ve boş saymana saklanabilirim. Benim elim ve nefesim üzerinde. Çöpüm, pasağım, kaygan izbe yolum, tıraşsız sakalım, soğuğum, yalnızlığım, dikelerek sürünüşüm emrinde. Hiç çalmamana hazırlıklı kapıyım. Göçmene, helağına gönül indiriyorum. Yatağından kalkışın zor. Bir dolu küçük hesabın seni isteksiz, çatık kaşlı, hep yorgun ediyor.

Zaten anlayışlıyım. Sana oturtmaya da çalışıyorum. Yanında yürürken dikkat ediyorum. Sağlam, kırılgan, meydanda, kapalı, güvenilir, aldırışsız, denetimli, tanıması zor. Bakması kolay ama. Yürümeye devam. Dayanışmalı. Şaşırtıyorsun. Bakışını olduğum gibi kabullenilmek üzre aldım kabul ettim. Haberin olsun Bizans insanı: Özgürlük geçersiz.