KOKULAR VE SOĞUK SÜT

Anama analık yapan babaannesi, anam evlenince kurak yayla köyümüzde -ve şiddeti bol sert ailemizde- bir türlü huzur bulamayıp, sürekli hasret çekiyor görünce, demiş ki: “Allah sana bir altın top versin bolları (buraları) unut, bizi unut.” Bu yeni gelin önceleri Kalkamak taşta oturur, seyil yüzlerine bakar bakar ağlarmış, anacığım.

Büyük ninemin kastettiği altın top ben olmuşum, anamı oyalamışım. Çölmüş, soğuk yaylaymış aldırmaz olmuş. Eh ben tadını, verilen değeri gramına kadar zevkle içiyorum, yalnız burada kritik olan yaşamın yanında durmak, yaşam için yaşamdan gelen bir şeyi altın top olarak selamlamak. Olan çocuğu olumlu duyguyla beklemek tamam, varlığını kutsamak daha değerli. Anam daha en minnaklığımdan itibaren koynuna alıp, pıssık pıssık bir sesle uyumamı çok sever, uyurken koklamaya doymazmış. Ya ben? Biraz ellenip ayaklanınca, onun koynunda durmaz, ya da uzun durmaz olmuşum. İstediklerini biraz veriyorsam biraz saklıyor, geri çekip nimetleştiriyorum. “Aldin mi onu” anlamında “aldinmunu?” deyişim en önemli hediyem ve cezam. İster diyorum, ister birden demeyi kesiyorum.

Ana koynunda durmamalar şu hali almış, ben sonralarını net anımsıyorum. Uyuyup uyanıyorum, baktım ki anam sarmalamış, zort zort derhal yanından kalkıyorum, zort zort odadan çıkıp nine dede odasına yürüyorum. En ufak halimle bile sert basarmışım tahtaya. Dedem geldiğimi duyuyor, beni çok seviyor. “Goca’rı, oğlan geldi, kalk kapıyı aç.” Kapıyı açacak boyum ve gücüm yok, üç bilemedin dört yaşındayım. Ninem geliyor, kapıyı açıyor, beni içeri alıyor. Ben tin tin tin doğru direk ninemle dedemin arasına kuyulanıyorum. Dedemin kokusunu çok seviyorum. Ailenin tüm erkekleri benzer ve harika kokuyor. Kısa listesi; dedem, babam, ben, iki erkek kardeşim, tek oğlan torun olarak ufağımızın oğlu. Annem de beni koklamalara doyamadığından, “ne güzel kokuyorum” özgüveni her türlü beceri ve yeteneğin üzerinde mevcut, sevgi onayı üstünden içime yerleşiyor.

Nasıl soğuk süt sevgimi yıllar sonra “anamın geceleri hepimize yatakta uykuda şekerli soğuk süt içirişinden” anlamlandırdıysam, şimdiki keşfim de, sigara içmediğim halde niye sigara kokusunu seviyorum, neden rahatsız olmuyorum? Çünkü dedem ve ninem sigara içerlerdi, ben onların yanında yatağında sigaraya alışmıştım. Şans eseri sigara bağımlılığına bağışık olmasam fosur fosur sigara keşi olmam işten bile değildi.

***

Şimdi zamansal olarak daha eski keşfime gideyim.

Şimdi anladım! (Aslında tam olarak 8 eylül 2017’de.)

Benim soğuk süt sevmem -ben soğuk süt sevmem demiyorum, çocukken anamın bize kaynana ve kaynatasından yani ninem ve dedemden saklıca uykumuzun arasında soğuk süt içirişindenmiş! O zamanlar uzatılan sütü uyanmadan bile içebiliyorduk. İçine biraz toz şeker atıyordu. Biz içerken sütün üstüne kaymağı, süt zarı toplanmış oluyordu. Meğer alışmışız, alışmışım.

Bu gece mesaileri, hayvancı ve keçi sürülü bir aile olduğumuz halde, aile reisi dedemin günlük süt rekoltesinin azalmasını sert şekilde önleyerek, sütü hiç kişisel gereksinimlere kullandırmayışındandı. Anam çocuklarına kendi hayvanlarının ürününü gizliden, hırsız gibi içiriyordu. Bizi bir türlü gönlüne göre besleyemediğini sanırdı. Ona göre biz tüm diğer aile çocuklarından daha bakımsız, daha zayıftık. Sonraları beni depresyonda gördüğünde o tarafını da döküldü: “Tırlak karıdan parlak çocuk mu doğar..”

Ayrıca ben güncel yaşamımda o soğuk sütü sevmediğimi sanıyordum. Ne büyük yanılma.. Yanılıp kendimi yadırgayışım soğuk süt sevilmez, sevilirse sıcak süt sevilir, sıcak süt sevmek gerekir zannetmemdenmiş. Meğer olana razı gelmiş ve şekerli soğuk süte alışmışım, arkasını bekliyormuşum. Standardım olmuş. Yaşantı bana ilk olarak artı veya eksi duygusal elektrik yüklü gelmemiş. Verili biçimde gelmiş ve beklentilerimi ona göre formatlamışım. Sonraları sıcak sütü zaman zaman içip, ne nefret edip ne sevdiğimden, sıcak sütü norm kabul eden zihnim kendi mantık yolunda açmazlarla yürümüş. Bedenim alttan alta alıştığını isteyip almayı zihnime karşın sürdürmüş.

Yalnız, uzmanlar ilk altı ay yalnızca baba sütü tavsiye ediyormuş.

DÜŞ VE GERÇEK

DEPREM GERÇEĞİ

  • Ya Van’a ya Van buraya! Ta Van’a, ta Van buraya!

Zamanında Şırnak ilim, Uludere yöremdi. Şimdi Van ilimiz, Erciş gölümüz, bataklığımız oldi. Kıyamet eşiği gibi bir zamanda, Aralık 2011’de deprem zamanı Van’a geldim. Kişisel güdüleyicilerimin bir kısmını biliyordum. Van’da 12-13 yıl önce askerlikte geçirilmiş zaman, kurulmuş bireysel bağlantılar, muayenehaneden para kazanma deneyimi. Ayrıca 17 ağustos 1999 Gölcük depreminde Van’daki askerliğin son haftasında olma nedeniyle karışık duygu halleri… İstanbul’umdaki depremden Van’a kaçmış saklanmışım havası. Sanki orada bir suç işlemişim gibi olay mahallini yeniden görme, ziyaret, karşılaştırma yapma isteğim var.

Kişisel çıkarla, bencillikle de ilgili; bu sefer deprem ve sıkıntının merkezinde bulunmak, aynı filmin yeni versiyonunu çekmek istiyorum. Asıl Van’ı istiyordum, psikiyatrist Ayşegül’le Van’da karlı çölde çiçekler olarak çalışırız umuyordum. Ayrılmamız gerekti, kısmetime Erciş düştü; kağıtlar yeniden karıldı. Erciş bir an önce normalleşebilir miyim kaygısında. İşsizlik, ayıpların acısı, üstesinden gelme çabası. Vızır vızır işleyen ama bağlantılanmakta, eşgüdümde zorlanan yerel kurumlar, çadırkentler, köyler, sahra hastanesi, APHB Afet Psikiyatrisi Hizmet Birimi sistemi. Ne yaptıklarını anlamadığımız, bazılarının casusladıklarından emin olduğu Sınır Tanımayan Doktorlar gibi kökü dışarda gruplar.

Daha Van’a yeni inmişiz, az sonra dağıtım bizi Erciş’e gönderecek. Kapıda beliren ufacık ama gözleri çakmak bir çocuk. Yönetim binasına kendi makamı gibi girip çıkıyor. Eline parmaklarına göre bir hayli iri, kallavi bir telsizi tutuyor. Sadece tutmuyor; sevk ve idare ediyor. Polis veya tim şefiymiş gibi. Ben bir anda ona saygı minnet karışımı oluyorum. Karizma böyle bir şey. Varsa, var. Öteki biri psikoloğa “E hadi, gelmiyor musunuz armutları toplamaya?” diye tatlıca çıkışıyor. Psikolog hem evetliyor, hem anons yaptır diyor. Biraz sonra çocuk yeniden İçeren’in (konteynır) kapısını aralıyor. Ardında da güvenlik.. “Bu güvenlik abi bana güvenmiyor, anonsu yapmadı.” İçeren, cümle içinde kullanılmış hali. Bir de semt halini söyleyeyim: “Containerville” (İçeren köy)

Gönüllü örgütlenme ve sivil yapılanma olarak mensubu olduğum APHB sistemiyle gurur duydum. Erciş örneğinde gönlümü kazandılar. [Şimdi düşünüyorum da Afad ve Kızılay’ın kucağındaki gürbüz çocuklar sayılırsak daha iyi oturuyor.] Örneğin ağırlıklı yarı gönüllü düzenle işleyen sahra hastanesinde hava ve etkinlik daha düşük düzeyli. Öbür ekipte yüzler daha az aydınlık, sıkıntı ve işlevsizlik dışarı yansıyor. Sahra Hastanesi’nde “hükmen gönüllü” doktorlar ve yardımcı sağlık elemanı var. Burnundan soluyorlar. Havaları son derece farklı. Kendiliğinden sapık olmak gerekli demek. Onlardaki isteksizlik travmatize olmayı azaltıyor veya artırıyor olabilir mi? İnsanın bilimsel varsayımları peş peşe yumurtlayası sınayası geliyor. Bu deprem gönüllülüğü Kızılay’a kan vermek gibi. Bir sapık alışkanlık, başlayan vaz geçemiyor. Gönüllü olan, gönüllü ölür. Gelir gelmez Kızılay’ın deneyimi ile ruh sağlıkçılarının karınca ordusu gibi alana yayılışları çok davetkardı vallahi.

Erciş’te Petrol Ofisi’nin yanında. Yurtkur’un binasıymış. Resmi yer yani. Açıkça deprem enkazı görüntüsü almamaya çalışıyorum. İş nerdeyse görmezden gelmeye gidecek, bir şeyler çekeyim dedim. Bu binanın enkazından sadece 1 veya 2 ölü çıktığını duymak beni çok şaşırttı ve sevindirdi. Öte yandan depremin simgelerinden Sevgi apartmanının enkazını gördüm, dümdüz edilmişti. Erciş’te Van’a göre daha organize olan şeylerden biri kanımca, enkazların adlandırılması ve numaralanması. Van’da deprem simgesi enkaz-Bayram Oteli’nin enkazını Best Van Tur kapmış, anımsatıcı hiçbir şey yok.

Atandığı halde barınacak yer gösterilmeyen 3500 öğretmen Van’da eylem yapmış. Çevik Kuvvet bunları dövmüş. Sonrasında çevik komiser diyor ki, “Tamam, dövdük. Ama bizim de yatacak yerimiz yok..”

Erciş Yenişehir mevlanakentte bulunuyoruz. Çocuklar çocuklara sokuluyor, görevli ve gönüllüler işlerine, kadınlar komşularına, erkekler suskunluk ve düş kırıklıklarına sokuluyorlar.

Yılbaşı ora-yörede Hıristiyan zındıklığı gibi algılandığından okul yöneticileri dahil herkeste yalnızlık ve muhtaçlık duygusu tavana vurmuş durumda. Yılbaşı günü öğleye doğru, az daha oyuncak dağıtım skandalı oluyordu. Şöyle bir mevlanakent gezisi attık, insanları barakalarında gördük. Öğleye örgütlenecek şenliğe çağırdık. Yeni tuvaletler için ve bulaşık yıkama yeri için inşaatı beğendik filan. Tuvaletler berbat, hijyenik değil diye raporlar yazıyoruz. Ben aslını görmemişim, ama belli, dediğimiz doğrudur, söylenenler de doğrudur..

Orada kenarda diki dikine oturtulmuş mobese ufağı prizmalar gördüm. Tuvalet midir, banyo mudur? Göresim, hakim olasım geldi. Birkaç tanesinin kapısını zorladım, kilitli gibi direniyorlar. Sonra birden bir tanesinin kapısı aralandı. İçerideki ürün, bir oyuk içinde değildi, düz bir kapağın üzerinde. Minik bir kedi yavrusu gibiydi -tekir değil sarman. Görüntüyle birlikte anında koku yayıldı. Yanımdaki Selahattin, topuklamış, hızla uzaklaşıyordu.

Yaklaşan yılbaşı ile birden çalışma alanı seyreldi, gidenlerin yerini gelenlerin karşılaması yetersizleşti. İlk günler gidenler buruk gidiyorlardı. Kalanların pastasından enerji merkezi olmasından yoksun kalıyor gibilerdi. Şimdi gidenler gene buruk gidiyor. Bu sefer terk ediyor da yalnız bırakıyor gibiler. Biz kalanlar hüznü, azalmışlığı daha hisseder olduk. Ben de giderken sistemi kime devredeceğim? Yaptıklarımla, yapılacakların dökümünü kimle paylaşacağım? Birine el vermek istiyorum.

Bu afet alanında hizmet içi eğitim değil, hizmet içi hizmet gerekiyor. Özellikle erken dönemin gönüllüleri, eşgüdümcüler, halkla her gün muhatap olan Kızılaycılar eninde sonunda göçükleşiyor, teknik adı travmatize oluyor. Yardım istemek akla gelmiyor. Biz de her gün selamlaştıklarımıza hakim olamıyoruz, hizmet içi hizmette usta değiliz. Yardımlaşmanın öncelikle standart formatı var, ilk o standart kapılıyor, öğreniliyor. Hani “Düşene bir tekme de sen at”tan başlayan bir öğreti dizisi bu.. Olumlu öneri üretecek olursam, 10 gün gönüllü çalışma süresi alan ruh sağlığında yetersiz. Bu on günün yedi günü uyumla geçiyor, daha yeni öğrenilen yerden rotasyon bitimiyle ayrılıyoruz. Bir aydan uzun çalışmak istisnalar hariç olasılıkla göçertici olur. Esnek biçimde, süreler 2-4 hafta biçiminde ayarlanmalı gibi gözüküyor. Her ekip toplu gelip toplu ayrılmamalı, birbiriyle örtüşme ve uyuşum sağlayacak şekilde komşu disiplinlerin başlama bitiş zamanları farklı kılınmalı. Yörenin sağlam kalmış unsurlarıyla organik bağ kuracak bir düzen. Ziyaret, örneğin düğüne nişana katılım, savaş konseri gibi müzikal kültürel etkinlikler. Yörede nasıl sahra hastanesi kuruluyorsa, sahra kafesi ciddiyetinde buluşma, dinlenme ve sosyalleşme odağı plan içinde olmalı, rastlantısal değil. Biz Erciş’te en büyük onarıcı sosyalleşmeyi ünlü çorbacı veya lokantalara gece, gece yarısı seferleriyle sağlıyorduk.

Ne farklı yolculuklar yapıyoruz.. Aynı anda gibi, aynı yerde gibi.

2012 yılbaşı sabahı mahmurluğu erkenden hareket ile atılır. Özenle, hırs ve sevgiyle gezilir, çevreye bakınılır. İşgem’in asker nöbetçisiyle fotoğraf karesi kavgası verilir. Güvensizliğe karşı alttan alınmaz, askerciğe posta konur. An’ın ve yerin uğramışı değil sahibi gibi ciddiyet gerekir ve hakkı ödenmelidir. Erek Dağı her gün farklı renk giyinir ya, Van Kalesi de her gün farklı manzara sunar. Denenir, o da onaylanır..

Kızılaycı Serkan’ın arabasının otomatik kapısının boğazlanan tavuk gibi dıyıklaması. Sırası gelince onu bile özleyeceğiz.

Düşünmek yararsız da ondan mı mırıldanır, mızıldanır, sızlanır dururuz?

***

ERCİŞ DÜŞÜ

Çadırkent, mevlanakent, konteynırkentler arasında, içinde. Parlak ama soğuk Van Erciş havası altında. Deprem ve afet gönüllüğünde deneyimler insana öğretiyor. O bakımdan uzmanlar kadar deneyimlilerden bu tip çalışmalar nasıl yapılmalı, nasıl örgütlenmeli temalı veri ve fikir toplanmalı. Hizmetler, iletişim iyileştirilmeli. Benim sonraki 13 mayıs 2014 Soma kömür ocakları patlaması ve faciasından anladığım, Türkiye’de etkin ve eylemsel sivil oluşum neredeyse yok. Aslında bir devlet dairesi sayılmak gereken Kızılay’a, ondan daha görünür resmi kurum olan AFAD’a güvendik güvendik. Güvenmediysek nefes alacak yerimiz, bir vahamız bile yok. Varsa yoksa örgütlülük, örgütlünün ölüsü örgütsüzün ejderhasından daha canlı ve güçlü. Soma’da kısmen kenar kenar var olan komünist psikologlar etkindiler, gönlüme su serptiler. Geçici kriz müdahelesi yerine toplumla organik bağ kurmak için ev kiralamış, halk özellikle kadınlar ve çocuklarla evi ortaklaşa yürütüyorlardı.

Neyse gelelim düşüme..

Bu gönüllü deprem işleri sırasında bir gün Van’dan Erciş’e dönerken eski bir düşümü anımsadım. Bir bir buçuk yıl veya daha eski. Düşümde Van’a gidiyorum, bir özlem düşü olmalı. Erzurum’dan, Ağrı üstünden, kuzeyden. Düşümde Iğdır gibi biraz doğrultunun solunda bir yere sapıyorum. Veya Van girişinin hemen öncesindeki ovalar, tarlalar söz konusu olan. Oralar beni oyalıyor. Anımsadığım, çamurlu ıslak tarlalarda pancar gibi bir şeylerle uğraşıyorlar. Tam hasat gibi, herkes arı kovanı gibi çalışıyor ve her yer yemyeşil. Düşün bir arzu doyurumu düşü olduğu belli de, şimdi anımsayınca, yeni bir yorumu daha mümkün oldu. Bu oyalanma, Van’a ulaşamama acaba Erciş’e konuşlanmam mı? Pancar tarlası gerek depremzedeler, gerek gönüllülerin koşuşturması mı? Üstelik düşte değil gerçek ekipte bir de Iğdır kökenli psikiyatrist Selo var.

Annem diyor ki rüyası görülmeden hiçbir iş olmaz. Gerçekleşmez anlamında. Bir de şu söylenebilir. Hayalini kurduğun veya düşündüğün hiçbir şey gerçekleşmeden duramaz. Hayal direk bir izindir, oldurucu yaratıcı izin. Gerçekleşme için bir gecikme payı vermek gerekli olabilir, onun dışında iyi ve kötü tüm hayaller gerçekleşme eğilimindedir. İnsan kendi düşüncesinden korkmakta haklıdır. Kötü eylemin sorumluluğuna yalnızca kötüyü o an taşıyan değil, iyi ve normal bireyler dahil herkes ortaktır.

Bu düşten yeniden gerçekleştirme, gerçeklik ilkesine dönüş yapalım. Arzu ile ihtiyaç (gereksinim) bağlantılı ama farklıdır. Veya farklı olarak ayırılmalılar. gereksinim öncelikli, arzu üstündür. Gereği gereksinimi gerçek/lik ilkesi karşılar. Arzuyu ise hayal ilkesi, belki karanlık dahil tüm evren karşılar. Gerçek arzuyu karşılayamaz, arzuya yetemez, doyuramaz. Gene de hem arzu hem korku er geç gerçekleşme eğilimindedir. Gerçeğin telafi, yerine geçme, geciktirme, azıyla yetindirme payıyla birlikte.

Şunların hepsi taş, arzu, erkek bir -sayıyla 1’dir. Pencere, gerçek, kadın sıfır -rakamla 0- sayılmalı, sıfıra benzetilmelidir. Bu bir üretici sıfır, kaotik sıfırdır. Bir, kaosun içindeki ışık, yıldırım ve oktur. Toprak küçük rahim, hava büyük rahim, sıfır en büyük rahimdir. Yani böyle benzetilebilir, böyle algılanabilir.

KEDİLER EFE İLE ÇAKIL

Kendini insan hatta prens sanan bir kediyle bir süredir ev paylaşıyoruz. Efe efendi bu. O ev sahiplerinin arasında, biz ana baba çocuk konuk göçerleriz. Gece diş fırçalamaya lavaboya gideceğim- Musluğun altına geçmiş, lafını anlatamadığına kahrederek damlayanlardan sulanmaya çalışıyor. Bu sırada hiç sevmediği şekilde başı ıslanmış. Bunlar onun için neredeyse göz yaşı sayılır. Ben başını ıslak elle okşamaya kalksam, derhal uzak mesafe alan Efe bu.

Adam -hırt veya- koltuğa çıkıyor. Orada olduğunda annesi, rahatsız olmasın diye yemek masasının kenarına ilişiyor. Bazen onun kenarından geziniyor, görünce kendisi yer verir belki. Annesinin eline bir haftalıkken gelmiş. Yatıyor, uyuyor.. Bazen tek gözünü açıp çevreyi kolaçan ediyor. Hiç atik değil, ama şeyleri sürekli göz altında tutuyor. O sakin, Çakıl denen bıyıklı karı ise sert, erkek fatma. Efe kılı, burnundan kıl aldırmıyor; Çakıl iletişim gönüllüsü, sürtünüyor, sürtünüşüyse kafa atar gibi. Çakıl aynı zamanda daha telaşeli. Balkona çıkacağında da, balkondan içeri girmek istediğinde de ön ayaklarını cama öyle bir sürtüyor, öyle kazarmış gibi çalışıyor ki, görüp de tepki vermemek için kulağı kısmak yetmez, gözü de kör etmek gerekir.

Bir akşam baktım, Efe yan yatmış, uzanmış, ön ve arkada eller ayaklar birbirine dolanık. Pike, başını ve arka ayaklarını açık bırakacak kadar üstüne örtülmüş. Annesinin yaptığından emin olmasam örtünmüş diyeceğim. Bir başka gün de kuyruğunu iki arka ayağının arasından uzatacak şekilde sırt üstü yatmış. Ön ayak veya ön eller yanlara serpilmiş. Arkalar ise gene bir garip; erkek sereserpeliği. Buralar benim, bende neler var; bakın, irfan alın gibi. Resmen uyurken özgüven, veya uykuda gösteriş.

Çakıl kedi tüyüne allerjisi olan, pek kedi sevmeyi bilmeyen İnci’ye bir yandan ev sahipliği yaparken, tartımlı bir sevgi eğitimi veriyor. Önce ufak ufak kafa atmalarla sürtünüyor, bazen mesafe koyuyor. Birden pat diye kucağına çıkıyor. İnci yanlış sever, sert yaparsa o gözü ve ön ayaklarıyla haddini bildiriyor. Daha olmadı fırlayıp kucaktan kaçıyor. Az sonra tekrar, “Beni seviyor musun? İstiyor musun?” bakışlarıyla endam ediyor. Tekrar kucak.. İnci ne bilsin, onun mırıldanmasını hayvan hastalandı, bir garip oldu cehaletiyle yorumluyor. Ona bunun mutluluk sesleri olduğunu, hatta Fethiyecede kedinin “gurrun çekmesi” dendiğini anlatıyorum.

Bu Çakıl annesinden çok İnci’ye benziyor, onları tanıştırmak gerekiyor. İkisi de zor, ikisi de sert, ikisi de bağlı ve iletişimsel. Gözleri iri olduğundan yani göz bölü baş oranı büyük olduğundan evrensel olarak çocuk/bebek hissettiriyor. Ve özellikle pedofil eğilimliler için çok çekici oluyor. Öyle bir hal aldı ki, İnci sevmezlense bile aldırmıyor. Yani yalancı sevgisizliğe kanmaz oldu. Her istediğinde kucak, bacak, diz ne bulursa üstüne çıkıp tüneyecek.

Tekrar Efe’ye dönelim; boynunda emilebilir deri kıvrımı, gıdısı olan bir adam bulsun, özellikle babasını. Bir insana alıştıysa bir süre sonra onu orasından emmeye başlıyor. Doyup çekilip, tekrar ağzının suyu akıp yanaşıyor. Anısını saklıyor, veya anısından kurtulamıyor. Bazı erkek çocukları gibi. Çok kafa karıştırıcı hayvan. O avcı mı bu ana/baba kuzusu? Bu ana kuzusu mu avını acımadan boğazından tutacak olan? Nasıl şaşırıyorum.

YAĞMUR TEHLİKEDE DÜŞÜ

Düşümde İmdat’ın evine konukluğa gitmişiz. İmdat bizim yer evinin perdecisidir. Akşamlama fena geçmemişken, İmdat eve geç geliyor ve yüzü çok gergin, her an kavga çıkaracak gibi olduğundan, evden ve misafirlikten apar topar ayrılıyoruz. O aile huzurlu değil. 

Yağmur hızlı yürüyüp ileri gitmişken, benim de gerimden ona doğru kuduz gibi bir köpek geliyor. Kıza saldırırsa korumak için elime kıymıklı bir tahta parçası alıyorum. Hatta durum hızla gelişmese veya hızlanmadan önce tahtayı yere vurarak kışkırtmak ve korkutmak istiyorum köpeği. Elimde silah oluşuyla onu niyetinden caydırabilirim, ayrıca da haşlayabilirim sanıyorum. Hışım gibi geçiyor, beni takmıyor bile.

Direk kızıma saldırıyor. Boğazına veya yüzü gözüne. Kıymıklı tahtam kar etmiyor. Kızın ümüğü, yüzü mahvolacak. Güzelliği, belki canı söz konusu. Köpekle çocuğu tahta vurarak ayırmaya çalışıyorum, tınmıyor. Dişini geçirmiş. Çaresizlik içinde parmaklarımla ağzını aralamaya çalışıyorum. Gene yok.

Sonra parmaklarımı çengel gibi, azgın köpeğin gözlerine daldırıyorum. Canı acırsa belki bırakır. Deldim neredeyse, göz çukurunu karıştırıyorum; gözlerini salkım gibi söküp çıkaracağım. Umudum geçti. Salmazsa kör edeceğim çocuk-köpeği. Boşuna olacak diye mi ne.. Bırakıyorum. Köpek, salmadıysa bile kızımın yüzünü boğazını gevşetti mi? Anlayamadan uyanmışım.

Dehşet, üzüntü, beceriksizlik, talihsizlik içindeydim. Uyanır uyanmaz da ikilemdeyim. Bu bir önsezi mi, kızım gerçekten tehdit altında mı? Ona bir şey olursa? Ve bunun sadece bir rüya, belki başka bir şeyin rüyası olma olasılığı ve rahatlaması. Yağmur’la güzel güzel maya tuttu, birlikte okuma yazma öğrenmeye çalışıyoruz. Paylaşıyoruz. Kaybedebilecek bir şeyim daha, özel bir varlığım ve doyumum var. (Kasım-Aralık 2011)

FASSBİNDER SİNEMASI – Yalçın SAVURAN ve Neşet KUTLUĞ

Filmden bir parça: Lili Marleen. Uzun bir sekans boyunca. Nazi propagandası var mı? Karşısında mıydı yoksa?

Serseri. [Tam resmini bulduk diyorlar.] Mahler – Sekizinci dinleyecektiniz. Fassbinder’in kendini bulduğu eser. Beethoven – Dokuzuncu, Lizst ile birlikte koro için bestelenmiş dört eserden biri. Muhteşem. 1000 kişilik performans. İki çıkış noktalı. Ortaçağ şiiri. Çoğu senfoniden farklı olarak iki bölümlü. İkinci bölüm Faust. Mephisto – Faust ikilemi. Fassbinder de olasılıkla bunda kendi ikilemlerini buluyor.

(31 mayıs 1945 – 10 haziran 1982)

Rainer Werner Fassbinder (RWF) 31 Mayıs 1945 doğumlu. Bavyera. 37 yaşında, 10 Haziran 1982 Bavyera, ölümü. İlk film 1966’da. 52 film, 2 belgesel, 9 kısa film, 15 kadar tiyatro oyunu. 47 film senaryosu. Oyunculuğu da var. 3 filminde kamerayı kullanmış. 17 filminde kendi adıyla olmadan montaj (kurgu?). 14 filminin yapımcısı. 20 filminde komple (yönetme, senaryo, vs ). Author/auteur yönetmen. Çevresindeki oyuncular da auteur. Kamerası da öyle. Hepsi uzun soluklu yanında. Kadın oyuncusu 23 filminde oynamış Hanna Schygulla. Müzikçisi Peer Raben. İki kameraman, ağırlıklı çalıştığı. Ekipli adam. Birlikte antitiyatro grubu kurmuslar. Ekip o, baştan beri sürdürüyorlar.

Evreleri, dönemleri var. İlk filmleri sabit kameralı. Acemilik var başta. Ara dönemde acemiliğini kırıyor. 78’den sonrakiler ışıkla, renkle, diliyle büsbütün sinema. Üç evre demeli. Zorlu yolculuk. Tüm sanatını 15 yıla sığdırmak aşırı performans gerektiriyor. Aşırı dozla da yaşamını noktalıyor. Uyarıcılar kullanmış. Duruş gibi, performans etkileyici olarak alıyor. İkilem. Her dakikasında var. İçinde çoklu sistem. Fassbinder mi, Walsch mi, Franz Biberkopf mu, hepsi oymuş. Berlin Alexander Meydanı romanını okumuş; kendine getireni olarak anıyor. Dizisini yapmış, 14 bölümlük yapıt. Alman toplumu onu anlayıp olumlamış değil, sonradan keşif. Değerliymiş, o da ilk olarak ülke dışında keşfedilenlerden. Parçaları Alman TV’de sansürlenmiş. [Yıllar sonra TRT de verdiğinde bol bol makaslamış belki de makaslama rekoru kırmıştı, hem şaşırma, hem TRT’ye alay konusu olmuştu. -Mİ] ABD’de olumlu tepkiler alınca Almanlar dönüyor ona. Kısa süre sonra ölüyor zaten..

İlk dönemde de, bütününde de tipler, karakterler Küçük Adam. Küçük adamın sorunları. Kendi benini ortaya çıkaran veya çıkarmak üzere. Kadın, erkek, hem kadın hem erkek, aldatılabilir, hoşgörü yanları olan küçük adam. (Sınırlı) dünyasından çıkamıyor. Nihilist tavır da var. Şansı da yok, sınıf kafasını eziyor, kabuğuna gönderiyor. Kabuğa çekilme Fassbinder’de ölüm. Çare değil, olması gereken ve özgürlük.

BAP (Berlin Alexander Platz) senaryosunu çalışırken “4 gün çalış – bir gün uyu” yapmış.Her gün uyursa harcanacak ısınma vakti artar. “Ben de inanamıyordum,” diyor. Belli zamanda sürede bitirmesi gerekiyormuş. Çare o. 3000 sayfa senaryo çıkacak, 154 günde çekilecek. Son bölüm 2 saat, diğer 13 bölüm birer saat. Çoğu sahne tek kerede çekilmiş. Uzun plan sekansları. 5 – 10 dakika diyalog performanslı. Şaşırtıcı, hayranlık uyandırıcı.

Alman toplumu kendine nasıl bakıyor? İtalyan Yeni Gerçekçiliği (İYG) nasıl? Almanya’da öncesinde Fritz Lang dönemi var. Sinemacılar ortadan kayboluyor veya kaçıyorlar. 1945’e kadar sadece propaganda filmleri. İlginç, 1945 sonrası ABD sinema işgali [askeri işgali izleyen kültür işgali. Japonya’da da görüldü, hem uzun sürdü]. 1962’de 38-45 doğumlu yönetmenler isyanda. Yeni Alman Sineması bildirileri; “Eski sinema öldü, yenisine inanıyoruz.” diye.

Yeni Alman Sineması son derece minimalist. Hem karşı olduklarından, hem parasız olduklarından. Kamera taş gibi, oynamıyor, eski. Karşısına adam koyup çekiyorlar..

Fassbinder’in dönemdaşları: Wim Wenders. O da önemli. Werner Herzog. Volker Schlöndorff. RWF. Teknikleri zanaatkarlık temelli. Birbirine yardım ediyorlar. Kooperatif filmler. Çağdaş Almanya’nın 1960-65 dönemi gerçekliğinden endişe duyanlar bunlar. Manifestoları: “Yenisine inanıyoruz.”

İYG ile karşılaştırınca topluma dönüp bakmalı. Toplum farkı var. Gizlenmeye çalışıyor Alman toplumu. Almanya’yı ayağa kaldıran ABD yardımı olması mı? Istvan Szabo’nun “Taraf Olmak” filmi: ABD subayı var, kültürü zayıf, ama Hollywood filmlerinin yayılması işgal sayılır. Kültür işgali denebilir. Roma-Germen İmparatorluğu çekirdeğinden geliyor Alman toplumu ve temel tepkileri.

Fassbinder de kendi toplumuna karşı. Goethe de; “Nasıl bir toplum bu?” diyordu. O toplum çok farklı zıtlıkları yaratıyor. Michael Haneke – Beyaz Band Birinci Dünya Savaşı köklerini anlatıyor. Öncesindeki değişkenleri. Örnektir.

Hegel: Ailede, toplumda ve devlette ahlak. Hegel “Devlette memurlar tanrısal tözle bütünleşik olmalı,” diyor. Bu, bir Hitler yaratabilir. Öbür yanından da Marx çıkar. Prusya döneminden gelme etkileşimler. Hıristiyan demokratların göçmenlere baskısı bu temele dayanıyor. Alman toplumu kendini açığa çıkarmaktan hoşlanmıyor. Gizlenme refleksinden başlarda Nazi karşıtı sinema yapan yönetmen yok kadar azdı. İtalya’da var oysa, faşizm karşıtı sanat.

Bizde Anavatan. Almanya’da Babavatan. Kültür farkını gösteriyor. İngiltere’de de toprak/ülke Anavatandır.

“Herkes kin duyuyor!

Umrumda değilmiş gibi yapıyorum hep. Beni öldürüyor.

Aptal domuzlar! Bakmayın bize öyle!

Kocam benim. Kocam benim. (Ali’ye)

Kimsenin bizi tanımadığı, bakmayacağı bir yere gidelim.”

Çekememek. İletişim topluluğu varsayar. Kelime karşıya benim anladığım şekilde intikal ediyor mu? Kuyruğunu kovalayan kedi. Kafamdaki karşılık, sizde de aynı varsayıyorum. Aktardım sayıyorum. Duyduğun söz de sana göre söylenmiş sayıyorsundur. Çapraz karşılık yakınsa iletişim, yoksa ikili monolog olur, gene de iletiştik sayılır, sanılır. 

  • Bilişsel dil, duygusal dil, işlevsel dil.

Tarım toplumu duygusal dilden iletişim kurar. Batı toplumu, bilişsel ve işlevsel dili kullanır. Göçmen sorununda, duygusal dil işlemediğinden, arayüz kurulamadığından kopuntu oluyor. İşlevsiz kalan iletişim belki Batı’nın yeğlediği de bir şey. Nermin Abadan Unat – Bitmeyen Göç: “Asıl neden Almanca bilmemeleri, farklı yetişmeleri, çalışma koşullarını bilmeyişleri. İşçiler radyoaktif maddeyle çalıştıklarını da bilmiyorlardı.”

İlk göçenler dile ihtiyaç duymamış, hemen dönecekler varsayımı. İkinci kuşak gettolaştığı için sorun var. Dördüncü kuşak, geldiğimiz günler: “Ulusötesi Ulus” Almanlar kabul etmese de. Faslının filmdeki asıl adı Ali değil, uzun bir ad. “Benim adım Ali ,”diye sonradan kabul ediyor. “Hepimiz Ali değil miyiz?”

“Mide ülseri. Stresten. Yabancıda çok olur; iyileşecek. Göçmen işçi kaderi.”

Almanya’nın istihdam sorunu. İkili anlaşmalarla işçi alıyor. Türkiye’yle anlaşması meslek edindirmek üzerineydi, döneceklerdi. Onların dönmeleri Türkiye’nin de işine gelmiyor. Bura istihdamı üzerine hesaplarda DPT belgesi: “İşgücü fazlasının ihracı. Niteliği yüksek işgücünü kaptırmayalım.” İnsan oldukları unutuluyor. İhracat, mal gibi. Para getirecek. Kalifiyeler gitmesin.

Tarım işgücü çözülüp kente kayıyor, kentte iş yok, işsizlik. Avrupa’da ülkelerin hepsinde işgücü eksiği, gereksinimi. Göçlerin dinamiği. İş için, hayatta kalmak için ekonomik göç. Günümüzde daha artacaktır.

Zenofobi (xenophobia) olarak bakıyor Fassbinder. Almanya çalıştırıyor ve dışlıyor. Katzelmacher. “Fare gibi üreyen insanlar” Katzelmacher adlı filmi var. Gettolaşmak ortaya çıkıyor. Yabancıyı kök kültürü içine gerileterek sıkıştırıyorlar. Vatandaşlık istenmiyor. Çifte vatandaşlık istenmiyor. Getto o topluma yabancılaşmak demek. 90’larda aileler iki sokaktan ilerisini bilmiyordu. Ev, bakkal, fırın. Suç da var ama doğal bir şey. Alman tarafında da bir sorun. İnsan olduklarının farkına geç varıldı. Ne yapıcaz?

Filmde Ali ile karısının Fas’a gidişleri var. Birlikte seyahat. Belli aralık gözükmediklerinde, dönüşleri sınıf atlamalarına neden oluyor. Özgürleşmiş çift [Belki dışarıya tatile gitmenin ek puanları vardır]. Yine de bakarken, Almanların bakış açısı yarar/lanma. Faydalanma. Alışveriş yapacak, mallarını taşıyabilir. Faydalı olduğu sürece, Ali kabul edilebilir.

Birileri parayı harcadıkça sistem var kalir. Kapitalist mantık.

Bir filmindeki Satıcı da intihar ediyor. Aile baskısı. Seyyardan bir üst noktaya geçince, yerine monte ettiği kişiyi takip ediyor. Dürüst adam, yapacak şey yok, o da içip intihar ediyor.. Hiç bir iş yapmamak da sona götürüyor.

“Maria Braun’un Evliliği”nde 1945, 3. Reich’ın yıkılışı ile evlilik kurmaya çalışan insanlar. Beethoven – Dokuzuncu, Üçüncü Bölüm. Sirenler. O dönemin kaosu.

Fotoğraf kolajları. Bizim Ali. Merdivenli üçlü. En altta ayrışmaları. [Fotoğraf gösterisi üzerinden yürüyen bir konferans bu.]

Duyguyu vermek icin parçalı yerleştirme. Marketteki adamın bakışı? Bulunmaması gereken yaratık Ali diye. Özgürlüğün Zorbalık Hakkı (Fox Friends) filmi. Kendisi küçük adamı oynamakta o filmde. Sürekli loto oynayan Fox küçük kumarla büyük bir para kazanıyor. Onunla ne yapacağını bilmiyor. Sınıf atlatma telkini yapan kişilerle kıyafetini değiştiriyor, sonra aldatılıp kullanılıyor. Geri eski hayatına dönmek zorunda kalıyor. Franz Biberkopf da benzer yaşayan adam. Aldatırken bile aldanan bir adam.

Fassbinder’in küçük adamları duygusal dil kullanan insanlar. F. Biberkopf da iletişim kuramıyor. Duygusal dil kullanmaları aynı çizgide değillerse yetmez. Dört Mevsim İçin Satıcı (Dört Mevsim Satıcısı, Handler der Vier Jahreszeiten), satıcılı film.

Fassbinder’i cinsel kimlik üzerinden okumak yanlış olur, yetersiz olur. Filmlerinde kimlik değişse de filminin okunması değişmez. Fark ettirmez. Öyle de okumaya kalkılabilir, çevirsek de olur, Almodovar’dan farkı o; Almodovar’ın film anlamı cinsel kimlikle sıkı sıkıya bağlantılıdır, çevirmeye direnir. Petra von Kant da Fassbinder’dir, Martha, Emmi veya Biberkopf da.

İbrahim Demirel’in 1970–80’lere yayılan, Almanya’daki göçmen Türkler kareleri. Almanya’da Türk işçiler. Bayrak, Atatürk, Cami. Çoğu görüntü Anadolu gibi. Duş tertibatları, politik imgeler. Politik göçler (politik sığınmacılık) da olmakta o sıra.

Fassbinder geniş mekan kullanmaz. Sıkışmışlık, çerçevelenmişlik var. Ruhsal durum yansıtıcı, kendini anlatan hikayeler. Ali’de ferah mekan var, onun ruhu farklı. Aradan, bir şeylerin içinden görüyoruz. Kadraj anlayışı var. Filmden, filmin iç mantığından da geliyor, kendini sergilemekten de. Auteur’lerin tek hikayeleri vardır; kendileridir, onu anlatırlar. Binbir çeşitte ve surette anlatırlar.

Franz Biberkopf. Kendini onunla özdeşleştiriyor. Fassbinder gerçek hayatta da onunla yaşıyor. Kopamıyor. Kalp krizi geçirip ölen karakter. Ki ölüyü soyuyorlar. Kendi ölümünü öngördüğü sahne bu. Filminin sermayedarı ölüsünden, yüzünden mask alıyor, maskıyla para kazanmak için. Kendi sonuyla paralellik.

“Veda Vakti” filminde kendi oynuyor gene, FRANZ ismini filmlerinde çok kullanır. O filmde annesi onun mezarı başında ona dua ediyor. Neşet’in dediği gibi. Yaşamında “Çok az zamanımız kaldı,” durumuyla yaşamış. Çalışma temposu mu onu bitirdi? Az zamanı kaldığı için mi çok çalıştı? Öyle çalıştığı için 44 film yönetmiş.

“Maria Braun’un Evliliği” Koca yok. Cepheye gitti. Cepheden dönüş, istasyon sahnesi. Kocasının resmini gösterip dolaşıyor. Birçok kadın öyle dolaşmakta, sormakta. O toplumun üzerindeki travması. “Kayıp ve/veya Ölü” ilanıyla. Varveyayok. Hemvarhemyok. Hayatın içinde sürekli engeller var. Şehri bile perdeyle, parmaklıkla görüyorsun. Orada Amerikalı. Zenci. İkincisi de zenci. Yakın plan ve Maria Braun’la ilişkiye giren zenci. Kapıya gelmiş kendinden ümit kesilen koca. Ona bir tokat atmış, yere yıkmış. Amerikan dönemi. Jenerik sahnesi, Fassbinder’in doğum yılı. İlk on yılı 1945 -55 arası. Almanya yıkılmış, yeniden yapılıyor.

Yakın flu, uzak haç sembolleri.

BAP: İki melek kahramanın yanında yürüyor. Her şeyin aydınlığa kavuşacağı an yaklaşır.. Pişkin suçlu. Kendi kendine bırakılsa ne olurdu? Sıradan biri. Böbürleniyor. Hapı yutmuş. “Mieze burada mı? Hayatı, ölümü ciddiye alma! Niye yatak yarasını bekleyeyim? Neden yerde kalamıyorsun? Sıradanmış gibi görünebilir. Anlamsız. Yetişkin olmayı farkında olmadan becerememiş. Bu kurtarma zahmeti neden öyleyse? Aslında kimse güçlü değildir. Bir bakmışsın o seviyeye (yer düzeyine) gelmişsin. Tüm kötülük ve cehaletten geçerek..

14. bölümün girişi. Bu bölüm romanda yok. F. Biberkopf’un hayali üzerine Fassbinder’in kurduğu hayal. Kendiyle hesaplaşma. Kişileriyle. Reinhold’u var. O da bir Biberkopf. Çelişkilerin hepsini barındırıyoruz. Sürükleyen bu. Yaşamakla ölümün çelişkisini çözmeye çalışan. Tavır koyarak değil olduğu gibi görerek.. [Burada M.İ. Jung konusunda bilgi vermeye çıkar sahneye: “İlk aklıma gelen, içimizdeki arketipler, gölge, çocuk, bilge gibi enerji kompleksleri. Fassbinder hepsini çok canlı yaşamış, alter egoyu, alter kişilikleri ona yapışıp kalmış. Normalde yapısı, sergiledikleri onu borderline, narsistik, bazı bazı paranoid olarak etiketlememize sebep olur. Bir yerde çelişkisini serbest bırakmış. Yaratıcılıkla çelişkisini hem sergilemiş, hem aşmış. Ölüme doğru gidişi özgürleş(tir)me olabilir mi? Ölüme soğuk da bakabilir, ölümü seviyor, ilgileniyor da olabilir. Ölümü içine atmasıyla da ilintili olabilir. Onu tanımadan, daha fazla şey bilmeden farkı bilemiyorum. Ölüm nasıl olursa olsun, kendi başına özgürleştirici bir tema. Yek başına ve ilk kez yapıyor değil, bir kültür-düşün zincirinin son halkası olarak da bu noktadadır. Nietzsche, Kleist, Hölderlin, Zweig ile aynı zincire mensup olarak yapabilir. Bunlardan Nietzsche ve Hölderlin gerçekten ölüme gitmemiş, ölüm eşdeğeri deliliğe girmiştir. Fassbinder öncülleriyle hesaplaşabilir, veya onların sesi olabilir ya da ikisi aynı anda olabilir. Çağdaşlarıyla olduğu gibi.”]

Yer: Aksanat, Beyoğlu – Tarih: 15 Kasım 2011 (Notlar: Mehmet İbiş)

PANİK ÜZERİNE EDEBİ-DİNAMİK-BİLİŞSEL

Panik atağı için kısa, özlü bir Türkçe terim: Koşkoş! Hasta keşfi. Bir başka panik hastasının panik atak benzetmesi: Volkanik Atak.

Ürkü, topluluğu veya bireyi saran korku olarak doğru izlek. Atak ise o denli değil. Saran, yayılan, etkisi ve baskısı altına alan. Gerilime ve gerilim filmine uygun. İçimde panik terimine karşı mesafeliyim. Sakin ve derinden korku olabilir ve daha iyi olurmuş gibi geliyor. Tüyleri diken diken olmak ürküye ait gibi. Ürkünç, ürkmek bu yönde yol gösteriyor. Paniksiz ya da sadece içsel panikle ürkü yaşanabilir. Nasıl olduysa ürkü sadece çağdaş Türkçecilerin ve kırsal halkın gündeminde kalmış, kitlelerin ilgisini çekmemiş. Eski Yunanmışız gibi bize Panik çok yakın gelmiş, benim benimsemeyişim önemsiz..

Panik kendini dinlemeyle ilintiliymiş. Kendini dinleme ise kendini bilmeme ve kendine güvenmeme ile. Yoksa özgüvenin sonsuz olması beklenmez. Zannımca yapısı panikli bir sevdiğim bilmeden doğum anını anımsıyordu. Onun doğumunda vakum kullanılmış ve bir iki kez kopuntu olmuş. Ani seslerden olağandışı ölçüde ürküyordu. Yorumum, o vakum sesine ve benzerlerine tepki vermeyi hala sürdürüyor.

Boğaz Köprüsü’nün halatı kopar mı diye sormak gibi. Hasarsız ve sağlam raporuna rağmen depremde kendi binası da hasar görür, yıkılır mı şüphesiyle içeride nah oturmak gibi. “Yıldırım düşse sen tutar mısın baba?” diye soran küçük reklam çocuğu gibi. İpin ucu derken, ip/halat boştayken bela demektir: Korkanın sorusu ip ise, ucu bağlı olmalı, bir şeye/yere ilgilenmelidir. Açıkta kalırsa ipin ucunu birisi kapıverir. Kapılmadı diyelim, belirsiz uç, yanıtlanmamış soru büyük yük. Açıkta kalan soru hem genel huzursuzluk yayar, hem beklenmedik, istenmedik şekilde yanıtlanabilir. Kötü olasılık yanıtlarından kaçınma soru sahibini kurtarmış olmaz.

O postacıyı kasapla karıştırıyor. Sanki mektup teslim edilir edilmez adresinde boğazlanacak.

Kalabalığa gelemiyor: Araf, mahşer çağrışımı. Ölüme de uzanabilir ucu, Yunan Agorası’na da. Yani seks günahları ve ilintili korkulara da. Uygunsuz yerde görülme, basılma, performans ayrıştırılmalı. En azından mahşer kalabalığı = kalabalık mahşeri denklemine oturuyor olabilir. Öldük de hesaba mı çekileceğiz? Yoksa bu kalabalık savaş filleri gibi beni ezip çiğneyip geçecek mi?

Bir yandan, durduğu yerde duramayış, panik olmayan pek çok insanla ortak noktası. Bir korku var, onu kendi söylemiyor, korku görünüyor. Hazır bir şeye öfkelenmişken (yani korkmuyorken) başına iş alır, elinden kaza çıkar diye de kendini tutuyor. Sonunu ucunu görememe, bazı acı istenmedik sonuçları göze alamama da bir korku. Veya hatta kavgaya karıştı diye sokaktan/camiden dönüşte annesi kulağını çekebilir?

Yetişirkenki “ayıp”ın ucu cıs’a, oradan güvensiz korkuya uzanmış. Panik hastalığı, hızlı yayılan bir dedikodu gibi. Bir ucu toplumsal. Kendini tabansız bulan da tepki veren çocuğunu desteklese iyi sonuç alacak. Zor olabilir, yavaş olabilir. Başka şey kar etmiyorsa, içindeki çocuğu yeniden büyütme, eğitme, şekillendirmeye iğneyle-kuyu-kazmalara girişmesi zorunlu.

Karşısındakileri kıramayışları için, “Kıramadığım insan da ben insan değil miyim?” sorulacak. Bazısına ceza kesmeye, zor görev vermeye korkmasın. Kendi cezalarını ödemeler onu öldürmeyecek, diriltecek, cesaret yolu açılacak. Sosyal üstüne gitme görevi.

Kaçaklar da sonuçta herkes kadar cesaretlidir. Kaçma, yakalanma riskini alma, er geç ödevleriyle baş başa kalma.. Bazı kalıplar aileden ve kendi çocukluğundan, çocuksuluğundan gelmeymiş. Sırf siren veya polis düdüğünü duydu diye suçsuz yere polisten kaçan biri gibi. Tavşan Yürekli Rişar durumu.

Köşeye doğru düzgün sıkışsa da, kaplanlaşan kedi olsa..

Terleme bile kriz dürtücü onda. Ter varsa, çarpıntı varsa, vardır illa bir şey. Düşmanı davetiyeyle çağırmak gibi. Öte yandan basitçe konuşma bile gerek paniği, gerek iç düzenini düzeltiyormuş. Dikkat çelme, yanıltma olarak konuşma? Her türlü iri ufak düşmana her türlü iri ufak destekçiyi çağırma. Geniş cepheci, hepimiz kardeş olalımcı, kopamayan ayrılamayan olarak panikli.

Terapist de acaba boş boş ve gıcık gıcık konuşmayı kesse mi? Çok ileri gitmiyor mu? Kusturmaz mı böyle? Bir sayrının özgün katkısı hastalığını “mangal kömürü külü” olarak betimleyişi. Bakarsın bom boz, soğuk duruyor. Bir üflersin yangın gibi alev alıyor. Fazla korkuşu ve erkenden kurtuldum hayalciliği. Bir öteki de içindeki kıllı canavar içbenden kaçıyor. Hatırlı tanıdık olarak terapistini haklı ve talepkar King Kong’u yatıştırmaya çağırıyor. Hastanın kaçamakları rüşvetle iş görmeye benziyor. İlaçlar da düzelip gelişmeye değil, borcu borçla kapamaya harcanabilir. Atak anında karakolda dayakla itiraf saati. Peşindeki belirsiz sakinlemede mahkemede yalan söyleme hali. İçerisinden kaçış yok, illa düzel de düzel, güçlen de güçlen diyen bir bünye var. Her şeyle korkutacak, zira beyin-bilinç kardeş yaşamı taşıma, kendine hizmet, gönlünü hoşlama görevlerini ölme eşeğim ölmelere kurban etti, güvenilirliğini yitirdi. Artık direngezi-beden satılmış beyin yönetimine güvenmiyor, sahibin kendine yaklaşması gerek. Beden anlayacağı dilden tehditler savurmaya başlamış bir kere. Akıllı ol, aklını alırım diyor.

SU ADA

Açık Deniz Aşırı

(Kapalı)
(Yalnız)
(Loşlukça uzanıyor)
(Yolda bir insan yok)
(…deniz kapkaranlık…)

– Adaakıllı –

Canım uykunun hızlısı
Koltuk uykusu,
Kısa battaniyem – göğsümde kitap

..Karacakara – orta Gök ada – alacakıranlık..

Yumurta piramidi dağılıp
j – l – k – b
Rüyalar adalara düşlere eklenir

DEVEDİKENİ

Deve dikeni, öfkeli oturan şehir

Küs değil, yarılış; yedi yıl meydanda

Kabul itilsem bilelim.

Şiddet desen şiddet boşanırsın

Yatma ayrı, kapı kilitler -yüzsüz değil, gel gelene yatmazım

Rezil olmak en şey, saymadım

Saldır, var kullan, köşe ben bağır.

-En hası savunma.

Şiddetsem, güçlü sen -avucumu yalamışım,

Kına açıkla ayrıl dava mı, onaylat

Karanlıktan yiteyim, Demokles cezamız.

Kırmızı çizgi kararış, atama ucuz pahalı sorgusu.

Hizmet ben kör, karı karar ayar

Kerhen taşınmaktan bıktım, zor kırım bozuşmalar

Yap, söz tavır sorumu, çekişme yetkisizliğin..

MEKTUP VE KASIMPAŞA DÜŞÜ

PLATONİK MEKTUP

H, şu anda sana karşı durumum ne lüks! Bunu hak etmiyorum. Artık hareket etmeli ve bu lüksü yitirmeliyim.

Senden uzak durdukça aramızdaki şeyi hem soğuk hem temiz tutmuş oluyorum. Böyle mi oluyor? Bunu ben mi yapıyorum? Yaklaşık öyle. Uzaktan ben sevgi duyunca olasılıkla bunu farkediyorsun. Belki sen de bir şeyler duyuyorsun. Ama sen de hareket ile davranmıyorsun, eylemsizsin. Sende kendimi görüyorum. Sana yaklaşır, sana açılırsam kötülüğümü göreceksin. O zaman da reddedeceksin, belli. Uzağında durduğumda avantajlı oluyorum. Kaybı göze almam gerek; belki de seni kaybetmeliyim.

Yakınındayken içim yumuşuyor, ama tek yönüm bu değil. Başkalarına da istek duyuyorum. Zaten ilk tanıştığımız zamanlardan beri sana bunu savunmaya filan da çalıştım. Yalnız, savunduğum sadece yapımdı, gösterdiğim sadece bir kavramdı. Kendi bütünüm açısından gizlenmeyi, açığa çıkmamayı, açık düşmemeyi, açık konuşmamayı, sözel olmayan mesajları yeğledim. İçimi yumuşattığın, içimi doldurduğun da gerçek. Bunu bilmeye hakkın varmış gibi geliyor; nasıl her şeyi bildikten sonra reddetmeye hakkın varsa.

Ben reddedilmekten hep çok korktum. En sevdiğim kişiler hep beni reddedecekmiş gibi geldi. O yüzden gitgide ikiyüzlü oldum sanırım. Geri çevrilmemek için çoğu ilişkimi, belki hepsini kendim başlatmadım. Adeta kadıncasına bekleyen, baştan çıkaran-çıkarmaya çalışan, sonuçta bekleyen oldum. Beklediğimde açık olmayı, bildiğim yönlerimi göstermeyi, durumun lehime olduğunu anlamamdan sonrasına bıraktım. Gene ikiyüzlülükten, önceki kadınlarıma haksızlık ettim. Gizliden, kaçarlarsa kovalayan, kovalanınca kaçan oldum galiba. Belki sen de istemeyince kovalama, ardından sürüklenme isteği duyacağım.

Aşkta hayran olmayı seviyorum. Hayran olmadığımı pek de sevemiyormuşum gibi gelir. Seni düşününce epey farklı bir hayranlık yaşıyorum. Bunca zamandır bendeki değerin hiç azalmadı. Yalnız bu uzağından bakma nedeniyle mi oldu?

Aslında seninle kendimi yan yana hayal edemiyorum uzağındayken. Sadece yanındayken çok farklı oluyorum. Uzaktayken olanaksız geliyor. Daha önce hiç kendi evinde yaşayan sevgilim olmamıştı. Senin, bildiğim kadarıyla önceden hiçbir ilişkinin olmaması beni korkutuyor. “Yalnızlığa şimdiye dek boşu boşuna mı katlandı? Yakıcı, karşılanması olanaksız istekleri vardır mutlaka. Hatta kendi bunu bildiğinden gönlünün çektiklerini uzak durarak ateşinden korumuştur,” diye düşünüyorum. “Şimdiye dek tek yaşadı, ama belki de içinde ERİME isteği vardır, sınırları kaldırma isteği vardır.” Direttiğinin dışında hiçbir şeye katlanamazmışsın, o yüzden oruçtaymışsın gibime geliyor. Bütün bunların hepsi ürkeklikten, güvensizlikten gelebilir mi? Binde bir olasılık, daha da az.

Senin hakkında taşacağım zamanı beklediğimi fark ediyorum. Bir tür kendi kendini doldurma süreci. Aklıma sen geliyorsun, düşünüyor, hayalime uydurmaya çalışıyordum ama net hiçbir şey yapmıyordum. Hayal içimde büyüyecekse daha büyüsün, kendini bana kanıtlasın diye. Hayalin gelip geçici bir şey değilmiş. Şimdi kendini bana yazdırmasından anlıyorum bunu. Bundan adım kadar eminim. Beni çaresizlikle doldurmayan şeyleri kağıtla paylaşmıyorum.

Bunları, bilesin, sana mektup gibi yazıyorum, ama kendi içime bakarak. Çoğu durumumda olduğu gibi bunda da ikili bir şey yaşıyorum. Hani sorsalar “Kararsızlık-ikirciklilik benim kişiliğimdir,” diyeceğim. Yazdıklarımı senin okuma olasılığın, belki böyle bir plan, bu da hoş bir duygu. Biraz ince, biraz ezici, burkucu.

Sevgilim demek isterdim sana -hiç de dememek. Konulan her adın, yapılan her tanımlamanın bozucu bir yanı var. Ama bozulacaksa ne yapabilirim? Bu halimle hoş olsam hiçbir şey yapar mıyım, hiçbir şey yazar mıyım?

Sen güzel bir duygusun, ama belki yakıcı bir gerçek olacaksın. Senin benzer duyguları başkalarına yaşatmış olma olasılığın da biraz yakıcı. Seni en çok V’den kıskandım. Kıskançlıkta hak olmaz, böyle bir kıskançlığı açıklamaya hakkım var mı bilmiyorum. Kıskanma da neyi gösteriyor?

Bunlar sana kendimi yok ettirmekse -ya da tersi seni bana, yani amaç buysa ne olacak? Sevilmeye, olduğu gibi kabul edilmeye katlanamıyor da reddedilmeye (istenmemeye) mi çalışıyorum? Bu belli mi? Yazılarım sana ulaşsa ne olacak? Hatta sadece yazmış olmamdan sonra ne olacak? Yani neyi değiştirmekteyim şimdi? (17 Nisan 1995, Pazar 15:30)

KASIMPAŞA DÜŞÜ

Kasımpaşa’daki evimizdeyiz. Ev dayalı döşeli. Serhat olasılıkla N ile, ben Ç ileyiz. Kuzeydeki oda gene benim, ama sonra anlaşılıyor ki güneydeki oda kapalı/kilitli. Belki dışarıdan gelerek iki çift odalarımıza kapanıyoruz. Biz Ç ile hemen sevişmeye başlıyoruz. Sevişmenin sonlarında onu yataktan zemine sürüklüyorum. Aslında yatağı çok da anımsamıyorum. Gürül gürül boşalıyorum, neredeyse içine boşaldığım halde belim dışına sırtına kadar taşıyor. Hemen telaşlanır gibi, sırtından boynuna akmasın diye elimle belimi geri sıvazlayarak temizliyorum. Sonra bu bolluğu Ç’ye gösteriyorum. Burası iyi ama belimden dolayı bir kirlilik, suçluluk da duymaktayım. İkimiz de belin duvar kenarına kadar sıçradığını fark ediyoruz. Bu görünen dağılan belden güçlükle hoşnutmuşum gibi yapıyorum ama hoşuma gitmiyor. Zaten sevişirken konuşmadık ve belki zamanından önce gelmişim.

Ç’yi odada, zeminde bırakıp dışarı çıkıyorum. Serhatların bazı eşyaları salonda, Serhat’ın odası kapalı, herhalde içinde depo malları var. Evi devralanların malları diye aklımdan geçiriyorum. Kapalılık beni çok da şaşırtmıyor. Duş almam gerektiğini düşünüyorum. Duşa girecekken Ç’nin kardeşi M’nin dipten, merdivenlerden yavaş yavaş yukarı geldiğini duyuyorum. Sakin geliyor, ve gelişini beklemediğim halde şaşırmıyorum. Hemen duş için odaya giriyorum. Bu odanın Serhatların konakladığı oda olduğunu anlıyorum. Sanki duş almak için onların eşyalarını biraz kenara toplamam yeterli. Galiba odada Serhat yok, sadece N var ve N bana ne yapacağımı gösteriyor. Duş alıp almadığımı bilmiyorum. Bu oda Kasımpaşa’daki evimizin deposuna denk geliyor, onun yerleşiminde. Düşte gerçekten bir oda büyüklüğünde. Aslında duşun hemen yandaki ufak bölmede olduğunu odaya girince anlıyorum. O oda da duş almaya uygunmuş. Yanlış odaya gelmek sorun olmuyor.

M’nin eve geldiğini biliyorum, ama onunla karşılaşmadan evden dışarı yalnız çıkıyorum. Yüzünü görmediğim halde M’nin üzgün, üzgüne yakın olduğundan eminim. Ayrıca Ç’nin yanına gelmesi iyi diye düşünüyorum, benim yokluğumda onunla ilgilenir.

Dışarı sanki bir şey için, bir şeyler almaya çıktım, ama ne olduğu, ne yaptığım belli değil. Galiba bazı dükkanları dolaştım ve ekmek aradım. Dönüşte sanki devreye babamlar giriyor. Ya onlarla eve döneceğim, ya da onlarla beraber minibüsle bir yere gideceğiz. Sanki şehir içi bir dereciğin üstündeki köprüden geçiyoruz. Evden fazlaca uzaklaşmışım diye düşünüyorum.

Sonunda eve değil minibüse geliyoruz, yüzünü gördüğümü anımsamasam da babamla olduğumu biliyorum. Elimde ekmek olabilir. Minibüsümüz bej bir Peugeot galiba. Evle ilgili bir şey anımsıyorum. Ne olacak bu ekmek, yemek işi diye düşünür veya konuşurken ben “Evde nasıl olsa yaptığım yemek var, her şey hazır ve yolunda,” diye içimden geçiriyorum. Düşümdeki bu yemek dün gündüz yaptığım patates yemeği. Hazırda o yemeğin olması beni çok rahatlatıyor, sanki bir şeyden kurtarıyor.

Minibüsümüzün yanına geldiğimde, yola çıkmadan önce bir onarıldığını, içinde bir usta veya çırağın bulunduğunu görüyoruz. Ben çırağa bir şeyler hatırlatmak zorundayım: İki tarafın tekerlerini mi, koltuklarını mı, galiba teker dişlilerini ayırmasını isteyeceğim. Bağırdımsa da ona sesimi duyuramıyorum. Duyurmak için minibüsün içine çırağın yanına kadar gidiyorum.. Tam derdimi söyleyecekken “işini bitirdiğini” söylüyor. Yanına geldiğimde zeminin kapağını kapattı. “Teker dişlileri ayrılacaktı.” diyorum, karşı çıkmıyor. “Sonra yaparız, önemli değil,” gibilerden mimikler yapıyor. Sonunda ertelenebileceğine ben de kendi içimde ikna oluyorum.

Şöyle bir minibüsün içine göz gezdiriyorum, herkes içinde galiba. Babam, annem, galiba kız kardeşim, emin değilim ama belki Serhat. Sağda ön oturaklardan birinde Ç ve M. Sakinler, birbiriyle söyleşiyorlar, belki biraz üzgünler. Yolculuğa hazırlar. İçimde bir huzursuzluk var. Bu huzursuzluk bekleyebilir ve ben onu bekleteceğim. Ç ile M’nin hallerinde bir suçlayıcılık yok, ben suçluluk duygusundan tam uzaklaşamıyorum. (07 Eylül 1997)

BORDERLİNE KİŞİLİK NOTLARI

BORDERLİNE/SINIR KİŞİLİK ÖRGÜTLENMESİ

Güçsüz ego:

  1. Projeksiyon (Yansıtma)
  2. Yansıtmalı özdeşim
  3. İnkar
  4. Bölme (Yarılma, splitting)

Nerede kontrol varsa orada yansıtmalı özdeşim, nerede yansıtmalı özdeşim varsa orada kontrol vardır. Kontrol; “O adam kötü olduğundan, kendimi korumak için kontrol zorunlu,” diye hisseder. Kendilik (self) sınırları, kendilik elementleridir kontrol edilen ve yansıtmalı özdeşleşilen.

Borderline hastaların çoğu çoğunlukla nerede olduğunu bulamaz. Güçsüz bir kendilik tasarımı güçlü bir kendilik tasarımıyla iç içedir. Büyük bir grupta borderline birey/hasta fazlaysa grup parçalanır, dağılır.

İki şekilde nesne ilişkisi var: Sen – O; O – Öteki

Hasta kendini sizin parçanız haline sokar. “Onlar” dediği zaman belki sadece “kötü anne” tasarımının tanımını yapıyordur.

Borderline hastalar gece yarısı terapistine telefon eder. Ergen hasta da gece yarısı telefon eder. “Senin için üzüntülüyüm, sana bir şey olmasını istemiyorum.” Ergenle terapist arasında bir bağımlılık gerekli. O zaman onunla yol alma şansınız artıyor. Borderline hastalarla ise devamlılık zor. Devamlılık (nesne sürekliliği) katlanma eşiği ve bunaltıya dayanma gücü istiyor. Tabii, sevdiği kişi tarafından yutulma korkusu ile birlikte gider.

Sınır kişilik bireyleri savunma düzenekleri yetmediğinde terapiye başvururlar. Terapiye başvurma oranları yüksektir. Daral durumunda yaşıyorlar.

Sıkıntı >>> Agresyon (saldırganlık) [Benlik duygusu yok, amacı yok]

Sıkıntı: Enerjilerini nesneye yatıramıyor (katekte edemiyor). Hazzı, doyumu erteleyemiyor, amaç değişikliği. Ego güçsüz olduğundan bekleyemiyor.

Birbirinden farklı olmayı “terk” gibi hissediyor. Ufak sapmalar, terk anlamına geliyor. Manipülatif şekilde “Kötüyüm, o zaman ayrılamazsın”, “Kötüledim = İyi hissetmiyorum” = Terapist kontrolü (işinin başına gel).

Başlarda her türlü yorumu almaya açıklardır, iyi gidiyor sanırsın. İkinci düzeye düşünce (gerileme döneminde) eyleme vurmayı önlemelidir.

Borderline = Histeroid Histrionik

Borderline = En üst düzey distimi

İlkel idealleştirme; haset ve öfkeyi örtmek için. İmpulsün özne tarafından yaşanılan agresyonu da nesneye (ilişki kişisine) yansıtılır. Schreber vakasında yargıç, agresyonu bastıramıyor, hissediyor, nesneye de paylaştırıyor. İkinci aşama korku. Yansıttığından korku. Üçüncü aşama kontrol. Agresyon ve agresyonundan korku arasında kalışı karşı tarafta (ilişki kişisinde) karşı agresyon yaratır. (Hatta böylece gerçekliği yaratır da.)

İçe yansıtma Klein’da var: Yansıtmalı özdeşim (projektif identifikasyon). Nesneye ilişkin sahte bir empati geliştirir. “Niye kızdığını anlıyorum.”

İnkar (denial): Çatışmanın bir kutbu ihmal edilir. Bir kutup aktiveyse diğer kutup ilgi dışındadır. Örneğin, bir gün önce dövmüştür; ertesi gün onarma çabasına girmez.

Borderline hastalar kolayca psikoza girer, çıkar. Dürtü kontrolü sağlanamıyorsa analitik çalışmadan etkileşim terapisine, etkileşim grubuna alınabilir. Analitik yönelimli terapi: Haftada 3 kere birer saatlik analitik yönelimli terapi artı uğraşı, müzik sağaltımı. Ağır sınır hasta yalnızca terapiyle sağaltılamayıp psikolog ve sosyal hizmet uzmanı gereksinebilir. Gruba da katılır ve en az bir yıl sürdürülür. Dışarıda iş-meslek desteği, sağaltımın modu ise eğitici öğretici olmalı veya olabilir.

Borderline hasta tedavisinde Kernberg’in tekniği yapılandırılmış bir başlangıç görüşmesi, kısa bir psikanaliz seansı ile başlar. Kritik başlangıç soruları: Kendinizi tanıtır mısınız? İlişkileriniz nasıl? Yaşantınızı anlatır mısnız? Önemli kişilerinizi anlatın. (Ana, çocuk, sevgili gibi). Başta tablo anlaşılmaya çabalanır. Çelişik ifadeler sökün edebilir. Analitik malzeme kullanılır. Çağrışım yaptırılır. Açıklaştırma (clarification), yüzleştirme (confrontation), yorumlama (interpretation) temel analitik çalışma teknikleridir. Bunlarla ilkel savunma düzenekleri (yansıtmalı özdeşim gibi) hem uyarılır hem ortaya çıkarılır.

Nöroz: “Öteki (sen) beni anlamadı(n).”

Borderline: “Bana saldırgan davranıyorsun, yargılıyorsun.”

Kernberg yönteminde bilinçdışının etkinliğini ölçmek görmek için hemen yoruma geçiliyor. Yapay olarak stres ortamı yaratılıyor. Nörotik olgu ilişki kurmayı sürdürür, borderline burada kaygıya girer.

Açıklaştırma ve yüzleştirme bilinçli materyal üzerinden yürütülür. Yorumlama ise bilinçdışı etkinliğe yöneliktir ve bir yapı kuramı gerektirir, bir dayanağının olması gerekir.

  1. Kronik, yaygın, bağlı olmayan, yüzer bunaltı.
  2. Polisemptomatik nöroz (örneğin multipl fobiler ve saplantı zorlantı bozukluğu) Egosentrik nitelik kazanıyor. Aşırı anlam yüklüyor.
  3. Garip ve çok biçimli konversiyon (Freud’un ilk histeri vakaları). Disosiyatif, paranoid eğilim.
  4. Polimorf sapık cinsel eğilimler.
  5. Dürtü denetim bozukluğu (madde, alkol bağımlılığı).
  6. Düşük düzeydeki kişilik bozuklukları (Antisosyal kişilik, Sanki kişiliği gibi)

ASIL TANI:

  1. Kimlik ayrışması (identity diffusion).
  2. Özgül olmayan ilkel savunma düzenekleri.
  3. Özgül olmayan ego zayıflığı belirtileri.
  4. Üstben (süperego) örgütlenmesi zayıflığı.

Kimlik difüzyonunu saptamak kolay. 30-35 yaşı geçtiyse zaten kendisi de farkında olur. Kimim, neyim soruları. Mesela ben şeytanım diyen tecavüzcü, öte yandan sevdiğine inanmakta. Sadomazohist ilişki içinde. Ağır çökkünlük. Evden çıkmıyor. Sınıf arkadaşı ilgileniyor. 8-10 yıl düzenli hayat sürüyor. Distimik-mutsuz oluyor. Cinsel ilişki yok. Yardımsever. Kadın ilişkiyi sonlandırıyor. Nasıl olur da reddedilirim? Birdenbire seçimsiz cinsel ilişkiler dönemi. Yalnız kalınca iki sokak kadınını götürüyor, birinci yatıyor, ikincisiyle de yatmak üzereyken durakalıyor veya direnişle karşılaşıyor. Kapılarını içeriden kilitliyor. Mesleki ideali yok. İstifa edebilirim diyor. Sanki kişiliğine benziyor. Kendine zarar verme eğiliminde (otodestrüktif). Kendilik duygusu silik, her zaman net değil. Genellikle bir süre, tanı koymadan izlenir. İlk üç seansta sık görülür. Kendini farklı insanlar gibi sunmaktadır. Kimlik çözülmesi. Erkeklerden nefret ederim diyor bir yerde. [Analistlerin çoğu DSM sistemine karşıdır.] İdealler, amaçlar, doğruları araştırılır. Bilinçteki özelliklerin kütlesi araştırılır. Ego kimliği, bütünsel insan varlığı. Borderline’ı bütün olarak görmek olanaksız. Manipülatif self, gerçek self ayrışması, Sanki kişiliği özelliklerine yol açar.

Neyin bastırılacağının ölçüsü bir tür manometre. Gerçeklikle ilişkide hangi şemaların kullanılacağı.

  1. Nöroz ve normallerde bastırma savunma düzeneği ve yardımcıları temeldir. (Rasyonalizasyon = akılcılaştırma, entellektüelizasyon, reaksiyon formasyon = tepki oluşturma, sublimasyon = yüceltme)
  2. Yarılma (splitting) Yardımcıları: İlkel idealizasyon, yansıtmalı özdeşim, inkar, tümgüçlülük (omnipotens), değersizleştirme (devalüasyon).

Yarılmanın dört anlamı var:

  1. Gunderson Mahler’in raproşman krizi sırasında kullandı. Kernberg’e göre 2 anlamı var bunun. Katekte edilmiş iki farklı dürtünün hızla geçişi. (Libidinal ve agresif dürtülerin). Gerçek nesneyi kısmi nesne olarak alıyor. Zengin gibi görünen affekt oynaklığı. Nüansları yaşayamıyorlar. Kolaylıkla yarılma başlıyor. Başlangıçta bilişsel yetersizlik olabilir. İyi ve kötü anaları bir araya getiremiyor. Sonraları etkin savunma düzenekleri oluşur. Çocuk hızla çok sever, veya öfke krizine girer.
  2. Dünyanın ak ve karaya bölünmesi.
  3. Hızlı yaşam stili değişiklikleri. Dürtü denetim zorluğu.
  4. Bir çatışmanın bazen bir tarafını, bazen ötekini yaşar, ikisini bilinçli ve bir arada yaşamaz.

Doğuştan agresyonları fazladır. Savaşmak için bu düzenekleri kullanırlar.

Bir bunaltı (kaygı) yaşamazlar, daha çok sıkıntı (angoisse) yaşarlar.

Kernberg fenomenoljiye pek girmez. Sıkıntı >>> Agresyon >>> Haset ve düşkırıklığını gösterir. Çok şey arzuluyor. Müthiş bir açlık var. Düşkırıklığı kaçınılmaz. O agresyona, o da sıkıntıya yol verir.

ŞAMANİZM – Dr. Ali BABAOĞLU

Şamanizm Semineri:

Şamanlığın dağılım alanı:

  1. Orta Asya, Sibirya halkları
  2. Maya-İnka uygarlığı (Karayipler, Haiti dahil)

Şaman büyücü değildir. Şamanlık bilgileri öğretilemez. Şaman doğulur. Şaman olacak çocuk doğumunda ya da ilk yaşlarında belli olur [Olacak oğlak bokundan belli olur.] Örneğin şaman geri zekalıdır, kafadan sakattır. Ya aptal doğmuştur, ya ya da en geç ilk gençlikte attan, ağaçtan düşmüştür, aptallaşmıştır. İleri zekalı az sayıda şaman vardır. Bunlar görüp öğrenmişlerdir. Şaman toplumca kabul edilmeyen biridir. Halk onu adamdan saymaz. İkinci üçüncü sınıf kalırlar. Kendi başına ekmeğini kazanamaz. Onlar daha çok şaman olmamak için direniyorlar [gönülsüz mesih]. Şamanlık normal toplumdan ve toplum işleyişinden yalıtılmayı gerektiriyor. Gündelik karına bakan bireyler olamazlar. Bazen korkup kaçıyorlar. Olağan biçimde evlenmesi olanaklı değil. Yeni yetme gençlerin cinsel eğitim nesneleri durumundalar [fıçı nöbeti].

Şaman ekstaz (aşkınlık, vecd) içindeyken değerlidir. Toplumun en alt katından seçiliyorlar. Kadın da olabilir, şamanlıkta cinsiyet kısıtı yok. Şamanlığın evrensel belirleyeni bir kişilik, veya ruhsal krizdir. Bu krizden bazıları şaman olarak evrilir, ortaya çıkar. Şaman ayrıca tarımcı veya avcı, ilkel veya gelişmiş, doğulu veya batılı her toplumda ortaya çıkabilen rasgele-endemik ve denetlenemez bir olgudur.

Şamanlık teknikleri her yerde aynıdır. Şaman gökyüzüne çıkar, yer altına iner. Şaman bunu normal olarak doğalında yapar. Ağaca çıkar ya da kayaya çıkar. Ağaçta çentikler açar. 7 çentik, en fazla 9 çentik. Bunlar göğün katlarını simgeler. Evren bir ağaç biçiminde tasarlanır. Yeraltı ile gökyüzünü birleştiren YAŞAM AĞACI biçiminde. Ölüm yaşam ağacının içinde uçmağa gitmektir. Şamanlıkta aslen ölüm yoktur. Animist yani “her şey canlıdır” anlayışında bir dindir. Türk mezar taşlarında şimdi bile bu yaşam ağacı simgesi kullanılmaktadır. Gömülen kişi ağacın köküne verilir. En iyisi başına ağaç dikmektir. Ya da mezar taşına ağaç resimlenir. Ev yapısında da ağaç simgesi vardır: Orta direk. Orta direk evin kutsallığını gösterir. Marmara güneybatısında böyle kutsal bilinen ağaçlardan vardır: Huş ağacı, kayın ağacı. [Çadırın da biçimi ağaçla ilintilidir, çatmakla ilgilidir, çatır.]

Şamanın davulu vardır. O davul toplumun ortak nesnesidir. Davul sesiyle aşkınlık başlar. Çoğunlukla davula eliyle rasgele vurur, ritmik değil, öyle bir kural yok. Şaman davulunu özelleşmiş kişiler yapar; bunlar yarı kutsaldır. Şaman davulunun üzerinde resimler vardır. Davulu yapan, bu resimleri belli parmaklarla yapar. Yani şaman davulu toplum tarafından hazırlanmaktadır. [Burada sanatçıya da atıf var. Sanatçı ancak toplumun izin verdiği açılımları sergileyebilir. İzinli sözcükleri ve cümleleri söylemek, izinli sanatsal veya teknolojik ilerlemeleri kaydetmek, izinle ilerlemek. İzin kurumuyla gereksinim kurumu birbirini tamamlıyor.]

Ruhban sınıfının toplumun en alt katmanında bulunması başka kültürlerde yok. Acaba göçebe kültürüne mi özgü? Yahudilerde hahamlar aşkınlığa giriyorlar, başkasına da aşkınlık verebiliyorlar; bunlarınki eğitimle oluyor. Keltlerdeki Druidler bayağı botanik biliyorlar. Druid reçeteleri gerçekten işe yarayan farmakopeler. Şamanlarda böyle değil. Ortamın en aptalı, şaman yapılıp toplumun hizmetine veriliyor. Şaman aracılığıyla kutsallığa ulaşan halk kutsallığın oluşumunu izleyen tanıklar gibidir.

Gökyüzüne çıkışı sahnelemek için İnka-Mayalar yapay yollar kullanıyorlar. Varsanı yaratıcı (halüsinojen) mantarlar gibi. Bilgili şamanlar kuş gibi simgeler yapıyorlar, aşkınlık töreninde bunun üstüne biniyorlar. Bölgenin iri bir kuşu olan turna (toru kuşu) bu bakımdan saygı görür. Gökyüzüne doğru çıkarken yaşantıladıkları öyküler halk tarafından bilinmekte. Diğerleri de aynı gökyüzüne çıkmış, gezmiş gibi oluyor.

Göçebe toplumların tarımcılardan farkları var. Üretim aracının sabit/yerleşik olması yüzünden tarımcı toplum fazla hareket edemiyor. Taarruza açık oluyorlar. Ayrıca ürün doğrudan doğruya değerlendirilebiliyor. Oysa hayvan ürünleri nadiren doğrudan değerlendirilir, mutlaka işlenmesi gerekir. Hayvan ürünleri beslenmeyi ancak kısmen karşılayabilir. Hayvancılığın kuralı ilk olarak hayvan evcilleştirmek. İkinci olarak besi yerlerini (otlakları) izlemek; yaz ve kış mevsiminde iki nokta arasında yer değiştirmektir. Bu durumda bir kışlak geliştirmek zorundalar. Kışlak artık değerin katılacağı ve kullanılacağı yerdir de. Bunun 40-50 bin yıllık bir düzen olduğu düşünülüyor. Örgütlenme açısından hızlı bir atlama yapmışlardır. Erken kent oluşumunu barındırır. Kent (örneğin Uluşkent, Taşkent) örgütlenmesi göçebelerde tarımcılardan öncedir.

Hayvancı-göçebe topluluklar dikey değil yatay örgütlenme getiriyor. Üst-alt değil işlevlere göre halkasal bir eşdeğerlik. Şamanizm buna uygun. Toplumun işine yaramayacak kişi merkeze alınıyor. Toplumun eşduyum kaynağı oluyor. Şaman toplumun isteklerine gereklerine en uygun biçimde hissetmeyi gerçekleştiriyor. Şaman emir getirmiyor, rastgele sesler söylüyor. Bu sesler kabile tarafından yorumlanıyor. Yani yanıtlar gizil olarak kafalarda (sende) hazır. Bu biraz da medya-politikacı ilişkilerine benziyor. Şamana suçlama olamaz, onun politikacı gibi dokunulmazlığı var. Yoksa büyü bozulur.

Türk toplumu aptalları ödüllendiren bir toplum. Amerikan toplumu da böyle. Westpoint savaş okulu 100 yıldır zeka testi uyguluyor. Oradaki grubun en aptalı, en gerisi liderliğe yükseltiliyor. Hastalıklı ilişkiler kuran kişi ödüllendiriliyor. Dışa açık, dıştan etkilenen bir düzen. Merkezdeki şamanın veya şaman eşdeğerinin çevresinde toplum güçleri dengeyi sağlıyor. Belki şaman grubunun ne istediğini bilmeye ve zamanla buna hakim olmaya başlıyor.

Türk toplum örgütlenmesinde asalet yoktu; sadece iki sülale kutsaldı, bunlardan birisi Açina (Asena) sülalesidir. Açina sülalesinin bireylerinin kanı yere akıtılamaz. Ortadan kaldırılacaklarında boğularak öldürülürler. Fatih Uzun Hasan’ı saygıyla boğdurtur. Açina kökenli olmayan devletler Gazneliler, Akhunlar, Karahanlılardır. Selçuklular bunları hiç takmamıştır. Cengiz Han da Moğol’dur, Açina değildir [-ki Cengiz (Temuçin) dünyada en fazla akrabası olan tekil bireydir.]

Tasavvufta şaman öğeler yaşamaktadır. Mevlevi törenlerinde şaman aşkınlığı vardır. Postnişin ekvatorda durur. Her dönüş şaman seyahatleridir, gökyüzüne çıkışlardır. Sol el yukarı açık, sağ kulak omza dayalıdır. Sağ el sağa, aşağı açılır. Yukardan alır, aşağı verir. [Zenginden alıp fakire verme gibi.] Bu bir tür uçuş hareketidir. Yedi defa dönüş şaman çentiği gibidir. En sonunda postnişin dönüşe başlar. Alevi dönüşü ise soldan sağa doğrudur ve fıldır fıldır dönüş yok. Yahudi tasavvufu olan Kabala da Hazar Yahudilerinde (Hazar Türkleri) başlamıştır. Rus Yahudilerinin kökeni bunlardır. [Gariptir ki İsrail’de Türkleri hatta Tayyip’i çok severler.] Oralarda şamanlık Yahudilik üstünden gitmektedir. Kabala’da sayı ve harf sembolizmi var. Yot harfi G’yi anlatır ve işaret olarak gammanın tersidir. Yahve yani Tanrıyı ifade eder. Kağıt, üstüne tanrının adı yazılabilen bir nesne olduğundan İslam’da tuvalet kağıdı olarak kullanılamaz. [Hz. Ali’nin askerlerinin, uçlarına Kuran sayfaları takılmış silahları bulunan Muaviye askerlerine doğru düzgün saldıramayıp yenilmesi efsanesi.] Aslında şamanik öğelerden İslam tam ayrışmış değildir. Miraç olayı böyle özellikler göstermektedir. [Konumuz olmasa da Hıristiyanlık, özellikle Katoliklik de ayrışmamıştır.]

Derleyip yazıya alan: Mehmet İbiş

Not: Özellikle köşeli ayraç içleri yorum veya dış katkı içermektedir.

MODERN KARINDEŞEN JACK UNTERWEGER

Ömür özeti (16 ağustos 1950 – 29 haziran 1994) olan uluslararası seri katil, fahişe terminatörü. Hem Avusturya’da hem USA Los Angeles’ta çoğu fahişe olan kurbanlarının sevgilisi katili. Batı Almanya, Çekoslovakya’da da var. Toplamda 12-15 kişiyi öldürmekten zanlı/sorumlu. Yazarlık yeteneği de varmış; yazar, gazeteci, oyun yazarı, garson. Ömür boyu hapse çarptırılmasından 9 saat sonra kendini ası ile öldürmüş (intihar). Kurbanlarına uyguladığı boğma düğümünün aynısını kendine yapmış.

Annesi barmaid ve garson, ama bazı kaynaklar onun seks işçisi olduğunu söylüyor. Babası ise Amerikalı bir askermiş. (İtalya’daki Amerikan üslerinde çalışan bir asker?) Anne tarafından dedesi onu küçüklüğünde çiftlik hayvanı hırsızlığında kullanmış. Pezevenklik, cinsel saldırı, hırsızlık tutuklanmalarıyla suç öyküsü başlamış. Bir Alman kadını kendi sütyeniyle boğmaktan 1976’da ömür boyu hapis cezasına çarptırılmış. İçeride yazdığı Fegefeuer (Araf) başlıklı otobiyografik kitap sonraları hakkındaki bir belgesele temel olmuş. İçerideyken kısa öyküler, şiirler, oyunlar da yazmış. 1985’te Unterweger’in salıverilmesi için yoğun bir kampanya ve lobi etkinliği başlamış. Katkı verenler arasında Nobelli Elfriede Jelinek ve Günter Grass, ayrıca Peter Huemer, Alfred Kolleritsch de var. Cezasının minimumu 15 yılı yattıktan sonra 1990’da Unterweger rehabilitasyon dayanağıyla salıverilmiş. Kitabı o zaman Avusturya’da çok popüler kabul görmüş. Suçlu rehabilitasyonu hakkında TV programlarına katılmış, gazetecilik yaptığı sırada sonradan suçlu bulunacağı cinayetler hakkında haberler yapmış.

Sonraki cinayetleri arasında Karin Eroğlu-Sladky diye de bir isim var, demek ki babası Türk olan bir Avusturya yurttaşı. Hepsini kendi sütyenleriyle boğuyormuş. 1991’de Avrupa ve Amerika’nın fahişeliğe yaklaşım farklarını araştırması için bir dergi tarafından Los Angeles’ta çalışmaya gönderilmiş. LA’de polisten fahişelere erişim desteği bile almış. Kendi cinayetleri de fahişeler ağırlıklı, modern bir Karındeşen Jack o. Ayaküstü bir yargısız infazla annesinin peşinde, annesine olan duygularını onun benzerlerine gösteriyor diyebiliriz. Onun LA’de boy gösterdiği sıralar da üç fahişe hakkın rahmetini boylamış (dövülüp ağaç dallarıyla cinsel saldırıya uğrama peşinden kendi sütyenleriyle boğulma). Annesinin fahişeliğini kanıksamış çocuklar görürüz. Gerçekte ve sanatta. Burada da karılarının ölümüne yas tutan kocalar var, belgeselinde gördüm. Pek çok seri katil gibi onun da sevenleri var. Unterweger’de cani merhametçi ve destekçisi insanlar daha belirgin okunabiliyor. Onun son ana kadar yanından ve halesinden ayrılmamış sevgilisi, Bianca Mrak.

1992’de USA Miami’de sevgilisiyle birlikte kaça kaça yer değiştirirken yakalanmış. Avusturya’ya getirilip biri Prag üçü Los Angeles’takiler olmak üzere 11 cinayetten yargılanmış, suçlu bulunmuş. Çok karizmatik bir tipmiş. Kararı çıkaracak olan jüriyi etkilemek onun hem doğasını sergilemesi, hem sanatını konuşturmasıymış. İki kişiyi yanında sayıyormuş, dört kişinin ona karşı olduğunu anlamış, enerjisini arada kalan iki kişi üstünde yoğunlaştırmaya çalışmış. Yürümemiş. (Avusturya yargısına Avusturya derin devleti karışır mı, karışmış mıdır? Ne saçma bir soruya benziyor..) Ondaki seri katil belirteci olan düğüm imzası hariç hakkında zayıf delil birçok kurbanın yanında üstünde bulunmuş olan kırmızı kaşkol iplikleri. Bir de kurbanların katil zamanlarında her ne hikmetse hep o şehirde bulunması. Bilirkişi onu Narsistik Kişilik Bozukluğu olarak tanılamış. Bu sefer koşullu salıverilmesiz ömür boyu hapis cezası almış. Aslında Amerikan yargısı ölüm cezası içerdiğinden onu USA’da mahkum ettirmek istiyormuş. Başaramamışlar, sadece FBİ tüm gücünü Avusturya adaletinin sonuca ulaşmasına harcamış. Seri katil uzmanları göndermişler.

Mahkumiyet kararından sonra hemen o gece kendini ayak bağları ve eşofman bel bağıyla boğarak öldürmüş. Karar günü temyize başvurduğu için Avusturya yasalarınca mahkumiyet kararı kesinleşmemiş sayılıyor. İntiharı bir tür temize çıkma yarı-eylemi sayılabilir.

Avusturyalı müzisyen Falco’nun ünlü parçası Jeanny bir katil-tecavüzcünün düşüncelerini işliyormuş. Tekli (single) çıktığında Jack Unterweger henüz cezaevindeymiş, parçada ona belirgin referanslar varmış. Bu parçayı zamanında dinleyen gençlerden biriyim, etkilenmemiş birimiz yoktur sanırım. Unterweger’i ilk İnvestigation Discovery programlarından birinde tanıdım. Bu arada bu İD ne ayak? Bütün bir 7 gün 24 saatlik program akışı full suçlar suçlularda dizilebilir miydi yani? Dünya kurulurken öyle mi anlaşmıştık?

KESİK KESİK YAS

Kalk Lali hanım

Kızın öz cana kıydı

Bütün çocuklar şaşkın

İyiliklerin Tuba gölgesi ya

Hatan çöllere kavuştu

Kocan kıvrıldı sessiz

Biz böyle kurduk biz kapanını

Her hırs dağda solurdu

Kuru kız varamadı sevsin

Nuh’un çanağı kaynaşır kuru

Korku şiddet yarışır

Bir ucu içine gömüldü

Büyüğün Apo isli direk karardı

Ortan Orhan şarabın koynu

Beslemen konuğun öksüz

Yırtıl içine hem dışa

Ak kayna çağdan yöre

Özlem akla yürek yuna suya

(22 Ağustos 2011, Ataşehir)

ANABASİS PRAG

ANABASİS ÇELİŞKİSİ 

 Demokratik savaşta, en iyi savaşçıyı isim yazma oylamasıyla ile seçme uğraşında asker-yazar Xenophon’un maceracı askerleri en birinciyi bulamamışlardı. Çünkü herkes, en iyi savaşan olarak kendini birinciye yazmıştı. Orada bir başka sonuç bulunabilmişti: “En iyi savaşan ikinci kişide herkes hemfikirdi.”

İmdi, burada bir olgu var. Bir de yorumlanacak konu. Anabasis çelişkisi şöyle: Xenophon’un askerleri bu seçimi yaptı ve gülüşerek, çocuklar gibi savaşçı macera yolunda ilerlediler. Sadece ikinciyi bulabilmişlerdi.

Bu meselde, aslında ikinci seçilenin “en iyi savaşçı” olduğu, bunun belirsiz değil apaçık olduğu çağdaş zamanın düz kontağı ve yorumlayış biçimidir. oradaki olayda seçimin birincisini bulamamış kabul etmek o toplumun algı ve kabulünü sergiler. 

Şimdiki zaman ve coğrafyada hala asıl demokratız sanıyor ve sayıyoruz. Burada elmalarla armutlar karıştırılmış oluyor. Tüm zamanların en akıllısı, çözücüsü, uygarı biziz; Batıyız, hem de köktenciyiz. Belki özkandırı becerimiz benzersiz. Kibrimiz ve kaybolmuşluğumuz da. Hatta burada ben de kapsayıcı oldum, benim dışımdaki tümleri ve cehaleti mahkum ettim.

On binler savaşıyor, yürüyor, dönüyor. Biz? Özgüvensizlikle çatışıyor, köreliyor, kayboluyor, ufaklanıyoruz. Üçüncü Reich’tan ve Hiroşima’dan beri Anabasis’in gölgesiyiz. Yenikliklerden, utançtan, doymazlıktan evimize kendimize dönmeye çalışıyoruz. Her şeyimizle birlikte çerçevemizi, doğamızı ve iç doğamızı yitirme halinde veya tehlikesindeyiz.

Anabasis diyordum. Demokratik savaş ve ordu diyordum. Öteki adı “Onbinlerin Dönüşü”. Xenophon anlatıyor hala. Daha aşılmadı. İleri demokrasi ve ileri uygarlık dönemimizde. Tarihin sonunda.

Kitabın ilerilerinde bir “İbneler Bölüğü” diyebileceğimiz oluşum belirir. Bazı ibne askerler, bu paralı askerler topluluğunda bir arada savaşmak isterler. Onlara yol yani geçiş verilir. Yoldaşlarının canının yanması veya ölümüne öyle duyarlıdırlar ki, en cengaver grup olur çıkarlar. On binlerin geri dönebilenlerinin canlarının bir kısmını onlara ve kendiliğinden örgütlenmelerine bağlı olduğunu anımsamak gerekir. Mezara kadar minnet değilse en azından Pazara kadar. (26 Haziran 2011 Pazar, İstanbul-Prag)

UÇAKTAN PRAG VE AVROPA

Slovaklar sanki Orta Avrupa’nın Kürtleri. Hep başka yönetimlerde kalmışlar, başka ulusların gölgesinde yaşamışlar. Hep varlarmış, dayanıklılarmış, sabırlı ve inatçı.

Macarlar bölgenin Türk veya Afganları. Hep hırslı, hep aşırı, çalkantılı, çıkıntı bir topluluk. Dilce bile aykırı, özgün. Bol devrim, karşıdevrim, terör, mezalim var. İçsavaş istisna değil, kural.

Avusturyalılar ulusal benliklerini düşmandan çok Tuna ile savaşımlarından edinmişler. Tuna’ya boyun eğdirmek içlerini çok rahatlatmış.

Avrupa’nın turistik hareketlerini sağlık ve bu meyanda kaplıcalar başlatmış. Turist birey başta hayatı ve dünyayı değil iç organ huzurunu arıyormuş. Yineleyecektir, fazla uzaklaşmış olamaz.

***

 “Götiçi uçağımıza hoş geldiniz. Kanatlarımız çırpamıyor, sizdeki cepleri kapattırıyoruz.”

Uçağın kara kutusunun orada gitmek istiyorum. Düşerken anılarımı anlatacağım. Yusuf’tan bir göt yadigar bırakmalıyım.

Uçan uçak büyük olur. Can yelekleriyse büzüktedir.

Bulutlar yanımızda yumuşak geçit yapıyorlar. Biraz isteksiz ve utangaçlar. Aşağıdaki tarlalarda da hareket yok. Ak toplar bize pamuk, biçimli elbise, mini etekler vaat ediyor. Aralarından karayla göbek bağını sürdürüyoruz. Altta yerin varlığını bilmek yetmiyor. Gece uçuşlarında pilot kaptan dahil herkes ana koynunda, hayal diyarında galiba.

Hostesler bize sırıtıyor, birbirine ise diş biliyorlar. Güç bela yürüyen kibarlık düzenini ihlal eden olursa hava savaşı çıkabilir.

Uyku, uyuyayım deyince kaçıyor, hayat yakalayayım deyince üstüme örtülüyor.

Bir sandviçe öğün muamelesi yapmak, insanlaşmada bir aşama, turistlikte ise başlangıç.

Varlık görünüşte korkuya muhtaç. Yokluk korkuyla da cesaretle de eşit ölçüde mümkün. Egoları büzüklerden sıfırlarken yok olmayı mı öğreniyoruz, var olmayı mı denetliyoruz?

Sis şiir esinliyor, bulut ve uçuşun esiniyse şüphe. Kuşkucu korkunun öte ucu umut ve vaat ihtiyacı. Kuşkucu, süte doymamış bir çocuktur. Süt yerine irin içti diye uzun inatlı icra davasına çıkmıştır. Bu bölgede yaşamsever bir kumarbazla karşılaşır. Bakışır ve birbirini anlamadan kayboluşu sürdürürler. İhtiyaca, kıtlığa, bencilliğe gömülmüşlerdir. Kumarbaz  “Süt vanaları açıldı, açılacak,” coşkusunda bir kuşkucudur. Paranoyak, “İrinin ardı kesilecek, taze süt galiba düşman kardeşimi besleyecek-” umudunda bir kumarbaz. Dış görünüşleri pek de farklıymış..

Kıyametin kıyam kalkık duruşuyla ilintisi olabilir. Ayaktayız, geziyoruz, bizi kuzusu olduğumuz yerimiz bulacak, kayboluş bitecek. Belki de kıyamet bir pazar yeridir, agoradır. Agorafobi de kıyamet ürküsü, bütün günahları ve suç ortaklarıyla karşılaşıp yeniden pazarlığa tutuşma korkusudur. Meleklerle, hak sahipleriyle, bilince karşı içimizden yabancı gibi bastıran alacaklılıkla kıyamet bir demokratik arena olsa.. Cennet-cehennem pazarlığa tabi olsa, sessizlerin halı nice olurdu, kaş göz işaretleri ne kadar yeter? Akdenizliler ve bütün zındıklıklarına karşın çingeneler ön safları, iyi yerleri kaparlardı. Kürtler cenneti de devletten beklerdi (devlet bize bokmir). Kuralcı ve içe gömük Kuzeylilerin halini bir düşünün. Kuzeyli için temel sorun ve düzlem şizoidi olabilir. Buz tarlalarında kıyamet agorafobisi nereden aklına gelsin, düzen dışı bir pazarlığa nasıl tutuşsun? (26 Haziran 2011, İstanbul – Prag uçağı)

İKİ ESKİ DÜŞ

12 Ağustos 2001 Pazar

H’yle (ilk eşim Hacer) tanıdığımız yaşlı bir çiftiziyarete gitmişiz. Gittiğimiz kasaba gibi bir yer. Evleri kerpiç gibi. Ahşap ağırlıklı. Daha uyuyor olduklarını biliyoruz. Alt kapıdan girip merdivenleri çıkarken, merdivenlerde çivilerle tutturulmuş tahta, biçimsiz bir parça dikkatimi çekiyor Tekmeyle bunu çıkarıyorum, atılabilecek bir şey ama atmıyorum, yukarıda ayazlığa bırakıyorum.

Kapıyı gıcırdatarak açıyoruz: İçeride beklediğimiz iki kişiydi, onlar ise dört kişiler. Nine-dede yaşlarındalar; yanlarındaki galiba, torunları. Evin sanki tek odası var. Ben arkadan gözlüyorum: Esneyerek herkes uyanmakta, torunlar daha uyur gibiler. Aslında biz şimdi fazlalığız; bana dört kişi odaya sığar, altı kişi sığmaz gibi geliyor.

Nasıl bir düzen olacak bilmiyorum. Biz fazlalık olunca. Acaba gelişimize sevinmediler mi? Bir de yatakları dikkatimi çekiyor. İkisi bir yerde, ikisi bir yerde; yazlık örtülerle yatmışlar. Altlarında minder, döşek ya da kalın bir yatak yok. Sanki sadece bez sermişler. Nasıl rahat edeceğiz, olmayacak şey diye düşünüyorum.

Aynı zamanda ben burada birini daha görecekmişim; bu H’nin tanıdığı değil, önceden tanıyormuşum. Onu arıyorum. Gerçi aynı binada gibi algılıyorum, ama ona bakınmak için gezdiğim bina betonarme. Galiba her katında iki daire var. Belki de doğu ve batıdan yükselen iki girişlik merdivenleri… Batıdakinden üçüncü kata, en yukarıya çıkıyorum. Tanıdığımı bulamıyorum. Bu kez doğudan çıkıyorum; merdivenler erken kesiliyor, adeta kapıya ulaştırmıyor. Tavan arası yükleri gibi şeyler yığılmış, gerçi çiçekleri de var.

Kendimi kandırıyorum; “Yanlış anımsıyorsun, belki de alt kattaydı kadın,” diyorum. Alt katta aramaya karar veriyorum. Alt katta geniş bir koridor göze çarpıyor. Belki bir daire değil, çünkü kapısız. Pek çok ticari yük denk denk duruyor. Seçiyorum ki sakallı orta yaşlı bir adam oyuncak araba -yarış arabası gibi alçak bir aracın içinde, bu koridorda ileri geri sürmekte. Adeta sıkıntıdan zaman geçiriyor. Belli ki burada değil kadın. Soruyorum: “Yaşlı kadını gördün mü?” “O dindar yaşlı kadın mı?” “Evet.” “Çılgın o!”

Nasıl yani? Ben de bir garipliği, uçarılığı olduğunu farketmişim, anımsıyorum. “Hani şu çok müzik dinleyen mi?” “Evet.” Başka bir açığını açıklarcasına “Çok paralı o!”

Bu sırada bir genç, çırak peyda oluyor. O da onaylıyor çok paralı olduğunu. Yakınıyor; “Biz bankaya gidiyoruz; bizimki para değil; faiz vermiyorlar. Ama o gidince 10 milyon olsa hemen alıyorlar, çok faiz veriyorlar,” “Onun daha çok parası oluyor.”

Adam kederle başını sallıyor, çırak ona katılıyor. Adamın yarasına dokunmuş oldum. Bense yalnızca kadının kaçık bir yaşlı olduğunu, çok müzik dinlediğini anımsıyorum. Çekiciydi. Oradan sanki kadını nasıl nerde bulacağımı bilir gibi ayrılmak üzereyim. Sakallı adam masaya çökmüş, başını kolları üstüne devirmiş. Bir bakıyorum, çırak adamcağızı neşelendirmek için uğraşıyor: Kulağının yanına eğilmiş, elinde bir Pınar Un paketi. Belli ki bir reklamın havasını uyandırmaya çalışarak “Pınar- Un!” diye kulağına ünlüyor. Güya adam bu reklamın tınısını alacak, birden canlanacak, iyi olacak. Çırak sanki bunu daha önce de yapmış gibi kendine güvenli.

9 Ocak 1994

Karadeniz Ereğlisi’ndeyiz. Orada asistanmışım. Niyazi bey (N. Uygur) orada şef. Ortada bazı dolaplar dönüyor. Niyazi bey kötülerin arasında ve bir dolap çeviriyor. Burası cerrahi kliniği gibi, şantiye içi bina gibi. Dolap şantiyede dönüyor, inşaatın yapımı için özel bir teknik kullanılıp, özel bir para alınıyor gibi. Göründüğü gibi değil, büyük paralar alıyorlar. Benim canım sıkılıyor, şunu ortaya çıkartsam diyorum.

Nasıl bir bağlamda bilmem, birden, en sonunda Niyazi beyin ölümüne tanık oluyorum. Dolap çevirdiği grup ona oyun oynuyor, cerrahi kliniğinde anlaşılmaz şeklide ölüyor. Sadece ben ve birkaç kişi asıl nedeni biliyoruz. Belki sorumlu hemşire de bilenler arasında. Ali bey (A. Babaoğlu) Niyazi beyle ilgili hoşnutsuz sözler söylüyor: Çevirdiği işlerin kokusu elbet çıkacak gibilerden? Adamın ölümü sanki uyumuş gibi, bir daha uyanamayacak gibi. (Tam nasıl öldüğünü anımsayamıyorum), düş sırasında biliyordum.

Bu ölümün sırrını bilmek de bir tür risk. Biraz daha geç ortaya çıksa diyorum, ama çıktığında oluşacak sansasyonu da görmek istiyorum. En sonunda uykudan uyanmaması cerrahi kliniğini şüphelendiriyor ve orada bulunan ufak bir kız çocuğu uyuyup uyumadığına bakıyor. Çevrenin de onayıyla orada uyumadığını, ölmüş olduğunu, adeta bulguları doktorca sayarak veya kanıtları koruyarak bağlantıyı kuran polis şefi edasıyla söylüyor. Sanki bunu mikrofona söylüyor ve sabah olmasına yakın, ses cerrahi kliniğinin diğer sakinlerine hoparlörle iletiliyor gibime geliyor. Sorumlu hemşire (Ayşe Kara’ya benziyor) ile bundan sonra ne olacak anlamında birbirimize bakışıyoruz. Ondan sonra ölümün tam neden olduğu ortaya çıksın diye otopsi yapılacak, bekleniyor. Kim bilmiyorum ama bir grup yapacak. Otopsi bulgularıyla Niyazi beyin çevirdiği kara işlerin ölümüne neden olduğu ortaya çıkacak diye bekliyorum. Ayşe’yle bakışarak. Nöbetteymişim, olacakların sadece başını görebilirmişim, kısa süre sonra oradan ayrılmam gerekiyor. Sanki sulu bir yalakta-küvette otopsi yapılacak ve şimdiden suyun bulanık kırmızı olacağını, Niyazi beyin vücudunun şişeceğini, belli yerlerinden çizilip kesileceğini biliyorum. Ve ölümün sırrı vücudun içinde bir yerde bulunacak.

Ben gece vakti kliniğin floresan ışıkları yanık durumdayken nöbetteydim. Yavaş yavaş cerrahi kliniğinden ve nöbetten ayrılmam gerekiyor. Sonrasını merak ediyorum. Herkes nasıl karşılayacak acaba? Sanki biz sırrı keşfettiğimiz için ölmüş gibidir. Gerçi anlaştığı mafya öldürmüştür, ama bir şeyleri fark ederek biz de buna neden olmuşuz. Bu takdir edilir diye ümit ediyorum.

Çıkarken şantiye arasından geçiyorum. Sanki büyük vinçimsi makinalar, derin çukurlar, yer üstünde toprak yığınları var. Çevre hep bunlarla dolu. Aralarından ayrılmak üzere yürüyorum, henüz tam sabah olmamış. Cerrahi kliniği yeni günün erken başlayacak rutinlerine tam hazırlanmış, bekliyor. Diğer günler gibi bir gün olacak.

Dışarıda araç trafiği biraz fazla, tıkanarak yavaş ilerliyor. Ben de araçla ilerlerken, arkeolojik kazılar varmış gibime geliyor. Sağ tarafta birçok mermer, Bizans ortodoks heykeller var. Biri sütun şeklinde, altlığın üzerinde bir kanatlı melek heykeli. Uzunluğuna mermer heykeller. Şimdi de arkeoloji kazısıyla günlük trafiğin bir arada olduğu bir yerdeyim (Çemberlitaş-Laleli gibi). Bizans’a mı ait diye soruyorum. Bir boşluk, tekrar heykel öbeği. Bunların Bizans’a ait olduğuna eminim, çünkü yapılışları biraz farklı. Sultanahmet-Laleli’de gördüğüm kahverengi-turuncu parçaları var heykel ve sütunların. Özellikle sütunların yapılışı, beyaz mermer-kahverengi toprak, birbirini izler şekildeler. Artık Bizans olduklarına eminim. Kalabalık trafikten bir toz bulutu oluşmuş durumda. Şimdi kentin başka bir merkezine gelmişim. Yorgunum, tozlu da olsa yeni bir gün başlıyor, kıvançlıyım. Bir gizemin, sorunun çözülmesine yaradım gibime geliyor.

Tanrının Maskeleri – Joseph CAMPBELL

Tanrının Maskeleri’nden serbest alıntılar…

Baba ilk düşmandır ve her düşman, babanın imgesidir. Gerçekten, öldürülen her şey baba olur. (Burada) yalnızca kadir-i mutlak olan babaya, keşişliğe, puritanizme, platonizme, evlenmeyen ruhbana, eşcinselliğe giden yoldayız.

– Rüya senin kafanda mı?

– Ben rüyadayım, o benim kafamda değil. Rüyadayken yatakta olduğunu bilmezsin. Yürüdüğünü bilirsin: rüyadasın. Yataktasın ama bunu bilmezsin.

  • Anneler ne yumurtluyor?
  • İlk anneden önce anne var mıydı?
  • Su nasıl yapıldı, kayalar nasıl?
  • Beni nereden buldunuz? [çocuk bulmak]

– Hanımın gelecek yaz olacak bebeği şimdi nerede?

– Karnında

– Yani onu yemiş mi?

  • Çok yaşlanınca bebek mi olunur?
  • Ölünce tekrar mı büyürüz?

Balık-yılan simgesinin seçilişi: Soğukkanlı ve ilkel bir yaratıktır. Korkutucu deneyim olarak kişisel gelişimin simgesi olabilir.

Edebe aykırı pandomimler yapabilen kutsal soytarılar, soytarılığa giriş törenlerinde ritüel olarak pislik (bok) yerler. Bizim sirklerimizde de palyaço cafcaflı boyalar içindedir, polisin izin verdiği kadarıyla tabuları çiğner ve gençlerin sevgilisidir.

Kadın ile erkek arasındaki küçük fark, kızları hadım edildiğine, erkekleri hadım edileceğine inandırır (4 yaşındayken). Bundan sonra bütün cezalandırılma korkuları üstü kapalı biçimde hadım edilme korkusuyla örtüşürken, kız kendi gövdesinden bir oğul çıkarmadıkça bastırılamayacak bir kıskançlığa kapılır. Erkek cins açısından hep kıskançlık tehlikesi vardır. Kadının ruhsal bir hadım edici, olumsuz nitelemeyle değerlendirilmeye çalışılması çocuğun zihninde cadı veya yamyam büyücüyle birleşir ve dinsel geleneklerdeki manastır ruhunun egemenliği bunun önemli bir izidir. “Dişli vajina” bu bağlamdadır. Örümcek = fallik anne. Örümcek eklembacaklısının korku uyandıran gücüne spiral ağının katkısı olabileceği de eklenmelidir. Tekmeleyen canavar – vajina kızlar – düşmanlar öldüren miti…

Doğada doyurulamayan bir eğilim buluyoruz.

İsis: “Acının kendisi aldatmadır (upadhi), çünkü onun özü aydınlanmanın sıfatı (upadhi) olan esrimedir.”

Armağan alıp vermekten duyduğumuz haz da bu kategoridendir: dışkıya ilgi. Simya da böyledir: Temel madde olan pislik ve çöplüğün saf ve bozulmaz olan altına yükseltilmesi…

Bütün ilkel toplumlarda gövdenin çamur ve boyayla sıvanmasının hem büyüsel korunma hem güzellik olarak düşünüldüğü belirtilmelidir. (çamur-boya-palyaço boyası-dışkı)

Haussman: “Şiirsel idealar vardır diye kendimi kandıramam. Zihin şiirin kaynağı değildir, hatta onun üretimine engel olabilir, ve üretildiğinde onu tanıma konusunda bile zihne güvenilemez.”

Yani sanat bilim gibi mantık ürünü değil, fakat bu kayıtlardan bir kurtuluş ve somut deneyimin yorumudur.

Mitoloji sanatların anası olduğu gibi, birçok mitolojik anneler gibi aynı zamanda kendi doğurduklarının kızıdır. Mitoloji mantıkla anlaşılamaz.

  1. Psikolojik bunalım (kapılma)
  2. ortadaki direk (axis mundi)
  3. oyun ruhu

Oyunda yeni enerji uyandıran ve grubu sakınma değil serbestçe hareket etme yönünde uyaran yani sanatı doğuran yön hemen farkedilecektir.

Hint felsefesinde insanın dünyada uğruna savaştığı amaçlarla bu amaçlardan mutlak kurtuluş hedefi arasında kesin ayrım yapılır. Bu hedefler üçtür:

  1. Sevgi ve zevk (kama)
  2. Güç ve başarı (artha)
  3. Adil düzen ve ahlaksal erdem (dharma)

Kama ilkesini savunan Freud; artha ilkesi Adler ve Nietzsche’nin. Dharma (görev duygusu) doğuştan değildir; gençlikte eğitimle kazandırılacaktır. Eğitimin amacı –doğuda- yerel grubun ana sorunlarıyla ilgili olarak yetişen bireyin duygularını eğiterek ortak deneyim sahibi toplumlar yaratmak olmuştur. Kişi, ölüm ve dirilişin ritüel ve gerçek olarak yaşanmasının etkisi altında kalır, bebek egosu ölür ve toplumsal olarak arzu edilen yetişkin dirilir.

  • Mokşa: kurtulma
  • Bodhi: aydınlanma
  • Nirvana: duygu kanatlarında aşkınlık

Meksika mitolojisinde ise Quetzalcoatl: Tüylü Yılan, Tezcatlipoca: Tüten Ayna iki yılan olurlar. (aynı zamanda kadın-erkek birleşmesi)

Müzik toplumsal düzenin anlamıdır, ruhun uyumu da onu kendi akordunda keşfeder. Bu düşünce Hint müziğinin de Konfüçyus müziğinin de temelidir ve elbette Pitagoras inancının temeli de aynıydı. Müzik duygu selidir (sel miti – tufan) ve sel de sayısal (göksel, aritmetik) düzenin içindedir. [Dolayısıyla temeli cezalandırmaya değil dönüşüme dayanır. Mİ] Yalnızca müzik de değil, bütün sanat –bütün eski çağ ve doğu sanatı- bu mistisizme katılır. (Aynı biçimde) Yunanlılar arasında masallardaki tanrılar kendi başlarına hareket ediyor ve istenç sahibi görünürlerken, daha derinde kutsal yazgı, moira inancı vardır, ve yazgıyla Zeus’un kendisi bile baş edemez. Kitab-ı Mukaddes’te de tanrı şaşırır ya da şaşırmış görünür, kendi yarattığından pişman olur, yeni kararlar alır –yani bir anlamda yarattıklarıyla diyaloğa yani ilişkiye girer- oysa bize onun ezeli ve ebedi, her yerde hazır ve nazır, sonsuz bilgi sahibi, kadir-i mutlak olduğu öğretilir.

Sorun zıt çiftler sorunudur, yazgı ve özgür istenç, adalet ve merhamet, vb. Ve onları kendi geleneğimizde bulduğumuzda, onları tanrıda uzlaşmış gibi görmeye eğilim gösteririz. Fakat başka geleneklerde gördüğümüzde daha çok çelişkiden söz etme eğilimindeyizdir.

Avcı kabilelerin dinsel yaşamlarında bireyin hayaller görebilmek için oruç tutması üstünde durulur. 12-13 yaşındaki erkek çocuk babası tarafından ıssız bir yere bırakılır. Sadece ateşi vardır. Oruç, ruhsal ziyaretçi gelene kadar 3 ya da daha fazla gün sürer. Ziyaretçi (insan/hayvan) onunla konuşarak güç verir. Daha sonraki yaşamı bu hayalle belirlenecektir. Gelen ruh şaman olarak insanları sağaltma gücü verebilir, ya da savaşçılık yeteneği vermiş olabilir. Kazanılan yetenekler gencin arzularını doyurmazsa yeniden istediği kadar oruç tutabilir. Bireylerden bazıları parmak boğumlarından bazılarını keserek ruha adamış olabilir. Bazı yaşlıların elinde ancak oku yerleştirip yayı gerecek kadar boğum kalmıştır.

Bitkici kabilelerde ritte bireysel oyuna yer yoktur (ritüel ruhbanlarca ayrıntılı betimlenmiştir). Yalnız bireyin topluluğuyla ilişkilerinde katılık değil, topluluğun da takvim çevrimine katı bağlılığı vardır. Kısa bir dönem fazla ya da az yağmur yağması bütün bir yılın emeğini boşa çıkararak kıtlık sonucunu verebilir. Avcılara gelince, avcının şansı çok başka bir konudur.

Rahip vs Şaman

Rahip kabul edilmiş bir dinsel örgütün toplumsal biçimde törenle üyeliğine aldığı, belirli mevkiler kazanan ve kendinden öncekiler tarafından da kullanılan bir büronun kiracısıymış gibi davranan biriyken, şaman kişisel psikolojik bir bunalım sonucu kendi başına güçler kazanmış birisidir.

Paleolitik (yontma taş) avcı dünyasında gruplar görece küçük –kırk, elli kişiden fazla değil- ve toplumsal baskı sonraki daha büyük farklılaşması sistematik olarak örgütlü köy ve şehirlerinkine göre çok azdı. Grubun çıkarları dürtülerin bastırılmasından çok desteklenmesindeydi. Ojibway babanın oğlunu ilk orucun yalnızlığına yani kendini keşfine yalın boşluk türbesine, bulunacak olan tanrının imge ve kavramı hakkında hiçbir toplumsal güvence yokken nasıl bıraktığını ve oğlunun varacağı sonucu, onun kendi kutsal yolu olarak kabul etme konusunda nasıl mükemmel bir anlayış içinde olduğunu okuduk.

Ama gene de gördüğümüz gibi tundraların ıssızlığında insan zihninin ulaştığı derinlikler havada çurungaların vızıldadığı korkulu grup coşkunluklarını aşmaktadır.

Büyü olan yerde ölüm yoktur. Öldürmenin doğru ve yanlış yolu vardır.

Kabilenin kültürel kalıtımı ifadesini yaşlılarda bulur.

“Dinsel yaşam görüşlerini ruhsal hijyen açısından uygun buluyorum.” C. G. Jung

Ölüm alanı ve süresi bilgimiz dışında kalan bir yaşam parçasıdır. Jung böyle bir simgesel bir nihai gizin gücünü ‘anlamamızın’ zorunlu veya olası olduğunu söylememektedir. ‘Ne düşündüğümüzü hiç anlar mıyız? Böyle bir düşünceyi ancak eşitlik olarak anlarız ve ondan hiçbir şey çıkmaz, biz ona anlam yükleriz. Zihnin çalışma biçimi budur. Ancak ilk simgelerle [arketip] düşünmeye dönmekle tam bir yaşam sürdürebilmek olasıdır; bilgelik onlara dönmektir: Bu inanç veya bilgi sorunu değildir, fakat düşüncemizin bilinçaltının ilk imgeleriyle uyuşmasıdır. Bu ilk imgelerden biri ölümden sonra yaşam iddiasıdır.’ ‘Yaşlı erkekler kadınlaşır, yaşlı kadınlar erkekleşir; yaşam korkusu ölüm korkusu olur. İnsan değerleri, hatta gövdesi tersine dönüş yaşama eğilimindedir.’

Ölüm giziyle ilgili deneyim etkileri ve imgeleri evrensel değildir: Yaşam biçimleri öldürme sanatına dayanan avcı kabileler ölen ve öldüren hayvan dünyasında yaşarlar ve doğal ölümün organik deneyimini pek bilmezler. Ölüm şiddetin sonucudur ve genel olarak geçici varlıkların doğal kaderine değil büyüye bağlanır. Ölülerin kendileri tehlikeli ruhlar olarak görülür. Bunlar öteki dünyaya gönderilmelerine gücenirler ve şimdi kötü durumlarının öcünü almak için yaşayanların peşine düşerler. Yaşarken ne kadar güçlüyse cesedine bağlanan taşların ve bağların gücü o kadar fazla olmalıdır.

Verimli bozkırların ve tropik cangılların tarımcı halkları ise ölümü yaşamın doğal bir aşaması olarak görürler. Soyun yaşlı akrabaları öldüğünde havayı neşe bağırtıları doldurur. Şölenler düzenlenir, erkek ve kadınlar merhumun niteliklerini tartışırlar, yaşamından öyküler anlatılır, son yıllarındaki yaşlılık hastalıklarının üzücülüğünden konuşulur.

Birçok gerçek türü vardır; dolayısıyla gerçek yoktur.

“Gerçek, düşünen bir öznenin onsuz yapamayacağı yanılgı biçimidir.” Nietzsche

Tanrı sevende bulunur, sevilende değil.

Doğru ifade daima küçümseyici görünür.

Mantık, gerçek dünyada hiçbir şeyin karşılık gelmediği varsayımlar üstüne kurulur.

Bireyin birey olması, yani herkesin kendi için kendi gibi inanması dışında daima kolektif (ortak) inanç yapıları vardır. Bu toplumsal inançlar teker teker bireylerin inançlarıyla çakışmayabilirler. Bireysel bakış açısından kamu inançları sanki fiziksel bir nesnenin görünümü gibidir. Kolektif inançların somut gerçekliği senin/benim tarafımdan kabul edilmesine bağlı değildir.

Köktencilik nihilizmdir. İronik tutum tutucudur. Yaşamın ruh tarafından olumlanması pek ahlaki değildir. Bu ironiktir. Eros her zaman ironik olmuştur. Ve ironi erotiktir.

Acıma, insan zihnini insan ıstıraplarında ciddi ve sürekli olan şey karşısında yakalayan ve ıstırap çekenle birleştiren duygudur. Dehşet, insan zihnini insan ıstıraplarında ciddi ve sürekli olan şey karşısında yakalayan ve gizli nedenle birleştiren duygudur.

Kuşların tüneklerine konup sonra uçmaları gibi, bütün canlıların buluşmaları ve sonra da ayrılmaları kaçınılmazdır.

Dünya yaratılış mitoslarıyla doludur ve gerçekte hepsi yanlıştır.

  • Heykel: Apollon (lir) >>> Düşler
  • Müzik: Dionysos (şarap) >>> Zehirlenme, sarhoşluk
  • Trajedi: Apollon + Dionysos

Yazgı istekliye öğretir, istemeyeni sürükler. (ducunt volentem fata nolentem trahunt)

Scotus Erigina:

Tanrının bilgisiz olduğunu anımsayalım. Ne zaman, ne mekan, ne de Aristo’nun 10 kategorisi ona atfedilemez. O gerçekte tek dayanağa sahiptir, o da iradedir (istenç). Tanrının bir başka tür cahilliği daha vardır; yaratılmış olaylar sırasında ortaya çıkmadan önce bilgisi ve hazırladığı mukadderat hakkında bilgisi yoktur. Üçüncü bir tür kutsal cahillik vardır: Tanrının eylem ve işlemle etkileri ortaya çıkmadan önceki şeyler hakkında bilgisiz olduğu söylenebilir. Fakat gene de görünmez nedenleri kendisinde saklamakta, kendisi yaratmakta ve kendisi bilmektedir.

Düşte ilişkilerin tekyanlılığını unutmamalıyız. Yani yalnızca tek benlik istek duymakta ve yaşamaktadır. Ötekiler hayalden ibarettir. Fakat büyük yaşam düşünde karşılıklı ilişki vardır; herkes yalnız başkalarının düşünde gerektiği gibi görünmekle kalmaz, ötekini de kendi düşündekine benzer biçimde yaşar. Herkes yalnız kendi metafizik kılavuzuna uygun olanın düşünü görür ve gene de bütün yaşam düşleri karşılıklı olarak büyük sanatla örülmüştür; herkes kendi çıkardıklarının sonucunu alırken başkası için de gerekeni yapar. Böylece geniş bir dünya olayı, binlerce kader gerekliliğini yerine getirir; her biri kendi yapısıyla uyar. Her birimizin kaderi ötekininkiyle böyle mükemmel uyum gösterir, herkes kendi oyununun kahramanıyken ötekilerinkinin de aktörüdür. Bu elbette bizim kavrayışımızı aşar ve ancak mucizevi bir harmonia praestabilita terimiyle tasarlanabilir. Büyük yaşam düşünde öznenin bir anlamda tek, yalnızca yaşam kendisi olduğunu kendimize anımsatmamızla darkafalı korkaklık yatıştırılacaktır. Bu kocaman bir düştür, yalnızca bir varlık tarafından görülen bir düş, ama düşteki bütün kişilikler de düş görmektedir. Dolayısıyla her şey öteki her şeyle iç içedir ve uyum içindedir.

Batının formülü: CRX (Evrenin çeşitliliği ve içindeki her şey bilinmeyenle ilişki içindedir.)

Doğunun formülü: C=X (Tat tvam asi = Sen busun.)

Bu formül 4 katlı, aşamalı, sıralı bir formüldür:

  1. düzlemde: A#B (özne nesne birbirinden ayrı) “sıradan bütün insanlar”
  2. düzlem : “Parlayan durum”. Rüya durumudur. Bilinci içe dönüktür. Aristo yasaları işlemez. Apollo alanı da deniyor.
  3. Alan ve grup: Derin rüyasız uyku. Ne istek vardır, ne korku. “Bilenin alanı” Prajna. Farklılaşmamış süreklilik. “Bilen bölünmemiştir, mutluluk doludur.” “Tek ağzı ruhtur.”
  4. Olarak bilinen, özün dördüncü bölümü, nitelenmemiş sessizliktir. Hiçbir şey ya da herhangi bir şey değildir. İçe ya da dışa dönük değildir. Bir arada iki değil, bilen ya da bilmeyen de değildir. Görünmez, kavranılmaz, ele gelmez, nitelikleri tanımlanamayan, algılanmaz, tanımsız, her şeyden ayrılarak huzur bulmuştur, göreli bir varoluştur. Tamamıyla sessiz, her saniyesi huzur dolu mutluluk. Bu, özün kavranılması. Temel olmayan bir temel. Sanal varlık temeli. Varlığın bütünselliği 4 durumu da içerir. Yalnız birinden ibaret değildir.
  • Neti, neti: Bu değil, bu değil.
  • İti, iti: O bu, o bu.

İÖ 621’e kadar Musa’nın şeriat kitabını kimse duymamıştır.

Kabil çiftçi, Habil çobandır. Kenan ülkesi insanı tarımcıydı. İbraniler koyun çobanıydı.

Tekvin kitabı boyunca genç olandan yana, yaşlının karşısında ısrarlı bir seçim vardır. (İshak’a karşı İsmail, Esau’ya karşı Yakup, Ruben’e karşı Yusuf)

Uzun bir şey Buda’nın uzun gövdesi, kısa bir şey Buda’nın kısa gövdesidir.

Her kim “ben yok olmam” diyebilirse evrensel olur, ve hatta tanrılar da onu böyle olmaktan alıkoyamaz; çünkü kendisi böyle olur. Yani her kim “o tektir, ben başkayım” diye bir kutsallığa taparsa, o bilmez. O tanrılara kurban edilen bir hayvan gibidir. Fakat bir hayvan bile kurtarılsa hoş gelmez. Ya çoğalırsa ne olur? Bu nedenle tanrılar için insanların bunu bilmesi hoş değildir. UPANİŞAD

[Buda için] “O çapanın sapını tutar, fakat elleri boştur.”

  • Orfeus tabusu: Geriye bakmamak
  • “Çünkü Tanrı hepsine merhamet etsin diye, hepsini itaatsizlik içine kapadı.” (Romalılar 11;32)
  • Felix Culpa: Şanslı Günah

Klasik zamanda Poseidon’a Hippios (hippo: at) denirdi. At biçimindeki Poseidon kısrak biçimindeki Medusa’yla çiftleşmiştir, ve kanatlı Pegasus’la insan ikizi Chrysaur doğmuştur. Medusa’nın boğa dişleri vardır.

Herakleitos: “Her şey er veya geç tersine döner.” İÖ 500 (Enantiodromi)

İlyada’nın başta gelen tanrısı Apollon’dur; ışık dünyasının ve kahramanların mükemmelliğinin tanrısı. Ölüm, bu yapıtın görüş açısında, sondur. Bu yapıtın trajik anlamı, kesinlikle yaşamın güzellik ve mükemmelliğindeki neşenin derinliğindedir. Fakat zaman gerçeğinin tanınmasıyla burada, her şeyin sonu küldür. Oysa Odysseia’da Odysseus’un yolculuğunun başta gelen tanrısı düzenbaz Hermes’tir. Ruhların yeraltına kılavuzu, aynı zamanda yeniden doğum ve ölüm bilgisinin efendisidir. Yaşamda bile kendisine uyanlarca bunlar bilinebilir.

Herkese kaderini sevmesi için çağrı çıkarılmıştır. Amor Fati

  • Jiriki: Kişinin kendi gücü
  • Tariki: Dış kuvvet, başkasının kuvveti. (Japon Amida Budizmi)

“Artırılmış enerjiyi akılcı olarak seçilmiş bir nesneye dönüştürmek bizim gücümüzde bulunmaz. Ne kadar bilinçli olsak, her zaman kararlaştırılamaz ve kararlaştırılmamış bilinçsizlik öğeleri bulunacaktır.” C. G. Jung           

Anoreksiya Nervosa – Hilde BRUCH (1970)

Beden anababaya aittir. Beden işlevlerini bile denetleyebildiğini hissetmez. Mükemmel kız görüntüsünün alında derin değersizlik duyguları vardır. Temelde çocukla annesi arasında baştaki ilişki bozuktur. Anne çocuğu çocuğa göre değil, kendi gereksinimine göre beslemiştir. Çocuğun istekleri değer verilen tepkiler almazsa kendilik (self) duygusu sağlıklı gelişmez, çocuk kendini özerk bir sistem değil, annenin uzantısı gibi hisseder. Kişilik kazanamaz. Burada çocuk ayrı bir birey değil, annenin sağ kolu olarak yetiştirilir. Borderline kişilikle ilişkilidir. Annesinin kendisini terk etmemesi için mükemmel olmak ister. Anoreksiya buna karşı isyan olarak başlar. Ailelerinde ağsılık (enmeshment) özelliği vardır, yumak ailedir. Burada kuşaklar ve kişiler arasında sınır yoktur. Hiçbir üye kendini aile matriksinin dışında tanımlayamaz ve herkes herkese karışır. Çocuk anneden ruhsal olarak ayrılamaz, kendi beden imgesini kuramaz.

AN’nın çekirdeğini yoğun açgözlülük, oburluk oluşturur. Ama oral istekler o kadar kabul edilemezdir ki, bunlarla sadece yansıtmalı olarak ilgilenilebilir. Böylece yansıtmalı özdeşimle, obur, isteyici kendilik tasarımı anababaya aktarılır. Hastanın yemeyi reddine yanıt olarak anababa yeyip yemediğiyle ilgilenme durumunda kalır, ve isteyici olan onlar olur. Kleincı görüşle, AN diğerlerinden iyi şeyler almaya yeteneksizliktir. Yiyecek veya sevgi almaya ilişkin herhangi bir hareket onları, istediklerine sahip olamayacağı gerçeğiyle karşı karşıya bırakır. Bunun çözümü kimseden hiçbir şey almamaktır. 

Kıskançlık ve açgözlülük bilinçdışında çok yakın bağları olan kavramlardır. Hasta annesinin sahip olduğu iyi şeyleri kıskanır: Sevgi, merhamet ve besin. Fakat bunları elde etmesi kıskançlığını artırır. Bunları inkar etmek kıskanılan şeyi çarçur etme yolunda bilinçdışı fanteziyi destekler. Bu, Ezop’un fablındaki erişemediği üzüme ekşi diyen tilkiye benzer: “Benim sahip olabileceğim hiçbir iyi şey yok, öyleyse ben bütün arzularımı yadsırım”. Bu vazgeçiş, hastayı, diğerlerinin isteklerinin nesnesi haline getirir ve fantezisinde diğerlerinin kıskançlık ve beğenisinin nesnesi olur. Çünkü, güya onlar onun kendi üstündeki denetimine hayran olurlar. Yiyecek, onun kendi içindeki isteklerin olumlu niteliklerini temsil eder. Açlığın kölesi oluş, anne figürüne sahip olma isteğine yeğlenir.

AN’nın kaynağına ilişkin çoğu gelişim formülleri ana-çocuk ikilisine odaklanır. Anoreksiyalı kızları olan babaların da karakteristik kalıpları gösterilmiştir. Bunun tipik örneği, yüzeyde ilgili ve destekleyici olmakla birlikte, asıl gerek duyduğu zamanda kızını duygusal anlamda terk eden babadır. Ek olarak, bunların çoğu, kız çocuklarına duygusal besin vermediği gibi, onlardan duygusal besin isterler. İki büyük de evliliklerinde ciddi düşkırıklıkları yaşıyorlardır, böylece kızlarından destek bekleme davranışına girerler.

Kendilik psikolojisi terimleriyle, kız her iki büyüğe de aynalama ve onaylama (validate) işlevlerini iyi yapar, ama kendi kendilik duygusunu yadsır. Sonuçta kendi kendini açlığa çarptırmak:

  1. Özel ve biricik olmak için ümitsiz bir çaba
  2. Anababa beklentileriyle beslenen yanlış-kendilik duygusuna saldırı
  3. Filizlenen gerçek kendiliğin kendini dayatması
  4. Açgözlülük ve arzuya karşı bir savunma
  5. Kendisinden çok diğerlerinin açgözlü ve çaresiz hissetmeleri için gösterilen çaba anlamlarını taşır.

Bunlar belli bilişsel özelliklerle de desteklenir. Kendi beden imgesi hakkında yanlış algılamalar, hep/hiç düşüncesi, büyüsel düşünce, saplantı-zorlantılı düşünce ve törenler gibi. Saplantı-zorlantı belirtileri, bazı araştırıcıların Saplantı Zorlantılı Kişilik Bozukluğu ile AN’nın birlikteliğini sorgulamalarına yol açmıştır. Bu varsayım, açlıktaki kişilik bozukluğu tanılarının güvenilmezliği nedeniyle geçerli olmamıştır. Saplantı-zorlantı da içinde olmak üzere çoğu belirti açlığa ikincil gibi durmaktadır. Beslenme yetersizliği durumlarında önceki kişilik özellikleri belirginleşiyor. Şişmanlama korkusu bile hasta beslenip biraz kilo aldığında hafifleyebilmektedir.

Sağaltım yaklaşımları:

Sağaltımın yalnızca kilo alımına kısıtlı olmaması hakkında herkes görüş birliğindedir. Garner ve ark.nın “iki yollu” yaklaşımında, önce kilo alımı için yemenin sağlanması, sonrasında psikoterapötik girişim başlıyor. Bu hastalara en çok, bireysel dinamik terapi ile birlikte aile terapisi yöntemiyle yararlı olunabiliyor. Sağaltımın temelini uzun erimli bireysel açımlayıcı-destekleyici terapi oluşturuyor. Terapist hastanın altta yatan kendilik ve içsel nesne ilişkileri bozukluklarına yönelmedikçe, hasta birbirini izleyen alevlenmeler ve “döner kapı” biçiminde hastane yatışları yaşayacaktır. Bazı hastaların grup terapisinden yarar gördükleri belirtiliyorsa da, kısıtlı veriler bunların daha çok kişilik bozukluğu taşımayanlar olduğunu düşündürüyor.

Hastaneye yatırma da bireysel terapiye yardımcı olabilir. Normale göre %30 kilo kaybı yatarak sağaltımı deneme için uygun ölçüdür. Hastane sağaltımı ile hastaların %80’i kilo artışı sağlayabilir. Hastanın evdeki aile kavgasını hastanedeki ekipte yeniden sahneleme yönünde bilinçdışı çabaları hakkında uyanık olmalıdır. Kilo alımına yardım için ilgili olmalı ama bunda çok ileri gitmemelidir. Hastanın ailesinin yapacağı türden isteklerde bulunmamalıdır. Hastanın denetimi kaybetme korkusuna karşı öğünlerin miktarı azaltılıp sayısı artırılabilir. Hastaya yeme kaygısını tartışacağı bir hemşire ayırılmalıdır. Hastaya kilo alımlar olumlu vurgulamalarla bildirilmelidir. Herhangi bir yineleyici kusma, sürgüne (ishal) karşı, tuvaleti kilitleme gibi sağlam önlemler alınmalıdır. Sağaltım ekibi, hastaya çok fazla kilo almasına yol açılmayacağı güvencesi vermeli, hastada güven oluşturmaya çalışmalıdır.

Yatıştan önce bireysel ve aile terapisi sürüyorsa hastanede de sürmelidir. Bu, hastanın ilk yatışıysa, bireysel ve aile terapileri yatarak sağaltımın özellikleri gibi sunulmalıdır. Major Depresyon ölçütleri karşılanıyorsa antidepresan sağaltımı yapılır. Hafif çökkünlükler ise kilo alımıyla düzelirler. Normal ortalama kilo alımını hedefleyen ve bunun doğuracağı bunaltıyla savaşmayan kısa yatışlar nadiren iyileştirici olur. AN’sı yatışla denetim altına alınmış hastaların en az yarısı ilk yılda yineleyecetir. Kısa yatışa yanıt vermeyen hastaların beşte biri uzun yatışa adaydır.

Anoreksi hastasının korkulası direncinden ötürü bireysel açımlayıcı-destekleyici terapi zorlu çalışmayı isteyen birkaç yılı bulabilir. Terapinin teknik olarak dört öncü ilkesi vardır:

  1. Yeme davranışını değiştirmek için aşırı çaba harcamaktan kaçınmak.
  2. Sağaltımın (terapinin) başlarında yorum yapmaktan kaçınmak.
  3. Karşıaktarımı dikkatlice izlemek.
  4. Bilişsel çarpıtmaları incelemek.

1. “Bizim belirtileri dediğimiz şeye onlar kurtuluşumuz derler.” Hasta AN’yı bir iç sorununa çözüm olarak yaşar. Bunu, hemen değiştirilmesi gereken bir sorun olarak tanımlayan terapistler sağaltıcı işbirliği oluşturma şanslarını azaltırlar. Terapist, hastanın anababasını temsil eden yansıtılmış içsel nesneleriyle özdeşleşme yolunda güçlü bir bakı yaşar. Bu basıncın etkisiyle eyleme vurma yapmak ve baba figürü olmak yerine hastanın iç dünyasını anlamaya çalışmalıdır. Bunu yeniden sahnelemenin bir yolu yemeyle konuşmayı eşitlemektir. Hasta nasıl yemeyerek anababasını kışkırtıyorsa konuşmayarak da terapistini kışkırtır. Sağaltımın başında amacın kilo alımını sağlamak değil alttaki duygusal bozukluğu anlamak diye belirlenmesi yararlı olacaktır. Boris’in önerisi, yeme hakkında konuşmaktan terapide tam bir kaçınma biçiminde. Bruch ise hastalarına, yeme ile en azından belli bir kilo düzeyine ulaşırlarsa, düşünce ve iletişim kapasitelerinin artacağını söylüyor.

2. Bilinçdışı istek ve korkuların yorumlanması ona yaşam öyküsünün tekrarlanması gibi görünür. BAŞKA BİRİ ona ne hissettiğini söylemekte, bu sırada bilinçli yaşantısı görmezden gelinmektedir. Terapist hastanın nasıl düşünüp hissettiği hakkında etkin çaba göstermeli, onu kendi hastalığı üstüne kendi düşünceleri olan özerk bir kişi gibi görmelidir. Onun kendi duygularını tanımlamasına yardım etmek çok önemlidir. Bu duygulardan kaynaklanan hareketleri ve kararları onaylanmalı ve saygı duyulmalıdır. Terapist hastanın çeşitli seçenekleri incelemesine yardım edebilir ama ne yapacağını söylemekten sakınmalıdır. Böyle empatik, ego-yapılandırıcı, destekleyici yaklaşım hastanın terapisti, iyi bir nesne (iyi anne) olarak içe yansıtmasına yardım eder. Bruch hastaların terapiyi kendilerindeki olumlu değerleri keşfetme gibi kavramsallaştırmasını desteklemiştir. Boris ise, hastanın kendisi buluncaya kadar yorumlardan kaçınmayı öneriyor. Bundan sonra bile doğrudan hastaya değil “havaya konuşmayı” öneriyor, ki terapist hastayla arasında yeterli boşluk bıraksın ve onun sınırlarına saygı göstersin. Hastaya tanımlayıcı önermeler yapmak yerine hayali bir ortakla konuşuyormuşçasına yapılan yorumlar olmalıdır.

3. Anoreksi hastaları, anababalarının insanlar onları yenilmiş, başaramamış görmesin diye kilo aldırmak istediklerine inanırlar. Olasılıkla terapist de benzer konularda kaygılı olacaktır. Geniş bir takımda çalışıyorsa, hastanın kilo almamasıyla terapist diğer sağaltım ekibinin terapiyi olumsuz yargıladıklarını hissetmeye başlayabilir. Bu karşıaktarım, terapisti anababayla özdeşim tuzağına düşürebilir. İdeal konum, terapist ruhsal konuları özgürce araştırabilsin diye kilo alımını başka bir sağaltıcının izlemesidir.

4. Hastanın beden imgesi çarpıtmaları ve mantıksız bilişsel inançları hastayla birlikte yargılamasız araştırılmalıdır. Böylece terapist hastaya gözlem ve eleştirel düşünme güçlerini keskinleştirmede yardımcı ego gibi işlev görebilir. Eğitim için uğraşırken onu (zorla) değiştirme çabasında olmamalıdır. Bunun yerine, hastanın seçimlerinin sonuçlarını onunla araştırabilir.

Bu teknik öneriler yararlıdır ama, psikoterapide yemek tarifi gibi ele alınmamalıdır. Terapist hastanın, yine yalnız bırakılıncaya kadar “bekleme” eğilimine karşı esnek, ısrarlı ve dayanıklı olmalıdır. Sıklıkla sanrı düzeyinde olan beden imgesi çarpıklıkları, eğitim ve sağaltım çabalarına dirençli olabilir. Terapistler, hastayı “her şeyi olduğu gibi görmeye” zorlamalarına yol açan karşıaktarım ümitsizliği ve düşkırıklığına karşı uyanık olmalıdır.

Bruch, anoreksi hastasının davranışını, olağandışı nitelikleri olan özel bir kişi, kabullenmek ve beğenilmek için çılgınca bir çaba olarak anlamıştır. Yalnız, son zamanlarda klinik tablonun değişiyor olabileceğini, çünkü hastalığın artan yaygınlığı ve medyanın bunlara ilgisi nedeniyle kendilerini biricik hissetmelerinin giderek daha zorlaştığını söylüyor. Hastalık artık en ince ve en biricik olma yarışına dönüşmüş oluyor.

Belli bazı AN hasta dinamiklerinin Borderline kişilik bozukluğu hastalarınınkine benzediği bildirilmiştr. Kimlik duygusu yokluğu nedeniyle çocuk annesini hoşnut etmek için yanlış bir kendilik geliştirmiştir. Annesinin terk etmeyeceğini kendine inandırabilmek için mükemmel çocuk olmaya çalışır. Bu zorlama rol, yıllar içinde incinmesine yol açar ve uzun süredir uykuda ve gelişmemiş kalan gerçek kendiliğini ortaya sürme çabasıyla, tam bir başkaldırma olarak anoreksi sendromunu geliştirir.

“Şişman biri, sıska biri veya diyet yapan herhangi biri karşısında rahatsız oluyor.”

Ağır kötü beslenmedeki uyuşukluk ve bitkinliğe karşın bunlarda belirgin bir eylem güdüsü vardır. Anababayı en rahatsız eden şeylerden olmasına karşın, amenore anokreksilileri çok az ilgilendirir. Anoreksi gençlik çağı başındaki kızları, özellikle de zengin ailelerin kızlarını tutar. Bu durum psikiyatrideki ölüm ve kronik yıkım nedeni olan az saydaki ruhsal hastalık arasındadır. Bir zamanlar sağlıklı ve enerjik olan kızın yok oluşunu, düşüşünü ailenin sağaltıcıların çaresiz bir yetersizlik duygusuyla izlemesine yol açar.

Ayrı bir sendrom olarak betimlenmesi 100 yılı geçiyor. Çok ender olduğu fakat birbirinden İsveç ve Avustralya, Rusya ve İtalya kadar uzak ülkelerde bile artışına dikkat çekiliyor. Her ruhsal kilo kaybı olayının gerçek anoreksi olmadığını biliyoruz. Çökkünlük, şizofreni, konversiyon histerisinde de besin alımı azalır.

BİRİNCİL ANOREKSİYA NERVOSA

Birincii AN’da önde gelen meşguliyet ince olma arzusu ve şişmanlamaktan fobik biçimde kaçınmadır. Paradoks olarak besin konusuna yoğun bir ilgisi vardır. Yoksa gerçek bir iştahsızlıktan söz edilemez. İnce olma gereksinimiyle besin etkin bir çabayla geri çevrilir. Vücut ve vücut ölçüleri üzerinde bu ilgi, annelerinin gözünde mükemmel olmak için elinden geleni yapmış genç kızların bir geç dönem aşamasıdır. Şimdi hayatının ve vücudunun denetimi ve kimlik duygusu için savaş vermektedir. Bu kendilik duygusu arayışı AN’nın ana psikolojik özelliğidir. Burada hastalık gelişiminden sorumlu etkenlerle, ikincil, hatta üçüncül sorunlar ve komplikasyonlar arasında kesin ayrım gerekiyor. Hastalık ilerledikçe aile hayatı belirgin değişimlerden geçiyor.

“Mükemmel çocuk”

AN’nın çocukluğu anormal derecede sorunsuz geçer. Anababanın gözünde belki üç kızları içinde en değerli, en başarılı, en çok övülendir. Büyük kızkardeş tombul, kilosu konusunda eleştirilen, okul çağında ilgisiz öğrenci ve bazen de okuldan kaçıp ilaçlara alışkanlık gösterebilmiş biridir. Ne zaman ablaya yüklenilse bu kız annesini “onu ben hallederim” diyerek rahatlatmış ve her konuda “en iyi” olmak için daha da çabalamıştır. Babası onun entelektüel bakışı ve uzun tartışmalarından hoşnuttur. Babası şehrin ekonomik ve politik yaşamında önemli rol oynayan başarılı bir iş adamı, annesi çoğu sosyal olayda liderdir. Gene de bir şekilde kendilerini bir şekilde yetersiz, yenik hissederler: Babası istediği akademik kariyeri yapamamış, annesi bir tiyatro oyuncusu olma hayalinden ödün vermiştir. Anababa çocuklarına en iyi eğitim olanaklarını sağladığını gururla belirtirken, büyük kızın okul başarısızlığı düş kırıklığı olmuştur. Bu ikinci kızdan büyük beklentileri olmuş, o da sadece akademik başarıyla kalmayıp spor ve sanat ilgileriyle bunu fazlasıyla karşılamıştır. En ufak kardeşin ise sürüyle arkadaşı vardır ve aileyle çok daha az ilgili görünüyordur. Karakteristik olarak AN aileleri başarı, kazanç ve görünüm yönelimlidir. Ailedeki kız çocuk sayısı oğlanlardan fazladır. Evlilikler seyrek olarak parçalanır, fakat gizlemek için her şeyi yaptıkları ciddi sorunlar sıklıkla yüzeydeki armoninin hemen altındadır. Birbiri hakkındaki gizli doyumsuzluklarıyla anababa mükemmel çocuklarından sevgi ve destek beklerler. Bu mükemmel çocuk rolünün oynanması çok zoraldığında hastalık gelişir. Anoreksi, daha önceden başarılamamış bağımsızlık ilanını simgeler.

Anoreksililer çocuk olarak iyi bakılmış, uyarıcı etkiler almış, fakat kendini ifade etmeye cesaretlendirme ve pekiştirme eksik kalmıştır. Kendi iç kaynakları, düşünceleri ve özerk seçimlerine güvenme gelişmemiştir. Hoşnut edici uysallık yaşam biçimi olmuşken, ergenlikle birlikte bağımsız olma gereksinimi ve arzusunu uyandıran yeni yüklerle yüzleşince üslup aniden gelişigüzel karşıtlığa dönüşmüştür. 15-16 yaşlarında sağlıklı ve iyi gelişmiş biriyken çatışmalar başlamasına yol açar. Bu sıralar babası kilosuna dikkat etmesini ve diyet yapmasını, annesi ise daha iyi eğitim göreceği sınıfa geçmesini isterler. Bu değişikliği yapmaya direnir, biliyordur ki şimdiki yüksek notlarını bile büyük çabalarla alıyor, daha fazlasını yapamaz. Ancak kendini başarısız, anababasını düşkırıklığına uğrattığı için suçlu hisseder. “Kendimi cezalandırmak isteği hissettim, çünkü kendi standartlarıma göre yaşamıyordum. Benim standartlarım anababamın mükemmel olduklarını düşünmem ve bana çok özel biri gibi davranmaları gerçeğine dayanıyordu. Onlara onların sandığı kadar özel olduğumu göstermem gerektiğini hissettim.” Böylece diyet önerisini kabul eder ve sonuna kadar götürür. Bu başlarda ince olabileceği yolunda güç ve başarı duygusu verirse de sonraları disiplini gevşetirse kilosunu kontrol edemeyeceğinden korkmaya başlar. Beş yıl süren savaşın sonunda şöyle anlatır: “Sanki kendimin tutuklusuymuşum gibi hissediyorum.”

Sadece besin alımını son derecede sınırlamakla kalmaz, çılgın bir egzersiz programına başlar, kilometrelerce yüzer, tenis oynar veya bitkin düşünceye kadar cimnastik beden eğitimi yapar. Son hızla kilo vermesine karşın, bir gram bile alacak olursa “çok şişman” olacağından korkar. Liseden mezun olurken kilosu neredeyse yarısına inmiştir. Bir hastaneye kaldırılır ve kilosu başlangıcın dörtte üçüne çıkıncaya kadar yemeye zorlanır. “Aklımı değiştirmek için hiçbir şey yapmadılar. Hala yemekten nefret ediyordum, şişman hissediyor ve olabilecek en yakın zamanda kilo vermek istiyordum. Gene kilo verdim.” Bu kiloda kalır. İnce olmasından memnundur. Şişmanlık korkusuyla dolu ve şişmanlardan nefret eder haldedir. Sürekli besin düşüncesiyle meşguldür, fakat katı denetimi hiç gevşetmez. Başka kızların da kilo ve beslenme konusundaki özenlerini görmek onu kederlendirir.

“Farklı ama benzer

Hastalığın kendini göstermesi bakımından bireysel çeşitlilik varsa da birincil AN hastaları bozuk ruhsal işlev bakımından benzerlikler gösterir. Karakterisrik olan beden imgesi ve beden kavramında sanrı düzeylerine varan ağır bozukluktur. Bedensel gereksinimler ve işlevlerin işaretlerini anlama ve yorumlamada şaşkınlıkları vardır. Ayrıca felce uğratan bir yetersizlik duygusundan yakınır, bu tüm düşünce ve etkinliklerini işgal eder. Aynı özellikler gelişimsel şişmanlıkta da gözlenir. Tek farkla, şişman olan yemesi üzerine bu kadar sıkı denetim uygulayamaz.

Gerçek anoreksililer iskelet gibi görünmeleriyle tanınırlar, bunu etkin olarak sürdürür ve çok sıska olmadıkları yolunda sarsılmaz savunmaları olur. Hepsi diyetlerini “çok şişman” hissetmeye bağlamalarına karşın çoğunluğu normal, hatta düşük hastalık öncesi kiloya sahiptir. Bazıları ergenlikteki kilo artışını aşırı diye yanlış yorumlar. Aynı zamanda bedenlerini dış bir şey, kandilerine ait değil, kendi özellikleri değil gibi algılarlar. Sağaltım sırasında yemeyerek anababasını zedelediğini hissettiği, ama açlığın pençesine düştüğünü fark etmediğini itiraf ederler.

Kendi bedeni ve bedeninin iyiliği üstüne etkin olumlu bir ilgi geliştirmesi gerçek bir ilerleme bulgusudur.

En çok bunaltı, düş kırıklığı ve öfke yaratan belirti yemeyi reddetmesidir. Gerçek bir iştah kaybı yoksa da, olağan anlamdaki açlık hissi yok gibidir. Çoğu son derecede umulmadık hatta acayip yeme alışkanlıkları geliştirir. Yemeyi kesinlikle reddetmesine karşın kafası çılgınca besinle meşguldür ve örneğin diğerleri için yemek yapıp onları yemeye zorlar. Birkaç lokmadan sonra dolduklarından yakınırlar, bazıları diğerlerinin yemesini izlemekten dolduğunu hisseder. Şişman olansa bunların tersine hala “boş” hissedecek, büyük bir öğünden sonra bile daha fazla yemeye hazır olacaktır.

Bazılarının besinden kaçınma ile acıkmadan, denetimsiz, patlar şekilde yeme (tıkınırcasına yeme, binge eating) dönemleri birbirini izler. Böyle aşırı yeme, istemeden boyun eğme algılaması yüzünden onları korkuya boğar, bu da denetimi yitirme tehlikesi varsayımını destekler. Çoğu, istemeden aldığı besini istemli kusma, sürdürücü (laksatif), lavman ve diüretiklerle uzaklaştırmaya çalışır. Bu çabalar ciddi elektrolit dengesizliğine yol açabilir, bu önceleri açıklanamamış ölümlerin nedeni olabilir.

“Sürekli hiperaktivite”

Bu da başka bir karakteristik özellik. Çoğu, başlarda iyi atletlerdir, çalışmaları ötekilerle iyi entegredir. Artmış etkinlik başta işin uzmanı ve üstün olma kanıtı diye işe yarayabilir. Bu giderek “kalorileri yakmaya” ayarlı, amaçsız etkinliğe dönüşür. Bitkin düşünceye dek, yorgunluk duygusu yaşamadıklarnı savunurlar.

Cinsel duygular ve cinsel işlevin yokluğu da yanlış ayarlı beden farkındalığının bir göstergesi sayılabilir. [Anoreksiyi derin bozuklukla giden bir ergenlik reddi olarak da okuyabiliriz.] Üşüme ve ağrı gibi diğer bedensel işlevler de doğru algılanmaz veya doğru tepki verilmez. Duygusal durumlarını tanımlamada da yetersizdirler. Ağır çökkünlük durumları bile uzun süre maskelenebilir.

“Yetersizlik/etkisizlik duygusu”

İnce olma hakkını savundukları makul, kesin ve inatçı ön cepheye karşıt olarak derin bir yetersizlik duygusundan yakınırlar. Kendi kararıyla değil, sadece diğerlerinin zorlamasıyla davrandıkları varsayımı. Erken gelişme ve büyüme belirgin ve başarılı diye betimlenir. Derinleşince, beğenilen ve onaylanan davranışlarının bir robotsu boyun eğme, alttaki benlik kuşkularına kamuflaj olduğu fark edilir.

Bu çok ciddi hastalık genellikle her zaman olabilecek şeyler veya önemsiz bir eleştiriyle başlar ve “özel” biri diye tanınmama korkusunu örter. Bunlar kendine güven ve kendi belirlediği kimlik duygusundan yokundur, kendini çaresiz hisseder; karar verme gereksinimiyle yüzleştirildiğinde yaşamının denetimi elindeymiş gibi gelmez. Asıl sorunlarını çözmeyi başaramayınca bedeniyle oynama ve onu daha ince, daha ince yapma başarısı duygusu edinirler, kendini değersizleştirir, çökkünleşir ve hatta en ufak kilo alımında kendinden nefret ederler.

Gelişimsel bakış açısından bakılırsa bu tür belirtilerin sıkıca birbirine bağlı olduğu görülür. Olumlu kendilik imgesiyle birlikte keskin beden farkındalığı nasıl gelişir, bu ayrıcalıklı görünen ailelerde uygun bir kendilik etkisinin aktarılmasına engel olan hata nerededir? Görünür hale gelmesi için basit bir gelişim modeli kurulabilir. Davranış daha doğumdan başlayarak iki biçimde farklılaşmak zorundadır: bireyin içinde başlayan ve dış uyarılara bağlı tepki biçiminde. Normal gelişim dış çevreden gelen uyarıya olduğu kadar, çocuğun içinden gelenlere de uygun yanıtları gerektirir. Bu gelişimin tüm alanlarına uygulanabilir. Nasıl işlediği de beslenme konusunda gözlenebilir. Çocuğun sinyallerine duyarlı olan bir anne, besin gereksinimini gösteren sinyalleri besin vererek yanıtlar. Böylece çocuk ayrı bir “açlık” kavramı geliştirecek ve bunu diğer gerginlik ve gereksinim durumlarından ayırdedecektir. Öte yandan yanıtlarında sürekli uygunsuz olan bir anne örneğin görmezden gelici, fazla endişeli, ketleyici veya ayrımsızca hoşgören olsun, çocuğu şaşkınlık içinde bırakacak ve açlıkla diğer rahatsızlık kaynaklarını ayırt etmesini engelleyecektir. Uygunsuz şekilde açlık hissetmesine karşın yeterli ölçüde besin verilen çocuk normal gibi görünecektir. Tüm anoreksililerde görülen yemeyi denetleyememe korkusu böyle ince bir gelişim kusuruna bağlı görünüyor. Eğer anne çocuğunu gerekenden fazla beslerse açıkça şişman biri olarak büyüyecek, aynı zamanda bir diyet rejimine uyamadığında iradesizlikle suçlanacaktır.

Bu konuda sorgulandığında anneler, bu çocuğu çok kolay yetiştirdiğini, önüne ne korsa onu yediğini bildirecektir. Veya gereksinimini hemen anladığı için çocuğun açlık duymasına izin vermediğini anlatacaktır. Örneğin bir anne kızının uyandığında hiç ağlamadığını, ele alınıncaya kadar sakin sakin beklediğini ekleyecektir. Bu çocuğu beslemek özellikle keyifli gelmiştir, ne reddetmesi, ne yakınması anımsanır.

Çoğu başka eksiklikler de böyle uygunsuz etkileşimlerden doğar. Çocuk kaynaklı işaretlere sürekli uygunsuz veya çelişkili yanıtlar verilirse, çocuk bedensel duyum tanımlamaya yeteneksiz ve kendi yaşamını yaşama duygusundan yoksun olarak büyüyecektir. Özgünlük ve otantiklik farkındalığındaki bu kayıplar birincil AN’nın çekirdek, merkezi özelliğidir. Böyle bireyler biyolojik alandaki bozukluklar ve duygusal, kişiler arası sorunların ayrımını yapmada şaşırırlar. Kendilik-beden kavramındaki biçimsizlikleri dışarıdan yapılmış gibi yanlış yorumlar ve kendi iç arzuları veya dışarının beklentileri altında çaresiz hissederler.

ATİPİK ANOREKSİYA NERVOSA:

Alttaki dinamiklerin büyük benzerliğine karşın atipik grubun genel bir görüntüsü çizilemez. Kilo kaybı alttaki türlü sorunlara bağlıdır ve sadece zorunlu etkilerine ikincil olarak anoreksiden yakınılır veya sözü edilir. Sıklıkla bağımlı rolünde kalmak için hastalığı sürdürme arzusu duyulur. Bu, birincil AN’nın bağımsız kişilik kavgası ile zıtlık gösterir.

SAĞALTIM:

Sağaltım biribiriyle bütünlenecek iki konu içerir: Normal beslenmenin yeniden kurulması ve alttaki ruhsal sorunların çözülmesi, ki buna bozuk aile içi etkileşim özellikleri de dahildir. AN her zaman zor ve düş kırıcı sağaltım sorunları olan bir durum diye düşünülmüştür. Son bildiriler daha iyimser tavırda, (ama) kilo artışı gururla iyileşme diye sunulmakta. Bir diğer iddia da davranış modifikasyonuyla hızlı kilo artışı sağlandığı yolunda. Modifikasyonda ilke, hastanın koşullarını en kötü durumda tutmak ve bu “şımartmayan” çevreden tek kaçış yolu olarak sadece kilo alımı halinde bazı ayrıcalıklarla ödüllendirmek biçiminde. Benim gözlemime göre hastalar böyle bir programı zalimlik olarak algılıyor, sıklıkla çökkün hatta özkıyımcıl oluyor ve aile etkileşimi, sosyal ilişkiler ve yeme davranışında daha da geriliyorlar.

Aynı coşkunlukla aile sağaltım iddiaları öne sürülüyor; burada birkaç dramatik seansla aile çatışmalarının çözüldüğü sanılıyor ama bunu izleyerek hasta yeme davranışı kaldığı yerden sürüyor. Olasılıkla bu tip sağaltım hastalığın hemen başlangıcında etkili yaklaşım olabilir. Durum bir süre gittikten sonra ciddi ruhsal sorunları olan hastalarda kesinlikle daha az yarar sağlar. Ailedeki kötü işleyen güçlerin serbest bırakılması ve yeniden yönlendirilmesi AN sağaltımında gerekli, ama tek başına yetersizdir. Bireysel psikoterapi yardımı olmaksızın ruhsallıktaki kayıplar kendilerini düzeltmezler.

“Beslenme yetmez”

Belli oranda beslenme dengesi kurulması gerekli ve psikoterapi için önkoşuldur. Kilo alımı bir ilerleme işareti değildir. Ruhsal anlayışın gelişmesiyle kilonun kendiliğinden düzeleceği gerçekdışı beklentisiyle beslenmeye dikkat etmemek de hastalığı gereksiz yere uzatır.

Psikoterapinin başarısı psikodinamik anlayışın uyumluluğuna sıkı sıkıya bağlıdır. Burada sunulan teorik modele göre etkin kendilik farkındalığında kayıplar ve yetersizlik inancı çekirdek zorluklardır ve hastalar bu zorluklar ve alttaki kimlik sorunları açısından yardım gereksinirler. Kendilerinde oluşan dürtüler, duygular ve gereksinimlerin farkına varmaları için uyarmakla, hastaları sağaltım sürecine etkin katılım için cesaretlendirmelidir. En azından bazı bilişsel çarpıtmalarının onarılmasıyla kendi düşüncelerine dayanmayı, kendilik algısında daha gerçekçi olmayı ve kendi yönünü belirleyen bireyler olarak yaşamayı öğrenebilirler. Böylece yaşamın kendine sunmak zorunda olduklarının zevkine varır, beden ve işlevlerini artık bu acayip yolla manipule etme gereksinimi duymayabilirler.

Hilde Bruch – 1970 Çev. Mehmet İbiş

HAKİKAT OYUNLARI Yalanlar Para ve Psikanaliz – John Forrester

• Hakikatin öbür yüzü olarak hata ve cehalet, yalanlar kadar ilgi çekici ve tehditkar değildir.

Olduğundan başkalık niçin yanlıştır?

• “İnsanın sözle tanımlandığı bellidir, ve söz yalan olasılığını da beraberinde getirir ve yalan -Porphyri’nin yüksek müsaadeleriyle- gülmekten çok daha fazla insana özgü olan bir şeydir.” Alexandre Keyre

• Yalan, gülme gibi, ezilenlerin gözde silahıdır; ezenleri yalan söyleyerek aptal yerine koymak, onları aşağılamaktır.

• Yalana hoşgörüyle bakan toplumlar çatışma ve heterojenliğin hakim olduğu toplumlardır.

• Grup gizi haline gelmiş olan yalan o grubun varoluşunun, alışıldık varlık tarzının temel ve asli bir koşulu olacaktır.

• Bu toplumun hiçbir üyesi, kamusal beyanatların ötekiler için söylenmiş olduğunu bildiğinden, liderin söylediğine inanmayacaktır.

• (…) Yalanda bizi “Her şey yalandır” ya da “Kimse yalan söylememelidir” yerine “Yalan söyleyen bazılarına” göre düşünmeye sevk eden özelleştirici ve kişiselleştirici bir yan vardır.

• (…) “Ve belki genel kuralı gözeterek ama bütün istisnalardan da faydalanarak hayatını sürdürenlerin en akıllı kişiler olduğu düşünülebilir.” David Hume

• “Doğrusunu söylemek gerekirse, bir kişinin yalan söylediğinden bahsetmek olsa olsa o kişinin Tanrıya karşı cesur, insanlara karşı korkak olduğundan bahsetmektir.” Montaigne

• Eğer Tanrı yoksa, yalancı cesaretini kimseye göstermekle yükümlü değildir.

• Eski Yunanlılar Odysseus’ta neye hayran oldular? Her şeyden önce onun yalan söyleme, kurnazlık ve kötülük yapma kapasitesine…

Hatta denilebilir ki, dili edinmenin nihai amacı etkin biçimde yalan söylemektir.. Gerçek yalan (…) dinleyiciyi yanlış yöne sevk etmek için, dili kasten bir araç olarak kullanmaktır.

• “Güçlü her zaman yalan söyler.” Nietzsche

• – Evet her zaman orgazm taklidi yaparım. Niçin kaba olalım? [Hite raporundan]

• “Sözcükler bir parça çılgın olmalı; çünkü onlar düşüncelerin düşünülmeyene yaptığı saldırıdır.” J. M. Keynes

• Bir çocukta otizmin en kuşku götürmez işareti gizleme, olduğundan başka gösterme, aldatma ya da yalan söyleme acizliğidir. Bu yetiler olmaksızın öteki zihinlerin olabilirliğine giden yolar kapanmıştır.

• “Bir manastırda yetiştirildim, sonuçta birinci sınıf yalancıyım.” Sybil Thorndike

• “Bir papazın ailesi başkalarının gözleri önünde korunmasız, bir tepside gibi yaşar.” İngmar Bergmann

• “Hatadan bambaşka bir şey olan günah, eğer kasti yapılan bir şeyse, yalan günahın mükemmel bir örneğidir; zorunlu olarak en ağır günah olmasa da, en karakteristik günahtır, günahın özüdür.” Jankelevitch

• Hakikatin İyon dilindeki karşılığı “açıkta” iken, yalanın karşılığı “kıvrımlı”dır.

• Kahramanlık mitinin örtüsü altında gizlenen kişi yalancının, şairin kendisidir.

• “Çeşitli dillerin bir arada oluşu göstermiştir ki, sözcüklerin sorunu asla hakikat, asla yeterli ifade olmamıştır, öyle olsaydı bu kadar fazla dil olmazdı.” Nietzsche

• Eğer insanların hakikat arayışları doğalsa, yalana yönelik her tür eleştiri yersizdir; çünkü doğal olanı savunmak gerekmez.

• Kötü niyetle ileri sürülmüş iyi nedenler konusunda duyarlı olmak sıradan iyi niyetten fazlasını gerektirir.

• “Para konuşmaz, küfür eder.” Bob Dylan

• “Ancak, baylar, hakikat ne kadar eskiyse o kadar fazla yalan olma yolundadır.” Henrik İbsen – Bir Halk Düşmanı

• “Bir yalan, Tanrının gözünde lanetlidir, ama sorunlara ilk elden çaredir.” Adlai Steverson

• Bir hakaret kastının olup olmadığına ilişkin ne kadar çok çekişmenin “sadece şaka yapıyordum” sözüyle yatıştığını düşünün; ne kadar çok evliliğin “sarhoştum” sözüyle kurtulduğunu, ya da çöktüğünü düşünün.

• “Mantık kısır değildir: Paradokslar üretir.” Henri Poincare

• Göreceğimiz gibi, plasebo etkisini ölçmek zor bir iştir; plasebo, histeri gibi, tıbbi hileler torbasında bir jokerdir; tıbbi tedavi alanında her kılığa girer.

• İlkin, plasebo etkisi bilimsel tıbbın utancıdır, çünkü onun etkili olabilmesi hastanın kendisine yapılanlardan habersiz olmasını gerektirir ve plasebo etkisinin en güvenilir biçimi hastayla birlikte doktorun ya da meslek erbabının da bir bütün olarak yapılandan habersiz olmasını gerektirecektir.

• Histerik kişi, doktorun, acısını doğru biçimde adlandıramayan bir hasta karşısında düştüğü aczi gösterir.

• Genelde bu hastalara besledikleri kin yüzünden, doktorlar mülkler ve paraların kontrolünün hastanın elinden alınması için açılan davalarda sık sık hastaların akrabalarıyla işbirliğine girmiştir.

Hipnoz yoluyla roller değişmiştir, öyle ki artık doktoru aldatan hasta değil, hastayı aldatan doktordur.

• Buna karşılık, psikanaliz “yalanın bilimi” olmayı hedeflediği kadar, “nesnesinin” bilimsel araştırmacıyı bilerek aldatma ihtimalini hakikat iddiaları açısından bozguncu bulmayan tek bilimdir.

• Psikanaliz, öznenin insan olma özelliğiyle, kaçınılmaz olarak yalan söyleyeceği beklentisi üzerine kurulmuştur.

• Analist mesleki açıdan yalanla hakikat arasındaki farka karşı ilgisizdir.

• (Hipnozda) hekim durmaksızın telkinleri için yeni bir başlangıç noktası, gücü için yeni bir kanıt ve hipnoz sürecinde yeni bir değişiklik aramak durumundadır.

• Gelgelelim, bizatihi bu hipnotizma pratiği, hakikat kadar kurmacanın da tedavi edilebileceğini gösterir.

• Ötekinin konuşmasında söylenenin doğru mu yoksa yanlış mı olduğunu doğrudan açığa vuran göstergeler yoktur.

• “Ama Freud onları suçlamadı, onlara yalan söylediklerini söylemedi; o bilinçli olarak onların inandıkları fantezilerine inançsızlığını askıya aldı ve kendi kendine be fantezilerde gerçekte nelerin olduğunu bulmayı öğrendi.” Lionel Trilling

• Analist, divanın kendi tarafından güven ve inanç boyutunu, vaatler ve yalanlar boyutunu açık etmeye yanaşmaz. Psikanalitik sözleşme, hiçbir vaatte, ne tedavi, anlayış, ne de sevgi vaadinde bulunmaz.

• Böylece analist bütün plasebo etkisi –telkin- boyutunu başından atmaya yeltenir. Bunu yapmanın tekniği basittir: Analist hastanın söylediğine inanmaz, ne de inanmazlık eder. Demek ki analist ta baştan hastanın hakikat işlevlerine ve sözleşmelerine bulaşmaktan azat edilmiştir.

• Freud’un dürüstlük aşkı, analisti hastanın yalanlarından çok, kucağına düşmekten korumayı amaçlamıştır.

• Hasta çoğu kez bilinçli olarak, “eğer adamın söylediklerine inanmakla yükümlü olsaydım, her şey çok daha iyi olacaktı, ancak böyle bir sorun yok, ve durum böyle olduğu müddetçe hiçbir şeyi değiştirmem gerekmez” diye düşünecektir.

• Yalan, analitik iletişim açısından belki de, analistin söylediklerine ilişkin hissettikleri hakkında tüm sorumlulukları başından savan, analistini sistematik olarak gözyaşlarına boğan ya da analisti vaatler vermeye kışkırtan hastadan daha fazla –ya da daha az- tehlikeli değildir.

• “Ötekinin (anababanın) onun düşüncelerini bilmediğinin keşfi, söylenmemiş olanın varlığına katıldığı andır, yani kişinin bilinçdışı boyuta sahip bir özne haline geldiği andır.” Jacques Lacan

• Cinayet planları yapan yalancı pekala aynı anda hem analisti hem arkadaşını öldürmek üzere evden çıkmış olabilir, ama söz konusu yalancı, bu anlamda öfke, umutsuzluk, kırgınlık içinde bırakarak, dumura uğratarak ya da durmaksızın şaşkınlığa sevk ederek analistlerine tekrar tekrar travmalarını yaşatan hastalardan farklı değildir.

• Kuşkusuz kurmacanın varlığı bizatihi fantezi ile gerçeklik arasındaki sınırı aşma arzusu uyandırır.

• “Bir insanla narsistik ilişki, insanlardaki imgesel alanın gelişmesinde temel dneyimdir.” Jacques Lacan

• “Kişinin amaçsız (boş) konuşmaya muktedir olması, kişi konuşurken genelde bir amacı olması kadar anlamlıdır.” J. Lacan

• (Analizde) düstur tuhaftır. Sözün sorumluluğunu üstlenme! Bu şekilde, sözünüzden şimdiye kadar fark ettiğiniz ya da düşündüğünüzden çok daha fazla sorumlu olduğunuzu keşfedeceksiniz.

• Üst üste saçmalıklar yığmanız sayesinde yalnızca o eşsiz hakikatleri keşfedersiniz.

• Bu anlamda, salt armağan olarak armağan –eğer var olabilirse- var olur olmaz öbür anlamda karşılıklılığın ve mübadelenin sayıya dökülebilir bir mantığı anlamında, armağanın mantığını yerle bir eder.

• Armağan hem bir yanıt gerektirir, hem de yanıtın her türlü olabilirliğini ortadan kaldırır.

• Armağan kendisi dışında hiçbir şey tarafından yola sokulmamış salt eylemdir; eğer armağanın verilmesi başka nedenlere bağlı olursa, önceki yükümlülüklerin şart koştuğu koştuğu şeyin ötesinde fazla ve kendiliğinden olan her şey iptal edilir.

• Bir meteliğin iki yüzü için avers ve anvers terimlerini kullanmak, denebilir ki oldukça perverstir.

• Paranın vaadi şudur: Tarafsız bir nesne, banknotu veya metal parayı elinde bulunduran her kimseye sonsuz çeşitlilikteki arzularına denk düşen sonsuz sayıdaki başka nesnelere erişme olanağı sağlar.

• Armağanın hakikati, armağanı ortadan kaldırmaya yeter. Armağan hakikati, armağanın armağan-olmayan ya da gerçek olmayan olması demektir.

• Mauss bize bağsız, esaretsiz, yükümlülüksüz ya da kefaretsiz armağanın olmadığını hatırlatır, ancak öte yandan kendisini yükümlülükten, borçtan, sözleşmeden, mübadeleden ve dolayısıyla bağdan kurtarmak zorunda olmayan armağan da yoktur.

• “Dünyada bol miktarda sıkı yalan vardır; özellikle de karakterlerinden kuşku duyulmayan insanlar arasında.” Benjamin Jowett

• “Freud’un vazgeçtiği şey telkinin getirdiği aldatmaydı.”

• Yasaya uymamak için, daha “derin” olduğu için, daha zorlayıcı nedenler varsa, doktor (ya da terapist) ahlaki olarak yasayı göz ardı etmeye mecburdur.

• Psikanaliz için önemli olan, bir hastanın bir şey söylemiş olmasıdır, yoksa söylediği o şeyin doğru olup olmadığı değil.

• “Bu koşulsuz hakikat istenci; nedir bu? Kandırılmaya imkan vermeme istenci midir? Yoksa kandırmama istenci mi? … Ancak niye kandırmayalım ki? Niye kandırılmaya imkan tanımayalım ki?” Nietzsche

• “Hayat, doğa ve tarih ahlaklı değilken, ahlakilik de ne demek oluyor? Kuşkusuz, bilime duyulan inancın önvarsaydığı bu cüretkar ve mutlak hakikat anlayışından yana olanlar bu yüzden hayatın, doğanın ve tarihin dünyasından başka bir dünyayı olumlar, ve bu “başka dünyayı” olumladıkları müddetçe, aynı anlama gelmek üzere, onun karşıtını, bu dünyayı, bizim dünyamızı inkar etmek durumunda kalmayacaklar mıdır?” Nietzsche

• Lacan babanın kaderiyle tüm öbür analistlerden ve hatta Freud’tan fazla ilgilidir.

• “Ve herkesin bildiği gibi, ne zamandır babanın hiçbir kuralı yoktur ve bütün sorunların başladığı yer de burasıdır.” J. Lacan

• “Hiçbir şey iletmiyor olsa bile, söylem iletişimin varoluşunu temsil eder; kanıtı reddetse bile, sözün hakikati kurduğunu teyit eder; aldatmayı amaçlıyor olsa bile, tanıklık etmedeki inanç üzerinde düşünür.” Lacan

• Ağızdan çıkan sözler, bilançonun bir tarafında, sanki eski senetlermiş gibi, semptomlar tarafından temsil edilen borca, geçmiş yükümlülüklere karşılık hesaptan düşülebilir.

• “O halde hakikat nedir? … Hakikatler yanılsama olduğunu unuttuğumuz yanılsamalardır; hakikatler alışkanlık haline gelmiş ve duygu gücünü tüketmiş metaforlar, silinmiş ve artık para değil, metal olarak bakılan meteliklerdir.” Nietzsche

• İnsanlar unutabilsinler ve hakikatin rahatlığına kendilerini bırakabilsinler diye, olup biteni anlamamalarını sağlayan bu silinmedir.

• Madeni para ilk darbedir, birincil bastırmaya denk düşer, ama hakikat haline, nakit değil metal haline, görünür hale ancak figür silindiğinde, ikincil bastırma ve semptom oluşumu yoluyla gelir.

• Bir erkek bir kadını bir diğeriyle mübadele derken, simgesel bir baba haline gelir (kişi ancak imgesel fallusundan vazgeçerek bir baba olabilir). Mübadelede aldığı kadın beraberinde çocuk gibi bir artık değeri getirir. Bu çocuğun babasıyla ilişkisi bir borç ilişkisidir.

• Bir hizmetçi kıza para verme, başka iki edimin yerini tutar: sıçmak ve çiftleşmek.

• Erkekler evlilik verip seks alırken, kadınlar da seks verip evlilik alırlar.

• O halde psikanalitik aşk teorisi kişinin kendisine karşılıksız bir şeyin verilmesi arzusudur. Lacan’ın aşkın, kişiye sahip olmadığı bir şeyi armağan etmek olduğu anlamındaki aşk tanımında, bize, bir şey olan hiç verilir.

• Lacan Bhrad-Iranyaka Upanishad’ından fırtına tanrısı Prajapiti’in “Bizimle Konuş” öğüdüne verdiği yanıtı örnekler: “Prajapiti ‘Da’ dedi, üç kere ‘Da’ dedi ve üç kere anlaşılıp anlaşılmadığını sordu. Da’nın ilk anlamı itaat, ikincisi armağan ve üçüncüsü lütuftur.

• Hesap birimi, ölüme karşı pes eden ve ölüme göre ölçülen totolojik borçtur.

• “Paradan başka dünyanın olağanüstü dinamik karakterini gösteren daha çarpıcı bir simge yoktur. Paranın anlamı kendisinden vazgeçilecek olmasından gelir. Para olduğu yerde durduğunda, özel değeri ve anlamı açısından artık para değildir. Ara sıra dinleniyor gibi görünmesi bir sonraki hareketini kestirmek için bir an soluklanması yüzündendir. Para, içinde devinimsiz her şeyin tamamen yok olup gideceği bir hareket aracından başka bir şey değildir.” Georg Simmel

• Para hareketsiz kaldığında ölür, kendinde varlık, yani ölüm haline gelir. Bankaya, (gösterenlere ait) Hazineye döndüğünde ölür. (…) Anıt mezarlar inşa etmekten vazgeçtik çünkü onların imgeleriyle inşa edilen bankalar ölülerimiz için sosyal bakımdan vazgeçilmez bu istirahatgah işlevini yerine getirmek üzere ortaya çıktılar. Banka, “kefenin cebi yoktur” atasözünü çürütme gayretinin örnek kurumudur.

• Altın, penis gibi, değerin biricik göstergesi olarak ayrıksı ve saygın bir tarihe sahiptir.

• Cimri, para devriminin geride bıraktığı, bütün sosyal ilişkilere negatifliğin diyalektiğini sokan para realistidir.

• Para tüm öbür malların inkarıdır; tüm öbür mallara değerini kazandıran araçtır; biriktirilmesiyle değil ancak hareketiyle miktarı belirlenebilen evrensel araç ve aynı zamanda evrensel standarttır.

• Ferenczi’nin bir kadın hastası: “Doktor eğer bana yardım ederseniz, son kuruşuna kadar bütün paramı size vereceğim!” Doktor: “Saat başı, çok değil, 30 kron verin yeter.” Hasta: “Ama bu biraz çok değil mi?”