KNUT HAMSUN ve AÇLIK

[19 Aralık 2013]

Açlık kitabını okuyorum. Bildik Hamsun doğallığı, sadeliği. Ve artık büyük oranda terk edilmiş çocuksuluğu, temizliği, yüce gönüllülüğü. Dünyada ve yaşamda hiç karşılığı kalmamış bile olsa – ki var, azalan değerler ölmüş olmuyor – Açlık’ın Hamsun’u ve anlayışı bir kenarda durmalı, kendince demlenmeli ve beni çağırmalı. Herkesin bir Ylajali’si gönlünde acil durum için canlı kalmalı. Herkes olmasa da bazımız bokundan, bağırsağından, pat diye bir Kuboaa neolojisi, bilinmeyen bir sözcük çıkarmalı. Üstünde ve anlamında söz hak sahibi olmak için.

Hamsun sadece örtülü veya açık faşist ve Nazi hayranı değil aynı zamanda cinsiyetçidir. Kadının evinin kadını olmasını ister, çocuk doğurmayı unutmasını eleştirir. Öte yandan kitaplarındaki kadın kişiliklerine bakılırsa kadınlara diş ve söz geçiremeyeceğinin de farkındaydı. Kuzey paganizmine yaslanan Burzum gibi death metal, dark metal müzik ve benzeri sanat akımlarının da olasılıkla besleyicilerindendir. Anders Behring Breivik dahi babasını küçümseyerek Hamsun’un çocuğu olduğunu ileri sürebilir. Yine de Hamsun’un kendi çelişkileri, acısı kendine yeter. Eril totaliter milliyetçi özelliklerinden kuşkum yok. Kitaplarını, insanı anlamasını, ifade gücünü ayrı tutuyorum. Onun çelişki niyetine kendinde katlandığına biz onda niye katlanamayalım?

Hangi kitabıydı o? Hamsun’la asıl tanıştıran, hayran bırakan doğal, pastoral fonda, yaşam mücadelesi sürerkenki bir kadın erkek ilişkisine odaklanıyordu. Madam Bovary gibi iniş aşağı sürüklenen, sadakatsizlik, gelgitler, öğüt ve ders almamalarla giden bir evlilik çürüyüşü. Hamsun’un o kitabında aynı zamanda Hermann Hesse’nin yalnızlık, asosyallik, yaşlanma temalarını da paylaşılmış, yeniden üretilmiş görmüştüm. Göçebe üçlüsünün kitaplarından biri olmalı büyük olasılıkla: Hüzünlü Havalar, Sonbahar Yıldızları Altında veya Son Mutluluk. Bu durumda, bulmak için her üçü de okunacak, oku! Yoksa Rosa veya Uçarı mı, hangi kitap?

“Karanlık, zihnimi kavramış, beni bir an olsun kendi halime bırakmıyordu. Ya içinde erir, karanlığa karışır gidersem? Yatakta doğruldum, kollarımı sağa sola savurdum.” Sanatçı burada çocukların karanlık ve uyku korkusunu ayniyle hissedip açımlıyor.

KUBOAA: Açlık’ta (özgün adı Sult), bir ara kendini Andreas Tangen diye tanıtan ama aslında adını bilmediğimiz kahramanın aç halde bir karakolun üst kattaki yedek gözaltı odasında gecelerken, karanlıktan da ölesiye korktuğu, varsanılı hallere girdiği sırada aklına geliveren sözcük (keşfi). Yani bir neoloji, uyduruk sözcük, uydurukça. Tangen gece uzun bir süre Kuboaa’nın ne olduğuyla, anlamını ne olarak saptayacağıyla, hadi onu hemen bulamadı, kendinden emin biçimde ne olamayacağıyla ilgilenir, oyalanır. Kitabın asıl leitmotifi Ylajali diye bir isim uydurduğu hayali matmazel sevgili olmakla birlikte Kuboaa kitabın sürpriz atlarından, mini zirvelerinden biri. Açlık’ın bir diğer edebi plasesi de açken emdiği işaret parmağını ani bir çağrışımla dişleyip, kanatıp kendi kanını emmesi.

Zülfü Livaneli Knut Hamsun’un, halkı tarafından şiddetsiz bir protestoyla evinin önüne dağ gibi yığılmak üzere ellerindeki kitaplarını bırakmayla utançtan ölüme mahkum edildiğini yazar. Bence de örtülü Nazi sempatizanlığı suçu sabit olan Knut Hamsun her şeye karşın büyük yazardır. Belki orada olsam aforoz eyleminde kitap dağına ben de kitap bırakırdım. Sonra veya sanırım eşzamanlı, saklıdan Hamsun okumayı sürdürürmüşüm. Hem perhiz, hem lahana turşusu.

EŞEKOĞLU

[18 Aralık 2013]

Tarih öncesinde eşekler orantısız fazla yük taşımaktan bıkıp usanmışlar, sonunda grev mrev derken insanoğlu ile masaya oturmuşlar. Kapı gibi anlaşma imzalanmış: “Eşekler bundan keri (sonra) beş kile buğdaydan fazla yük taşımayacaktır.” Bu ölçü tarihsel çağlarda çok zalim düzeylere çıkmış olabilir. Ben 1980’lerde gençliğimde 10 kilede bırakmıştım, Fethiye geleneği oydu. Yani anlaşmaya göre bugün koşullarına göre yüzde elli daha az yükle sefer edecekler. Eşekoğlu antlaşmayı koynuna sokmuş. Gel zaman git zaman işler öyle yürümüş, insanoğlu da antlaşmaya uymuş. 

Sonra bizim eşek günün birinde açlığına mı denk gelmiş dalgınlığına mı, açgözlülüğüne mi antlaşmayı yutuvermiş. Gitti mideye. Acı acı anırmış. Tiz anırma sonu ıslıkları yamaçta yankılanmış. Umut yok, içerde barsakta parçalanacak kağıt. Gene de eşek değerli kağıdının peşine düşmüş. Her sıçtığında, döner kendi bokunu koklar, içinde kağıt senet izi arar durur. Başka bir yerde başka bir eşeğin bok öbeğini görse onu da koklar.. Onunkinin içinde antant kağıdını bulabilir mi? O gün bugün de eşekler eşek boku gördüklerinde hemen duraklar, başına gider. O bokun kokusuna bakar, burunlarıyla şöyle bir eşelerler. Sanırsın bok yiyorlar, hayır ilgisi bile yok, eşek kolay kolay bok yemez.

Herkes eşeğin gözünü sever. Biz Kontaşlar ailecek eşekleri burnundan sever, burnundan şakalaşırız. Kardeşlerim en son edindiğimiz Çavuş eşeği öyle alıştırmışlardı ki, burnuna dokunmalarıyla, daha doğrusu biraz sevgiyle burnunu ufaladıklarında eşek hevesle şaha kalkıyordu. Hayrettir. Ailenin büyükleri bunun sırrını bilemiyorduk. İki oğlan çocuğu başarıyordu bunu. Onunla her zaman iç içeler, birlikte zaman geçiriyorlar. Huyunu suyunu belki tam karşılıklılıkla öğrenmişler. Şaha kalkmaktan başka hemen hemen aynı ufalamalarla -ama bu sefer burundan çok dudaklarıyla oynuyorlar- Çavuş koca koca esniyor da. Bizim Çavuş, babam sırtında semerdeyken 5-6 km mesafedeki Seki’ye cumaya pazara giderken yolda bir traktöre denk gelse, hırslanır motorlu makineyle yarışırmış. Önce yürüyüşünü hızlandırır, yetmiyorsa dörtnala kalkarmış, babam anlatırdı. Aynı, sahibi sahipleri gibi içinden usturalı, yarışkan, hırslı. Bu eşşeğin damadını babama bir hayvan celebi ucuza sattıydı galiba. Bizim hiç kullanmadığımız bir yeteneği; öğretilmişti, eşek düzeneğiyle çift sürebiliyordu. Sıpa ve kodukluğundan beri bizim olsa, bizde büyüse daha neler bilir yapardı hayal ediyorum. Mal sahibine çekmezse haram olur, bu hayvan güzeli sonradan gelmiş haliyle bize çekmişti.

Bizim daha eski ve köklü öyküleri olan öteki öz eşeklerimiz var. Halaoğlu Büyük Memed’in sahiplendiği bir gözü kör Koca Eşşek, yürüme güzelliği beznersiz Karaburun, benimle kırkı karışık yani yaşıt olan koşucu, iştahlı Kadana.. Ama onlar başka sefere. Belki başka bir yerde derli toplu yazmışımdır, bulursam eklerim.

İLİŞKİ ve İÇE AÇILIM

“Evrenin mutluluğudur sevgi. Ama mutlulukla her şey bitmez. Bir buluşmadır sevgi. Ama eşit ölçüde bir ayrı düşme yoksa, buluşma da olmaz. (…) Sevginin kesin egemenliği hiçbir zaman gerçekleşemez.”

D. H. Lawrence – Anka Kuşu

İlişki demek “çıplak bilgi” demek. Tiksinilebilir kuytularını açmak, göstermek, ilişkide bunu göze almak demek. Sevişmeden, soyunmadan olamaz olan şey. Kendiyle ilişkide çıplak bilgi nasıl olur bilemedim. Mümkünatı var, ama yürünebilir, tanımlı yolu ne? İnsan, insana göredir. Yalnız yaşamak, varolmak olanaksız değil. Yalnızca insanoğlu seçimi bu değil. İnsan karşıdakinden önce kendine naz trip olarak yalnızlık kartını çekiyor.

İlk vurucu, şaşırtan durağım: Anlam olmadan yaşamak olası. Kendime, deneyime, şeylere, düzen ve düzensizliklere tanıklık, yaşamsal kısıtlılığı deneyimleyen varlığın yanına kârdır. O halde, yaşayıştan hiçbir şey almamış anlamamış görünen küçük adamlara saygı ve övgü. Anlatamam. Veya anlatmam, susarım. Bilmem.. Bilmemek bir yordam olabilir mi? Pekala olur. (Gerçi daha çok neyi bildiğimi bilmem diye inanıyorum.) Tutuk, korkak, ol’amayan bilmelerden sonra, bilmeme yolu haydi haydi olası. Şu an hiçbir şey olmuyor, hiç de olmamış olabilir. Bu, çıldırmalık şey değil. Hepimiz şampiyonuz, “sakin, şampiyon!” denesi.

Ya tüm yazdıklarımı yazar yazmaz silerim, ya yaşam beni veya yaptıklarımı siler. İlerleyesi olan yaşam, kutsal nefes.. İş pratiğinde, danışan görüşme notlarımı nadiren tekrar okurum. Adeta ne yazarsam yazayım, bir daha bakmama güvencesiyle rahat kayıt alıyorumdur. Yaz geç, daha öğrenciliğimde ve iş çırağıyken de öyleydim, hem ayrıca imanına kadar sırdaş. O yazma, yalnızca kırk yılda bir gerekirse, filmi geriye sarabilme olanağı. Yazan yazmasa bile, kıpırdamaz yaşamaz durmayı başarsa bile an’larla değişen, başka dona giren biri olacaktı. Yazınca, yaşayınca değişim yani başkalaşma garantili ve kavranabilir oluyor. Yazma değişimin göstergesi oluyor. Şiir ve roman sinema gibiler ama ilkel birer zaman sanatı. Okuyan farklı mı, o da her an değişir. Aynı sabit kitap gibi şeyleri, değişegelen bir alıcı olarak yinelemelerinde farklı deneyimlerle okur. Doğrusu, farklı kişi olmaya birikimleriyle zorlanır. Yazanlıkla karşılaştırıldığında okur-alıcı kendi değişimini sıklıkla dolaylı bilir, ya bilmez, ya bilmezden gelir.

Benden bizden bir adım önde olan sevdik yakınımız bizi hem çok rahatlatıyor hem özgünlüğüyle büyük bir yoklukta bırakıyor. Yaşanmışlık despotu oluyor. İnsanın nefesi gelişir değişirse ilişkisi yeni baştan yaratılıyor. İlişkideki çiftimiz (muhatap) buna direnmek, zorlanmakla görevli. Değişmiş olan, aynı zamanda değişim zalimi. Hele duraksamayan, ilerleyici bir değişir ise. Artık terim “değişir”e geçtik: Burada değişir yazar gibi.. Nefesi yetmezse, en iyi bir ilişki çifti-eşi, değişirin peşinden nefessiz kalakalır. Ve değişirde bir zındıkla, haksızla karşılaştığını savunur. Oysa hepi topu kendi akciğeri ve esnekliği yetmemiştir. Duygumuz çok güçlü ve iç tutarlıyken dahi durumu, an’ı ve hakkını ıskalıyor olabiliriz. Bunu zaman ve diğer dönüşümler gösterecek.

Sanırım ilişkiler en iyi zamanlarında bile, olmalar ve olmamalar biçiminde, alternatif/dalgalı akım gibi yürüyor. Örgüsünde “olmamalar” (örneğin zorlayıcı kavgalar) bulunmayan ilişkiler taşıma suyla çevrilen değirmenler. Onları gördüğün yerde “tıkanacak” de geç. Tek ki, insanlar salt olmazlık halindeki bireysel ve çift durumlarını sabit bir enerjiyle ömür boyu sürdürebilir. Dünya, içi boşken boş boş taşınan ilişkilerle dolu. O da bir serbestiyet. Bitenlere, ölenlere hatta intihar ve benzerlerine duraksama ve reddedici şaşkınlık gerekmez. “Başkalarıyla kurduğumuz ilişkilerin kendimizi yoksullaştırması kuramsal olarak olanaksızdır,” diyebilmek isterim. Tümevarıma buralardan bir yol var mı, bilmiyorum. Gönlüm böyle bir iddiadan yana. Öteki daha yumuşak çıkarsama ve iddia şöyle: “Herkeste zaten kendinle, kendiliğinin bir unsuruyla ilişkiye girersin.” Hele aşk aynadır, aşık bakan, sevilense ayna sırrıdır. Sana ne yaparsa yapsın, neye mal olursa olsun. Kutsal yangın ve ateşin ışıtmasıdır. Pahalı aydınlanmadır. Herhangi bir ilişkilenme kendini daha fazla anlamayı kolaylaştırır. Ama seni buna zorlamaz, belki zorlayanına aşk diyoruz. Bilmeme, susma hakkın baki.

Kendimi hem içimden, hem dış ilişkilerimden geliştirebilir, zenginleyebilirim. Birleşmek biyolojik yeteneğimiz ve ruhsal yöndeki olanağımızın kalıbı. Varlık ve yokluk için, dışa saçılmak ve nükleer güçlenmek için. Seks tarikatları o kadar boş değiller. Seni birisiyle göbeğinden bağlayan şeylerin bilinçli alıcısı hatta sapığı olacaksın, ol. Senin kanın ve canın da bir başkasının biricik zenginlik hedefi olabilir. Ruslar bütün zenginliği sadece içebakışla içlerinde bulacak olsa, hiç sıcak Akdeniz’e inmek, Ortodoks ekümenik başpiskoposluk merkezi olarak gördükleri İstanbul’u nihai olarak kuzeyden fethetmek isterler miydi?

Şimdi gördüğüm anladığım, ilişkide ve ruh dünyasında yaşanmamışlar var, yaşanmayacaklar olabilir. Ama asıl, sevenin nedense yaşanmayacak öngördükleri var. Sen fena sevenin bu coşkulu tutukluğu son derece dar bir zevkyolu gibi. Veya sulu dar kanalın belki bizzat umudun ve bedenini korkutan içsel keşiflerince diken diken karıştırılıyor.. Bu tam bir sakin bir umutsuzluk, seven alçaklığı.. Ama avaz avaz susmak veya bağırmak, ses patlatmak ilişki ve insan kaderi. Hep umut hep acı veya acıtma iç içe. Umutsuzlarda da umut var. İlişkiden ömür boyu kaçınan, en arayışlı sessiz o; kilidinin, hatta sandığının kırılmasını istiyor.

Hem bensin,

Hem senim,

Hem her’sin, her’im…

“Aşk bağlanmasına gelince, sıkmaya başladığı an bir yana bırakılması daha iyi olur. Erkeklerle kadınlar sevmek zorundadırlar demek saçmalıktır. Erkeklerle kadınlar sonsuzluğa değin birbirlerine inceden, değişken bir yolda bağlı olacaklardır; onlara herhangi bir “bağlanma” boyunduruğu vurmanın hiç de gereği yoktur. Tek töre, erkeğin erkekliğinde, kadının da kadınlığında durması, aradaki bağın bütün saygı değerliğiyle kendi kendine oluşmasını beklemesidir. Çünkü bu, ikisi için de yaşamın kendisidir.”

D. H. Lawrence – Anka Kuşu

ÇANDIR SEKİZİ İHANETİM

Annem ona kaynata olan dedemin evinde eski çocukluk ve genç kızlık bolluklarını bulamıyormuş. En bol bulunan süt bile denetim altında. Yenen, içilen kısıtlanıyor. Hem genel durumdan, hem belki geline açık vermemekten, belki biraz şımartmayacağız, disipline edeceğiz diye. Annem çocuklarına sütü gizlice geceleri soğuk şekerli süt olarak içiriyor. Sade yağda yumurtayı evde kimse yokken pişiriyor, veriyor. Kızlık evindeyken karpuz, bostan, narenciye, yiyecek bolmuş. Anam dediği babaannesine nazlanarak, her dediğini yaptırarak gayet mutlu. Anacığı, onun sevdiğini anladığı yemekten hemen bir kaba böler, anında serende saklamaya alırmış. Babaanne sebebi, anam daha bir yaşındayken babası askerde zatülcenpten (şimdiki adı plörezi) ölüyor. Kendi annesi genç. Galiba bir iki gayri resmi evlenme denemesinden sonra, sanırım önceden gözünün olduğu kayınbiraderine kocaya varıyor. Kaçma tipinde olduğunu sanmam, uymayla. Resmi işlemler ne, ve ne zaman olmuştu, onu da ancak yazarken kendime sormayı akıl ettim.

Birinde aileden birçoğumuz Çandır Sekizi denen yerdeymişiz. Akdağ Eren Tepesi değil de bizim köyün dibindeki Eren dağının böğründe. Çandır sekizinde çalıların arasında bir boşluk tarla olarak ekilir olmuş. Adını açıklayamadığım şekilde bölgenin adı Çandır Sekizi kalmış. Oraya yakın diğer mevkiler Cavır Bölüğü, Beşiktaş, Tel Harman Yeri, ilerisinde aşağıda Karaağaç Muarı (üç göz pınar ve olası eski antik yerleşim kalıntısı düzgün taşlar, ferah bir çayır, su gözüne yakın tek bir çınar ağacı).

Dağ böğründe dedem varmış, anam beni de yanında taşıyormuş. Üç yaş gibiymişim. Aslında saymayı bilmiyor olmam gerek, belki daha büyüğümdür. Dedem bana sormuş: “Oğlum ne yediniz?” Parmaklarımla da göstererek “Üç dene yımırta yedik, dide!” Bilgiyi anında yetiştirmişim. Dedem alıvermiş eline zopayı. “Demek evde yumurtalar yeniyor!” diye. Anamı bir güzel halıslamış (halletmiş, ıslatırcasına dövmüş). Geçenlerde bir gün Çandır Sekizi’nin adının nereden geldiğini soruyordum. Anama bu soru yanıtı değil de içinde Çandır Sekiz geçen anısını buldurdu..

Bunun benzeri bir de tas davası var. Çocukluğumun anımsamadığım, başka benzerlerini bildiğim şiddet öykülerinden. Her ne nedendense, ben ufak çocukluğumda büyük su tasını düşürmüş, eğmişim. Delme değil, eğer delinme varsa onarılmış, tas hala bende duruyor. Evimizde biri hamam tası gibi büyük ana tas, bir de daha ince ve kibar yapılı kulplu su tası vardı. Büyük ve önemli olanı, dedemin has malı olanı eğmişim işte. Bunun en kabadayı sonucu, yaramaz çocuğa bağırıp çağırmak, veya yaramazlığına dayakla misilleme yapmak. Ama dedem ne yapmış? Köpeği değil sahibini sorumlu tutar gibi, her ne ile dövdüyse, sahip olan anamı dövmüş.

Anamın nasıl içine battıysa, dedem ölümünde ev eşyaları miras niyetine paylaşılırken babamla birlikte anam bellikli tası kesinkes evde, bizde tutmuş. Uzun uzun kullanıldı, tas evimizde yaşadı. Tas davası belki babamın da ölümünden sonra anama ciddi ciddi oturdu, hıncını kabarttı. Sonunda o tası bana verdi. Hem tastan kurtuldu, hem de dedenin ne mal olduğunu unutma diye düşünmüş olabilir. Bazı kişiler, enerjiden, ruhsal iz bırakan olgulardan anlayanlar tas benim de taşımamam gerektiğini, anılarının çok zehirli ve ağır olduğunu bildirdiler. Düşünmedim değil, verecektim. Ayrılamadım. Dedemle ilişkimin iki yönlü ve çelişkili olması bu tasta da geçerli. Hem ona diş biliyor ve ölülüğünde eleştiriyorum. Hem de ilk liderim, erkeklik modelim ve yerini babama sonradan devredecek ilkbabamdı diye özdeşleşmekten, beğenmekten ve ilgilenmekten vaz geçemiyorum. Tastan da vaz geçmiş değilim.

Çandır Sekizi’nden ilhamla birkaç ilginç mevki adlandırmasını anayım.

Gök Karılar Yıkığı: Doğu’da yukarılarda iki Karadağ arasındaki İdiriz (İdris) Geçidine yakın bir mevkidir. Dağlık, taşlık olsa da, zamanında sanki saban görmüş, insan harman barındırmıştır. Gök Karılar Ali Çavuş’un karısı Hatmaca’nın soyu, kökeni olabilirmiş. Öteki bir soy dalı veya adlandırması Sivişler. Hatmaca Yörük Mehmet’in kızıdır. Belli ki Gök Karıların hepsinin gözleri mavi, çakır idi, ne ilginç? Hem de Amazon’muş gibi, erkekleri yokmuş gibi, Karılar olarak adlandırılmışlar. Anama bilgi Kaşlı Ahmad karısı Eminece’den gelmiş.

Kınalılar Yıkığı diye gene eski bir aile-sülale mekanı var. Bunların yapısal özelliği doğdaçtan (doğmalık yani doğuştan) kınalı yani kızıl olmaları. Diğer hemen akla gelen ilginç mevkiler Gözlengeç Taşı, Peynir Delikleri, Kum Kazılan, Kalkamak Taş, Kaba Armut, Kızıl Tarla, Bediye’nin Kuyusu, Kuyualtı, Tek Armıt, Keklik Muarı, Göç Yolu, Kınık Yolu, Kasabalı, Eceler Muarı, Dont Özü, Kör Kuyu, Sivişin Gölü, Çay Kıranı (kenarı), Kaplan Körpüsü, Mezerlik (mezarlık), Bayguşluk, Suçıkan, Amcalar Muarı, Bahalı, Verici Tepesi, Küyner, Patır, Dont Gediği, Kızılkaya, Akçaekinlik, Ardıçlı Taş, Bitlice, Kara Emine’nin Yurdu, Ümmüler Tarlası, Delik Taş, Ambar Önü. (Bunlar olası, sıkı bir mevkilendirmenin sadece ilk çizgileri, hiçbir şekilde geniş bir liste değil. Oysa Çukur Çeylen göt içi kadar bir mezra, ilkelin ilkeli.)

12 Aralık 2013

MESNEVİ VE ŞERHİ’NDEN

Birisi geldi; bir dostun, bir sevgilinin kapısını çaldı; sevgilisi, kimsin a güvenilir er dedi.

Adam, benim deyince, git dedi; şimdi çağı değil; böylesine sofrada ham kişinin yeri yok.

Ham kişiyi ayrılık ateşinden başka ne pişirebilir; ikiyüzlülükten ne kurtarabilir?

O yoksul gitti; tam bir yıl yollara düştü; sevgilinin ayrılığıyla kıvılcımlar saçarak cayır cayır yandı.

O yanmış-yakılmış kişi pişti; olgunlaştı. Geri geldi, gene sevgilinin evinin çevresine düştü.

Yüzlerce korkuyla, yüzlerce defa edebi gözeterek kapının halkasını çaldı; ağzından edebe aykırı bir söz çıkacak diye de korkup duruyordu.

Sevgilisi, kapıdaki kim diye bağırdı. Adam a gönüller alan dedi, kapıdaki sensin.

Sevgilisi, madem ki bensin, gel, içeriye gir dedi; ev dar, iki kişi sığmıyor.

[Mesnevi ve Şerhi; Şerheden Abdülbaki Gölpınarlı, 1989]

DÜŞTE FİLM ve LİMANDA GECİKME

DÜŞTE FİLM [22 Kasım 2013]

Düşümdeki filmdeki veya belgeseldeki aydın Cunda/Ayvalık’tan tanıştığımız Artur veya Artur’un tıpkısı benzeri. Filmdeki aydın, “Sistem iki kere rafine,” diye anlatıyor. “Hem bütün açıkları devletten, sistemden yana kapatacak yorumlara ve önceliklere sahipler. Hem bir eleştiriye maruz kalmak onları yeniden tepki vermeye, yeni düzenlenime yönlendiriyor.” Ben bunu duyunca, filmi biraz durdurup diyorum ki, “Sistem karşısındaki birey veya aydın iki kere acılı ile iki kere yozlaşmış olma açmazında.”

O sırada film salonunda Pelin adlı bir kız da aramızdaymış. Şile bezli, uzun, üstünde dikey, çaprazlaşan, pullu veya metal şeritleri olan uzun bir elbisesi var. Öylece salınmakta veya oturmaktayken Esra ona “Benim hayali gardrobumdaki elbiselerden biri bu,” diyor. Her ikisi gülüşüyorlar. Sakallı ve at kuyruğu saçlı, yuvarlak gözlüklü Yalçın Savuran da orada. Zaten onların evindeymişiz.

Hep birlikte bir film veya eleştiri-belgesel izleyeceğiz. Molalar verip fikirlerimizi öne süreceğiz. Hem izleme ortamının etkisiyle sıcak, rahat hissediyorum; hem filmin atmosferiyle yüklenip gerilmiş, hatta biraz umutsuz haldeyim.

Sabah oldu kalktım. Aslında bu düş kalkma, yat anasını sat davetiydi. Ama bir de gerçekler, gereklilikler var. Yatma kalk, soyunma giyin ve işe güce, acılı yozlaşmaya git.

LİMANDA GECİKME DÜŞÜ [9 Aralık 2013]

Fotoğraf grubuyla Gökçeada’ya gitmiş olmalıyız, dönüşteyiz. Yanımda Yağmur var, onu da gezdirmişim. Limana giderken yanımıza Cengiz oturdu, onun arabası limanda, bir garajda kalmış. Diğer millet araba vapuru beklerken gene fotoğraf çekimi, poz peşinde. 

Arabayı kenara sakin bir yere park ediyorum. Geciktiği için Cengiz’in peşine içeri giriyorum. Cengiz’in arabasında sorun var, doğrusu ortada arabası yok. Onun kafası karışmış, sanki buraya bırakmamış arabasını. Öyle söylüyorlar. Veya kandırıyor veya oyalıyorlar mı? O emin değil, bastıramıyor, nasıl yaptığını hatırlamaya çalışıyor, kabullenici..

Derken benim arabam da ortadan kayboluyor. Cengiz’in arabasıyla ilgili mi götürmüşler? Kontrol veya bakıp gelme için? İyice geciktik diye sinirleniyorum. Cengiz’e de sinirlenecek oluyorum.. Sakin tavırlarıyla buna izin vermiyor. Hatta daha çok kendine kızmakta. Bir süre sonra Cengiz ortadan kayboluyor. Ben kalıyorum garajcılarla karşı karşıya..

Gidip bir soruşturacak oluyorum, gelecek mi diyorlar, azıcık bekleyin mi, fakat başları kalabalık. Garaj çevresi ve içi insan kaynıyor. Garajcılar da hop orada, hop başka yerde. Kendi başıma kalınca bir durum muhasebesi anca yapabiliyorum. Gene elde var belirsizlik ve sorular. Tekrar onların peşlerine düşüyorum. Bir köşede buluyorum, gene soruyorum, gene mırın kırın, sahne değişivermiş. Bu esnada hep Yağmur yanımda, bazen sessiz, bazen soruyor, “ne oldu baba?” gibilerden. Bazen çok yakınımda oyunla oyalanıyor.

Birkaç kez sonuçsuz kalınca ben mi aptalım, yaptığım aptallık mı, beni atlatıyorlar mı, yoksa art niyetliler mi diye gecikmeli bir öfkeye kapılıyorum. Bu sefer sormaya değil de kavgaya aramaya başlıyorum. Kavga fırsatı da buldum galiba. Gene sakinler, karşı öfkeleri yok, savunmaları da yok. An’ı geçiştirmeye çalışır gibiler. “Gelecek beyefendi, yoldadır.”

Benim Kaşkai, kırmızı Kaşkai diye talimatla sızlanma karışık görevlilere durum anlatırken, Kaşkai geliyor. İçinden bir garajcı iniyor. Araba emre amade. Bekleme ve huzursuzluk bitmiş… Hoop aynı anda uyanıyor, gözlerimi aralıyorum. Benden bir an sonra da kurduğum cep alarmı ses veriyor, ondan önce tam zamanında uyanmışım. Uyanınca farkına varıyorum, benim rüyada gecikiyorum gecikiyorum diye afra tafra yaptığım şey aslında zorunlu olduğum, hiç gönüllüsü, müşterisi olmadığım sabah uyanma saati. Ah bir rüyanın tersine çevirmeleri. Demek ada ve rüya-uyku da hiç ayrılmak istemediğim zaman-mekan. Tabii düşün gene de görünür(de) bir başarı, çözüm ile bitmesi göz doyurucu mutluluk. Arabaya kavuşmak, ilerleyecek olmak bir oh çektiriyordu. Kaybolma ve kayıp durumunu sessizce bitiriyordu.

KORKİREM

Aşağıdaki Mirze Alekber Sabir’in GORXURAM şiirinden bestelenmiş Azeri türküsüne (Vezir Parmağı filminde kullanılmış) göz attıktan sonra yazacaklarıma geçebilirsiniz:

Bu parçadaki KORKİREM korkusu olasılıkla bir erkeğin bir kadına teslim oluşunda olduğu gibi, yeni bir dinin evrenine girmenin korkusu. Artık bu evrene girilmiş, ama taşlar yerine oturmamış. Türkünün ruhunda bulunan korkudan fazla olan müstehzi aşağılama yeni dini kabullenme biçiminin eleştiri ve yadırgaması. Yadırgama dediğim gerek birey olarak kendindeki, gerek sosyolojik olarak toplumundaki, yandaşlarındaki din yaşayışına ilişkin. Kötülemeyle ilgili karşılaştırma ölçüleri eski dinin (inancın) en zor, en kötü ögeleri: Gulyabani, cin, can, hortlak, sırtlan, tufan vs.. Kükremiş aslan karşılaştırma abartı dozunu sağlamlıyor.

Vezir Parmağı – Korkmirem

Bilindiğe karşılık bilinmedik Yeni’nin korkusu ve açılımı.. Parçada asıl kastedilen, benim andıklarım olmadığı halde bu taraftan okuyup alımlamak güzel olabilir. Türklerin ve yeni dinlere açılma eşiğinde ulus veya halkların anlaşılmasında.. Bir yanda yeni-dinin-yobazı olmak (eskiler unutmak istediğim anılarımdı’cılar, bir an önce yeni evrenin onayını alma peşinde tutucu aceleciler), öte yanda bir türlü eski’den vaz geçemeyip yeni’yi de tam reddedemeyişin (Alevilik, tasavvuf, çoğu tarikatlar) çelişduyarlığı.

Softa eleştirisi (bile) bütünüyle yeni dinle ilgili ambivalans (yani çelişduyarlık). “Şaman şaman yaşayıp gidiyordum, bu yeni dine nerden dadandım, Allahım Tanrım?”

“Allahım Tanrım” ikilemesini kafamdan uydurmadım; ikircikli ruhları göstermek üzere doğrudan kendi çocukluğumdan ninemin sözleri. Dedemin küfür tercihi ise “anunu gök dinini!” tarzında bir eski din kayması içeriyordu. Beri yandan annemin söz arasında “ağır mübarek günler” demeyle kastettiği ise bir başka ikilem ve ikili yaşayış sayılmalı: Birinci ağır mübarek gün, perşembe akşamından hükmü başlayan CUMA; müslüman günü. İkinci ağır mübarek gün, Likya bölgesinin önceki sahibi ve bir zamanlar güncel komşular olan Rumların kutsalı PAZAR günüydü. Annemin terimi, eğer din değiştirip kamufle olma ikilemini değilse çok derin bir komşu saygısını içeriyor. (Sayıca ihmal edilir azınlıkta oluşla Yahudi cumartesi liste dışı kalmış.) Ağır mübarek günlerin ritüeli hepten pagan bir eylem: Ağır mübarek günlerde ataların, ölmüşlerin ruhuna varsın diye tobanlarda günlük buhuru yakılır, benzersiz kokusu havaya dağılır. Hıristiyan kilisesinin dumanlı buhurlu ayinleri de kökence pagandır. Homeros’un eski Yunanını doğrudan anımsatıyor: Macera bitimlerinde kahramanlar adak veya kurban keserler, şölenle yerler, eşitçe dağıttıklarından yakınmazdı hiç kimse. Kurban etlerinin ocakta pişirilmesiyle yükselen kokulu dumanlar Olimpos tanrılarını hoşnut ederdi. Tanrılar böylece yatışır, gönenirlerdi. Onun gibi.

BİREY vs TOPLUM, ve SANATÇI

Asri zamanlarda, salgın günlerinde, yeni dünya düzensizliğinde her şey darmadağın. Ama hiçbir şey bitmedi, bitemiyor. Kardeşim, moralini umudunu devlete, hazır düzene veya kitlelere bağlama. Yaşama, can aitliğine bağla. Gülmeyi, gülmeceyi anımsa, yürü, ak! Belirsiz, kaotik bir şey bu. Belli ki üzüleceğiz. Her şekilde fazlasıyla üzüleceğiz. Sonra dünyadaki, yaşamdaki yeni’yle karşılaşacağız. Biz yoksak devrilmişsek, can kardeşlerimiz yenisiyle yeni dünyayla karşılaşacak ve onunla baş edecekler. Gelişim, bozunum ve umut bireyde. Büyük ölçekte toplumlar ne yaparlarsa yapsınlar.

Toplum bireyin zerresi. Toplum bireylerden yapılmaz, birey toplumdan yapılır. Birey oradan filiz halinde taşar, farklılaşır; bireyleşme budur.

Birey toplumdan yapılırken, hem toplum onu yaparken hem o kendini toplumdan yaparken, toplum neyden yapılır? Toplum da zamandan yapılır. Acaba toplum arketiplerden, ilkörneklerden yapılma bir kütle, küme midir? Otomat yapılar mıdır? Sanırım öbür bir yaklaşımla, toplum zamanın yoğunlaşması veya görsel bir izdüşümüdür. Toplum doğanın çöpünden yapılır diyecektim ama zamanla eşdeğerliği daha doğru ve aşkın geldi. Zaman ile toplum birbirinin paralel evren hali. Toplumun (zamanın) oluru olmadan düşünme hayal etmenin bile olanaksızlığını fark etmiş miydiniz? Sanat kim için olursa olsun, toplum izniyledir. Zaman hem armutları hem ayıları olgunlaştırır. Hem avı, hem avcıyı. Zamanın adaleti böyle.

Toplumun içinden çıkan, aramızdan biri olan bireyin şahikası, tepesi sanatçıdır. O da toplumdan yapılır ve kendisine doğru farklılaşır. Sanatçılık bireyliğin idealidir. Özgün bir yönde olgunlaşıp gelişmenin en incelmiş başarısı. Sanatçının ayırt edici yanı kardeş ötekilerle farkı değil benzerliği. Zaten farklılaşma onun her bireyle birlikte kaderi, yönü. Sanatçı bireyliğini ve farkını köke en etkili referansları vererek, genelden en canlı malzemeleri alarak, adeta en fazla sayıda kişiye benzeyerek ve bunu en iyi şekilde ifade ederek sanatçı olmuş olur. Sanatçılık zirve olmayan bir zirve, acıdan bağışık değil barışık bir yaşam-sorun serim-çözümüdür.

Bir sanatçı desteği.. Ressam Gülay Semercioğlu: “Hep derim, sanatçı farklı olan değil toplumun ta kendisi olabilendir.”

Sanat, yaşam derinleştirip zenginleştirici, veya yaşam şanslarını artırıcı. Sıkı tek bir hayat da iyi, çok hayatlar yaşamak da iyi. Hatta hayatta diploma geçer notu yarım’dan bir’dir. Yaşayalım, yaşanabilir daha çok hayatlar var.. Benim kabaca her altı yedi yılda bir mevsimim, yani hayatım değişiyor. 2019 yılı geldiğinde, Allahım sırada ne var acaba, değişim dönemi geliyor demiştim.. Hiç az buz olmayan bir gündemle geldi. İnsan hele kadın mevsimlik canlı. Dünya bedeni zamana tabi.

Sanatçılık aynı zamanda bir zaman ve yaşam uzmanlığıdır. Birey-sanatçının uygun görüp yetenekli olduğu bölümünden. Kendi diliminden. Lawrence Durrell, İskenderiye Dörtlüsü’nün bir yerinde sanki “Tanrım bize sanatçının zaman hakimiyetini ver,” mealinde konuşuyordu. Bu da gene sanatçının bir zaman yani toplum heykeltraşı olduğunu tanıtlar. Sanatçının özü, sonsuz çile çekse, mutlak beceriksiz görünse bile bir tür yaşam uzmanlığı. Belki acı ve kaybetme uzmanlığı. Arabeskin derin yorumlarına selam. Çile de olsa uzmanlık uzmanlıktır. İnsan kardeşlerin hizmetine girer. Kaybetme oyunu kavramı da Sartre’ın galiba. Ben sanatçı ruhluyum, ama tam sanatçı değilsem, sanatçı bulucusu, avcısı olabilirim.

Bir sanatçı doktor ilintisi: Sanatçılık kaybederek kazanmak, doktorluk kazanırken kaybetmek. Doktorluk dolaylı sanatçılık, gecikmiş ve yetersiz olanından.. Avuçlarının içinden ya hastaya ait şeyler kaçar ya kendine ait şeyler ya hayata ait şeyler. Yine de bir şeyler kurtarılmış, post pahalıya satılmış olunur, sanat gibidir.

Farklılaşan, akan ile ana gövdeye yapışıp kalanın ilişkisi.. Bu şeytansı, şeytanın arka bacağı kişi (misal ben) hakkında hayatı veya Tanrıyı ikna eder kandırır, ömür boyu denetimsiz acısız mutlu olur diye bir korku var. Bu korkuyla bakanda adeta iyilik değil kötülük hasedi-kıskançlığı görünüyor. Varlığa değil yokluğa özlem. Yokluk özlemi değil doğrusu, kötülük veya yokluk saydığı şeye özlem. Yaşam yorgunluğu değil, ondan bağımsız, seçime dair. Yokluğa, dolayısıyla varlığa ambivalans yani çelişduyarlık. Kötülük saydığından fiiliyatta korku, kötülükyokluğun sonuçlarından ve sorumluluğundan korku, buna karşılık varsayılan bedava kötülüğün kazancını, meyvesini isteyiş..

CUMA – PAZAR

Cuma günü boy abdesti almak, demek sünnet grubundan uygulamaymış, hadisi varmış. Ben babamın, annemin uyması dolayısıyla uyuyormuşum. 

Cumaları, her cuma olmasa da ikisinden birinde ailenin erkekleri, çocuklar dahil cumaya giderdik, yunup paklanıp giyinerek cumaya hazırlanırdık. Cuma ve bayram günleri işler tavsayacağından, aksayacağından, canı sıkkın babamın yanına yaklaşılmaz olurdu. Her cuma olmasa da her bayram döneminde mutlaka annemle kavga koparır, burnundan soluyor olurdu. Ailesiyle bunu mutlaka paylaşırdı, kendi karnında tutamazdı. İş uğruna ölürdü denecek adamlardandır.

Demek böyle bir hadis, uygulama ve onun inancı olmasa cumayı, pazarı, bayramı yalnızca düşümüzde görecekmişiz. Babam bu kezliğine cumaya gitmemek için fazla diretirse, ben burnumdan soluyarak, edilgen şiddeti kendimde uygulayarak öcümü alırdım. Vücudumla demiş olduğum söz: “Yaptığını beğendin mi!” Söz verilen cuma askıya mı alındı? Düş kırıklığına mı uğradım? Orak biçiyorsam her yanımdan kan ter boşalacak kadar aşırı çalışırım; kendimi paralarım, nohut yoluyorsam hapaz hapaz yolarım.. O hırs ve acele içinde ürün tanelerinin saçılmasına aldırmam. Titiz ekin destelerim olurken o anlarda bütün destelerim alabruz tıraşı gibi saçılır. Ne yapayım, benim özümde de şiddet ve saldırganlık fazlaymış.

Ne yaparsa yapsın yine de babam sonunda gerekene teslim olmuş olurdu. Birinde götürmese, öbüründe burnumuzdan getirse de kendisi için cuma inanç zorunluğuydu. İşte rota o normale döndüğünde anam dahil ötekilerimiz derin nefes alır, “oldu bu sefer” gibisinden gözlerimiz parlamaya başlar. Adeta cuma bayramı karşılığında ödünler vermeye hazır hale gelirdik. Örneğin cuma sabahı kısa süre, kuşluğa kadar hep birlikte çeyrek günlük değil, çabayla yarım günlük iş çıkartırız, ekstra güç harcarız.. Uslu durma sözü. Cumaya gittiğimiz Seki’de para harcama için ısrar etmeme. Bir kısmı sözel, pazarlıksal ödünler değil, içeriden. Ama muhatap babamın algıladığını bilir şekilde. 

Tabii cuma için yıkanma faslı her zaman çok özeldi. Yıkanacak, suya’tınacak herkes anamın elinden geçerdi. Babam bile değil, özellikle babam. “Herifinin çarşı pazarda temiz, ve iyi giyimli olması kadının şerefidir,” derdi anam. Acaba yıkamaya paklamaya değin bir saplantısı mı vardı? Yaşlıların yıkanması da ondan geçerdi. Yaşlı konukları, komşu evinde yalnız yaşayan Süleyman dede gibi yaşlı akrabaları. Hem bunlar babamın akrabalarıydı, kendinin değil. İlyada’daki toplum düzeninde de konukların yıkanması o evin ve hanımın sorumluluğundaymış gibi bir Azra Erhat bilgisi anımsıyorum. Öylesine o soydan, güneydeki Troya’ymışız gibiydik. Yıkanınca saçlarımızın ışıl ışıl olması gerekiyordu. Bu erekle gerekirse tırnaklarını çapa gibi kafa derimize saplar, zımparalardı. Tenekede pıynar ağacının külü üstünde yatıştırılmış kaynar su ile yıkanınca saçlar çok güzel parıldardı. Bazen kil de ekler, saçı başı kille yıkardı. Yıkamayla ilgili terimlerinden biri ezinmekti mesela. Anlaşılır. Bir kadın tarafından yıkanmak racalarda, şeyhlerde rastlanacak lükstür. Banyodan sonra en güzel gömlekler giyinilir, kolonya sürünülür. Gerçekten hepimiz taptaze yemelik olurduk. 

Ailemde nedense sadece anne kokusunu unutmuş sayılırım. Dolambaçlı düşününce bunun ondan ayrılabilmekle ilgili bir dalavere olması mümkün. Anne ve kız kardeş kokularını ihmal etmem dışında babam, iki erkek kardeşim, dedem, kendim çok güzel kokarız. En son güzel kokanlar kervanına Özcan’ın oğlu da katıldı. Ten kokusuna güvenim en utangaç, kendine güvensiz zamanlarımda bile tutamağım olmuştur. Hepimiz giyindiğimizde -babam giyinmeyi bile bilmez, onu da baştan sona annem giydirirdi, belki iki uyanık karşısındayız- annem karşısına alıp seyreder. Çok beğendiğinden, “Çocuklarım, buduranızı (apışarası) kaşıyın, götünüzü kaşıyın, nazar olmazsınız, ceplerinize de çöreotu koyayım,” diye oramızı buramızı otlar üfürüklerdi. Sanırım bir kız üç oğlan çocuk anası oluşuyla ilgili, gözlere sokmadığı bir gurur kibir içindeydi. Çevresiyle, rakibe kadınlarla her konuda olduğu gibi buralarda da aşık atıyor, sessiz zaferler kazanmaya bakıyordu.

Cuma namazı dindar ve toplumun içinde, tanımlı olmanın çok incelikli, işleyen bir yoluydu diyebilirim. O mini cuma bayramı kendini hep tekrar üretirdi. Cemaatin içinden ruh olarak dışarı kaymaya başladığımda büyük bunalım yaşadım. Üniversite kopilliğimin başlarıydı. Artık ben sizin bildiğiniz, büyüttüğünüz çocuk değilim. İnançsız, tanrısız kalmış, tanrıyı kendimce kovmuş bulunuyorum. Böyle de saygı görmek istiyorum. Ben inandığını ve inanmadığını açıkça söyleyen, sorumluluğunu alan biriyim. Kendimden bu önemli bir beklentim.. Demek istediysem de, babama açılmaya gittiğimde sözleri itirafları içimden çıkaramadım. Otoriteyle baş edemeyen, saygı hele sevgi kaybından korkuyla soysuzlaşan sinik halimi görüp, ikiyüzlülüklerimi katmerlendirdim. Ondan sonra, onların yanındayken bir süre inanmadan gündelik yalancı otomat namazı kıldım. Aslında abdestsiz mabdestsiz camiye gittiğim oldu. Ezbere bildiğim duaları bilerek unutmaya çabaladım. Çocukluğumda öğrendiğim duaları, sureleri unutmayacağıma dair kendime söz verir, yaşıtlarımla ailelerden onay ve sevgi alma rekabetinde ön almaya çalışırken, geleceğe yönelik bahse de girerdim. Zorla da olsa unutabildim duaları. Yalnız, aile içinde değilken, dinsizleşme sayesinde eylemsiz müslüman olmayla ilgili ikiyüzlülükten büyük oranda kurtuldum. Özü sözü bir, sorumsuz borçsuz oldum. Rahatladım.. O kendini açamama, savunamama sorununu Tarsus Adana ikliminde arkadaş omzunda ağlayıp yumuşattım. Yavaş yavaş kendi olduğum kadarını kabullendim.

Şimdi bakıyorum, geçiş dönemindeki karışık kafayla bile, gözüme yakınlarla birlikte cumaya pazara gitme çok güzel geliyor. Pazar derken, bizim Seki bucağının pazarı da cumaları kurulurdu. Alışveriş için cuma en uygun gündü, bir taşla iki kuş vurulurdu. Seki pazarının artık sürekli sabit alanı var. Hala cumaları büyük pazar oluyor. Cumadan namazdan çıkıp acıktığımızda, hemen babamla bir veya birer fırın ekmeği omuzlardık. Yolsuz günümüzdeysek çılka yani kuru kuruya yer, bonkör varsıl günümüzdeysek ekmek içine helva koydurur yerdik. Yazları karpuz da alırdık. Karpuz hemen cumada yemek için değil. Annemin en favori atıştırmalığı. Anamın ve evin hediyesi olarak karpuz alır, dönüşte ikindin veya akşam karpuzu keserdik. Ekmek yanına katık olarak lokum aldığımız olurdu. Sade lokum bisküviyle (püsküüt) birlikte eve götürülecek kırıntıların başlıcası. Misafire de yarar. Lokum sonraları İstanbul’da yalnız yaşarken, ucuzunun peşine düştüğüm, evde hep bulundurduğum, arkadaş alaylarına yol açan, kuru üzümle dönüşümlü yastık altı afrodizyağımdı.

Dinden inançtan kolayca hızla kültüre, anılara dalıyorum. Her şeyi buradan yürüyerek evcil ve insancıl hissediyor, yordama çeviriyorum. Ruhum için bu geçişler eşdeğer mi, kaçak güreşme ve borç altında kalma mı bilmiyorum..

22 Kasım 2013

İNSAN MI PEYGAMBER Mİ?

Hz. İbrahim’in Yahudilik ve Hristiyanlıkta İshak’ı, İslam’da ise İsmail’i kurban ettiğine inanılır. İbrahim İslam’a göre peygamber, Yahudi ve Hıristiyanlıkta din büyüğü imiş.

Gene Yusuf Yahudilere göre din büyüğü, İslam’a göre peygamber. Bunlar ne fark ettiriyorsa? Ben kendimi çıplak haldeyken bile rütbeye, etikete bakıyor gördüm. Keza Yakup hakkındaki farklar benzer biçimde. 

Burada şu fark oluyor edebilir. Bir birey peygamber olduğunda onu normal eleştiri süzgecinden geçiremiyor, kendisine alıcı gözle bakamıyoruz. Peygamber olunca ya ondan hoşlaşmaz uzak durursun, ya da sevmen veya itaat etmen gerekir. Kahramanımız silsileden bir büyük olunca insani özellikler, ele geçirdiği güçler ve yapısındaki zaaflar daha normal yani olağan gelir. Kendini onunla daha kolay karşılaştırırsın. İstersen nefret ve sevgi çağlayanı olmaksızın özdeşleşebilirsin. Kutsal ile özdeşimin (bir olmanın) olanaklı veya olanaksız olmasına göre dinler ve mezhepler çok net iki bölüğe ayrılabilir. Hatta kabaca doğu ve batı ilahiyatı diye bile ayrılabilir. Ortadoğu doğu batının karma olduğu mekan-zaman.

Thomas Mann’ın Yusuf ve Kardeşleri romanını okurken.. Başka bir çok bakış açısından önce, bu insanlar gayet normal, eleştirilince hop diye gerilemiyor, pısmıyorlar. Lanetlenirlerse bir de üstüne kendilerini lanetlemiyorlar. İyi kötü yaşayıp gidiyorlar diye gözlemlemiştim. İçerdeki insana yaklaşma, hakkında fikir edinme kolaylığı bulmuştum. Galiba o mitolojide adamlar peygamber değil, din ulusu/büyüğü olduklarından, sayfalar ilerliyor, bir türlü mutlu son, müjdele(n)me gelişmiyordu. Bu beni bir yandan tedirgin ediyor buna karşılık geriden geriye rahatlatıyordu. Yusuf hapishanedeyken gelecek kaderlerini öngördüğü iki adama (birini kurtuluş, birini ölüm/idam bekliyordu) kehanetinin ilk bölümünü söyleyip, sözü “Kendinizi bir bok sanmayın, hepiniz aşağı yukarı aynısınız,” mealinde belki kurtulanı da rahatsız edecek şekilde bağlıyordu. Sonra sonra, Yusuf’un büyük başarılarına, onurlandırılmasına rağmen baba Yakup ölür ayak soyunun liderliğini, ona değil, bir ton eleştirdiği abilerinden birine bırakıyordu. Hatta “Peygamber değilsin,” veya “olmadığını biliyorsun değil mi..” gibi sözlerini okurken üstünden hızla geçerek düşünmemiş, göze batıcı işlenişi inkar ve ihmal etmiştim.

1 Kasım 2013

RÜYAYA İLK ADIM

[Yazıya vesile olan Selin Erkişi’ye minnetlerimi sunarım.]

Rüyanda ev veya araba gördüğünde o genellikle benliğin, ruhundur. Benliğinle, yaşamınla ilgili şeyler söyleyecektir. Senin rüya evinin girilmedik, kullanılmadık odası muhtemelen saf veya ilgisiz kalmış, dokunulmamış, kimseye açmadığın, dokundurtmadığın ruh kısımların demek olabilir. İyiye karşı kötü, veya kötüye karşı iyi kontrastları içerebilir. Üstünde fikir oynatmak, çağrışım yapmak gerek. Kişinin rüyanın geneli için ne hissettiği, içindeki belli görüntüler temalar hakkında ayrıca ne hissettiği üstüne düşünülmeli. Ayrıca söyleşerek birine açılmak tarzında olabilir. Açılınan kişi (düş yorumu arkadaşı) biraz düşten anlıyorsa soft sorularla rüya ve imgelerde gezinmeye yardım edebilir. Yol arkadaşının kendine ait güçlü imgeleri, tahminleri varsa sakınmadan söyleyebilir. Düş yorumlamak kişiyi öldürmek, asmak anlamına gelmez. Düş imgeleri güçlüyse plastik olarak dönüştürülebilir. Düşün resmi yapılabilir, grup içinde diğer bireylere roller verilerek drama biçiminde düş oynanabilir. Rüyada simge dili bilmek işe yarar, yol gösterir. Ayrıca çağrışım, yani içe bakış ve diyalog içinde çağrışım gerekli ve uygun olabilir. 

Rüyada olmayan, aksayan işler, yaşamda tamamlayamadığın, veya halletmiş göründüğün halde bitirmediğin işlerin olabilir. Bitmemiş işler dosyası. Örneğin köpek, kurt imgesi erkek simgesi olup erkeklerle ilişkinin unsurları olabilir. Veya aynı zamanda kendi eril yanın olabilir. Asıl rüyanın yan sahnesi olarak görünse bile tekrar eden rüyalar veya rüya parçaları önemlerinin altını çiziyor sayılmalıdır. Uyanıp tekrar yattıktan sonra kaldığı yerden devam eden düş de öyle. Bir de uyandığında aşırı güçlü duygular üreten düş, kendisini unutmana direniyor, düşünmeni, çözmeni, eğilmeni istiyor olabilir; bu da bir önemlilik göstergesi. 

Düşte evinin pejmürdeliği ruhunda görünenden/bildiğinden daha fazla yara, incinme var demeye gelebilir. Maksimum hızla, minimum ipucu bırakarak olay bölgesinden, bir yastan kaçmış olabilirsin. Bir de yalnız devam eden yaşamında, düş kırıklığına uğratıcı her durumu “zaten” ile başlayan, aynı çukura, acıdığın ve acındığın bölgeye göndermiş olabilirsin. Ya kaçınılmaz, ya seçilmiş yeğlenmiş travma gibi. Veya “acımadı ki” tavrı, becerisi gösterdiysen, bu pahalıya oturmuş, yormuş olabilir. Düşündeki harap ev yorulmuşluğunun, eski yorgunlardan oluşunun görüntüsü olabilir. 

Evin oda sayısı, ya da düşteki sayılabilir, sayıya işaret eden unsurlar belli yaşına veya gerçek yaşamındaki sayıyla ifade edilebilir bir unsura işaret edebilir. Gene köpek, kurt heyecan olarak korku olarak arzu demeye gelebilir. Kediyse kadın imgesi olarak kadınlarla ilişkine ışık düşürebilir. Hem düşte hem uyanık yaşamında. 

Örneğin hırsız korkusu.. Ya hırsız kalbini çalarsa? Halin nice olur? Her yeni ve kritik evreden geçen ilişkin, veya yaşam dönemecin bu düş parçalarını davet ediyor olabilir. Kadın düş görücü için erkek karakter aynı zamanda baba telafisi, bir duygusal ilişki pürüzünü temizleme umudu olabilir. Hiçbir kayıp yaşamamış bireyler bile dönemsel aşık oldukları anababalarından belli düşkırıklıkları yaşamıştır. Yeni ilişkiler hem eski çamur çukuru tehditleri hem de virajı son anda doğru şekilde alma olasılıklarıdır. 

Kurtarma yazılıları ve bütünlemeler hiç bitmez. Ta ki o konudan gelen sorular artık soru gibi gelmeyene dek, spor olana dek. Yaşamımızda her an her yaşın ve her akademik sınıfın, yüksek lisans ve doktoranın soruları havuz, hatta okyanus gibi aynı anda sorulmakta bizlere boca edilmektedir. Biz yaşamda atlattıklarımızı çözdüklerimizi soru gibi algılamayız. Sıramız gelmeyenlerden, orayı görmedik dediklerimizden kırık not almayı da önemsemiyoruz. Kaldıysam kaldım. Sorumluluk başlıklarını adeta yaşımız, konumumuz ve esas kendimiz belirliyoruz. En sıkı sorular tam gündemimize uyan, hem geçersek sevindirecek hem yapamazsak çalışmadık, görmedik diyemeyeceğimiz sorular. İyi ilişkiler bize peynir ekmek gibi gelmez. Biraz sert bir güreşi kapışmayı sağlayan ilişkiler iyidir, onun gibi. İddia olmazsa para ve heyecan yok. 

Kısa notlar halinde kenara yazdığın düşlerin bile uzun ömürlü olabilir. Hakkında konuşacak birilerini bulabilirsen kabus şölen olabilir. Kabus dahi kendinden, içinden sana hediyedir. Rüya hem kişiliğine, dünyayı algılayış ve yaşayışına gönderiyor, hem de gündelik hayatının, bugününün bilmecelerini soruyor, gündemini ortaya seriyor. 

Bazı duygular düşte kendi paralelinde, bazı duygular ise zıtlarıyla sahneleniyor. Aşırı eğlenceli bazı düşlerinde hüznü araman gerekebilir. Bazı ürkünç düşlerin ise boşaltıcı biçimde çalışabilir! Genellikle bir düşte yakın mesafe yakın zamanı, uzak yerleşim uzak zamanı göstermenin düşsel yolu olabilir. Birincisi, unutmayalım düş neyse odur, illa anlamı büyük olmayabilir. Düş kendi başına değerlidir. İkincisi, düş bir şeyler söylüyor olabilir ve bunu ortaya çıkarırken mantıklı ve mantıkdışı bütün araçlar kullanılmalıdır. Adeta bir kerelik komple gizemmiş gibi. Genelde işleri nasıl yaptığımızı bilmek yol gösterir, düşte de işe yarayan ön şablonlar bulunur. Her gezinti yine de kendi kolaylık-zorluğunu ve deneyimini dayatır, tattırır.

18 Ekim 2013

KAGEMUSHA (1980) – AKİRA KUROSAVA

Filmde dublör/gölge savaşçı rüyasında efendi Shingen’in canlanıp peşine düştüğünü görür. Olağanüstü bir kabus-rüya sekansıdır. Renkleri Akira Kurosava’nın Yume (Düşler) filminden daha rüya ve daha resimdir. Dublör hem efendi Shingen’in peşinden gelmesinden tırsar, hem dönüp gidecek olunca o peşine düşer. Yokluğuna da katlanamaz. Kabustan uyandığında tek gördüğü kendisi ve gölgenin aslı olduğu halde, milyonlarca kişinin etrafını sardığını söyler.

Birinin “dublör”lüğü filmin içinde geçtiği gibi “çarmıha gerilme”ye benzer olmalı. Belirli bir rolün dublörlüğü de ölümüne zor, belirsiz bir rolün dublörlüğü yani bildiğin yaşamak da. Bir rolün içi nasıl doldurulacak, nasıl yaşar ve inanılır hale getirilecek? Veya al tersini, nasıl inanılmaz hale getirilecek? Rol nasıl rafa kaldırılacak? Rolü takınmaktan, hizmetçisi olmaya geçiş nasıl fark edilecek ve kaçınılacak? Gölgeni avlayamazsın, yok edemezsin ve ondan kaçamazsın da. Gerçeği avlayabilir, hükmüne tekeline alabilir, istemle gerçekten kaçınabilir misin? Aslının karısı senin dublör olduğunu anlamazsa dengeni, rolünle mesafeni koruyabilir misin?

Oyunculuğa, role girmeye çok güçlü bir yorum-katkı Carlos Castaneda’nın Don Juan’ın Öğretileri, Bir Başka Gerçeklik ve İxtlan Yolculuğu ile başlayan, on iki kitaplık serisinde geliyor, öneririm.

Yaşlı Kurosava Kagemusha’da rakiplerin, gözlemcilerin olmayana ergi ile uyanık kalmalarını sağlam vermiş. Savaş taktik ve stratejileri bunun için güzel format da, insan gene de bazen Kurosava militarist miydi, güce tapar mıydı şüpheleniyor. Tövbe, güç severlik varsa da saf olamaz, şiddetten rahatsızlığı besbelli, yer yer umutsuzluk ölçüsünde hem.

Shingen’in oğlunun acısı da kompleks boyutlarında: “Kaleyi fetheden benim, takdiri gören düşmanı korkutup kaçıran merhum babam. Gölgesinden bir türlü kurtulamıyorum.” Bütün klanı yok eden sadece geciktirilmiş reel politik mi, oğulun zembereğinden boşalması mı?

Dublörün, maskesi düştükten sonraki hali, bütün sosyal kabuk ve örtülerinden soyunmuş, oluş eşiğindeki birey noktası. Elbette hüzün, düş kırıklığı var. Ego, kabarık narsizm parçalanmakta. Peşinden ne gelecek? Bu ölmeden önce ölmek olabilir mi? Yoksa dublör suflörsüzlüğe dayanamayacak mı?

Müzikleri, sessizliği kullanmakta mahir Japon müziği, davulları, No tiyatrosu sahneleri, dönemsel  ve kültüre özgü tüm belli başlı törenler.. Sondaki debelenen, can çekişen at sahneleriyle akıldan çıkması zaman alacak bir film.

ARİRANG (2011) – Kim Ki-Duk

“Aldırmaz sevgilim,

Affet seni terk ettim.

Arirang tepeleri, arirayo!”

  • Her ikimiz ölünceye dek ayaklarımız acı çekecek.
  • Tabanca yapımı meğer bir demir oymacılığıymış, arınma ve odaklanmaya hizmet edebilirmiş.

Kim Ki-Duk’un önemli bir iddiası: “Yaşam hep sadizm ile mazohizm arasında salınır.” Ya kendine daha çektirirsin, ya karşındakine eziyet edersin. Bu durumda yaşam sarmalında büyütücü, oldurucu gözle gördüğümüz kefaret-ödeşme-affettirici çile mazohizm midir? Kefaret ile mazohizm ne kadar aynı, ne kadar farklı olabilir?

Kim Ki-Duk’un tabancayı karşısına kurup beklemeye dalması depresyonu gayet iyi anladığını gösteriyor. Fotoğraf makinesiyle (Canon 5D Mark) kendi kendine, doğal ışıkta çektiği filminde içini bol bol dökmesi, küfretmesi, bağırması, şarkısını söylemesi, uğradığı ihanetleri, zanlarını anması, dahası yaptığı tabancayla bizim Eşkıya gibi binalara dalıp dalıp intikam alır gibi yapması hem depresyonunun temelini hissettiriyor, hem ona zamansız bir intiharın kapısını örttürüp çıkış kapısını aralatıyor. Kendi içinde bölünmesini; gölgesiyle konuşma, kendini kötüleme ve biteviye yanıtlar bulmayı, boşluğa dökülmeyi ve başarıyı, anlamı özlemeyi, anlattığıyla içinde yaşadığı farkından acı çekmeyi çok güzel anlatıyor. 

Durağan, kurgusuz, kasmasız filmiyle hem eylemsizliğini aşıyor, hem becerikli Kim Ki-Duk imgesini, kendi efsanesini parçalıyor. Yoluna devam edebilmek için eski putlarını kırması veya yönünü onlardan çevirmesi, hazırki esvaplarını çıkarıp soyunması gerekiyormuş. Çadır-karavana taşınması, aralıksız 3 yıl kenara çekilerek yaşaması buna hizmet ediyor, etmiş. Eski filmlerinden, büyüyüp evden ayrılan çocuklarıymış gibi gözyaşlarıyla ayrılıyor. Her başarı insanın ayağına da dolanıyormuş. Onu da bildik. Adını “Başarı baş ağrısıdır,” diye koyduk.

Burada Kim Ki-Duk’unkiyle diğer sanatçılar arasında bir durum ortaklığı var: Büyük sanatçılar, belki bazı küçükler de, yaşamın bir yerinde bir yaratma bunalımına düşüyorlar. Bu uzun olabilecek bataklık evresi sanatçının bir üretme ve yaratım otomatı olmamasını garantiye alıyor. Sorgulanmadan, riske ve acıya saplanmadan yaratma yok. Ben bir düzenbaz mıyım? Kolay formüllerle alkış ve onay mı derliyorum? Söyleyip yaptıklarımın bir değeri var mı? Dediklerimle yapıp olduklarım arasındaki mesafe-uçurum beni yutar mı? Bazı sanatçılar en başarılı anlarında varoluş uçurumundan aşağı düşebilirler. Bu onların yok olmayı hakketmişliğini değil, sanatçı bunalımının şakası olmadığını gösterir. Duygusal kalımsızlığı varsa ürün yayınlatma veya ürünü yaratıp ortaya çıkartma anları boşluğa düşmek için en uygun zamanlar. Bazen bu dönem tam da “neden ve nasıl böyleyim”i içeren bir sorgulama ürünüyle hem ifade ediliyor, hem aşılıyor.

YAY / THE BOW / HWAL

Samaria’nın Vasumitra (fahişe) kızı Hwal’da Vasudeva’nın (Kayıkçı Budha) çömezi pozisyonunda oynuyor. Gene monk/çömez, usta/çırak ikililerinden. Buradaki gerçek öksüz değil, buluntu, 10 yıldır teknede yaşatılan; ileriki kocası rolündeki ihtiyarın bütün sanatlarına az çok aşina; varı yoğu, dünyası o tekne ve ustası olan bir kızcağız. Bu teknenin arada bir gelen müşterileri var. Balık tutmanın kolay, avantajlı olduğu bir yer mi bulmuşlar? Görmediğimiz karadan bir okçu/kemaneci, minik (o da çömez) tekneyle büyük tekneye müşteriler getiriyor. Aynı yay bir bakıyorsun ok atıyor bir bakıyorsun hipnotik veya yaralayıcı müzik eyliyor. Müşteriler adamla kızın garipliğine uyumsuzluğuna vurgu yapıyor, dalga geçiyorlar. Fakat çizmeyi aşan olursa kulağının dibinde vızıldayıp yanı başına saplanan tehditkar oku buluyor.

Öz Koreli olduğu belli olan okçunun şapkası Giyom Tell çağrışımı vermiyor değil. Adamımız Ki-Duk anlam bulutlarını komple kapsıyor da olabilir, yalnızca bize öyle geliyor olabilir. Öte yandan kız akla avcı Artemis’i de getiriyor ve ileriki gerilimlerde gizil gücü, çekiciliğiyle beraber doğrulanıyor diyebiliriz. Bakire tanrıçalık dahil. Beybaba ile ile ilişkisi dalgalı sularda, sosyal göz altında ve kendisi aynı zamanda Külkedisi Cindrella.

Tekne-tapınağın bir işlevi de Feleğin Çarkına ev sahipliği etmek. Büyük teknenin kenarında salıncakta sarkaç gibi süzülen kız-çömezin karaltıladığı tekne küpeşte resmine okçu her kehanet bakısında üç ok atıyor. Oklar kızı sıyırıp tekneye saplanıyor. Sonra onları çıkartan kız-çırak ustanın kulağına bir yorum fısıldıyor. Usta da bu yorumu müşterinin kulağına.. Duygular bakımından hedefi genellikle tutturduğundan, histerik kahkahalarla veya dehşetli redlerle karşılaşıyor. Bu kulaktan kulağa oyunu, üstünde ayrıca derinleşmeyi hak ediyor, başka çağrışımı olan? Balıkçı müşteriler bir ekip olan ikili-tapınak-fahişelerimize geliyor ve felekle karşılaşıyorlar. Yalnız usta fahişe-ermiş çok asabi, çömezine de tecavüzkar; kızın on yedisini doldurup kendi aralarında gerdeğe girmelerini bekleyemiyor. Herkeslerden kıskanıyor. Bir de kaderin onları bağladığını anladığı bir genç tebelleş ve kalımsız dengelerine tuz biber oluyor. Korunmaya, tutulmaya kalkışılan kız üstünden ortamca Kız Kulesi = Kız Teknesi = Kız Tekkesi olarak değerlendirilebilir.

Olma/erme mücadelesinde Ki-Duk en çok ikili mahremiyet ve karşılaşmalara güveniyor. Bu filmde de ikililerden gayrısı, bazen bol görünen olaylar ve renklerdir. Beklenmedik mantık dışı gelişmeler mesleğin hilesi sayılmakla beraber Hızır/Hikmet avamca söylersek “du bakali n’olcek” beklentili teslimiyetiyle açıklanabilir. Usta aynı zamanda anlaşılmaz, güvenilir, sindirilmez kahindir. Burada erkek çocuğun üçüncü büyük kişilik olarak belirmesi Ki-Duk’un Batıcıl üçlemelere yakınsaması. Öykünme denebilir mi? Kızın şakağına da üç renk nokta kakmıştı. Bir ara aklımıza kızla birlikte erkek çocuğun da nöbeti devralmakta olduğu, ermeye yatkın olduğu geliyor. Samaria’daki baba gibi burada usta kendi güneşini söndürüp batırarak, feda teslimiyeti ile yolu açıyor. Tutarlılığına ve huzuruna kavuşuyor. Karadan haberler, mesajlar alıyoruz. Ama Hwal filminde Ki-Duk karaya hiç ayak basmayarak aslolan içimdir, toplumunuzu, düzeninizi başınıza çalın diye kendi ülkesinin eleştirmenlerini ve bilumum tutucu veya çılgın toplumu karşısına alıyor gibi…

Hwal duygusal özdeşimle, taraf tutarak izlendiğinde tamamen ıskalanabilir, insanı çıkmaza sokabilir bir film. O nedenden olacak, hakkında bir usta film eleştirmeniymişim gibi; ayrıca filmin bir hikayesi yokmuş da olaylar anlık kalıplar ve örneklermiş, her şey çoktan geçmiş bir şakaymış gibi mesafeli; aralık ve soğukluk takınarak yazdım. Öbür türlü filmin ve yönetmenin benimle acımasızca oynayacağını, sırtımda ve ruhumda şaytani kırbaçlar şaklayacağını zannettim ve hissettim.

KİM Kİ-DUK VE SAMARİA FEDAKAR KIZ

Kim Ki-Duk’ta ağlama sahnesi/durumu çok önemlidir. Nerdeyse korku ve dehşetin sağladığı aydınlanmaya denk bir aydınlanma sağlar. Varoluşa katılmanın altı çizili görüntüleridir. “İlkbahar, Yaz, Sonbahar, Kış, ve İlkbahar”da insanın her büyüme evresi adeta ağlama, ağlamalı bir açmaz tarafından mühürlenmiştir. Konuşmanın, iletişimin az olduğu Kim Ki-Duk sinemasında ağlama, gözyaşı yağmur ve vaha gibidir. İletişim azlığına bakılırsa ağlama yani uyanış çoktur denebilir. Ağlama bizim, seyircinin katılımına çok şey katar, içimizi dökmeye davet eder. Kahramanı veya yönetmeni yadırgarken; beni zorluyorsun, kabul etmiyorum derken; kendimizi ağlamalar aracılığıyla onun yanında, dibinde buluveririz. Ki-Duk haksız mıyım diye sormaz, yolundan gider. Karşılaşmamızı bekler, belki tuzaklar da kurabilir. Samaria Fedakar Kız’da da hem bir duygusal tutukluk, hem bitmeyen bir heyecan ve merak, hem iç ve dış çatışmalar, hem arada teyelleyici duygu sağanakları vardır.

SAMARİA – FEDAKAR KIZ

Filmdeki araba dere içinde su birikintisinde uzun zaman kalınca anlamca tapınak düzeyine çıkar. İlkbahar Yaz Sonbahar Kış ve İlkbahar filminin moduyla Samaria’ya bakalım. Artık baba usta kız çömezdir. Tapınak-çilehane-arabada az konuşulması normalleşir, anlamına kavuşur. Hatta arabada görülen düş istiareye dönüşür. Babasının kızı boğup dere kenarında kuma gömdüğü bu düş hangisinin düşüdür? Düş aracığıyla filmin gerilimine seçenek ve ikili çözüm de bulunmuş olur. Kızın düşüyse uyanma ile doğum ve viraj alma, yaşam değiştirme başlayacaktır. Babanın düşüyse limit görülecek, şiddet uçurumundan vaz geçilecek, direksiyon kıza bırakılarak kendini feda, kızın önünden ve yolundan çekilme başlayacaktır. Baba kızına sürekli Hıristiyan öyküleriyle yaklaşır. Sanırım Kim Ki-Duk aynı zamanda Batı ve diğer dünya izleyicisine fikrini hissini onların alfabesiyle vermeye çalışıyor. Ek çaba, festival numarası. Haneke’nin Amerikalılara altyazısız seslenmek gerektiğini bilip bir kereliğine Gülünç Oyunları’nı tıpkıbasım sahnelerle tekrar çekmesi gibi usta bir iletişim denemesi.

Birinci kızın kendini hipnotize ve doymuş (korkmuş?) şekilde pencereden atıvermesi bir senaryo sarkması mı? Birinci kız adeta Budist mutluluğun, azla yetinme anlamında Budist orucun hızlandırılmış bir özeti. Canlı hayattan çok kendine göre idealizm. Ki-Duk işler aynı zamanda böyle de yürüyebilir diyerek erkek fantezisi kuruyor sayılır mı? Samaria’nın babası mevsimlerin çıraklıktan büyüyen ustası gibi sakat, çıkışsız, arızalı biridir. İlkinin arıza damgası öksüzlük, baba-ustanınki ergen kızın çaresiz dul atalığı. Belki karı yası da buna katılabilir. Ermek için sonuna kadar gitme cesareti, inandığına ve zannettiğine uyma, karanlık tarafa ve kara yola teslimiyet temaları filme dış/yabancı kültürden yaklaşmak için ilginç kapılar.

Türk izleyici, popüler tarafından bağımlılaştırılmış, çerez filmlere alıştırılmış haliyle Ki-Duk ve filmini yadırgayabilir, bu olağandır. Birey izleyicide o kusurlar yoksa, giderilmişse tipik Batı tarzı filmlerden daha kolay duygu bağı kurulacaktır. Sanki benzer duygu altyapısına Doğu/Budist aşısı yapılmış. Onlara tasavvuftan yakınız veya küçük olasılıkla Uygur damarlarımız gıdıklanmakta.

Ki-Duk’un karakterlerini sinemasal olarak bağırtmaması, anlatmıyor gibi anlatması, yolunda yürüyüp gitmesiyle bize yakın ve davetkar. İzleyiciyi ezmiyor. İddiası ve söylemi var, ondan da geri durmuyor. Çatışmacı yanımıza da hitap ediyor. Ki-Duk kendi geçmişindeki iki besin kaynağını sonuna dek kullanıyor: Doğa ve tarım eğitimi, beş yıl deniz kuvvetlerinde çavuşluk. Bunun üstünden çok sayıda insan ve kişilik tipi görmüş. Onun dışında sinemasını geleneksiz bir boş levhaya (tabula rasa) yaklaştıran, biçimsel otoriter bir sinema eğitimi almayışı, sinemasal eğitimsizliği.. Değere ve özgürlüğe dönüş(tür)müş.

Uyanık Ki-duk, Batıya ulaşmayı her zaman çok önemsemiş. Türklerin ulusal özelliği onda kişisel olarak var. Biz köprü toplumuz, Ki-duk da köprü birey-sanatçı. Köprülükte tanış malzeme kullanma gereğiyle ben onu sıfır kavramlar, hiç ezber olmayan malzeme ve kalıplar kullanmamakta mazur görüyorum. Sevmemle de merhameti abartıyor olabilirim. O kendi köprülüğünü Paris’te aylaklık eder fotoğraf çekerken iç derininden hissetti, geliştirdi ve oluşana sahip çıktı sanırım.

Kişisel dipnot: O kadar  benzerleri var ki. Çok idealize yapıt, gerçek yaşam karşılığı yok denmesin. Ve ben de o kadar Samaria’yım veya o kadar Samaria olurdum ki. Veya belki de Fedakar Kız oluyorum. Edip Cansever’in Çağrılmayan Yakup’luğuna karşılık Gecikmiş Samaria’yım.

ZİYARET DÜŞÜ

[3 Nisan 2013]

Motosikletle bir yerden Mustafa’ya bir şey götürüyorum, veya ondan bir şey alacağım. Galiba motorda arkamda bir kızı da oraya taşıdım. Mustafalara varıyorum, iki katlı bir dairede oturuyorlarmış. Vardığımda vakit biraz geç olmuş. Evde yatma toparlanmaları var. Konukseverler, ama alışkın olduğum şekilde gösteremiyorlar. Ben utanmayla karışık özenle içeri girip üst kata çıkıyor, alacağım veya bırakacağım şey neyse onu hallediyorum. Evde bir sürü kişi varmış. Adeta yataklar, divanlar dolmuş. Ayrıca birkaç kişiye yere döşekler serilmiş, oraya kıvrılıyorlar, aralarından geçip dışarı çıkmak üzere aşağı kata iniyorum.

Aşağı kat şaşırtıcı şekilde daha boş, sanki sadece Mustafa’ya ayrılmış. Eşyası da az, adeta yok. Mustafa koca salon gibi yekpare katta belki bir yer şiltesi üzerinde. Sandalye var, yastığı arkasına alıp uzandığı yerden gazete okuyormuş. Artık o da kendinden geçmek üzere. Sessizce ‘Mustafa!’ diye seslenmeye çalışıyorum, o zamancık uyumuş. Gazete yana sıyrılmış. Dikkatimi çekiyor. Mustafa’nın yüzü yaz bekarı veya haham gibi koyu, uzun, kıvırcık sakalla kaplı. Yüzü orijinal yuvarlaklığında değil, çene köşesi belirginleşmiş, daha kemikli ve zayıf bir suratı olmuş. Konuşamadan ev dışına çıkıyorum.

Dışarıda biri esmer/kumral, biri sarışınca iki kız motora hazırlanmama eşlik ediyorlar. Biri oraya getirdiğim kız, biri de Mustafalarda kalan bir konuk olabilir. Montumu giyiyorum, çizmemi, diğer motor hazırlıklarını tamamlamaya çalışıyorum. Kızlar çok ilgili. Sarışın olanın hevesli olduğunu fark edip, ‘istersen seni bir tur gezdirebilirim,’ diye daha da iştahlandırıyorum. Galiba onlar orada kalıyor, yola tek başıma dönüyorum.

Dönüşte kahve gibi bir yere dalıyorum, konaklama gibi. İçeride yoğun bir kalabalık var. Gene gece. Bir platform üstünde yığılmış grup, bir de daha zeminde sandalye ve masalarda insanlar. Ben zemine ekleniyorum. İçeride bozguncu veya psikopat bir grup var, ortam gerilimli. Her an kavga başlatacak gibiler. Platform üstündekilerden biri, belediye başkanı gibi, sorumlu, ortam sahibi gibi biri kalkıp geliyor. Bozguncu grubun karşısına dikiliyor. Biraz bekledikten sonra ‘Ne yapalım, sizinle, içinizden biriyle dans edebilirim,’ diyor. Beter bir rezaleti önlemek için söylüyor bunu. Aşağılanmayı göze alıp sindirdiği anlaşılıyor. Kara grup yatışıp dağılıyor. Adam yorgun şekilde kalakalıyor. Adama, sanki bana hizmet etmiş gibi minnet duyuyorum. Ona teşekkür etme veya diğerleri adına özür dileme ihtiyacı ile bir şeyler söylüyorum. O sırada gözlerim yaşarıyor.

Çingeneler ve GATLİF – Yalçın Savuran

[Yalçın Savuran seminerinden serbest notlardır.]

İsfahanlı Hamza ve Firdevsi’de geçen bir çingene kökeni meseli varmış: Behram Gur’un yasası: “Yarı gün çalış yarı gün ye iç eğlen.” İran’a çalgıcı lazım oluyor. Hint kralına on iki bin çalgıcı göndermesi için mektup yazıyor.. Jadlardan Cengariler gönderiliyor. Bunlar yerleşmiyorlar. Ekme biçme yok. Çünkü onlara hayvan verilse kesip yiyorlar, tohumluk verilse ekmeden pişirip yiyorlar. Hindistan göçleri. Atila orduları. Istvan Szabo filmlerinde de var. Talan yoksulluk kıtlık oluyor. Hazar Denizi’ne hareketlenme oluyor. 9-12. yy.da ikinci dalga. Pen lehçesi. Romlar Anadolu’dan geçerek gidenler.. Üç büyük Çingene oymağı Rom, Lom, Dom. (Veya zaman içinde aynı sözcüğün değişimleri : DOM, sonra LOM, sonra ROM)

Çingene bayrağında Mavi-Yeşil-Tekerlek var: “Üstte gök, altta yer, biz özgür” gibi.

Mora yarımadası çingene sözcüğü etimolojisinde bir yere sahip, orada bir mekanın adı.

Avrupa’da yedi yıllık yerleşme/dolaşım beratı istiyorlar; karşılık ödeyeceklermiş. Başlarına bir kont atayan Sigismund. Çingeneler beratın damgasının taklidini yapıyorlar, böylece süreyi sınırsızca uzatıyorlar. At yetiştiriyorlar. Osmanlı sınırlarında normal tebaalar. Orduda 66 bin çingene varmış. Silah yapımı, deri, lağım, at yetiştirme. Kırkkilise (Kırklareli) çingene sancağıymış.

IV. Murat çingeneler at binmesin, gezmesin (yerleşsinler) diyor. Başlarına sorumlu olarak Çeribaşı atanması bu dönemden. Çeribaşı elli aileden sorumlu. Zengin olacak. Çingene vergisinin toplanmasından sorumlu. Tophane’de yakın zamanda da çeribaşı varmış. Türkiye çingene temsilcisi bir gadjo. Çingene değil ama çingenelere çok meraklı. Kendileri de ‘O bilir,’ diyorlar. Dünyada Roman deniyor. Soylulaştırma eylemleri. Terimler de öyle. Çingeneyi aşağılamadan dersen eski adı da tamamdır.

Fransa’da nerede görülürse görülsün çingene sınırdışı yasası varmış. 500 yıl sonra bile, Sarkozy’nin çingene yasa tasarısı aynı ruh ve biçimde. Katliamsız görece barışlı yaşadıkları yer Eflak Boğdan. Prenslikler bunlar. Manastırlara grup olarak bağışlanıyor. Manastır sınırları içinde yaşayarak korunuyorlar. Alınıp satılma olayları. Çingeneler çocuk kaçırır derler. Tersine devşirme toplamaları sırasında Hıristiyan aileler çingene çocuğu çalıp yeniçeriye kendi çocuğuymuş gibi veriyormuş.

Döngüsel geziyorlar. Rotaları var. Balat’a Fatih Sultan Mehmet yerleştirmiş. Ayı yetiştirenler, atçılar, oyuncular. Lonca mahallesinden çıkartılacaklar. Tarihten koparılacak. Lonca mahallesinin en eski sakinleri.

Yeryüzüne yakın olmak isterler. Öte yandan grupta, kalabalıkta her çingene reisi üstte oturmak ister. Kast sisteminden. O bakımdan apartman yaşamına uygun değiller. Temizlikleri farklı. Gadjo dilo onlara göre kirli. Onlarda bedenin üstü ile altı ayrı ayrı temizlenecek. Adet, lohusa döneminde kadın hiç bir eşyaya dokunmuyor. Kocayınca kadın ihtiyar heyeti veya kriz masası toplantısına katılabilir oluyor. Ölünce çingenenin eşyası kullanılmaz imha edilir. Eşya onun kendi ruhunu taşıyor. Ruh öteye gitmeli. İngiltere’de gacoya (yabancı erkek) ölen çingenenin karavanı satılabiliyor. Coğrafyaya göre eklenen adetler var. Osmanlı dönemin devşirmelerinde, çocuk alınınca kapıya çarpı işareti konuyormuş. Horoz kesme ve kanını kapıya çarpı çekmeyi aklına getiren Basil diye biri çıkıyor. Aziz Basil günü onun anısına horoz kesiliyor. 

Dr. Ritter Nazi Almanyası’nda ırk geliştirme ile uğraşıyor. Melezleri belirliyorlar. Ari olmayanlar toptan ilkeller. Toplama kampları. Sırbistan tam itaatle ülkeyi temizleyip sıfır çingene bırakıyor. Temizleniyor. Yaralı ölü asker karşılığı çingene kıyımı. 50 – 100: Her yaralanan Alman askerine karşılık 50 çingene öldürülüyor, her ölen Alman askerine karşılık 100. Para Yahudi’de var. Nazi vs Yahudi filmi ondan ötürü daha çok veya sık yapılıyor. 

Gatlif’in babası Cezayirli, anası çingene. Samiriye. Çocuk ve gençliğinde ufak suçlar işliyor. Islahevinde kalıyor. O zamanlar en iyi sinema salonlarında ısınıyor. Oyuncu kursuna gidiyor. Latcho drom: Güzel yolculuk. Saat anlamsız. Yarı belgesel onun filmleri. Kamerayı görünmez şekilde saklamıyor. Oyuncu kameraya bile baksa olur, tamam. Ölümde gözlere konan gümüş/demir para. Sandalcı öbür dünyaya taşısın götürsün diye. Hades yolculuğu için, ölenin ruhu iletilsin. Kaza, geri dönme (örneğin hortlama) olmasın diye.

YURT YEMEKLERİ

Hey günler.

1980’lerin sonları. Edirnekapı Öğrenci yurdunda eğleşiyoruz. Odamda benden başka bir amatör tiyatrocu basın yayıncı, bir amatör filozof hukukçu, bir komünist hukukçu (aynı zamanda part-time öğretmen), bir pazarlamacı imami, bir top tepikçi mimar (kendini büyük sorunlardan soyutlamış). Yan koğuşta ise memleket havalarını koklatan, yöre ağzını kaybetmemiş, başka türlü konuşamayan Burdurlu veteriner İboDaban.

Birimizin erkek kardeşi geldi, yurtta kaçak kalıyor. Olsa olsa abisiyle koyun koyuna. Çocuk istediği kadar okuyamamış. İş bulursa buluyor, çoğu zaman iş arıyor. Hatta o sıralar bazı geceler, gecenin on biri gibi yurtta bir duyurudur, hazırlanmadır gidiyor.. Öğrenciler ameleye giden kadınlar gibi toplaşıp, bir araca doluşup sabaha yakın kaç saatliğine konfeksiyona geçici işlere gidiyor. Bu kardeşimiz de fırsat kolluyor, zaman dolduruyor, barınabildiği kadar barınacak, iş bulursa o da doluşacak.

Akşamları Edirnekapı öğrenci yemekhanesinde az denebilir ücretle yemek verilirdi. Yemek bedava değildi. Mercimek yerine nohut yahut erimekten uçmaya yüz tutmuş ıspanak seçme şansın vardı. Kesemize göre sıraya girip yemek alırdık. Sıraya girmek askeri toplum, baskı altında yaşamak demektir. Kimlik kontrolü sıklığı da askerlik, on iki eylül sonrası göstergedir. İyi, o baskılar altındayken yasadışı ufak bir iş çevirebilmişiz, Metin’in kardeşi sürekli konuğumuz var. O da sıraya girer de, yemek ne kadar, ne ısmarlardı aklımda kalmamış. Ben ekmeğini anımsıyorum. Her akşam bir bütün ekmek alır, onu yemeğin yanında her seferinde bitirirdi. Yemek doymasının ana unsuru değil, paravanıydı. Ekmeği ıslatıp yutmayı kolaylaştıran su benzeri bir şey. Ne yapsın? Umarım çektiği zorluklar gönlünü karartmamış da açmıştır.

Yeme konusunda benim ünüm ise o dörtgen kahvaltılık reçel ve yağ kutucuklarını maksimum verimle kullanmaktı. Ne kadar ekmek yiyeceksem, ekmeğin ve kahvaltının sonuna kadar hiçbir kutucuğum ne erken biterdi, ne geç. Hepsi aynı anda senfoni gibi sonlanırdı. Bunu dikkatlere sunansa Ömer ve Metin’e konuk-akraba gelen üçüncü bir Ankara yurttaşı Nazif. Tutumlulukta çağ atlamışım, Nazif kendi yoksulluklarını bir tür bolluk görmeye başlamış. (25 eylül 2013)

SARTRE – VARLIK VE HİÇLİK

[Alıntı yazısı derlemek keyfe kalmış bir şeydir. Yalnız konu Sartre’ın Varlık ve Hiçlik’i olunca hem bütünüyle kitaba, hem seçkilerine çok büyük önem atfediyorum.]

Varolanı açığa çıkaran görünmeler ne içerinindir ne dışarının, hepsi de eşdeğerdir, hepsi de başka görünmelere gönderir ve hiçbiri ayrıcalıklı değildir.

Aynı anda saklıgücün [puissance] ve edimin ikiliği de ortadan kalkacaktır. Her şey edim halindedir.

Ama,kesin olarak diyebiliriz ki, dizinin nedeni olarak öz, görünmelerin arasındaki bağlantıdan başka bir şey değildir, yani kendisi de bir görünmedir.

Böylece bilginin varlığı, bilgi tarafından ölçülemez, ‘percipi’ tarafından kapsanmaz.

Şu halde bir felsefenin birinci adımı, şeyleri bilinçten def etmek ve onunla dünya arasındaki gerçek ilişkiyi yeniden kurmak, yani, bilincin, dünyayı konumlandıran bilinç olduğunu göstermektir.

Kendinin bilinci çift değildir. Eğer sonsuz gerileyişten sakınmak istiyorsak, kendinin bilincinin, kendinden kendine doğru dolaysız ve bilişsel olmayan [non-cognitif] bir münasebet olması gerekir.

Şu tabakanın içinde duran sigaraları saysam, o sigara grubunun nesnel bir özelliğinin açığa çıktığı izlenimini edinirim: sigaralar on iki tanedir.

Yine de bir döngü yoktur burada, ya da denebilir ki, “döngüsel halde” varolmak bilincin doğasıdır. Bu da şu terimlerle ifade dilebilir: her bilinçli varoluş, varolmak bilinci olarak varolur. Bilincin ilk bilincinin neden konumsal [positionnelle] olmadığını şimdi anlıyoruz: bilincin bilinci, bilinci olduğu bilinçle bir ve aynıdır. Kendini bir çırpıda algı bilinci ve algı olarak belirler.

Haz [plaisire]-mantıksal açıdan bile- haz bilincinden ayrılamaz. (…) Haz, haz bilincinden “önce” varolamaz -gücüllük [virtulalite] yada saklıgüç [puissance] formu altında bile. Saklıgüç halindeki bir haz, saklıgüç halinde olma(nın) bilinc(i) dışında varolmayacaktır, bilinç gücüllükleri [virtualite] yalnızca gücüllüklerin [virtulalite] bilinci olarak vardır.

Nasıl ki önce bir bilinç, sonra da, bu bilincin, renklendirilen bir su gibi “haz almayı” kabul etmesi yoksa, önce (bilinçsiz yada psikolojik) bir haz sonra bu hazzın bilinçli olma niteliğini bir ışık demeti gibi kabul etmesi de yoktur.

Bilinçten önce olduğu düşünülebilecek tek şey bir varlık doluluğudur ve bu varlık doluluğunun hiçbir öğesi, varolmayan bir bilince göndermede bulunamaz.

Bilinç hiçlikten öncedir ve “kendini” varlıktan “devşirir”. {Bu hiçbir şekilde, bilincin kendi varlığının temeli olduğu anlamına gelmez. Tam tersine, daha ileride göreceğimiz gibi, bilincin varlığının eksiksiz bir olumsallığı vardır. Yalnızca göstermek istiyoruz ki, 1) hiçbirşey bilincin nedeni değildir; 2) bilinç kendi varlık/olmak tarzının nedenidir.}

Gerçekten de, eğer bir şeyden “gelmesi” mümkün olsaydı, bilinç nereden “gelirdi”? Bilinçaltının ya da fizyolojik olanın belirsizliklerinden.

Ve mutlak, hiçbir şekilde bu deneyime görece değildir, çünkü kendisi bu deneyimdir. Bu yüzden tözsel olmayan bir mutlaktır.

Bilincin hiçbir tözsel yanı yoktur, o salt bir “görünüş”tür; şu anlamda ki, ancak kendine göründüğü ölçüde varolur.

Şu halde bilinen, bilginin içinde kaybolup gidemediği ölçüde, ona bir varlık payı bırakmak gerekir.

Dolayısıyla şu seçenekler belirmektedir: ya kendi varlığım içinde edilgin değilim, o zaman ilk başta kaynağı olmamış bile olsam etkilenişlerimin [affections] temeli haline gelirim -ya da varoluşuma varıncaya kadar edilginlikle malülümdür, varlığım dışarıdan edinilmiş bir varlıktır ve o zaman da her şey hiçliğin içine yuvarlanır.

Algıda, bilgi de baştan sona etkinliktir, kendiliğindenliktir[spontaneite]. Tam da salt kendiliğindenlik olduğu için, hiçbirşey onu alt edemeyeceği için, bilinç hiçbir şeye etkiyemez.

Nitekim, nesnenin varlığı salt bir varlık-olmayandır. Nesne bir eksiklik [manque] olarak tanımlanır. Nesne kendini saklayandır, ilke olarak hiçbir zaman verilmeyecek olandır, birbirini izleyen elden kaçan profiller halinde kendini sunandır.

Bilinç,kendi varlığı içinde varlığı kendisi için soru olan ve de bu varlık kendinden başka bir varlığı kapsadığı ölçüde soru olan bir varlıktır.

Tanrı’nın vermiş olduğu varsayıldığından, varlık hep belli bir edilginlikle lekelenmiş gibi görünüyordu.

Kısacası, kendinde-varlık, yaratılmış bile olsaydı, yaratma aracılığıyla açıklanamazdı, çünkü kendinde-varlık varlığını yaratılışın ötesinde sahiplenmektedir. Bu “varlık yaratılmamıştır” demekle aynı şeydir. Ama buradan varlığın kendi kendisini yarattığı sonucu da çıkarılmamalıdır, çünkü o zaman da onun kendinden önce olduğunu varsaymak gerekir. Varlık, bilincin olduğu tarzda kendi kendinin nedeni olamaz. Varlık kendi’dir. Bunun anlamı onun ne etkinlik ne de edilginlik olduğudur.

Varlık yoğun olumluluktur [plein positivite]. Dolayısıyla başkalık nedir bilmez: kendini, bir başka varlıktan başka olarak asla ortaya koymaz; başkası ile hiçbir bağ taşıyamaz. Varlık, sınırlandırılmamış bir biçimde kendisidir ve kendisi olmakla kendini tüketir.

Ya da en azından şu denebilir: varlığın artık varolmayan olarak bilincine ancak bilinç varabilir, çünkü bilinç tam da zamansaldır. Ama kendisi daha önce olduğu yerde bir eksiklik olarak varolmamaktadır, varlığın yoğun olumluluğu kendi yıkıntısı üzerinde yeniden biçimlenmiştir. Varlık vardı, şimdi ise başka varlıklar var: hepsi bu.

Mümkün olma, kendi-içine ait bir yapıdır, yani varlığın öteki bölgesine aittir. Kendinde-varlık, asla mümkün de, imkansız da değildir, o vardır.

Yaratılmamış, varlık nedeni bulunmayan, bir başka varlıkla hiçbir bağı bulunmayan kendinde-varlık, ebediyyen fazladandır.

Varlık bölgelerinin ilişkisi ilksel bir fışkırmadır ve bu da varlıkların bizatihi yapısının parçasıdır.

Her soruda, sorguladığımız bir varlık karşısında bulunuruz. Dolayısıyla her soru, sorgulayan bir varlık ile sorgulanan bir varlığı varsayar.

Böylelikle, olumsuzlama yargılayıcı edimin “ucunda” olacak, ama buna karşılık varlığın “içinde” olmayacaktır. Olumsuzlama, iki yoğun gerçeklik arasında sıkışmış bir gerçekdışı gibidir ve bu iki gerçeklik de onu talep etmez: olumsuzlama konusunda sorgulanan kendinde-varlık bizi yargıya gönderir, çünkü o, olduğundan başka değildir -ve baştan sona psişik olumluluk olan yargı da varlığa gönderir, çünkü varlığı ilgilendiren ve dolayısıyla aşkın olan bir olumsuzlamayı formülleştirir.

Dolayısıyla olumsuzlamanın bir insan-dünya münasebetinin ilksel fonu üzerinde belirdiğini yadsımak beyhude olur; dünya kendi varlık-olmayanlarını, onları daha önceden birtakım imkanlar halinde ortaya koymamış olana göstermez.

Eğer karbüratörü sorguluyorsam, bu, karbüratörde “hiçbir şey olmamasını” da mümkün gördüğüm içindir.

Nitekim, varlığın karşısındaki insan davranışları ile insanın Hiçlik karşısındaki davranışları arasında, gerçekten de belli bir paralellik saptadık; ve hemen ardından, varlık ile varlık-olmayan, ışık ile gölgenin oldukları tarzda, gerçeğin iki tamamlayıcı bileşeni gibi düşünmenin çekimine kapıldık.

Öz, Varlığa kıyasla her ne kadar dolaylanmış görünse de, öz yine de asıl kökendir. Varlık kendi temeline döner; Varlık Özde kendi kendisinin ötesine geçer.

Gerçekten de, hiçlik kendi kendisiyle yalın özdeşlik, eksiksiz boşluk, belirlenimsizlik ve içeriksizlik değil midir? Şu halde salt varlık ve salt hiçlik aynı şeydir. (…) Bu da, somut olarak, “gökyüzünde ve yeryüzünde, varlık ve hiçliği kendinde içermeyen hiçbir şey yoktur.” anlamına gelir.

Ne var ki, varlık-olmayan varlığın karşıtı [contraire] değil, çelişiğidir [contradictoire]. Bu da, hiçliğin mantıksal olarak varlıktan sonra gelmesini gerektirir, çünkü hiçlik önce ortaya konmuş, sonra yadsınmış olan varlıktır.

“Hiçbirşey bilmiyorum”; ve bu “hiçbir şey”, onun sorgulandığı olguların bütününü içerir. Sokrates bile, ünlü “Hiçbir şey bilmediğimi biliyorum” tümcesindeki o hiçbir şey ile, kesin bir şekilde Hakikat olarak düşünülen varlığın tümüne işaret etmektedir.

İşte böylece hiçlik, varlığı dört bir yandan kuşatırken, aynı anda da varlıktan kovulmuş olur; işte böylece hiçlik, dünyanın konturlarını oluşturan olarak kendisini sunar. Bu çözüm, bizi tatmin edebilir mi?

Hiçlik, eğer varlık olarak taşınmıyorsa hiçlik olarak dağılıp gider, ve yeniden varlıkla karşı karşıya kalırız. Hiçlik, kendini ancak varlık fonu üzerinde hiçleyebilir: eğer hiçlik verilebiliyorsa, bu, varlıktan ne önce ne sonradır, ne de hiçlik genel bir tarzda varlığın dışında verilir, varlığın bizatihi bağrında, yüreğinde, bir kurtçuk gibi ortaya çıkar.

Hiçliğin dünyaya gelmesine aracılık eden varlık, öyle bir varlıktır ki, varlığı içinde kendi varlığının hiçliği soru konusu olur: Hiçliğin dünyaya gelmesine aracılık eden varlık kendi öz hiçliği olmak zorundadır.

Şu halde her türlü psişik hiçleme süreci, hemen önceki psişik geçmiş ile şimdiki zaman arasında bir kopuş gerektirir. Bu kopuş da hiçliktir işte.

Özgürlük, kendi hiçliğini ifraz ederek kendi geçmişini oyundışı bırakan insan varlığıdır.

Bu soruya hemen bir yanıt getirebiliriz: insan, özgürlüğünün bilincine içdaralması içinde varır; ya da başka bir deyişle, içdaralması, varlık bilinci olarak özgürlüğün varlık kipidir, içdaralması içindedir ki özgürlük kendi varlığında kendisi için sorundur.

Baş dönmesi uçuruma düşmekten değil de kendimi oraya fırlatmaktan korktuğum ölçüde içdaralmasıdır.

Bu bağlamda korku ve içdaralması birbirlerini dışlarlar, çünkü korkmak, aşkın olanın üzerine düşünülmeden kavranması, içdaralması ise kendinin düşünümsel kavranışıdır; biri ötekinin yok olmasından doğar ve biraz önce değinmiş olduğum durumdaki olağan süreç, birinden ötekine sürekli bir geçiştir.

Ama bu münasebetin bağrına hiçlik sızmıştır: ben olacağım kişi değilim. Öncelikle, zaman beni ondan ayırdığı için değilim. Sonra, şimdi olduğum şey, olacağım şeyin temeli olmadığı için değilim. Nihayet, hiçbir güncel varolan benim olacağım şeyi kesin bir şekilde belirleyemeyeceği için değilim. Yine de, daha şimdiden olacağım şey olmamdan ötürü (aksi takdirde şu ya da bu olmak beni ilgilendirmeyecektir), ben, olacağım kişi olmamak kipinde olan kişiyim.

Uçuruma yaklaşıyorum ve bakışlarımın onun dibinde aradığı benim. O andan itibaren kendi imkanlarımla oynarım.

(…)düşmekten duyduğum dehşet nasıl ki düşmekten sakınmak üzere beni belirleyemiyorsa, bu saiklerin intihar üretmesi de mümkün değildir. Genelde içdaralmasını kararsızlığa dönüştürerek ona son veren şey, işte bu karşıt-içdaralmasıdır.

Nitekim içdaralması bir mümkün olanın benim tarafımdan mümkün olarak kabul edilmesidir; yani bilincin kendi özünden hiçlik aracılığıyla kopmuş olduğunu ya da gelecekten bizatihi kendi özgürlüğüyle ayrılmış olduğunu fark ettiği anda içdaralması oluşur.

Eylem halindeki insanın bilinci, üzerine düşünülmemiş bir bilinçtir. Eylem halindeki insanın bilinci, bir şeyin bilincidir ve bilince kendini keşfettiren aşkından da özel bir doğaya sahiptir: bu dünyanın bir gereklilik yapısıdır [structure d’exigence] ve dünya da bu yapıda karşılıklı olarak bileşik araçlarla kurulan münasebetleri keşfeder.

Bundan çıkan sonuç da şudur: özgürlüğüm değerlerin biricik temelidir ve hiçbir şey, kesinlikle hiçbir şey şu ya da bu değeri, şu ya da bu değerler dizgesini benimsememi doğrulamaz. Değerlerin varolmalarına aracılık eden varlık olduğum sürece ben doğrulanamaz olanım. Ve özgürlüğüm, değerlerin temelsiz temeli olmaktan ötürü içdaralması içindedir.

Bundan anlaşılması gereken şey şudur: kaçmak istediğim şeyi zorunlu olarak, durmadan beraberimde taşımam gerekir, ama aynı zamanda da kendisinden kaçabilmek için kaçışımın nesnesini hedef almam gerekir; yani içdaralmasına ilişkin yönelimsel bir hedefleme ve içdaralmasından güvence verici söylencelere doğru kaçış aynı bilincin birliği içinde verilmiş olmalıdır. (…) Kısacası bilmezden gelmek için kaçarım ama kaçtığımı bilmezden gelemem ve içdaralmasından kaçmak içdaralmasının bilincine varmanın bir kipinden başka bir şey değildir.

Bu hiçleme gücü içdaralmasını içdaralmasından kaçtığım ölçüde hiçler ve içdaralmasından kaçmak üzere içdaralması olan varlık kendi kendini de hiçleştirir. İşte bu, kendini aldatma [mauvaise foi] adı verilen şeydir.

“Bilinç, varlığı içinde varlığının hiçliğinin bilinci olan bir varlıktır.”

Şu halde bir yalancının ideali, hakikati kendinde olumlarken, onu kullandığı sözlerde olumsuzlayan ve bu olumsuzlamayı da kendisi için olumsuzlayan kinik bir bilinç olacaktır.

İlkesel bir opaklık kendi niyetlerini başkasından gizlesin, başkası da yalanı hakikat saysın yeter. Yalan aracılığıyla, bilinç, yapısı gereği başkalarından gizlenmiş olarak varolduğunu olumlar, benin ve başkasının beninin ontolojik ikiliğini kendi çıkarına kullanır.

İçgüdü, kendi için varolmadığından ötürü, ne doğru, ne de yanlıştır. Sadece vardır, tıpkı kendinde doğru ya da yanlış olmayan ama yalnızca gerçek olan şu masa gibi.

Aynı biçimde sembolik edimlerde de bir doğruluk vardır: psikanalist o edimleri hastanın tarihsel konumlanışına, ifade ettikleri bilinçaltı komplekslerine, sansürün koyduğu baraja bağladığında keşfettiği, işte bu doğruluktur.

Kendini aldatma, bir tür çelişik kavramlar oluşturma sanatıdır, yani bir fikir ile bu fikrin olumsuzlanmasını birleştiren kavramlar oluşturma sanatıdır.

Kaldı ki hüznün kendisi de bir davranış değil midir, fazlasıyla acil bir konumlanışa karşı sihirli bir çare olarak kendini hüzünle duygulandıran bilincin kendisi değil midir?

Kendimi o [hüzün] olma yönünde duygulandırma ehliyetim yoktur.

Eğer kendimi hüzünlü kılıyorsam, bunun nedeni, hüzünlü olmamamdır; hüznün varlığı, kendimi hüzünle duygulandırma edimim aracılığıyla ve o edimin içinde elimden avucumdan kaçar. Hüznün kendinde-varlığı hüzünlü olma(nın) bilinc(i)ne sürekli bir biçimde musallattır, ama bu, benim gerçekleştiremediğim bir değer gibidir, hüznümün düzenleyici anlamı gibidir, yoksa onun kipliği gibi değil.

Hatta, bir içtenlik çabası özü itibariyle sonuçsuz kalmaya mahkum olduğuna ve daha onu duyurduğumuz anda beyhudeliğini yargı-öncesi [prejudicative] bir tarzda anladığımıza göre, söylemde, itirafta, vicdan muhasebesinde bile bir içtenlik çabasına nasıl girişebiliriz? (…) Ancak bu, kendimi bir şey gibi oluşturmak değil de nedir?

Şu halde, içtenlik şampiyonu olan kişi, aslında eşcinselden, ne ise o olamaması için ne ise o olmasını talep etmektedir. “İtiraf edilen günah yarı yarıya bağışlanmıştır” tümcesinin derin anlamı budur. Suçluya bir şey muamelesi yapmamak için, ondan kendini bir şey gibi oluşturmasını ister. Ve bu çelişki, içtenlik gerekliliğinin kurucu öğesidir.

İnsanın ne olduğunun sürekli dökümünü yapması, hiç durmadan kendini yadsımaktır, artık hiçbir şey olmadığı, saf ve özgür bir bakıştan başkaca bir şey olmadığı bir alana sığınmaktır.

Çünkü, gerçekten de, içtenlik niyetinin olabilmesi için, kökende, olduğum şeyi hem olmam hem olmamam gerekmektedir. İçtenlik bana bir varlık tarzı ya da özel bir nitelik kazandırmaz, ama o nitelik bağlamında, beni bir varlık kipinden bir başka varlık kipine geçirmeyi hedefler.

Doğrusunu söylemek gerekirse, kendimi ikna etmedim de: zaten ne kadar ikna olmuşsam, hep o kadar ikna oldum. Ve daha kendimi aldatmaya hazırlandığım anda bile, bu hazırlıklara karşı kendimi aldatma hali içindeyim.

Ama bilincin doğası öyledir ki dolaylı ile dolaysız onda tek ve aynı varlıktır. İnanmak inandığını bilmektir ve inandığını bilmek de artık inanmamaktır.

Olumsuzlama bizi özgürlüğe, özgürlük kendini aldatmaya ve kendini aldatma da imkanın koşulu olarak bilincin varlığına gönderdi.

Varlık kendine mevcutsa, bunun nedeni varlığın tümüyle kendi olmamasıdır. Mevcut olmak, örtüşmede dolaysız bir yozlaşmadır, çünkü ayrılığı varsayar. Ama şimdi de kendimize “özneyi kendisinden ayıran nedir?” diye sorarsak, bunun hiç olduğunu itiraf etmek zorunda kalırız.

Bilinç olmak bakımından bilincin varlığı, kendi kendine mevcut olarak kendine mesafeli varolmaktır, ve varlığın, kendi varlığı içinde taşıdığı bu sıfır mesafe de Hiçliktir.

Hiçlik, bir varlığı bulmanın, ortaya çıkarmanın mümkün olduğu gibi bulunmaz, açılıp ortaya çıkarılmaz. Hiçlik her zaman için bir ötedir.

Dolayısıyla hiçlik bu varlık boşluğudur, kendi-içini oluşturmak üzere kendindenin kendiye doğru bir düşüşüdür.

Hiçlik, varlığın varlık tarafından soru konusu yapılmasıdır, yani tastamam bilinçtir ya da kendi-içindir.

Hiçlik, varlığa özgü bir imkandır ve onun tek imkanıdır.

Böylece bilinç, hiçbir durumda kendini olmaktan alıkoyamaz ama yine de kendi varlığından tümüyle sorumludur.

İnsan-gerçekliği önce varolup daha sonra şundan ya da bundan eksik kalan bir şey değildir: öncelikle eksiklik olarak ve onda eksik olanla dolaysız sentetik bağlantı içinde varolur.

Ve Tanrı, baştan sona olumluluk ve dünyanın temeli olarak hem ne ise o olan bir varlık, hem de kendinin bilinci ve kendinin zorunlu temeli olarak ne ise o olmayan ve ne değilse o olan bir varlık değil midir?

Şu halde insan-gerçekliği, doğası gereği mutsuz bilinçtir ve bu mutsuzluk halinin ötesine geçmesi imkansızdır.

Aynı zamanda hem ızdırabım olmak hem de ona maruz kalmak isterim, ama benim dışıma taşmasını istediğim bu devasa ve donuk ızdırap beni durmadan sıyırıp geçer ve ben onu kavrayamam; benden, kendime acıyan, sızlanan, kendisi olduğum bu ızdırabı gerçekleştirmek için ara vermeden ızdırap çekme oyununu oynamak zorunda olan benden başkasını bulamam.

Izdırabım ne değilse o olmaktan, ne ise o olmamaktan ötürü ızdırap çeker; kendine kavuşmak üzereyken hiç aracılığıyla, bizatihi temeli olduğu o hiçlik aracılığıyla kendinden ayrılıp kaçar.

Izdırabım, ancak o yoğun ve namevcut ızdırap karşısında yeterince ızdırap olmama(nın) bilinc(i) olarak ızdırap olabilir.

Değer, bütün öteye geçişlerin ötesine geçerek onları kuran ötedir, ama ben asla kendimin ötesine geçip ona yönelemem, çünkü tam da kendi öteye geçişlerim onu varsayar.

Bulut “saklıgüç halindeki yağmur” değildir, kendindeliği içinde, belli bir ısı ve belli basınç durumunda tam da neyse o olan belli bir miktardaki su buharıdır. Kendinde-varlık bir edimdir.

Ne isem düpedüz o olmak yerine, ne isem o olma Hakkı olarak olduğum zaman imkan vardır.

Mümkün olan, kendindenin hiçleşip kendi-için haline gelmesinin yeni bir veçhesidir.

Gerçekten de, bir susuzluğun susuzluk olarak kendi yokoluşuna yöneldiği doğru değildir; hiçbir bilinç, olduğu haliyle ortadan kalkışını hedeflemez.

Arzunun olmak istediği şey, doldurulmuş bir boşluktur, ama kendi doymuşluğunu, tıpkı bir kalıbın içine dökülen bronzu kabın biçimlendirmesi gibi biçimlendiren bir boşluktur.

Doymuşluğa eşlik eden değişmez düşkırıklığı, o pek bilinen “Hepsi bu muymuş?” duygusu da buradan gelir; doyumun verdiği somut zevki değil, kendi ile örtüşmenin silikliğini hedef alır.

Zaman fenomenini bütünlüğü içinde irdelemiş olsalardı görürlerdi ki “benim” geçmişim öncelikle benimkidir, yani benim olduğum belli bir varlığa göre varolur. Geçmiş hiç değildir, şimdiki zaman da değildir, ama belli bir şimdiki zamana ve belli bir gelecek zamana bağlı olarak bizatihi kendi kaynağına aittir.

Hayatta kalan birinin somut geçmişinin teknesine alınarak kurtarılamamış olan ölülere gelince, onlar geçmiş değildirler, kendileri de geçmişleri de yok olup gitmiştir.

Yani geçmiş, örneğin, benim kendi dolmakalemimin dışında kaldığım gibi, kendisinin kesinlikle dışında kalan şimdiki bir varlık tarafından edinilemez.

Geçmiş, şimdiki zamana gerçekten de musallat olabilir, ama şimdiki zaman olamaz; kendi kendinin geçmişi olan şimdiki zamandır.

Şu halde “idi” terimi şimdiki zamanın geçmişin içine doğru yaptığı ontolojik sıçramayı belirtir ve bu iki zamansallık kipinin kökensel bir sentezini temsil eder.

Ölüm anında varız, yani başkalarının yargıları karşısında savunmasızız; ne olduğumuz hakkında gerçekten karar verilebilir, her şeyi bilen bir zekanın yapabileceği muhasebeden kurtulma şansımız kalmamıştır.

Ölümle birlikte kendi-için de, artık bütünüyle geçmişe kaydığı ölçüde, bir daha değişmemecesine kendindeye dönüşür. Dolayısıyla geçmiş, olduğumuz kendindenin hep büyüyen toplamıdır. Bununla birlikte, ölmediğimiz sürece özdeşlik kipinde bu kendinde değiliz. Kendindeyi daha olacak olanız.

Ben kendi geçmişimim ve ben geçmişim olmasaydım, geçmişim benim için kimse için de artık varolmazdı. Geçmişimin şimdiki zamanla hiçbir ilişkisi kalmazdı.

Olmaya muktedir olduğum hiçbir şeye bağlı olmayan, olabileceği her şeyi kendinde olmuş olan şeyi daha olacağım.

Eğer geçmişe dönemiyorsam, bu onu erimdışı bırakan birtakım sihirli güçler yüzünden değil, sadece onun kendinde olması ve benim ise kendim-için olmam yüzündendir; geçmiş, onu yaşayabilmeksizin olduğum şeydir. Geçmiş, tözdür.

Kendi-için kaçış formunda varlığa mevcuttur; şimdiki zaman, varlık karşısında sürekli bir kaçıştır. Böylece şimdiki zamanın ilk anlamını belirlemiş olduk: şimdiki zaman var değildir; mevcut an, kendi-içini gerçekleştirmeye ve şeyleştirmeye yönelik bir kavrayıştan yayılır; kendi-içini ne ise o olan aracılığıyla ve kendi-içinin mevcut olduğu şey aracılığıyla, örneğin saat kadranının üzerindeki şu ibre aracılığıyla göstermeye iten de bu kavrayıştır.

Hatalı bir biçimde şimdiki zaman diye adlandırılan şey, şimdiki zamanın kendisine mevcut olduğu varlıktır. Şimdiki zamanı an formunda kavramak mümkün değildir; çünkü o takdirde an, şimdinin olduğu an olurdu. Oysa şimdiki zaman yoktur, kendini kaçma formu altında şimdileştirir.

Ama, ben, gelecekteki vuruşun “açık tasavvuruna”, ya da onu yerine getirmenin “sıkı istencine” boyun eğmem. Tasavvur edişler ve istemler psikologlar tarafından icat edilmiş olan idollerdir.

Bilincimin tek bir anı bile yoktur ki bir gelecekle bir içsel münasebet aracığıyla aynı şekilde tanımlanmış olmasın, ister yazı yazıyor, ister sigara içiyor, ister içkimi yudumluyor, ister dinleniyor olayım, bilinçlerimin anlamı her an bir mesafededir, oradadır, dışarıdadır.

Gelecek, olmayabileceğim ölçüde daha olacak olduğum şeydir.

Ve bu kaçış çift yönlüdür, çünkü mevcudiyet, olmadığı varlıktan kaçarken olmuş olduğu varlıktan kaçar.

Gelecek, olgusallığın (Geçmiş), kendi-içinin (Şimdiki zaman) ve kendi-için için mümkün olanın (Gelecek) aniden ve sonsuza dek sıkıştırılmasının kendi-içinin kendinde varoluşu olarak en sonunda Kendini açığa çıkaracağı ideal noktadır.

Zamansallık çoğu zaman tanımlanamaz gibi düşünülür. Oysa ki onun her şeyden önce ardışıklık olduğunu herkes kabul eder. Ve ardışıklık da, düzenleyici ilkesi önce ve sonra ilişkisi olan bir düzen olarak tanımlanabilir.

“Önce-sonra” düzeni her şeyden önce geri döndürülmezlikle tanımlanır.

“Sonra”ların ardışıklığı olmasaydı, olmak istediğim şeyi hemen bu anda olurdum, ben ve ben arasında hiçbir mesafe kalmaz, eylem ile düş arasında ayrılık olmazdı.

Zaman beni kendi kendimden, geçmişte olduğum şeyden, olmak istediğim şeyden, yapmak istediğim şeyden, şeylerden ve başkalarından ayırır.

Nitekim zaman gerçekse, Tanrı’nın bile “şekerin erimesini beklemesi” gerekir, anlar arasındaki bağlantıyı gerçekleştirmek için orada, geleceğin içinde ve dün geçmişin içinde olması gerekir, çünkü onları oldukları yerden gidip alması zorunludur.

Böylece, zamansallık hem ayrılık formu hem de sentez formu olarak zamana bağlı olmayandan türemeye de, zamansal olmayanlara dışarıdan dayatılmaya da izin vermez.

Zamanın devamlılığını olumladığımızda, zamanı anlardan oluşmuş gibi kavramayı da kendimize yasaklarız ve eğer anlar artık yoksa, bu anlar arasında önce-sonra münasebeti de yoktur.

Bergson anı ortadan kaldırırken Descartes karşısında haklıdır, ama Kant da verili sentez olmadığını olumlarken Bergson karşısında haklıdır.

Eğer süre varlıksa, o takdirde sürenin ontolojik yapısının ne olduğu bize söylenmelidir, ve tersine, eğer varlık sürüyorsa, varlığın içinde sürmesine imkan veren şeyin ne olduğu bize gösterilmelidir.

Şu halde birliğin çokluk üzerinde çokluğun da birlik üzerinde herhangi bir önceliği yoksa, zamansallığı kendini çoğaltan bir birlik olarak düşünmek gerekir, yani zamansallık aynı varlığın bağrındaki varlık münasebetinden başka bir şey olamaz.

Yalnızca belli bir varlık yapısına sahip bir varlık kendi varlığının birliği içinde zamansal olabilir. (…) Yani zamansallık ancak kendisi de kendinin dışında olan bir varlığın varlık kipini gösterebilir.

Ama zamansallık kendi-içinin varlığıdır, kendi-için bu varlığı ekstatik olarak daha olacak olduğu ölçüde onun varlığıdır. Zamansallık yoktur ama kendi-için, varolarak zamansallaşır.

Çokluk,insan-gerçekliği aracılığıyla dünyaya gelir, sayının dünya üzerinde açığa çıkmasını sağlayan şey de kendi-için-varlığın bağrındaki hemen-hemen-çokluktur.

Kendi-için, bizi ilk ekstazlara -hem hiçleyişin kökensel anlamını belirtenlerle, hem de en küçük hiçleyişi temsil edenlerle- sınırlamak için şunları yapabilir ve yapmak zorundadır: 1) ne ise o olmamak; 2) ne değilse o olmak; 3) sürekli bir gerigöndermenin birliği içinde, ne değilse o olmak ve ne ise o olmamak.

Böyle bir embriyondan benim nasıl doğabildiğimi bilmenin yarattığı kaygı ölçüsünde, doğuma ilişkin bir metafizik sorun vardır, ve bu sorun belki de çözümsüzdür.
Kendi-için olmak, doğmuş olmaktır.

Kendi-için, ikinci hiçleme boyutunda kendini belli bir eksiklik olarak kavrar. Kendi-için bu eksikliktir ve aynı zamanda da eksiği-olandır, ne ise o olacak olandır.

Kendinin önünde ya da arkasındadır; asla kendi değildir.

Varlığın Mevcudiyeti, kendi-içinin bağrındaki bu kaçma kovalamadır, karşılıklı ve eşzamanlı yer değiştirmedir.

Hem şimdiki zaman, hem geçmiş hem de gelecek olarak varlığını üç boyutta dağıtan kendi-için, yalnızca kendini hiçlediğinden ötürü zamansaldır.

Şimdiki zaman ontolojik olarak geçmiş ve gelecekten “daha önce” değildir, geçmişi ve geleceği koşullandırdığı ölçüde onlar tarafından koşullandırılır, şimdiki zaman zamansallığın tastamam sentetik formu için vazgeçilmez olan varlık-olmayan oyuğudur.

Değişim olmaksızın zamansallık da yoktur, çünkü zamanın sürekli ve özdeş olan üzerinde herhangi bir etkisi olamayacaktır.

Geçmiş, geriye doğru giden bir yazgıdır: Kendi-için kendini istediği şey kılabilir; ama yeni bir kendi-içinin olmak istediğini kaçınılmaz bir biçiminde olmanın zorunluluğundan kurtulamaz. 

Varlık içinde temellenmek isteyen varlığın kendisi de kendi hiçliğinin temelinden başka bir şey değildir.

Kendi üzerine bu dönüş, kendine dönmek için kendinden kopmadır. Düşünümsel hiçliği ortaya çıkaran da bu dönüştür.

Düşünülmüşün düşünüm için tastamam nesne değil de hemen-hemen-nesne olması bunu açıkça gösterir.

Düşünüm bir bilgidir, buna şüphe yoktur, konumsal bir vasıfla donatılmıştır; düşünüm, üzerine düşünülmüş bilinci olumsuzlar. Ama her olumlama, biraz sonra göstereceğimiz gibi, bir olumsuzlama tarafından koşullandırılır: bu nesneyi olumlamak, eşzamanlı olarak benim o nesne olduğumu olumsuzlamaktır. Bilmek, kendini başkası yapmaktır. Şimdi, düşünümsel tam da ancak üzerine düşünülmüş olarak kendini tümüyle başkası yapar, çünkü üzerine düşünülmüş olmak-içindir.

Oysa, eğer doğru görmüşsek, düşünüm sürekli tamamlanmamışlık halindeki bütünlük olarak kendini toparlamaya çalışan kendi-içindir.

Gelecek esasen vardır: aksi takdirde aşkım nasıl aşk olurdu? Ne var ki henüz verilmiş değildir: henüz açığa çıkmamış olan bir “şimdi”dir. Dolayısıyla, daha-olacak-olduğum-imkan vasfını kaybeder: aşkım, sevincim, kendi geleceklerini daha olacak değildirler, eklenmişliğin dingin farksızlığı içinde o gelecektirler.

Görüye ulaşıldığında, ona ulaşmak için kullanılan araçlar da görü karşısında silinirler; görüye ulaşılamayan durumlarda, akıl yürütme ve söylem erimdışı kalan bir görüyü gösteren işaret levhaları olarak kalmaya devam ederler; nihayet, eğer görüye ulaşılır da bu görü bilincimin mevcut bir kipi olmazsa, yararlandığım maksimler daha önceden gerçekleştirilen işlemlerin sonuçları olarak, Descartes’ın “fikir anıları” diye adlandırdığı şey olarak kalırlar.

Nitekim bilinç, bilinci olduğu şey aracılığıyla kendi gözünde farklılaşır ve kendi(nin) bilinci olabilir; bir şeyin bilinci olmayan bir bilinç hiçbir şeyin bilin(ci) olamaz.

Böylece, bir-birliği-oluşturan-ikiliğin tasarlanmış iki teriminin her biri ötekini işaret eder ve her birinin kendi varlığı ötekinin varlığına angajedir.

Mevcudiyet, kendisi olunmayan şeye mevcudiyet olarak, radikal bir olumsuzlamayı kapsar. Ben olmayan şey bana mevcut olan şeydir.

Ben henüz gelecekteki olumsuzlamalarım olmadığım ve artık geçmişteki olumsuzlamalarım da olmadığım için bir buradaki vardır.

Bütünlüğün derlem, devamlı olmayan, kesiklinin de devamlılık halindeki bu sürekli silikleşmesi, tam da mekan [espace] adı verilen şeydir. Gerçekten de mekan bir varlık olamaz.

Mekan fon da, form da değildir, her zaman formlar halinde dağılabilen fonun idealliğidir, ne devamsız olan ne de devamlı olandır, devamlının sürekli olarak devamsıza geçişidir. Mekanın varlığı, kendi-içinin varlığının olmasını sağlarken varlığa hiçbir şey kaymayışının kanıtıdır, mekan sentezin idealliğidir.  Bu bağlamda, hem kökenini dünyadan devşiren bütünlüktür, hem de buradakilerin kaynaşmasına götüren hiçtir.

Her namevcudiyet varlık-ötesindeki-varlık olduğundan, yani kendinde namevcut olduğundan, her buradaki kendi varlığının bir başka haline, ya da başka varlıklara doğru yönelir.

Bir işçi tulumu elbette işçi içindir. Ama işçinin çatıyı kirlenmeden onarabilmesi içindir. Peki niçin üstünü kirletmemek zorundadır? Ücretinin en büyük kısmını giysi satın almaya harcamamak için. Nitekim bu ücret ona, hayatını idame ettirmesine imkan verecek asgari para niceliği olarak verilir; ve işçi tam da işgücünü çatıları onarmakta kullanabilmek için “hayatını idame ettirir”.

Daha olacak olduğum salt hiçlikten başka bir şey değilsem, bu olumsuzlama benim imgem olan bir görevler çokluğunu nasıl açığa çıkarabilir?

Realizmin, natüralizmin ve materyalizmin anlamı geçmiştedir: bu üç felsefe de, sanki şimdiki zamandaymışçasına geçmişin betimlemeleridir.

Kendi kendimize doğru koşarız ve biz bu olgudan ötürü kendi kendisiyle buluşamayan varlığız.

Başkasının varoluşu sorununun kökeninde temel bir önvarsayım yatar: başkası, gerçekten de başkasıdır, yani ben olmayan bendir: dolayısıyla burada bir olumsuzlamayı başkası -varlığın kurucu yapısı olarak kavrıyoruz.

O halde nedir başkası?

Her şeyden önce, dikkatimi yöneltmediğim varlıktır. Bana bakan ve benim henüz bakmadığım kişidir, beni açınlanmamış olarak, kendi-kendisini açınlamaksızın benim-kendime teslim eden kişidir, hedef alındığı ölçüde değil de beni hedef aldığı ölçüde kendisine mevcut olduğum kişidir; kaçışımın, benim için mümkün olanların yabancılaşmasının ve dünyanın bir başka dünyaya, aynı olan ama yine de bu dünyayla iletişimi olmayan bir başka dünyaya doğru akışının erimdışı ve somut kutbudur.

Bir başkası tarafından buyurulduğu zaman bizi irkiltecek olan şeyi, sık sık, çok doğallıkla ve rahatsız olmadan yapıyorsak, bu kapris değildir.

İnsan-gerçekliğimiz, hiç şüphe yok ki, eşzamanlı olarak kendi-için ve başkası-için olmayı gerektirir.

Böylece varlığını reddetmek için kabul ettiğim başkası, her şeyden önce benim-kendiiçinimin onun için varolduğu kişidir.

Böylece başkası kökensel olarak Ben-olmayan-nesne-olmayandır.

Yabancılaşan Benimi başkasının elleri arasında bırakarak başkasından kurtulurum. Ama kendimi başkasından koparılma olarak seçtiğim içindir ki, bu yabancılaşan Beni kendiminki olarak üstlenir ve kabul ederim.

Başkasını, ancak özneliğime bir sınır getirmeyi kabul edersem beli bir mesafede tutabilirim. Ama bu sınır ne benden gelebilir, ne de onu düşünebilirim, çünkü kendimi sınırlandıramam, aksi takdirde sonlu bir bütünlük olurum.

Çünkü aslında başkasının varoluşunun ortak sorumluluğunu başkasıyla birlikte taşırız, ama bu, iki olumsuzlama aracılığıyla ve o şekilde gerçekleşir ki olumsuzlamalardan birini duyumsadığımanda bu olumsuzlama ötekini gizler.

Dünya içinde tehlikede olan, kendisi olduğum nesnedir ve bu nesne, bu haliyle, daha olacak olduğum yani daha olmam gereken varlıkla arasındaki ayrışmaz varlık birliği yüzünden, bu varlığınkiyle birlikte daha olacak olduğum kendi-içinin çöküşüne yol açabilir.

O zaman başkası kendimi olmamak olarak oluşturduğum şey haline gelir ve onun imkanları, benim reddettiğim, sadece temaşa edebildiğim, dolayısıyla ölü-imkanlardır.

Salt utanç, kınanabilen şu ya da bu nesne olma duygusu değildir; ama genel olarak bir nesne olma duygusudur, yani kendimi, başkası için olduğum o aşağılanmış, bağımlı ve donmuş varlıkta tanımamdır.

Giyinmek, nesneliğini gizlemektir, görülmüş olmaksızın görmek, yani salt özne olmak hakkını talep etmektir.

Dolayısıyla övünç, belli bir anlamda, önce sineye çekmedir: şu olmaktan övünç duymak için ilk önce şundan ibaret olmaya razı olmam gerekir.

Bu, davranışçılara hak vermek gerektiğini mi söylemek oluyor? Elbette ki hayır: çünkü davranışçılar, insanı durumundan hareketle yorumlasalar da, onun aşılmış-aşkınlık olan temel özelliğini gözden kaçırmışlardır. Gerçekten de başkası, kendi kendisiyle sınırlandırılamayan nesnedir, kendini ancak amacından hareketle anlayan nesnedir. -buna ister Fransız ve İngiliz psikologlar gibi imlem diyelim, ister Heidegger gibi aşkınlık ya da Geştaltçılar gibi form diyelim- öncelikle dünyanın bütüncül bir biçimde düzenlenmesi olmadan başkasının tanımlanamamasıdır ve onun bu düzenlemenin anahtarı olmasıdır.

Böylece nesne-başkası çekinerek yokladığım patlayıcı bir araçtır, çünkü onun çevresindeyken patlatılmasının devamlı imkanını hisseder ve bu patlamayla birlikte dünyanın aniden benim dışıma kaçışını ve varlığımın yoksunlaşmasını duyumsarım. Şu halde benim değişmez kaygım başkasını nesneliği içinde tutmaktır ve nesne-başkasıyla olan münasebetlerim de esas itibariyle onu nesne olarak tutmaya yönelik hilelerden oluşur.

(…), çünkü ölmek dünyanın ortasındaki nesneliğini asla yitirmemektir -bütün ölüler oradadır, çevremizde, dünyanın içindedir- ama bu, özne olarak kendini bir başkasına açık etmenin her türlü imkanını yitirmektir.

Düpedüz, nesnenin bende açığa çıkan bir niteliği söz konusudur: ılık su, ısınmış olan elimi içine daldırdığım zaman soğuktur.

Böylece duyu, benim-için-olan olarak bir yakalanamazdır: duyu, duyumların sonsuz derlemi değildir, çünkü ben asla dünyanın nesnelerinden başkasıyla karşılaşmam; öte yandan bilincimdeki düşünümsel bir görmeyi ele aldığımda, görme ya da dokunma duyumla değil şu ya da bu dünya-içindeki-şeye ilişkin bilincimle karşılaşırım; nihayet eğer duyu organlarımı görebilsem ya da onlara dokunabilsem, açığa çıkartıcı ya da kurucu bir faaliyetin değil, dünya içindeki salt nesnelerin ortaya çıkışıyla karşılaşırım. Ve yine de duyu oradadır: görme, dokunma, işitme vardır.

Bir bedene sahip olmak, kendi hiçliğinin temeli olmak ve varlığının temeli olmamaktır: olmam ölçüsünde ben kendi bedenimim, ne isem o olmamam ölçüsünde de bedenim değilim; hiçlenişim aracılığıyladır ki ondan kurtulurum.

Izdırabını çektiğim bir sakatlığı bile, yaşamakta olmamdan ötürü üstlenirim, kendi projelerime doğru onun ötesine geçerim, bu sakatlığı varlığım için zorunlu engel yaparım ve kendimi sakat olarak seçmeksizin, yani sakatlığımı oluşturduğum tarzı (“hoşgörülemez”, “aşağılayıcı”, “gizlenmesi gereken”, “herkese gösterilmesi gereken”, “gurur nesnesi”, “başarısızlıklarımın doğrulanması”, vb olarak) seçmeksizin sakat olamam. Ama bu kavranamaz beden, tam da bir seçimin (var) olmasının, yani aynı zamanda her şey olamamamın zorunluluğudur.

Beden, başka bir alet yardımıyla kullanamayacağım alettir, üzerinde bir bakış açısı edinemeyeceğim bakış açısıdır.

Böylece bakış-açısı-bedenin şeylerle ilişkisi nesnel bir ilişki, bilincin bedenle ilişkisi de varoluşsal bir ilişkidir.

Kısacası beden(in) bilinci yanal ve geçmişe yöneliktir; beden ihmal edilendir, “sesszice geçiştirilen“dir, bununla birlikte bilincin olduğu şeydir; hatta bilinç bedenden başka bir şey değildir, bütün geriye kalan hiçlik ve sessizliktir.

Rahatsızlığın bir animizmi vardır; kendine özgü formu, süresi, alışkanlıkları olan, yaşayan bir varlık gibi sunar kendini.

İnsan önce ondan nefret etmek, sonra sabırla sineye çekmek, hoşgörülemez olarak yakalamak, kimi zaman da onu sevmek, ondan hoşnut olmak (eğer kurtuluşu, sağalmayı haber veriyorsa), ona şu ya da bu biçimde değer biçmek için acısının üzerine eğilir. Ve elbette değer biçilen şey, daha doğrusu değer biçmenin zorunlu bağlılaşığı olarak beliren şey rahatsızlıktır.

Hareket eden şey, hareketsiz kol olamaz, hareket varlığın bir hastalığıdır. Şu da bir gerçektir ki, psişik hareket iki terime gönderme yapar: gelecekteki sonlanışına ve geçmişine(yani başkalaştırdığı hareketsiz ve ötesine gelişmiş uzva).

Canlının cesetlerden hareketle sentetik yönden yeniden oluşturulması, fizyolojidir. Fizyoloji, daha en baştan kendini yaşama ilişkin hiçbir şeyi anlamamaya mahkum etmiştir, çünkü yaşamı sadece ölümün özel bir kipliği gibi görür, çünkü birincil olanın cesedin sonsuzcasına bölünebilirliği olduğunu düşünür ve sonsuzcasına bölünebilirliğin düpedüz geçmişi olduğu “bir şeye doğru öteye geçme”nin sentetik birliğini bilmez.

Bu kovalayan kaçış, kendi-içinin varlığına ayrıca eklenen bir veri değildir, kendi-için bizatihi bu kaçıştır; bu kaçış, kökensel hiçleyişten ayrılmaz, kendi-içinin kovalanan-kovalayan olduğunu, ya da daha olacak olmak kipinde, daha olması gereken olmak kipindeki olduğunu, ya da yine ne ise o olmadığını ve ne değilse o olduğunu söylemek, bir ve aynı şeydir.

Kendi-için, kendinde değildir ve olamaz; ama kendindeyle ilişkidir; hatta kendindeyle mümkün olan yegane ilişkidir, kendinde tarafından dört bir yönden kuşatılmış olarak ondan ancak hiçbir şey olmadığı için kurtulur ve ondan hiç aracığıyla ayrılır. Kendi-için her türlü olumsuzluğun ve her türlü ilişkinin temelidir, o ilişkidir.

Benim için geçerli olan başkası için de geçerlidir. Ben kendimi başkasının etkisinden kurtarmaya çalışırken, başkası da benim etkimden kurtulmaya çalışır; ben başkasını köleleştirmeye uğraşırken, başkası da beni köleleştirmeye uğraşır.

Başkası bir gizin sahibidir; başkası benim ne olduğumun gizine sahiptir. Beni oldurur ve bizatihi bu yoldan beni sahiplenir; bu sahiplenme de bana sahip olmanın bilincinden başka bir şey değildir.

Bilinç olma vasfıyla başkası benim için hem varlığımı benden çalandır, hem de benim varlığım olan bir varlığı “var”kılandır. Nitekim bu ontolojik yapıyı anlayabiliyorum: başkası-için-varlığımdan sorumluyum, ama bu varlığın temeli değilim; dolayısıyla bu varlık bana yine de sorumlu olduğum olumsal bir veri formunda görünür ve başkası da benim varlığımı “var” formu altında olan olarak temellendirir; ne var ki bu varlığı olanca özgürlüğüyle, özgür aşkınlığıyla ve bu aşkınlık içinde temellendirmekle birlikte ondan sorumlu değildir.

Böylece kendimi varlığımdan sorumlu olarak keşfeden ben, olduğum bu varlığa dair hak talebinde bulunurum; yani onu yeniden edinmek isterim, ya da daha doğru terimlerle söylersek, ben varlığımı yeniden edinme projesiyim.

Böylece kendimi yeniden edinme projem, temelde başkasını emme projesidir. Bununla birlikte bu proje başkasının yapısını el değmeden bırakmak zorundadır.

Bu olumsallık, başkalarıyla ilişkilerimin sonucudur, tıpkı bedenimin de dünya-içindeki-varlığımın sonucu olması gibi. Şu halde başkasıyla birlik fiilen gerçekleştirilemezdir.

Bu projeler beni başkasının özgürlüğüyle doğrudan bağlantıya sokar. Sevgi işte bu bağlamda çatışmadır. Nitekim başkasının özgürlüğünün benim varlığımın temeli olduğuna işaret etmiştik. Ama tam da başkasının özgürlüğü aracılığıyla varolduğum içindir ki hiçbir biçimde güvende değilim, ben bu özgürlüğün içinde tehlikedeyim; bu özgürlük varlığımı yoğurur ve beni oldurur, bana değerler atfeder ve onları benden alır, varlığıma getirdiği şey edilginlik içinde durmaksızın kendiden kaçıştır.

Eğer aşk gerçekten de salt fiziksel sahiplenme arzusu olsaydı, pek çok durumda kolayca tatmin edilebilirdi. (…) Albertine, Marcel’in yanındayken bile bilinci aracılığıyla ondan kurtulur ve bu yüzden Marcel kızı ancak uyurken seyrettiğinde huzura kavuşur. Şu halde aşkın “bilinc”i tutsaklaştırmak istediği açıktır.

Tristan ve İseult bir aşk iksiriyle deliye dönmüş olsalar daha az ilgi çekerler; ve sevilen varlığın tam anlamıyla köleleşmesinin aşığın aşkını öldürdüğü de olur. Çünkü amacın ötesine geçişmiştir: sevilen kişi otomata dönüşürse aşık kendini yapayalnız bulur.

“Kimbilir ben onun için neyim! Kimbilir beni nasıl düşünüyor.” Bu şu anlama gelir: “Kimbilir beni nasıl olduruyor?”

Ve başkası için fiilen ne ifade ettiğimi bilmememden ötürü, dilimi kendi dışıma doğru tamamlanmamış bir kaçış fenomeni gibi oluştururum.

Bizatihi ifade olgusu bile bir düşünce hırsızlığıdır, çünkü düşünce kendini nesne olarak oluşturmak için yabancılaştırıcı bir özgürlüğün katkısını gereksinir.

Aşkın üç yönlü tahrip imkanını tanımlamış oluyoruz: en başta, özü gereği bir aldatmaca ve bir sonsuza göndermedir, çünkü sevmek, beni sevmelerini istemek, dolayısıyla da başkasının kendisini sevmemi istemesini istemektir.

Başkasının ne olduğundan -çok kısa ve dehşet verici hidayet anları dışında-kuşkulanmaksızın yaşayıp ölen insanlar vardır.

Sadizm arzunun yenilgisi, arzu da sadizmin yenilgisidir.

Aslında kendini bedbahtlık kılan özgürlüğün kendisidir ve bunun sonucunda özgürlüğü bedbahtlıktan kurtarmak için eylemek, özgürlüğe karşı eylemektir.

Çocuğu ikna yöntemiyle ve yumuşaklıkla eğitmek yine de onu zorlamak demektir. Böylece başkasının özgürlüğüne saygı, boş bir laftır: bu özgürlüğe saygı göstermeye doğru atılımda bulunabilseydik bile, başkası karşısında alacağımız her tavır saygı gösterdiğimizi iddia ettiğimiz bu özgürlüğün ihlali olacaktı.

Suçluluk ve günah nosyonu kaynağını bu özel durumdan devşirir gibidir. Ben başkasının karşısında olduğum içindir ki suçluyum.

Böylece ilk günah, başkasının olduğu bir dünyadaki belirişimdir ve başkasıyla daha sonraki ilişkilerim ne olursa olsun, bu ilişkiler benim suçluluğumun kökensel izleği üzerindeki değişimlerden ibaret olacaktır.

Zaten minnettarlığın nefrete onca yakın olması da bu yüzdendir: bir iyilik dolayısıyla minnettar olmak, başkasının bu iyiliği yaparken bütünüyle özgür olduğunu kabul etmektir.

Ama nefret de bir yenilgidir. Başlangıçtaki projesi, gerçekten de öteki bilinçleri yok etmektir. Ama bunu başarsaydı bile, yani başkasını şimdiki anın içinde ortadan kaldırabilseydi bile, başkasını olmamış kılması mümkün olmazdı.

Medusa söylencesinin derin anlamı da kendindenin başkasının aracılığıyla böylece taşlaşmasıdır.

İşlerin daha başka türlü de olabileceğini düşündüğümüz andan itibarendir ki acı ve ızdıraplarımızın üzerine yeni bir ışık düşer ve biz bunların dayanılmaz olduklarına karar veririz.

Hiçbir fiili hal, hangisi olursa olsun (toplumun siyasi, iktisadi yapısı, psikolojik “hal”, vb.), herhangi bir edimi kendiliğinden motive etmeye elverişli değildir. Çünkü bir edim, kendi-içinin olmayana doğru atılımda bulunmasıdır ve olan, olmayanı asla kendiliğinden belirleyemez.

Gerçekten de ben özgürlüğümü edimleri aracılığıyla öğrenen bir varolanım; ama ben aynı zamanda da bireysel ve biricik varoluşu özgürlük olarak zamansallaşan bir varolanım.

İnsan-gerçekliği yeterince olmadığı için özgürdür, durmadan kendi kendisinden koparıldığı ve olmuş olduğu şey olduğu ve olacağı şeyden bir hiçlikle ayrıldığı için özgürdür.

Ne ise o olan varlık özgür olamaz. Özgürlük, tam da insanın yüreğinde oldurulan ve insan-gerçekliğini olmak yerine kendini yapmaya zorlayan hiçliktir.

Böylece özgürlük bir varlık değildir: insanın varlığıdır, yani insanın varlık hiçliğidir.

Hatta “ben çirkinim”, “ben aptalım” vb türü tespitler bile, doğası gereği öncelemelerdir [anticipations]. Burada söz konusu olan çirkinliğimin salt tespiti değil, girişimlerim karşısında kadınların ya da toplumun temsil ettikleri terslik katsayısının kavranmasıdır.

Kendimizi seçmek, kerndimizi hiçleştirmektir, yani bir geleceğin ortaya çıkıp, geçmişimize bir anlam kazandırarak ne olduğumuzu bize bildirmesini sağlamaktır.

Böylece, özgürlük, seçim, hiçleme, zamansallık bir ve aynı şeydir.

Bununla birlikte anın kendisi de bir hiçliktir, çünkü bakışımızı nereye çevirirsek çevirelim kavrayacağımız tek şey sürekli bir zamansallaşmadır, (…)

Büyük olmak isteyen ve aşağı sıralarda yer almayı seçen sanatçı bu sapmayı yönelimsel olarak sürdürür ve tıpkı Penelope gibi gündüz yaptığını gece yok eder.

Kendimizi ancak yapılmakta olan seçim olarak kavrarız. Ama özgürlük basitçe bu seçimin hep belirlenmemiş olması durumudur.

Bu seçim, gerekçesiz olduğu için değil, seçmeme imkanı bulunmadığı için saçmadır.

Özgürlük böylece dolu bir varlığın belirişi değil, varili bir varlık karşısındaki varlık eksikliğidir.

Böylece özgürlük, varlıktan kurtulmak için varlığı varsayan daha düşük bir varlıktır. Özgürlük ne varolmamakta özgürdür, nede özgür olmamakta.

Çünkü gerçekten de özgür olmamakta özgür olmamak, özgürlüğün olgusallığıdır ve varolmamakta özgür olmamak da onun olumsallığıdır.

Ne var ki özgürlük tam da kısıtlı olabilir, çünkü özgürlük seçimdir.

Dünya üzerinde, şaşırtan bir şey, beklenmedik bir şey asla olmaz, meğer ki biz kendimiz şaşırmaya karar vermeyelim.

Gerçekten de, özel bir ölümü beklemek mümkündür, ama ölümü beklemek mümkün değildir.

Ölmüş yaşam, ölmüş olmakla değişmekten geri durmaz, ama yine de tamamlanmıştır. Bu demektir ki, onun için bahisler kapanmıştır ve bundan böyle, değişimlerinden hiçbir biçimde sorumlu olmayacak ama onlara maruz kalacaktır.

Başka türlü söylersek, insan-gerçekliği ölümsüz olsa bile sonlu kalır, çünkü kendini insan olarak seçerken sonlu kılar.

Bu bakış açısından, ölümsüz de tıpkı ölümlü gibi çok sayıda doğar ve kendini tek yapar.

Doğmuş olmamız saçmadır, ölecek olmamız saçmadır; öte yandan, bu saçmalık varlığımın devamlı yabancılaşması olarak ortaya çıkar -artık benim imkanım değil de başkasınınki olan imkan.

Ben “ölmek için özgür” değilim, özgür bir ölümlüyüm.

Savaşın yol açtığı en korkunç durumlar, en beter işkenceler, gayri-insani şeyler değildir: gayri-insani durum yoktur; ben yalnızca korkuyla, kaçışla ve gizemli davranışlara başvurmak suretiyle gayri-insani olana karar veririm; ama bu karar insanidir ve onun tüm sorumluluğunu taşırım.

Dolayısıyla her şey sanki sorumlu olmak zorundaymışım gibi cereyan eder.

Tanrı diye adlandırabileceğimiz tek şey de bu idealdir. Nitekim şunu söylemek mümkündür: insan-gerçekliğinin temel projesini en iyi biçimde kavranabilir kılan şey, insanın Tanrı olmaya doğru atılımda bulunan varlık olmasıdır.

Bilgi aynı zamanda hem içine girme, hem de yüzeyden okşamadır, biçimi bozulmayan bir nesnenin hazmedilmesi ve uzaktan temaşasıdır.

Çocukların yaptıkları kardan adamların, kartoplarının anlamı da esasen budur: hedef “bu karla bir şeyler yapmak”, yani ona bir form dayatmaktır ve bu form maddeye öylesine derinden katılır ki, madde formun görüntüsünde varolur gibi görünür.

Böylece ontolojinin bize öğrettiği şudur: arzu, kökensel olarak varlık arzusudur, olmak arzusudur ve belirgin özelliği de varlık eksikliği karşısındaki özgürlüğüdür.

Para özneden nesneye giden teknik bağlantıyı ortadan kaldırır ve efsanedeki temenniler gibi, arzuyu dolayımsızcasına etkili kılar.

Böylece cömertlik, her şeyden önce tahrip işlevidir. Bazı insanları bazı anlar sarıveren verme hırsı, her şeyden önce yok etme hırsıdır, böylesi bir hırsa kapılan kişi açısından verme hırsı, nesnelerin kırılıp dökülmesine eşlik eden bir “sevgiyle” eşdeğerdir. Ama cömertliğin temelindeki bu yok etme hırsı, sahiplenme hırsından başka şey değildir.

Tütün “kendine mal edilen” varlığın sembolüdür, çünkü tütün bir tür “sürdürülen tahribat” aracılığıyla, nefesimin tartımı boyunca yok edilir, bana geçer ve bende uğradığı değişiklik, sembolik olarak, duman halinde tükenen katının dönüşümünde tezahür eder. (…) İçtiğim tütünle birlikte yanan, duman olarak içe çekilen, bana dahil olmak için duman halinde emilip dağılan şey dünyaydı.

Cıvık, suyun can çekişmesidir; cıvık kendi kendisini oluşan bir fenomen gibi verir; suyun değişiklik içindeki devamlılığına sahip değildir, tersine, bir durum değişikliği içinde gerçekleşen kesinti gibi bir şeyi gösterir. Cıvığın bu donmuş devingenliği, sahiplenmeyi bezdirir. Su daha kaçıcıdır, ama kaçıcı olarak kaçışı içinde onu sahiplenmek mümkündür. Cıvık, kalın bir kaçışla kaçar ve suyun kaçışıyla benzerliği, tavuğun ağır ve yere sürtünürcesine uçuşunun atmacanın uçuşuyla benzerliği gibidir. Ve bu kaçış bile sahiplenilemez, çünkü kaçış olarak kendini inkar eder. Esasen neredeyse katı bir devamlılıktır. (…), cıvık olanı pürelerle karıştırmamak gerekir; pürede akışkanlık ani kırılmalara, ani duraklamalara maruz kalır ve pürede madde bir akış başlangıcı ardından bir anda tepeteklak yuvarlanıverir.

Suyun ele gelmezliğinde bile acımasız bir katılık vardır ve ona gizli bir maden anlamı kazandırır: sonuç olarak su da çelik gibi sıkıştırılabilmezdir. Cıvık sıkıştırılabilir. Dolayısıyla öncelikle sahiplenilmesi mümkün olan bir varlık izlenimi verir.

Burada gerçekten de bir tahrip-yaratım imgesi vardır. Cıvık, yumuşakbaşlıdır. Ne var ki daha onu sahiplendiğimi sandığım anda, tuhaf bir tersyüz oluşla, o bana sahip olur. Asıl özelliği de burada ortaya çıkar: gevşekliği vantuz işlevi görür.

Tatlı cıvık, cıvığın idealidir; Kendi-içinin tatlı ölümünü sembolize eder (reçele gömülen ve orada boğulan eşek arısı). Ama aynı zamanda, cıvık maddenin kendine mal edilişini yalnızca başlatmamdan ötürü cıvık olan benim.

Bu açıdan bakıldığında, yapışkan [pateux] da cıvıkla aynı veçheyi taşısa gerektir, ama büyülemez, lekelemez, çünkü atıldır. Yapışan, lekeleyen ve dengesiz madde olarak cıvığın kavranmasında bile bir metamorfozun istilası gibi bir şey vardır. Cıvığa dokunmak, cıvıklık halinde erime tehlikesiyle karşılaşmaktır.

Şu halde cıvık hale gelecek bir bilinç, fikirlerinin kalınlaşmasıyla dönüşecektir.

Şu halde çocuğun cıvık konusunda edinebileceği ilk deneyim, onu psikolojik yönden de ahlaki yönden de zenginleştirir: mecazi olarak “cıvık” diye adlandırılan yapışkan bayağılık türünü keşfetmek için ergin yaşa gelmeyi beklemesine gerek yoktur: bu bayağılık oracıkta, yanı başında, bizatihi balın ya da zamkın cıvıklığı içindedir.

Parmağını emdiğinde, bu aslında o parmağı eritmek, onu ağzının deliğini kapatmak üzere yapışkan bir hamura dönüştürmek içindir.

Ancak buradan kalkarak cinselliğe geçebiliriz: kadın cinsel organının müstehcenliği, her türlü ayrık şeyin müstehcenliğidir ve zaten bütün delikler gibi bir varlık çağrısıdır; kendi olarak kadın, içine girerek orada ve eriyerek kendisini varlık tamlığına dönüştürmek zorunda olan yabancı bir eti çağırır. Ve bunun tersine kadın, özellikle de “delinmiş” olduğu için, kendi yazgısını bir çağrı olarak hisseder.

Hiç şüphesiz cinsel organ ağızdır ve penisi yutan açgözlü ağızdır –bu da pekala iğdiş etme düşüncesini buyur edebilir: cinsel edim erkeğin iğdiş edilmesidir- ama cinsel organ her şeyden önce deliktir.

Pembe bir pasta yersem, tadı pembedir; hafif tatlı kokusu ve pasta kremasının kayganlığı pembedir.

Nitekim insanın çilesi İsa’nınkinin tersidir, çünkü insan, Tanrı’nın doğması için, insan olarak kendini yitirir. Ama Tanrı fikri çelişkilidir ve kendi kendimizi beyhude yere yitiririz; insan hiçbir şeye yaramayan bir çiledir.

Metafiziğin ontolojide bulabileceği öteki gösterge şudur: kendi-için gerçekten de projesinin varlığı ve devamlı başarısızlığı olarak kendi kendisini temellendirmenin devamlı projesidir.

Gerçektende, ne ise o olan bir varlık ile ne değilse o olan ve ne ise o olmayan varlık arasında ne gibi bir ortak yan vardır?

Nitekim ciddiyet ruhu açısından, örneğin ekmek arzulanabilirdir, çünkü yaşamak gerekir (anlaşılır alemde kayıtlı değer) ve çünkü ekmek besleyicidir.

Kendi kendisine karşı mesafeli durmak isteyen, belli uzaklıkta kalmak isteyen bu varlıktan ne anlamak gerekir? Burada kendini aldatma mı, yoksa başka bir temel tavır mı söz konusudur?

YUSUF’UN KOKUSU

Yakup peygamber Yusuf’u kuyuya atıldıktan sonrası bir yana, doğmadan önce bile yıllarca bekledi ve özledi.

“Ben, yani Yusuf, Yusuf mu dedim? Hayır, Yakup
Bazen karıştırıyorum.” Edip Cansever

“Yakup diğerlerinden yersiz ama haklı bir kuşku duyuyordu. Onun kuşkusuna göre, Yusuf’u parçalayan erkek domuz on kafalı bir hayvandır; Bünyamin’in ‘evde’ kalmış olması bu hayvanın onbir kafalı olmadığının bir işaretiydi.” Thomas Mann – Yusuf ve Kardeşleri

Thomas Mann’ın Yusuf ve Kardeşleri romanında sabırla bir olguyu aradım. Aradığım, benim çocukluğumdaki anlatı anımsamalarına dayanıyordu. Aynı öykünün bizdeki, doğudaki anlatılış tarzı diyecek olursam yüksekten atmış olurum. Temsil etme gücünde değilse de kültür kodu, doğuya aidiyet, doğunun bir türevi olduğu su götürmez.

Benim anımsadığıma göre Yusuf’un babası Yakup, Yusuf’un ölüm haberi getirildiği, kanlı gömleği gösterildiği halde onu unutamıyor, özlemekten vazgeçemiyordu. Hem geçip gitmişti, hem geri gelmeliydi, gidemezdi. Bu haliyle Yakup’un diğer insanlara benzer bir bitmeyen yas yani patolojik yas olarak kodlanması gerekir. Özlemesi öyle bir hal alıyor ki, günün birinde Yakup Yusuf’unun kokusunu aldığını söyler, çöl rüzgarı oğlunun kokusunu burnuna getiriyordur. Diğer oğullarına inanmazlığı yeni bir şekil alır.

Bunu kendi aralarında konuşan, anlatışan yaşlıların yorumlarını anımsıyorum. Bu öykünün günün birinde kokunun, ses ve görüntü gibi nakledilir hale geleceğini haber verdiğini söylerlerdi. Bir yandan abdest alıyor olsun, bir yandan teknik direktörcesine bilgiç sakin sakin üfürürlerdi. Onlardan bilgiyi devraldığımı düşünür, bunun yanı sıra karşılaştırma ve demlenme için kenara not ederdim. Uzun vadeli not ettiğim çok iddia, tavır, üslup ve söz olmuştur.

Bir ucu daha var. Halkımız için batı hem aşk hem nefret nesnesi ya. Batı/lı aynı zamanda uşak/işçi gibi de algılanıyor. Yaşlı teknik direktörlerimiz ilkeyi koydu: Artık ter dökmek, halka gerekli koku transferini hizmet haline getirme batının işi olsun. Gerçi hayal ve ilke üretmek az şey değil. Onu bile ucundan, keyif ehliyetiyle, iş edinmeden yapma bir doğu büyüsü. Aynısı hem tevekkül, hem tembellik, hem kavuşma kolaylığı uçları ve anlamlarıyla geçerli. 

Şimdi internet ve teknoloji ile (oranlı şiddetiyle birlikte) dokunma duyusu duygusu nakledilmek üzere olduğuna göre koku nakli sırada olsa gerektir. Peşinden rüya çalma ve aktarma geliyor. Ben de yaşlandım tabii, yön göstereceğim, talep edeceğim.

Thomas Mann bu kokusunu duyma meselini romanına almış mı? Hayır, almamış. Onun okuduğu, duyduğu türevlerde bu incelik yokmuş galiba. Öte yandan aynı Yusuf mitolojisinin İslam kaynaklarındaki işlenişini romanında sayfalarca tartışmış, kendi duruşunu netleştirmiş. Bence iyi, yüzleşmesi iyi. Zıt veya seçenek yorumları görmezden gelip “Dediğim bildiğim olabilecekler bundan ibarettir,” dememiş. Ben de koku konusunu öyle veya böyle içerilmiş bulsam ne yapardım? Mann’a daha erirdim her halde.