DİL DUAM – HOYDA EDEBİYAT

Acaba siyaset-politika şiirin veya edebiyatın bir kolu mu olsaydı? Veya dans veya tiyatronun? O zaman dans! Var mı edebiyat gibisi? Kimseyi zorlamadan, adım adım, sayfa sayfa olurunu alarak, nasıl da hem zifiri karanlık mağaraya, hem dış uzaya, hem ışığın aşığın gözüne çekebilir..

Sanat, özellikle edebiyat azıcık da papağan gibi tekrar, hatta zikirdir. Öte yandan edebiyat belki deşifre olmuş casusluk etkinliklerinden ibarettir. Gizli seferlerimiz ve bütçe bari ruhun açılımına yarasın gibisinden. Edebiyat iş bittikten sonra malzemeleri toparlamak -listeleri yapmak. Boşalıp ölgünleştikten sonra felaketle, arzuyla gözleri kamaşmak. Demek edebiyat bir plan mesleği değil. Bir arkeo-yeniden-yapım, fantezi olduğunda bile. Bir buluş değil yeniden buluş, eksik veya fazla buluş. Yani arzu ile kardeş veya kuzen.

Kişisel olarak, benim için edebiyat sezgiyle ve bilimsel olmayan bilgiyle haşır neşir olmanın bir ortamı. Her şeyi bilebileceği ve söylediği için değil, haddini bilip, deneyim ve gönülle söz söylediği için.

Çarıklı erkan-ı edebiyat ağızda bir tat, kafada karışıklık bırakmalı. Ben ışık çakmaları ve güzel söz kalıpları halinde (edibeler h.) öğreniyorum. Edebiyat benim için arama (sorun), ifade (anlatım), buluş, yaratmanın hepsi demek; bazen bazen, ya ya. Amacım yok, ama amacım edebiyatı en ufak kılcallara, en kıçlara kadar sokmak. İyi anlatımlar bulmak ve biriktirmek. İşlemcim çift çekirdekli değil 1 beygir gücü..

Özel yaşamda da geçerli, özellikle edebiyat ve düşünmeyle ilgili kişisel üslubumda şunların hepsinin olduğunu hissediyorum: Birikim sağlama, sağlamlaştırma, savunu, saldırı. Zorunda kalmadan kimseyle savaşmam, önüme ve işime bakarım, yalnız pek tırsak, çekilgen değilim. Güven ve şefkat hissi uyandıran biri olduğum halde kedi misali sokakta da var olurum. Kontaşlarda kedilik içkindir, asker arkadaşım demişti: “İbiş familyası değil misiniz, kedi gibi sürtünür, sürtünür, illa kucağa alınır, kendinizi sevdirirsiniz.” Bu herif, en küçüğümüz benden 10 yaş ufak Özcan’ı da tanımıştı..

Yazdığım belki de siktiriboktan bir edebiyat klasörü bu basılmaz diye geri çevrilince, onu düş kırıklığıyla değil öfkeyle geri çektim. Ben size gösteririm havalarındaydım. Ne yaptım, şansım yaver gitti önce bir sinema kitabı çevirisi yayınlatmayı başardım. Sonra sıra bir yöresel şive sözlüğüne geldi. Onda hata bende, 1,5 yılda sözlüğü neredeyse basıma hazırladığım halde, iş guru bir abimin olurunu, eleştirisini almadan ilerlemem diye kaprisimsi önkoşul uydurmamla durdu da durdu. Onu da bitirirsem kişisel tarih gibi, aforizmalar gibi eksantrik bir kitabın peşine düşmeye sıra gelecek. Evet öykücü, savaşçı, didişmeci ve dokumacılardanım. Aslında ben yordamımı buldum: söyleyecek bir şeyim varsa ve basabileceksem, diyelim tek okuyucum olabilecek -tek- girişmem için yeterli. O tek okuyucuma elim sende yapmış olurum.

“Ağaç yaşken tecavüz edilir.” Edebiyat ehli ilk dökümünü erken vermemişse, üstünde hep bir oturmamışlık kalırmış. Tabii bir taze, randevuevini (kamu bedenini) kırkından sonra kullanmaya kalkarsa, çoluk çocuğun maskarası olur.. Ne yapacağımı artık aramıyorum, yapıyorum. Bir hayli duraksadım, kendime ve yazınsal yeteneklerime ihanet ettim ettim ettim; çok geç artık. Bu yazıklanmalarımdan sonra 10-15 yıldır toz toz, zerre zerre, söz sözcük, dize ve cümleler yazmaya, birikmeye başladım. Saygı beslediğim büyüklerin cümlelerini temize çekerek kopya ettim. İyi ki eğitim olarak edebiyat okumamışım, zevkimde amatör ve acemi olmak daha iyi.

Matematik terimleri ve tanımlamaları edebiyatçılara bırakılmalı diyorum; ve zaten öyle yapıldığı söylenirse şaşırıp oha derim. Matematik terimleri edebiyatçılara açıklatılsın. Ki dil gelişsin, zor anlatımlarla, bin türlü kavram ve formülleri anlaşılır hale getirmekle evcilleşip, olanakları artıp akıcılaşsın. Matematikle ilgili edebiyat/sözlü dil olanakları şu anda daha taş devrinde. Felsefe dili de aynı. Derin düşünü yapmasak da felsefenin dile getirdiği tecavüz açıklığı bir yerinden gündeliğe sızabilir. Minik bir sorunum var, popüler kültürle, hatta edebiyat dünyasıyla psikiyatri yazını arasında varsanı (halüsinasyon) ile sanrı (hezeyan, delüzyon, delusion) söz birliğini bir türlü sağlayamadık. Tamam, bunlar yakın kavramlar ama psikiyatride varsanı terimini algı bozukluğu için, sanrı terimini düşünce bozukluğu için kullanıyorlar.

İki adamıma selam çakayım.. İlki, Kafkam benim, tüm insanlığın umutsuz ulak yalvacı. Bir tür yavaş ve ters edebiyat Hermesi. Herkesi, kulağı duyan herkesi yalnızlık köşesinden sarf ettiği tuhaf, büyülü normallikteki sözcükleriyle destekledi, insanlığa çağırdı, insanlaştırdı. Her anı edebiyatla dolu, her anı önce ve tek edebiyat için olan bir adam varsa Kafka’dır. Diyor kendi de; “Benimkisi edebiyata ilgi değil, ben edebiyattan meydana geliyorum, bunun dışında hiçbir şey değilim ve bunun dışında bir şey olamam.” Yazısını sevmeyen veya uzak duran edebisever için dahi bir tür ata, köşe taşıdır.

İkincim, Kemal Tahir. Şimdilik son okuduğum kitabı olan Karılar Koğuşu aynı anda hem solcu, hem Anadolulu -ağırlıklı olarak Malatyalı- hem edebiyat tarihi gibiydi. Değerinin güzelliğinin bilincinde bir Kemal Tahir’i yansıtıyordu. Dünyayı, dünya edebiyatını da izlediğini, bildiğini belli ediyordu. Belki iddialı olacak, edebiyat yapmanın evrensel kurallarını, yöntemini öğrenmiş. Neyi bildiğini bilen bir Kemal Tahir. Yaptığının düşünsel değeri bir yana edebiyat olduğunu bilen adam. Kişisel taktik olarak, günün birinde kitap okuma zevkimi yitirirsem, okumaya tıkanırsam diye, bir köşede hep okunmamış, henüz dokunulmamış birkaç Kemal Tahir kitabı bulundururum, bataktan beni o kurtaracaktır.

Son dil duam:

Benim gözüm elim dilim, belimden daha azgın ola, hain emellediğimin akıl inine girebileyim. Nasıl küçücükken her şeyi bilir ve kabulle aşar gibiydiysem, yaştan öte, uça yüze varolayım. İsteyişimden çok bakışım, açılanışım olsun. Hep diri hep çocuk bilge kalayım. Acının bal edilişi bu olsun, duştmanın kutsanışı bu. Alayım kendi aklımı da, akılları da.. Dil büyücüsü olayım. Diiliyatta, dilhen alayım, alıyorum.

Yazıt ve kanıt büyücüsü olmayayım. İz bırakmaz, uzaktan reikik büyücü gelişeyim. Yazmayı sevişim kanıt aramak ve bırakmak değil mi, biraz ve mutlaka. O zaman yazım kendiliğinden şifreli, dolambaçılanlı, hermetik, hafif kassandrik, kolay ele gelmez, göz önünde örtünüp gizlenir bir yazıcık olsun. Parçalı, yamalı. Göze giz olsun. Her gören her okuyan onda önce kendini görsün, sonra evreni. Anca azıtık merakı olan ilerisine açılsın, göz olsun, yayılsın, insi şeytani gölgeleri benden ve izyazıdan öte görür olsun.

Yazan bir aracı, yazdığı bir kehanet. Herkes biliyor olsa da yarı şifreli kehanet. Yazdıklarım benim, bir o kadar da senin.. Tek ben yokum, sen malına sahip çık. İstemezsen kenara, çürümeye, bodruma at. O malların var, bir yerlerde duruyor. Olmadı, buda; iyilet; güzellet.. “Kim bu piçleri saldı ortaya,” diye kız. Hatta, ne bokum var anlamıyorum demen de malınla aracınla yeterli güzel bir iletişim..

Aminaminamin.

FEMİNA FEMİNİ LUPUS

Erkek erkeği anlamaz değil anlar ve dost olabilir. Erkek dostluğu olur, ama kadın dostluğu zor olur. Kadın kadını anlar ve karşısında pozisyon alır, kendisi kalmaya devam eder. Öteki kadına arka çıksa da kendi pozisyonunu kaybetmez. Kadın dostlukları her zaman kadının bencilliği, benlik bilinci ve çıkarına göre parçalanma, rafa kalkma tehdidi altındadır. Kadın kadına yani kadın – kadın dostluğu olanaksız değildir. Sonunda olmazsa, biterse şaşsak ve üzülsek bile olamaz demeyiz. Ana kız arasında çıkar çatışması ortalığı toz duman edebilir. Erkekler orgeneral, genelkurmay başkanı dahi olsalar, temelde erkek askerdir, erdir. Erkek komutanını, üst akıl sahibini arar. Erkeğin vatanı bizzat ona sahip çıkan ya da evlendiği kadındır. Çok eşli veya eş aldatan erkekler haymatlos sayılır, durumları sanıldığından daha kırılgandır.

Kadınlar analarından yıldız, tanrıça ve komutan doğduklarından, bir sessizlikleri, bir edilgenlikleri olduğunda sanmayın ki bu onların kendi bilinci ve denetimi dışındadır.. Kadınlar arası ilişkilerin özü ve açmazı ana kız ilişkisinde apaçıktır: Tanrıçanın tanrıça doğurması (veya tanrıçanın tanrıçadan doğması)… Yeni tanrıça eski tanrıçanın üst ve tek olmasını kabullenemez, eski tanrıça sıçtığı bok gördüğü yeni tanrıçanın başına buyrukluğunu hazmedemez. Kadınlar erkeklerden (eş zamanlı olarak birbirinden) çok şiddet gördüler, görüyorlar. Sistem erkek egemen ve erkeğin arkasında duran bir toplumsal yapı var, evet. Bu yine de karşıt yönde işaretle doğa ve hayatın öz evladı kadının egemenliği ve kadın gücünün temel olduğunu, erkek toplumunun hoyrat bir kaba güç yardımıyla, zorlukla kurulup sürdürüldüğünü gösterir. Ayrıca kadınlar kırma, vurma ve şiddet ile tükenmedikleri gibi, soyadlarını, namus ve şereflerini yitirdiklerinde hâlâ fiili güçtürler. Kadın etkinliğini er geç geri alamaz, artıramaz sananlar yanılıyorlar.

Bence gelen yeni çağ kadın-erkil/dişi-erkil ve satanist yani çözüm odaklı bir çağdır. Bir kadın tek başınayken bile sağkalım ve varoluş uzmanıdır. Yerine göre arkasında bir aile yok, soyadı değişmiş, söz hakkı olmadan, baharında 15-20 yaşında en kalabalık bir aileye, bir aşirete gelin gidip sağ kalıyor ve sonunda yükseliyor. O doğuştan kendi çıkarının, niyetinin komutanıdır. İstediği ve gerektiği kadar susar. Kadın, erkek veya kadın kimseyle işbirliğine zorunlu hissetmez. seçer, planlar. Kimseyi kendinden üstün kabul etmez. Her kadın kendini mutlak referans ve varlık hisseder, kadın veya erkek hiç kimsenin bunu unutturmasına izin vermez. Tanrıyı bile sorgular öyle inanır. O yüzdendir ki kadın inancı soru işaretidir, kadın şeytanlığı ise kabul edilebilir olasılık. Herkesle, hemcinsiyle de kozlarını örtülü veya açık paylaşmaya hazırdır, ve fiilen yürüyen de budur.

Dostluğa aykırı olan kadınlardaki bu zehirli veya yoğun güçtür. Fazlasıyla güçlü olanın dostu olmaz, güçsüz olsa dost olamazdı. Düşenin dostu olmaz pezevengi olur ya; kadın ya düşmemiştir, ya da pezevenk onun üstünde değildir. Kadınlar bir sürü yerde çoğu zaman güçsüzlükten yakınırlar, ve fakat dipten dibe asıl korktukları güçlülükleri ve bu güçle ne yapacağını bilmemek olabilir. Eh o kadar da zaaf oluversin.

Kadınlar konusunda asla tarafsız değilim. Kadın gücüne o kadar hayran ve gerçeği özümlemişken ruh ve dünya konularında kendi tarafımı tutuyorum. Tüm gerçek gücün kadında olduğu yaşamda tek büyük erkek gücünün yalnızlığı-ayrılığı hazmedebilmek; bir de sevmeye yatkınlık-öncelik olduğunu kabul ediyorum. Kadın doğanın öz evladı ve yetkin olunca; kendini verme-teslimiyet özlü, kendini küçümseme özlü sevgiyi (aşkı) kolay kolay deneyimleyemiyor. Bu da olanaksız değil, birincisi cinsiyetler geçişli ve ara cinsiyet durumları ufuk genişletici. İkincisi cinsiyetlerin kaderi birbirini kavramak, birbirine dönüşüp cinsiyeti duygu ve deneyim olarak ötesine doğru aşmak. Diğer büyük varoluş gücü olan yaratıcılık ise kadın veya erkeğin tekelinde değil; kadınlar öncelikli olarak tüm varolanların, bilinç sahiplerinin potansiyel hakkı.

AŞK MOTORU

“Aşk yapılan motor” olarak da akla gelebilir. Ben artçıyla sürülmesi aşkı, aşk ilişkisini çağrıştırdığı için motorsiklet ve sürüş deneyimine aşk motoru diyorum.

Motorsiklette sürücü ile artçı çifti olarak yol almak her bakımdan değilse bazı bakımlardan aşka, ilişkiye benziyor.. Örneğin her iki kişi de yolda gördük yaşadıklarını birbiriyle paylaşmak istiyor. Bağırarak konuşsalar da susuyormuş gibi sesleri duyulmuyor, anlaşılmıyor. Derhal paylaşmak ve eşlemek yapılabilir bir şey değil. Konuşma, paylaşma isteği anormal değil normal, sadece olabilir değil. Örneğin artçı gevşemek, kendini bırakıp uyumak isteyebilir; sürücü sürmeyi bırakıp artçıya sarılmak isteyebilir. Onlar da yapılmaz. Arkadaki uyuyamaz, öndeki gidonu bırakamaz, tam istediği gibi sarılamaz. Kaşıklama sarılışabilirler, yüzyüze veya bacak omza yapamaz, yataktaymış gibi kucaklaşamazlar.

Aklıma sürücü ile artçı arasında bir tahakküm ve öncelik, liderlik işbölümü, farkı olabileceği çok sonradan geldi. Benzetmenin yapısı gereği gelmeli işlemeliydim. Bu bariz unsurun aklıma gelmeyip hakkında yazmayışım bir olasılık tutucu bir işbölümü ilişki rolleri anlayışım olduğundan. Kim sürerse sürsün iki kişi birlikte badi grubu oluşturuyor diye görmemden belki. İlişki anlatan bir başka örüntü de iki kişilik tarikat benzetmesidir. Bunlar “ikili bütün” oluşturma deneyimleri.

En iyi aşk yolculuğunun bile duygularımıza ters veya yetersiz geldiği durumlar olacaktır, anımsayın. Bu nadir bi aksilik değil, kural. İkili birbirinin bedenlerine dokunabilir. Bu körebe gibidir, görülme garantisiyle değil hissedilme umuduyla olur.

Herkes dokunup sarılmayı kendi önünden ve olanağından sürdürür, karşılıklılık ve eşitlikten emin olunamaz. Motorun aldığı hız ilişkideki ortak duygu genliği, yüksekliğidir. Hız yeterliyse yolculuk sürer; değilse yavaşlamanın peşinden durma ya da devrilme gelecektir. Aşırı hızın da kendi riskleri var. Her yolculuk ve çift sürüşü kendine göre. İlişkinin bitimi veya yeni evreye girişi durmak, devrilmek veya mola vermeye benzeyebilir.

Belki tipik duygu yelkeniyle gitmeyen ilişkiler motor yolculuğuna benzemezler. Motordan da iyisi, tandem yamaç paraşütü gibi olan ilişkiler de vardır. Onlar uyuşturucu katkılı mıdır bilemedim. Veya aynı aşkın bir başka benzetimi sayılabilir. Benzetme bu alemlerde hatasız olmaz, hatalı da sayılmaz.

Yolda arasıra atılmış yorgan pamuğu gibi duran sis bulutuna denk gelirsiniz. Arasıra diye algılanır, oysa motor yolunda bir sise saplanmak aslında kaderdir, hep olagelir. Hep te olmayabilir bir şeymiş gibi görünür. İster yavaş girin, ister hızlı dalın, motor gibi sisin kendi evreni, kendi gerçeği var. Bu motorize sis geçişi bileşik evrenler ve kesin bir macera demektir. Belki evrenler paralelinden solucan deliği veya geçidiyle ilişkili hale gelmiştir. Sisin özü senin önünü ve içini değiştirmektir. Kar nasıl sivrilikleri törpülüyor, sis de algı keskinliğini törpüler, yayılgan hele getirir. Kısmen uyuşturucu etkisi yapar. Kısmetine göre uzay uçuşu hissi, öbür türlü cehennem çukuru eşiğindelik, bir ürperti, bir de estetik… Hani sis insanın içindeki şairi uyandırır ya, o hem ürküden, hem bir özgünlük ve yepyeni görüş-görmezlik kazanmaktan öyle.

Bu canlı özgünlüğün aslında aşkın algıda yarattığı daralma, küntlük ve kısıtlamadan gelmesi ne hayat inceliği.. Tünel görüşü aşkın görme bozukluğudur. Aşk, hayat veya ilişki yollarında kayboldunuz demek.. Neyse halim çıksın falim. Motora da sise de devam. Burada birdenbire durmak isteyen şarampole yuvarlanabilir, söylemesi. Kendine ve karşıdakine güven ve güvensizliğin miktarı siste sağkalım oranlarını belirleyecek.

Sisin bir çelişkin özelliği daha var: o sis geçişi anları katlanılmaz ölçüde soğuk ve soluksuz bırakıcı. Beri yandan her sisin bir geleceği, sınırı ve çıkışı var. Kış uykusu, çöl veya bataklıkların çıkışı gibi. Sis içinden selametle çıkılmışsa hava ısınacak, düzelecek demek; varın yorumlayın. Siste anın görüşü kısıtlı, algılar estetize, korku mücadelesi, gelecekten imdat var. O kadar yoğun ve karmaşık ki. Kurtuluş savaşı sanırsın, ama değil. Sis yalnızca bu yolculuğun kaçınılmaz bir etabı, çeldirici aşaması. Biz sis yolculuğu yapanlardan, yapmayanlardan öykülerini alırız, memnun oluruz. Canlı sağkalanlar arası sohbet apayrıdır. Ve susızdırmazlık içerir. Bu sızdırmazlar aynı zamanda sır küpü oluyorlar. Bana her ayrıntıyı anlatmadılar, size de anlatmazlar.

MOTORLAR

TRANSKALP

Honda Transalp’in efsane olması bir yana özellikleri sonraki modellerle doldurulmadığından ciddi boşluk doğmuştur. Honda motor Translap’i geri getirmek, diriltmek zorundadır.

Transalp’ime başka bir isim içime doğdu: Transkalp!

Zaten benim ilk Transalp’im arkadaştan ve sarı jantlı 50. yıl hatıra modellerinden bir gümüş gri Transalp’ti. Yani Alpgeçen. Hemen bir yıl sonra Parliament gece mavisi bir XL 650V’ye geçtim; Mototal’in 2002 modelden artanları 1 yıl sonra ucuza sattığı 2003’te. Onu sanki uzay üssünde sürüyormuş hissederdim. Transkalp’le yol arkadaşlığımız 4.5 yıl 70 bin km yapana dek sürdü. Babamın ölümü sonrası dalgın günlerin birinde taksiye bindirdim, güzelim mavişimi pert ettim. Ayrı hikaye.

Bir yıl rehabilitasyon, “kolay motora geç”, “korkuya teslim olma” kapsamında Yamaha Virago 535’e bindim. Sağ olsun, kibar motordur. Bir tür aşk kazasından sonra, güvendiğim bir kız arkadaşla mantık sevişmesine benziyordu. Bir yıl sonra o bitmeliydi.

Şansım yaver gitti, 2009’da benim maviş gibi 2002 model gene mavi bir Transalp’le buluştum. Kader ilişki ve aşka yeni bir fırsat tanımıştı. Aklım hala kaybettiğim aşkımdaydı; kazayı onunla yaptığım halde hâlâ en çok ona güveniyordum. Böyle dengeli ve kullanıcı dostu motor görmedim ben. Hele o kasis geçişleri. Her modda sürebilirsin (chopper, racer, yayla, vs), kolay kolay tribe girmez. Şeyy, kilometre sayacı zırt pırt patlar, yaptırıncaya kadar sayaç ilerlemez sabit kalır.

İkinci Mavi aşkı da dört yıl sürdü. Kısmeti farklıymış, kardeşimi motosiklendirmek isterken, altına vermek yerine onun ev peşinatına katkı için sattım. Transkalbim, ruhundan anlamayan, olasılıkla bakım ve onarımı için ustasını bulamayacak toy bir Afyonlu gence gitti. Ne kadar dayanmıştır bilmiyorum. Şimdi düşününce İkinci Mavinin yaşamı biraz Rasgele Balthasar filminin eşeğini düşündürüyor. Yine de bakımsızlığa bir sürü başka motordan iyi dayanmıştır. Benimkisi benzin alkoliği olmasa belki 150 bin, 200 bin kilometreyi rahat vururdu. Bu koşullarda olmaz, olmamıştır.

Zayıf izleyicisi yer cücesi NC 750X ile evlendim. Şimdiye kadar çok hızlı bir moto-seks yaşamım olmadı. Daha çok takıntılı ve sadık bir aşığım. Gönlüm hala geçmişte ve Transkalp için atıyor. Ben yepyeni NC motora biniyorum, uzak bir tanışımın ikinci el Transalp edindiği haberini aldığımda kıskanç kadın gibi içim kasıldı; şu işe bak! Bir kıskançlığım da motorlu polisler yunuslar. Eğer altımda motorsiklet olmayacak, bunlar hem psikopatlık yapıyor, hem bedava motor biniyorlar diye hazımsızlık yaşayacağım.

HONDA XL 185

İkinci motorumuz BMW R90S’ten de eski Honda XL 185 vardı. Veya XL 125. Kadim arkadaşımla kasası 125 olup, motoru 185’e çevrilmiş bir Honda vardı, ilk öğrenme motorum. Rahmetli çok güzel bir şehir tilkisiydi. Onunla merdivenden inilir, istersen merdiven de çıkardı. TV’de üçüncü sınıf bir aksiyon filminin içinde bu eski kırmızı Honda tilkilerden birine denk gelmiştim. Manyak motor(cu) beni salak filme kilitledi. Askerde hemşerimden öte kardeşime denk gelmek gibi severek izledim. Bu motorlar aslında Africa Twin ve Transalp serisine dahil, model olarak gerçekten Transalp genetiğine sahipler.

HONDA NC 750X

2. NC 750 X

Şehir içi ve üzücü olarak sadece asfalt yol motosikleti. Kasiste insanın böbreklerini döküyor. Orijinal rüzgar camı azıcık daha uzun olsa tur camına gerek kalmazdı. Boy sorunu olan enduroseverler için çok uygun. Bana Honda Transalp 650’den sonra yer cücesi gibi geliyor. Koltuk oturumu biraz rahatsız. Gidon yükseltici ve yumuşak sele istiyor. Bacakların yere uzanımında biraz açı sorunu oluşturuyor, sanırım selesi geniş kalıyor. Yan ayağı açmak çengel bacak gerektiriyor, kolay kolay otomatiğe bağlayamazsın. Belki bunlar sadece Transalp binicisine özgü eleştiriler.

NC 75OX’in motor sesi tıkır tıkır, titreşimi beklediğimden fazla geldi bana. Yakıt tüketimi sınıfının en düşüğü olmasaydı motorda sorun var, vuruntu yapıyor sanırdım. Tekrarlıyorum şehir içi motoru. Uzun yolda insanı bir 250’lik kadar hırpalar sanırım. Ortalama benzin tüketimi 100 km.de 3.5 lt. Tabii bu onu benzini kokluyor cimriliğine taşıyor, mazotluymuş gibi.

Daha baştan süspansiyonlarını yumuşatma yolu var mı hayal etmeye başlıyorum. Gerekirse biraz yükselmeyi de göze alabilirim. Oysa bacak rahatlığı, yere kolay ulaşmak büyük lüks. Hiç cross motor düşünmezdim, NC’nin yaylanma eksikliği yüzünden kros motor arzulamaya başladım.

Kask için ön gövdede hazne olması iyi, arka çanta zorunluluğunu azaltıyor. Hafta sonu binicisi olmayan herkese yine de arka çanta öneririm. Honda’nın orijinal çanta takımı çok uyumlu, ama motor koruma demirleri motora fazla yapışık, koruyacak gibi durmuyor. O bakımdan yan çantaları Honda düşünmeyip motor korumayı da Givi yeğlemek daha iyi olabilir, o daha çıkıntılı ve etli. Bu durumda arka çanta Kappa’ya kalır.

Anlık yakıt tüketimi motorda pek ihtiyacımız olmayan bir şey, bir de motorcunun dikkatini azaltacak bir şey, konmasa da olurdu. Ortalama yakıt tüketimi daha etkin, hem de sürüş denetimi sağlıyor. Motorun agresifliği hiç yok sanıyordum, oysa gaza duyarlılığı, çok düşük devirlerde bile çekişi sürdürmesi (tork) çok iyi. Bu yanılmıyorsam viraj güvenliği için de iyi. Aynaları ciks yapmışlar, bilmiyorum belki yuvarlak ayna olmazdı, ama bu kadarı abartı.

Cadde oranı artmakla kalmamış, off-road performansı yaklaşık sıfıra düşmüş. İkinci eli gayet iyi, sorunsuz kullananlar aynı zamanda yatırım yapmış olurlar. Honda’nın makine verimliliğine her zaman güvenilir. Ücreti karşılığında bu grup motorlar içinde en iyi seçenek. Yine de dileğim, Honda dayanamayacak, yeni teknolojiyle donatarak Transalp’e geri dönecek. Africa Twin’in çok kullanıcı şikayeti getirdiğini duyuyorum. Transalp’le kaza yaptığım halde güvenim azalmamış, 1 yıl sonra yeniden aynı 2001 model 650’liklerden, hem de aynı renk mavisinden ikinci el almıştım. Mavisi de öyle yakışıyordu ki. Transalp’le de çamura-kuma girmek pek uygun değildi, yalnız onunla caddeden dünyayı turlardın. NC 750X ise dik oturumlu naked tourer olmuş, şehir dışına çıkmak özel antreman gerektirir.

Arka çanta almayla veya zamanla NC’nin amortisör sertliği azaldı. Eklentilerden sadece orta sehpa özgün Honda alındı, motor koruma demiri, tur camı, elcik korumada Givi yeğlendi. Motorun eksozu bence çok biçimsiz, estetiği zayıf, gebeş göründüğü sabit. İlk para olanağında GPR eksoz almayla hem görüntü toparlandı, hem motor sesinin gıcıklığı azaltıldı. Tok eksoz sesi + kıtı kıtı motor sesi = melez ses elde edildi. Ucuz olduğu halde GPR eksoz performans artışı sağladı.

Özgün haliyle bu motor sadece doymuş, olgun motorculara hitap ediyordu. Ununu elemiş, orta yaşı bulmuş, hız tutkusunu gaz basa basa söndürmüşlere göreydi. Özetlense Honda NC 750X bir yerde motorların mazotlusuydu. Sol şeritte mutlak bir hakimiyet kurmuyordu. Trafikte motorcuların bildiği, gerektiğinde şahlanıverme, sollama kolaylığı yoktu. Sakin davranma ve diğer bilumum sürücüleri ürkütmeme genetik koduna sahipti.

Yeni GPR eksoz ile sağırlık özelliği değişmese de yumuşadı. Pist performansı söz konusu olmadığından ek bir ayar gerekmiyormuş. Ataklığı hafif arttı. Motor sesi de motor rengi gibi önemliymiş, bunlar tamamen kişinin zevkine hitap etmeli. Daha zevkli sürüş vermeye başladı. İnsan sürdüğü motoru ya ilk andan yüksek standartlarından ödün vermeden süslemeli, soldurmalı; ya da yavaş yavaş geliştirmeli, ilerleme hissi sağlamalı. Ben ikinci yol üstünden motorun kendi sebep olmadığı kişisel düş kırıklığımı yumuşatmayı, motorumu sevmeyi geliştirmiş oldum.

Benim akkız yani Kızkısrak dün temmuz 2015’te bi şımarıktı, görmeye değer. Şile Üvezli gözlemecilerinden hoop Sapanca, hem bayram trafiğine rağmen 1.5 saatte. Dönüş ise 1 saat, Herkes İstanbul’dan öcü gibi kaçıyor. İstanbul’a dönen yok, yol hayalet. Maliyet, Sapanca’da toku tokuna yenen tavuk, patlıcan, biber ve mantar ızgaralar. Bir de dozdoz denen manas böceğini tanıma, sesini duyma, kutsal bok böceği ile akraba olduğunu öğreniş. Akyazı’da “arı soktu” yerine “arı vurdu” diyenlerin varlığına şaşırış. Artık her konuşma, her konu bir derlemeye dönüşebiliyor. Ben de oralılara cunk kuşu İspir kaydımı dinlettim. Gece çimenlere kirpiler çıkıyormuş. Sapanca’nın üst taraflarını kaplayan Araplar acaba alem mi yapıyordur? Yoksa aramıza karışıp asimile mi olacaklar?

MOTORSİKLET AŞKI


Ortağım Serhat’la 76 model bir R90S sportif karbüratörlü ortak BMW motor almıştık. 1996 gibi. 2-3 ay bindikten sonra motorcu jargonuyla yatak sardı. Sağlığında bir motorsikletten çok yarım araba gibiydi, yolun da yarısını kaplardı. Yanlardan çıkan kalın koca boynuzları vardı. BMW’ye binip motor sürmek dünyanın en rahat koltuklu tırıyla gösteriş yapmak gibiydi. Sadece sesini dinlemek için bile BMW alınırdı. Onunkine en yakın ses VosVos tosbağa modelinin sesidir. Sesi ve cüssesiyle saygı telkin ederdi. Canavar bir hızlılığı vardı, hızı arttıkça caddeye daha bir yapışırdı. Kendisi 1976 model olduğuna göre daha o zamandan 20 yaşında bir kapalı kutuymuş. Bunların standart akü sorunu olur; güya hazırlıklı davranmış, koca bir otomobil tipi Povver aküyü motoru belinden kırar gibi sökerek monte etmiştik. 

İlk yatak sarmasında motorda tek başına Serhat vardı. Kalp krizli BMW’yi yoldan İstanbul’a taşıttırıncaya kadar başına gelmeyen kalmamış. Motoru çekme halatıyla başından bir tıra bağlamışlar. TEM’de at kuyruğunda rüzgara kapılmamaya çalışan sinek gibi görüntüleri. Çalışmayan motorun üstünde tir tir titreyen Serhat. Mutsuz aşk motorumuzun yaşamının en sinemasal karesi budur, düşündükçe gülesime gidiyor.

BMW yatak sardıktan sonra hayretmedi, ne yaptıysak kâr etmedi. Aylarca canlansın diye tamircide gözüne baktık. Arada tamircilere giderken atlattığımız kazaları, sevgililerimizi ihmal edip tamirciyle ilişkide sanmalarını es geçiyorum. Bir keresinde ustamız ‘yarına hazır olur, artık hallettim,’ dedi. Gece düşümde motordan yolda dumanlar çıktığını görüyorum. Sıkıntıyla kalkıp neyse düşmüş diyorum, iş çıkışı motoru teslim almaya gidiyoruz: Daha eve varmadan yolda gene istop etti! Motor rektifiyesi için karlı bir kış günü Topkapı – Ümraniye seferi yapıyoruz. Ağır hastayı ambulansla ileri hastane yoğun bakımına sevk eder gibi. Kar yağışı nedeniyle yolda otomobil kaydı, başımıza nasıl büyük bir zincirleme trafik kazası gelmediyse…

Bizi üzdüğü için olduğunu sanıyoruz, İstanbul’daki ustası, çam yarması gibi adam, ileriki aylar yıllarda moto-kurye oldu, yollara düştü. Sıradaki Alaplılı veya Akçakocalı usta, günün birinde öldürülmüş, uzuvları çuvalda parçalı halde bulundu. Lanet mi var? Sonra motoru becerikli usta umuduyla, abimiz başında ilgilensin diye feribotla İzmir’e gönderdik. Kaç kez tam olmuşken motor gene cızıldadı. Haberleri heyecanla telefondan alıyoruz. İzmir’deki ustası motorun bir yedek parçasını almaya giderken başka motorla yaptığı trafik kazasında ölmüş! Dehşete bakar mısın! O gün aynı anda Mustafa abimizi kaybetmediğimize sevindik, usta onu da çağırmışmış. En sonunda pes edip, abiye onay verip hurda fiyatına daha yapılmamış olarak sattık.

Sattığımız zaman bir rahat nefes aldık. Motor hayatlarımız o etkiyle 5’er yıl kesintiye uğradı. Anımsıyorum, lüksü havası her şeye rağmen çok yerindeydi. Ailenin, abimizin önceki motoru BMW 5.90 harika bir kısrak görüntüsündedir, bizim R90S ise tam bir damızlık boğadır. Anılar her fırsatta canlanıyor. O motora binişleri ve uçarı sürüş zevkini saatlerce ve kilometrelerce arkadan motor iterek terimle ödemişimdir. Motorculuğun öyle vergileri vardır, bulaşıcı ve kutsallaştırıcıdır. Motor adayını adaycıktan ayırdetmeye yarar.

Kendi namıma ilk göz ağrım motosiklet uzun yüksek tay gibi duran, hakkından gelemem diye yerden bitme Suzuki GN 250’ye yeğlemekte zorlandığım aksiyon filmi yıldızı Honda XL 185’ti. Her şeye o neden oldu, o başlattı ve onu aldığımızda beni bu işe bulaştıran arkadaşımdır, benim motorlarla hiç bir alıp veremediğim yoktur sanıyordum. Birkaç yıl içinde aklıma geldi ki benim adaşım Mehmet dayım daha 30 yaşında bir trafik kazasında Jawa motosikletiyle kamyon altında kalarak hayata ve ailesine veda etmişti. Bok ilgim yokmuş! Kendimi engellemek, korkmak istemediğimden bu anıyı ben silikleştirmişim, koy sepete. Ayrıca bütün çocukluğumda Fethiye köylerinde acil ulaşımı özel motorsikletlerini taksi gibi kullandıran motorcular yapardı. Motorun ovalara, yamaçlara yayılan benzin eksoz kokusu beni hep harekete, geleceğe, şehre çağırırdı. Silgi kokusu bağımlısı gibi. Er geç bir delikanlının peşine düşecek meraklı kızdım, allah hayırlıyla karşılaştırsındı.

BİSİKLET YILI

Çocukken sadece benim değil belli başlı arkadaşlarımın da bisikleti yoktu. İlk bisiklete binen Muğlalı arkadaşım Hayati öncü ruhluymuş, sonra mahalle muhtarı oldu. Ben İstanbul’a parasız yatılı deplasmana çıkınca iyice gecikti. Edinmesi değil, öğrenmesi de gecikti. Edinmek için okulu bitirip memuriyete başlamam gerekecekti. Geç kavuşulmuş bir heves olduğu için ilk bisikletime, tecavüz veya işkence eder gibi binerdim, ilk üç ay içinde zincirini kırdım. Diğer geç doyum belirtisi de asla bitmeyen heves, hiç bıkmamak.

Fakültenin birinci veya ikinci sınıf yaz tatiliydi. Sonraları bir trafik kazasında ölecek olan arkadaşım Hakan’ın Yalova’da yazlıkları vardı. Hâlâ ergen yüksek liseliler gibi son vizelerden sonra Yalova’ya uçar, orada suluk, bataklık üs bulmuş biçimde göçmen delikanlılığımızı yaşardık. Hakan’ın bisikletine hemen el attım. Bisiklet öğrenmeye ilk başta arkadaşım Mustafa yardım etmiştir. Alıştırmalara kendi başıma devam ediyorum. Kendimce akıllı bir proje yaptım: Kafam karışmasın, önce sadece dengeyi kapsam yeter diye fren öğrenmeyi devreden çıkardım. Tabii direksiyonu da boşlamışım, ilk anlarda gidon hakimiyeti olamaz.

Sürebildiğim kadar sürüyor, durmak için kendimi bisikletin yan tarafına attırıveriyordum. Sanki Japon intihar pilotu kamikaze olarak eğitiliyorum. Bir derviş yamağı kadar, bisiklet tekerinin her dönüşünü terim ve deri sıyrıklarımla ödedim. Bu kendini atmaların pek çoğu yol kenarında bekleyen böğürtlenlere doğru. Dikenlere bulanmış ama ilerleme muzafferliği içinde ötekilerin yanına katılıyordum. Ayh uyh seslerimi de duyuyorlar. Bana gülüyorlardı, olsun.

Dengeyi hafifçe çözer gibi olunca, bu sefer kendimi cadde niyetine Gölcük-Yalova karayoluna layık buldum. Bu sefer, yoldan geçen kamyonlar yaprak gibi sallar, beni tortop peşlerine takmak ister oldular. Bu ne risk ve tehlike iştahı! Daha erken yaşta öğrenmeye kalksam ne yaparmışım bilmem, o dönem en az 18-19 yaşındayım.

Evet, memur olup aldığım kendi bisikletimle hayatım 10 ay aralıksız sürdü. Sonraki uzatmaları bisikletten saymıyorum bile. Eve çıkarırdım, her zaman merdiven demirine kilitlemezdim. Tuvalete bile onunla gitmek isterdim. Asistan olduğum Bakırköy servisine onunla giderdim. Terlettiğinden, servisin hasta banyolarında duş alırdım. Birbirimizi İstanbul’un aşağı yukarı her yerine götürdük. Bir at sahibi edasıyla AKM’nin bayrak direklerine bağlardım. Nerdeyse “yemini suyunu verin lan!” diyeceğim. En sosyal, arkadaşçıl dönemimi temsil eder. Ulaşma kaygısı yok, ziyaret ettiğim kişi evde var-yok sıkıntısı yok, park derdi yok, portatif.

Eylem olsun diye nükleer gaz maskesini takmalı, onunla binmeliydim. Öteki sürücülere beni eksozla zehirliyorsunuz mesajını sürekli vermeliydim. Hazır yollarda bisikletli sayısı tek tük iken bisiklet derneğini kurmalıydım. O kadar seviyorum. İkinci el siyah Waimanly’ye -arkadaşım ona kamyon derdi- sıfır bisiklet parası saymış, peşinden bir de eliptik çark taktırmıştım ki…

Öyle gündelik 13-15 km yollardan yorulacak gibi değildim. Türkan da yol ve bisiklet arkadaşımdı. Bunları her coştuğumda bir kenara tekrar yazıyorum. Tekrarı sevene, tekrardan bıkmayana çocuk derlermiş. Psikolog Ayşegül bisikletini çaldırmasa Van’da onun bisikletini kamulaştırır mıydım, özelleştirir miydim belli olmaz. Öteki bisikletçi Barış’la uzun ve işlevsel turlara çıkarmışızdır kesin. O sıralar aklıma gelmezdi ama, huzur ve refah ortamımız varsa bisikletle Van gölü çevresi dolaşılmalıymış. Ben o zaman Broadway’imi bir şey sanıp, bu sefer de onunla sefer üstüne sefer yapıyordum. Bakırköy döneminde hastalarım bana deli dedi diye küpemi çıkarmıştım. Diğer deliliğim bisikleti şeflerin hakkımda tuttuğu dosya ve şantajlarına rağmen bırakmadım. Bisikletle yemekhaneye daldığım abartılı olmakla birlikte kısmen doğrudur. Antresine kadar bisikletle girerdim. Bakır köyünde her yere ismim benden önce giderdi, küçük çaplı namlıydım. Bunun esbabı mucibeleri bisiklet, kısa süre taktığım küpe ve uzun saçlarımdı. Bir Metallica konserinden sonra İnönü Stadı ile Bakırköy arasını rekor sürede alışım var, yinelemelere doyamam. Kıltoş fakir asistan.

Bir gün Özgür’le iki bisiklet Kazasker-Anadolu Kavağı seferimizi eda ettik, tam büyük tur olsun diye Ömerli yönünü tutturduyduk ki, yolda tekerim patladı. Patlayış o patlayış. Bisiklet kaç ay Özgür’ün dağ evinde paslandı. Sonra eve getirip bir tamir, montaj. Azıcık daha biniş. Evdaşım Serhat onu yıkayıp, temizleyip, yağlayıp parlatmasa belki çalmayacaktı kimse. Çalınmaya değmeyecekti kamyonum. Ondan sonra edinip bindiğim kalınca tekerli bisiklet bana uzak uzak durdu. Ona veya başkasına son keçimizin Pamuk’un çanını takmayı yediremedim. Sonra çanımı kızımın devralmasını umarak kaynanam devraldı. Eski karıma bisikletçiden güzel bir bisiklet toplatmıştık. Ben cennetle değil soluk türevleriyle muhatap olacağım. At gibi bir yeni bisiklet beni sırtından atacak diye bisiklete girişemedim. Belki motor hayatım bitince tekrar şansım olabilir. Durdukça bisiklete yaklaştığımı değil uzağa savrulduğumu hissediyorum. Elli yaşlarında dizim kıkırdak kaybıyla alarm vermeye başladı.

Başa dönüyorum, 92 – 93’lerdeyiz. Türkan bisiklet üzerinde uçarken bile laf-taciz yediğinden bone ile saçlarını toplardı. Bedeni anlaşılmıyor, dikkat çekmez biçimde giyiniyor. Yine kurtuluş yok. Sultanahmet’e bisikletle birlikte gitmiştik, yayıncı arkadaşlarıyla tanıştırmıştı. Bisiklet için trafik kuralları az biraz farklı. Girilmez yol yok. Bisiklet giremez levhaları ise özel çağrı.

İstanbul’da Halkalı’ya gittim bisikletle, Anadolukavağı yaptım, Kocampaşa’dan Pendik’e bisikletle arkadaş buluşmasına gittim, haziran geldi diye çamurluğunu çıkarmıştım, yağmur yağdı, bütün montum baştan kıça çamur oldu; montun çamuru yıkamalarla çıkmadı, dericide boyatmak zorunda kaldım. O dönemden hayıflandığım, Boğaz’ın Avrupa yakasından gezmemek, Sarıyer-Kilyos yapmamak.

Diğer bir sıkı bisikletçi ekip Müge ve Erkan idiler. Müge için “yüzünden sevim akıyor,” denmiştir. Bunlar maratoncu bisikletçiler. Onların yaptığı bisikletle tukardan aşağı Ege.. Çanakkale’den aşağıya Ege turu motorsikletle bile çok güzeldir. Bisikletle daha iyi ciğer ister. Ben öyle sportmen değilim. Hayatıma monte olursa olur bir şey, spor olarak yapamam. Motor da öyle oldu. Gündelik ulaşım aracı olarak görüyorum, bisiklet de ulaşım aracımdı. Bir de spor sağlığa zararlı.

Bisiklete vefa borcumu sonraları ilk karım üstünden ödedim. 30 yaşına gelmiş kadına al takke ver külah büyük heves ve sabırla bisiklet üstünde durup ilerleme desteği verebildim. Kendim de geç başlamıştım. Kemik kırma tehlikesine bir şey diyemem, ama ileru yaşta öğrenilmez sanmayın. Bisiklet en yakın akrabası motorsiklete denge nosyonuyla yardım ediyor. Çok benzerlikleri var ama bisikletin birkaç rakipsizlik artısı; asla park sorunu olmaması, her mevsim ve her hava koşulunda sürülebilmesi -sel hariç. Daha çevreci ve yakıt sorunsuz olması. İçedönüklük de bisiklette baskın, motorda da var sayılır. Aslında bisiklet kazasında düşmek az buz risk değildir. Cadde üstlerindeki mazgal ızgaraları da çok tehlikelidir, hem kaydırır hem çukur etkisiyle düşürür.

1 tam yıl yıl bisiklet sürmenin bacak güzelliği ve gücünü 10 yıldan fazla taşıdım ve kullandım.

Bakırköy’de sokak köşesinde bisikletimin arka tekerinin üzerinden geçip onu tel tava haline getiren minibüsçü, beni ağlattığı kadar, sevdik ölümüne de hazırladıydı. Bisikletim benim malım değil, benden alınacak, her anını çalarak yaşamam gereken bir hediyeydi. Nasıl ki binmediğim motor senin değildir… Her binilmeyen motrun, bisikletin bir binicisi çıkacaktır, doğa boşluk kabul etmez, yerim doldurulur, anladım. Bisiklet en vefalı bir sevgili olabilir, hep seni beni bekleyebilir. Paslanma ve işlemez hale gelme pahasına. Alçakgönüllüdür, binene binme demez. Kilidini açana, parçasına bakana, hatta parçalayana sessizce uyar, söz dinler. Bir tür sessiz geyşadır, bakarsan bağ da olur. Ah, kara kamyonum parlak gelin olunca gözlere gelmiş, gözlere yaramış da evinden kaçırılmıştı.

Bisiklet fazlasıyla içedönük bir spor ya da eylem. Bakmayın bisiklet takımlarının ortak taktikler geliştirerek yarışmalarına. O planlar bireysel düşler-kabuslar arası iletişim gibi bir şey. İzlenecek bir spor değildir, yapılacak ve olunacak bir spordur. Öyleyken, biziklet arzum beni bisiklet yarışlarına, Tour de France’a da iyi izleyici yaptı. İşim gücüm olmasa at yarışı keşi gibi bisikletçi kartları tutar tüm sezonu onlarla birlik yaşardım. Bisiklet tarihini bilirdim. Efsane bisikletçi trajedilerini, zaaflarını birebir yaşıyor olurdum. Alıp sakladıkları dopingler benim utancım olurdu. Bisiklet kapitalizminin yarışları izlenir, eğlenilir hale getirme tekniklerinin başarısını yadsımıyorum. Bendeki bu sevda olmasa o kapital numaralar neye yarardı? Şimdi motosiklet derecesinde pahalı bisikletlere ağzımın sulanması, sunucuların başarısı kadar bisikletimin önünde arkasında tamircilerle teknik ilerleme çabalarımın anısı. Tel maşa bi bisiklet hala 5 lira şişirme, 15 lira iç lastik değiştirme fiyatıyla yoksul bir sokak çocuğunun erişebileceği Amerikan düşü.

Çocuk diliyle bislet neredeyse ölüm kadar kapsayıcı bir demokratik nesne. Hadi yaşam kadar demokratik olduğunda anlaşalım.

CRİ DU CHAT ya da HAYDUT KRİMİNİ

Krimini

Bizim eve hanım sokakta telef olmak üzere yeni doğmuş bir kedi yavrusu getirdi. Annesi olan sokak kedisi daha büyümeden erkek kedilerin tecavüzüne uğramış, en kabadayısı 1 yaşındayken bu yavruları doğurmuş. Doğan 3 yavrudan biri galiba ölmüş, biri güçlüce, mahallenin çocukları sütle mütle ayağa kaldırmışlar. Anne bir süre sonra ortadan kaybolmuş. Zaten çocuk anne, o da ölmüş olabilir, annelik refleksleri gelişkin değildir, bırakıp gitmiştir.

Hanımın kedi tüyüne alerjisi var, kızımızın kedi isteğine her zaman kahramanca karşı koydu. Son zamandaysa kapı antresinde beslersek, ev içine almazsak izin verebilirim der olmuştu. Kedi bakmaya çok istekli olan kızım hayallerinde kediyle yatıp kalkıyormuş. Ortaya çıkan bu yavru spiritüalist yorumla belki onun dilek gerçekleştirimi, tezahür ettirmesi.

Eylül doğumlu kedicik bize sonbahar soğukları başlayacağında geldi. Veterinere danışıldı, önerileri alındı, yavru eve battaniye üstünde kapı eşiğinde yuvalanarak girmiş oldu.

Hiç umut vermeyen bir hali vardı. Gözleri donuk donuk, karanlık mı karanlık. İçimden bu ölür, çok dayanmaz diye geçirdiğimi saklamıyorum. Kızım çok duyarlı, belli olmaz, ufaklığın ölebilirliğini arada anımsatıp duruyorum.

Azıcık dünyaya bakmaya başladı. Hem karanlık bakışları devam ediyor hem bir psikopat hali var gibi. Bir sıkımlık canıyla. İsim için fazla uğraşılmadı, kız ona hemen Mini dedi geçti. Mikroskopik, canlı kaldığında bile büyümüyor. Yalanmayı bilmiyor, kilo basmıyor. Anne baba bildiği yok, boş bulduğunda sarsak adımlarla hemen tura başlıyor. Yani kayboluyor. Kaç kere kayboldu, çağrılmaya duyarsız. Kaç kere kızımız onun peşinden öldü dirildi, yitirdim diye ağladı. Birinde sokaktaki arabanın altında durmaya ısrar etti, izini bulamadık, bir yerde düşmüş ezilmiştir diye kızın yaslarına perspektif bile kattım. Sitede 3-4 gün sonra bulundu. Bu sefer başka bir evin önüne gelince evin kızı hemen içeri almış, sitenin diğer çocukları bizimkinin kedisi olduğunu söylediyse de tınmamış. Benim diyen bizim kız gittiğinde de zorluk çıkarmış. Bu Mini hem ölmek üzere, hem insanları birbirine katıyor.

Bizim kedi ve tüy allerjisi beş ayda sıfırlanmadıysa da hafifledi, kabul etmek gerek. Eylül kedisi ya, kesinlikle bir Başak bu, efe gibi yürüse de aksar, topallıktan düzelmiş gibi yürüyüşü var.

Komşunun sarman kedisine birey muamelesi yapışları, tekdüze bir sesle bir sonraki kedileri Kara’yı çağırıp duruşları bizim yüzleşme konularımız oldu. Aynısını yapmayacağız diye dikkat kâr etmiyor, ona biz de insan gibi davranıyoruz, biz de kaybolduğunda komut alır, ses verirmiş gibi karanlıklarda Mini, Mini, Minii çağırıp duruyoruz.

Artık kendini kanıtladı, sağ duruyor. İsmi ise fazla renksiz kaldı. Kız, adını zenginleştirelim diye istekte bulundu. Belki adını değiştirecektik, benim aklıma birey kedinin kriminal bakışları geldi. Eskiden ölüp gideri oluşunu da anımsatıyordu, Krimini/Kri–mini olsun dedim. İleride annesi Minuşka da diyecekti ama zor söylenen bu Krimini kalıcı olarak yerleşti.

Zaten gitgide cins kediymiş gibi tüyleri uzadı. Tipik tekir değil, sarman değil, boynunun altında hizmetçi yakalığı gibi beyaz tüyleri var. Her dört ayağının ucu süte batırılmış gibi beyaz. Gözleri dik dik bakıyor, derin ve karanlık. Zamanla koyu yeşil olarak göz rengi oturdu. Tüylerinin ağırlıklı rengi ise hiçbir zaman temizlenemez hissi veren kirli gri. Araya kiremit, kızıl toprakta yuvarlanmış hissi veren gölgeler atılmış. Tabii sahiplerine pis gelmiyor, naparsın.

Yağmur onu vahşice seviyor, oynarken inletiyor. Onun her şeye sızlana sızlana göğüs gerişi iç acıtıyor. Gene de kızın peşinden ayrılmıyor. Gel zaman git zaman hepimiz övünmeye başladık. Bu kedi bana aşık. Bu kedi, yok bana aşık. Hepimize zehri şırınga etmiş. Yağmur Bodrum’da onbeş tatildeyken Kremini diye şeker bulmuş, onun resmini çekip bana gönderiyor. Bağlantılar ve eşlemeler her yerden yağıyor.

Bir belirgin özelliğini unutmuşum: o vaşak kulakları! her iki kulağının ön içyüzlerinden çıkan, vaşak gibi sivri kulaklı hale getiren kulak tüyleri var. Zaten avcı genetikli belli, vaşağımsı kedi kulağıyla birlikte korkutucu hal alması doğal.

Verdiğim bu Kri-mini isminin cri du chat (kedi çığlığı/ kedi ağlaması) sendromuyla ses bağı daha yeni aklıma geldi. Kedim öykülenmek istiyormuş. Kabul ediyor ve onu yazıya döküyorum. Daha önce de konuk olduğumuz evdeki Çakıl ve Efe kedilerini öykülemiştim. Bir de minyatür pinscher‘imiz Zeytin’in yazılı anıları vardı. Doktorluk ile sese, fonetiğe ilgim bu Kriminal ile cri du chat‘ı ben sahibine çaktırmadan uyuşturmuş, birbirini çağırtmış galiba.

Maceramız devam ediyor tabii. Yenileyi Krimini’yi kısırlaştırdık, annesi gibi çocuk gelin olmasın. Uçan kedi hızla hımbıllaşacak diye bir korkum vardı, bu henüz piyasada yok. Aynı yaramazlık ve avcı refleksleri sürmekte. Bizimkiler beslemekte sınır tanımamışlar, kısırlaştırılırken yağdan çalışmak zor olmuş. Ben onlara, artık şu kediyi şişirmeyin, az besleyin diye ültimatom veriyorum, onlar he he deyip geçiştiriyorlar. Daha bu sabah o tavrımı da elime aldım: sabah kedi bacaklarıma sürtünüp duruyor, peşimden ayrılmıyor. Bir gariplik var, beni bu kadar seviyor olamaz. Baktım, mama kabı ortada değil. Telaşa kapılıp telefonla sordum, ana mama deposunun üstündeymiş. Akşam beslemiş sabah vermemişler. Tam istediğime göre yapmışlar. Yok, bu sefer ben karşı kutba savruldum; Hayvanı aç bırakmışlar, hayvan sevgi gösterileriyle yemek dileniyor. Hemen kabını doldurdum, 15 dakikada yediği kadarını yiyip, mamayı önünden çekme ilkesine de aldırmadım, önünde akşama kadar kalmak üzere mamayı bırakıp olay yerinden ayrıldım. Bu haydut kedi kanıma girdi, ilke milke bırakmadı.

Aslında ben pek kedi sevmem. Serin, yakın, mesafeli, değişir durumumuz. Severim de mesela kedi beslemem, veya oyun oynatmam. Yatan, uyuyan, hımbıl kediyi yeğlerim. Bu kediye başlarda ‘ısırmak yok!’ diye ciddi baskılar uyguladım, burnuna vururdum. yalnız kızımın tavrı değişik yani zıt olduğundan benim disiplin işe yaramadı. Gidişe alışan ben oldum. Artık huyu gevşeyecek diye korkuyorum. Annesi de kızımızı çığlık çığlığa, boğkalayarak, yoğurarak severdi. Bizim kız anadan gördüğünü Krimini’ye uyguluyor. O inletiyor, Krimini zorda kaldığında yüzüne tırmık bile atıyor. Sadece kıyarcasına değil, inleyip, sıkıldığını son hadde kadar gösterdikten sonra. Avcı, savaşçı, haydut, psikopat karışımı. Hiçbiri de az ölçüde değil, hepsinden bol var. Buna karşın hem fazla küçümen, hem de korkak ürkek.

Krimini’yi işyerine götürdüğümde köşeye pustu, aşırı yumuşak yaklaşandan ve benden başkasına hiç yanaşmadı. Bu korku veya çekingenlik sanılmasın: Kendi saldırganlığının bilincinde Mini, ‘ben saldırgansam ötekiler de saldırabilir, köşede pusuda kalayım,’ demiş oluyor.

Çapkın kedim sabah karanlığında banyonun ıslak zemin kısmına kıvrılarak bana “seninle samanlıkta bir ömür boyu” mesajı veriyor ki, uykulu halimde bile dengemi bozuyor şerefsiz! Soğuk seramikte gurrunlamak nesi? Göz süzmek nesi? İşe gitmek ya da telaşla otelden çıkmak isteyen erkeğine banyoda arkadan dolanan kadın gibi.. İşe gitme, evde ekmek var diyecek sanki. Ölür müsün, sever misin? tam çorabımı giyicem, çoraba fare muamelesi yapıyor. Çorap ve ayak fetişisti. İlk yataktan kalkarken topuklarımı cırmalıyor –kıyıcı değil, hafif. Tekrar tekrar. Bir yalıyor bir ısırıyor. Sabaha karşı yatağa gelip bir ananın bir babanın göğsüne yatması, ellere yaslanıp hareketsiz bırakması neye işaret, bunda iyi niyet var mı?

(2.3.2018)

CÜMLE FELSEFESİ

Cümleyi felsefi bir şeye benzetsek…

Nokta (.) ölüm.

Virgül (,) ile noktalı virgül (;) sevinçler, mutluluklar. Cennetimsi ara dönemler. Aralarındaki ince farkları tam yerine koyamadım.

Ara tireler yani (-) sürprizler, kriz dönemleri, yani dönemeçler.

Ünlem (!), herkesin bildiği: nida, öfke, şaşkı, hatta düş kırıklığı.

{Parantez} demeyip (ayraç) dememiz gerekenler yaşamdaki sırlarımız, açılacak ama gönülsüz olduğumuz gizler. Saklarken de görünürlüğü artırabiliriz. Gizlilerin farklı önem ve sınıf kategorileri [var.]

Üç nokta (…) yeniden doğuş, öykünenlerin reenkarnasyon dediği. “Orkestra çalıyordu.” Böyle sürer gider, yeniden ortaya çıkar yapısı.

Zamir, özne cümlenin sahibi, her türden egolar. Cümlenin çeşitli özneleri ben egosuna gönderme yapar hep.

Gizli özne ise Tanrının temsil edildiği yer. Ayrıca edilgen yapıdaki cümleler de Tanrıya gönderme yapıyor.

En sona ana unsuru sakladım: Sözcükler acılar, mutsuzluk ve sıkıntıların karşılığı. Bu nereye gönderme yapıyor? Sanat yaşamdaki acılardan köken alır, ona gönderme. Bir cümle (tümce) tek sözcükten oluşabilir. O zaman da kural bozulmuş olmaz. Ana kaynak söz yani sözcük yani acı, mutsuzluk, hiçlik. Ama cümlenin bütününde, olabilecek her şey var. Sanat, tıpkı cümle gibi acıyla çerçevelenmiş olarak mutluluğu, ölümü, yeniden doğuşu içerir. Anlamlı cümle, devrik cümle, soru cümlesi, anlamsız/fazlalık cümleler bu yaşamın yaşanma türev ve olasılıkları. Var olan cümleninse gösterilen ve örtülen, zannedilen ve aslolan gerilimleri mevcut. Cümlenin bütünü söyleminden farklı bir şeyi açık edebilir, cümle kendini değilleyebilir.

Ya sessizlik ne olacak? Söylememek, susmak ne olacak? Bunlar cümlenin temsil ettiği her şeyden kurtulmayı, çerçeveyi kırmayı ve aşmayı temsil ediyor. Sessizlik yani zen, meditasyon. Yine de bir düşünürsek sessizliğin, boşluk ve hiçliğin tüm bu somut acılara, malzemeye gereksinim duyduğunu kabul ederiz. Hiçlik de varlığa işaret etmiş olur. Erken çocuk/luk tüm o unutulmuş kargaşanın ve aşmanın temeli. Anımsayamayacağımız, anımsayarak tüketemeyeceğimiz bir şeyi aşmaya, vaz geçmeye çeviriyoruz. Ne olursa olsun, sessizlik çok dengesiz bir denge. Benden duymuş olun.

MOTOR KAZALI DÜŞ

Düşümde Serhat ile Alp’e benzeyen irice ve uzun bir motorsikletçi teknik, sürüş hakkında konuşuyorlar. Bense galiba kaza geçirmişim, motorsiklet kazası. Artık ayaktayım, yalnız bir daha motor binip binmeyeceğim şüpheli. Kaza geçirenlerin hep kafasındadır ya; olay nasıl oluşmuştu, aşamalarını anımsamaya çalışıyorum. Aynı zamanda ‘benim suçum değildi, tesisler, yol, karşıdaki suçluydu,’ araştırması bu. Eğimli ve şehir içi bir yolda hız yaptığımı, bir kasis gibi şeyin dengemi zorladığını, bir de virajı alamayıp şehir içinden adeta doğaya fırlatılır gibi vadiye uçtuğumu, fırladığımı anımsar gibi oluyorum. Sanki öncelikle ayak bileğim zarar görmüş. Yalnız uçma anında öldüm/ölüyorum galiba diye düşündüğüm de açık. Ölme ile uçma birbirine bayağı yakın. Kalktıktan sonra “kaza geçirme cesareti, kazayı göze almak ve yapmak” diye de bir şey olduğunu aklımdan geçiriyorum. Bir tür eşik aşmak ve ondan sonra artık korkuya yapışıp kalmaktan kyrtulmak. Görü ve izleme düzeyine, “olmaya oldu ama onu yaşamıyorum, sadece hissediyor ve görüyorum,” düzeyine ulaşmak diye betimleyebilirim. Hemen öncesinde ve hemen sonrasında daha canlı, daha bedenli, daha somut oluyoruz. Hani uçurum gibi yüksekten ya da kasisten birden aşağı, serbest düştüğümüzde içimiz kalkar, vücudumuz altüst olmuş gibi olur ya… İki somutluk arasındaki o karışıklık bizi, başka bir açıklamayla işlenebilir hale getiriyor.

Düşün bir yerinde Serhat ile Alpimsi genç samimiyeti abartıyorlar, karşılıklı birbirinin çüklerini deniyorlar. (Sözle sidik yarıştırmak yerine çük yarıştırmanın somut veya rüya hali.) Maşallah ikisininki de kallavi. Sünnetsiz başları birbirine dokunuyor ve iki adam birbirinden oldukça aralıklı. Benimkisi de mal mı bunların yanında?.. Hayıflanıyorum. Her düşte olduğu gibi bunda da ah, birkaç önemli imge daha vardı, kaçırdım, unuttum onları üzüntüsü var. Bir de düşü az çok yalan katarak, süsleyerek anlatma suçluluğu. Zira görülen düş ham, dile gelmesi zor bir şey. Onu çok iyi anımsasam bile Türkçeye çevirmem gerekiyor. Bir de bulanık düş yerleri anlatım sırasında boşluğu doldurma gereğine tabi oluyor, “Burayı iyi anımsamıyorum, flu görüntüye karşılık, yarım cümle,” diye kesip atamıyorum. Tarif edince böyle de yapılabileceği aklıma düşüyor. Durumu betimleme öncesinde yaptığım yalan eklerinin, süslemenin zorunlu olduğu, sorguya ne hacet gibi bir hissim vardı.

28.8.2014/Dipnot: Düşüme tarih atarken bugünün babamın ölüm yıldönümü, yedinci yılı olduğunu fark ettim. Benim de büyük motor kazam ondan bir ay sonra 25 Eylülde olmuştu. Kaza babamın ölüşüyle, aynı anda hem üzülme, hem üzülmeme, üzülmeme kuşkusundan, suçluluk duygusuyla kaza heçirmiştim. Somutluk, algıya/görüye evrilme o kaza sırasında, o an da yaşadığım, arka planda şaşırdığım bir hal idi. O zaman gerçeğin kırbacı ile karar verme; somutta, işlerimle, gündemimle yaşayacağım diye seçimim vardı.

KAYIP ZAMANIN İZİNDE -Marcel PROUST alıntıları

Çiçek Açmış Genç Kızların Gölgesinde

• Kesin kararlar, daima, süreklilik arz edemeyen ruh halleri yüzünden verilir.
• Sevdiğimiz kişiyi bir daha hiç görmek istemediğimizi söylerken tam anlamıyla içten değilizdir, ama görmek istediğimizi söylesek de daha içten olmayız.
• Hepimiz, artık sevmediğimiz zaman, biliriz ki, unutmak, hatta bulanık hatıralar bile, mutsuz aşk kadar ıstırap vermez.
• Belki boş yere kazanılmıştı, çünkü yakında iyileşecektim. Alışkanlığın bir biçimi olan özveri, bazı güçlerin sürekli artması olanağını verir.
• Genellikle de tam tasarruflarımızı biriktirdiğimiz kumbara dolmak üzereyken, bir hamlede boşaltıverir, sağaltımın sonunu beklemeden, üstelik de alışmışken kesiveririz.
• “Büyük bir servet sahibi olmadan sevmek, acıklı bir şeydir.” La Bruyere
• Genellikle mutluluğu mümkün kılacak şeyi ele geçirdiğimiz anda, aynı akşamda olmaz mutluluğun elimizden çalınması. Çoğunlukla bir süre çabalamayı, ummayı sürdürürüz. Şartları aşmayı başarırsak doğa dıştaki savaşımı içimize taşır ve yavaş yavaş kalbimizi değiştirerek sahip olacağı şeyden başkasını arzulamasına neden olur. (…) Doğa şeytanca bir kurnazlıkla, bizzat bu ele geçirişi mutluluğun yok edilmesine alet eder.
• Mutluluk olgusu gerçekleşmez, ya da son derece acı tepkilere yol açar.
• Az ölçüde kullanılınca bir tehlikesi olmayan ölümcül zehirler gibi, patlar diye korkmadan sigaramızı yakabildiğimiz bir nebze dinamit gibi.
• Gilberte’in omuz silkmesinin sıkıntısı geçtikçe, büyüsünün anısı, bana dönmesini istememe neden olan anı da silinecekti.
• Arkadaşımızın, bizim eski ve aslına uygun sandığımız hayalini, aslında kendimiz, birçok kere baştan kurmuşuzdur.
• Benim, kendimi bu konuda suçlu hissetmeden, Gilberte haricinde her şeye karşı gösterdiğim kayıtsızlığı o bana gösteriyor diye Gilberte’e ne hakla sitem edebilirdim?
• Gün içinde sahip olduğumuz zamanın miktarı esnektir; bizim hissettiğimiz tutkular bu zamanı genişletir, hissettirdiğimiz tutkular daraltır, alışkanlıksa doldurur.
• Zaten birtakım bayağılıkları açıkça görmek, sevgiyi hiçbir şekilde azaltmaz; tersine sevgi bu bayağılıkları sevimli gösterir.
• Mme Swann hızlı kavrayışı nedeniyle erkeklerin dostluğunu kadınlarınkine yeğlerdi.
• Sevdiğimiz zaman, aşk o kadar büyüktür ki, bir bütün olarak içimize sığmaz; sevdiğimiz insana doğru yayılır, onda kendisini durduran, başlangıç noktasına geri dönmeye zorlayan bir yüzey bulur; işte karşımızdakinin hisleri dediğimiz şey, kendi sevgimizin çarpıp geri dönüşüdür, …
• Ani bir barışma olasılığı, boyutlarını tam kavrayamadığımız şeyi, tevekkülü yok etmişti.
• Aşıklar da zıt bir durumun ortasından baktıkları, henüz denemeye başlamadıkları için, vazgeçmenin iyileştirici gücüne inanmazlar.
• İnsanlardan daima kopuğuzdur; sevdiğimiz zaman, bu aşkın o insanın ismini taşımadığını, gelecekte bir başkasına yönelebileceğini, hatta geçmişte de ona değil, başkasına yönelmiş olabileceğini hissederiz, sevmediğimiz zaman ise, aşkın çelişkisini filozofça, olduğu gibi kabul edebiliyorsak, rahat rahat söz edebildiğimiz bu aşkı o sırada hissetmediğimizden, dolayısıyla bilmediğimizdendir: çünkü bu konularda bilgi kesintilidir ve hissin fiziki varlığından daha uzun ömürlü değildir.
• Sevdiğimiz insanı düşte, yalnızca hissettiğimiz acının şiddetinden tanıyabiliriz.
• İnsan mutsuz olduğu andan başlayarak ahlakçı olur.
• Yoldan karşıya geçerken arabalara dikkat ediyoruz, tehlikeden kaçınıyoruz diye, cezalardan kaçındığımızı sanırız.
• Kalıcılık ve süreklilik hiçbir şeye bağışlanmamıştır; acıya bile.
• Benim, seven insanlarla zevk alan insanların aynı kişiler olmadığını ilk hissedişim değildi.
• Ben, neyi seversem seveyim, mutlaka sancılı bir kovalamanın sonunda ulaşabilecektim ona ve bu kovalama sırasında, zevk peşinde koşmak yerine, hedefe ulaşmak uğruna zevki feda etmek zorunda kalacaktım.
• Çünkü herkes kötü oyuncu ve diğer herkes insan sarrafıdır.
• Bu kızlarla tanıştırılmamın kesinleştirilmesi onlara karşı kayıtsızlığı sadece oynamama değil, hissetmeme de neden olmuştu.
• Ama o anda, bir insanın görünüşündeki, önemindeki, boyutlarındaki değişikliklerin, o insanla aramıza giren çeşitli durumların değişkenliğinde bağlı olabileceğini hissettim.
• İnançların bu rolünü, itiraf etmem gerekir ki, benliğimin bir parçası, iradem biliyordu, ama zeka ve duyarlılık bilmediği sürece, iradenin bilmesi nafiledir.
• Bir inancın değişimi gibi aşkın yokluğu da önemli rol oynar; önceden var olan ve hareketli olan aşk, sırf bir kadına ulaşmak neredeyse olanaksız olacağı için, o kadının hayaline konar… Aşk dev boyutlar kazanır; gerçek kadının bu aşkın içinde ne kadar az bir yer kapladığını aklımızdan geçirmeyiz.
• O sırada kapıldığım harikulade korkuyu birkaç yıl sonra hissetmem mümkün olmayacaktı, çünkü bir yandan yaşla birlikte böyle garip durumlar yaratma, bu tür duyguları yaşama kapasitesi azalırken, bir yandan da toplumsal alışkanlıklar bu kavramları ortadan kaldırır.
• İnsan hayatında yarar gözetmeyen duyguların yeri zannettiğimizden büyüktür.
• Saint-Loup hoşa gitmeye çalışıyordu, Elstir ise vermeyi, kendini vermeyi seviyordu. Sahip olduğu her şeyi, fikirlerini, eserlerini ve çok daha az önemsediği diğer her şeyini kendisini anlamış olan birine seve seve verirdi. Ama tahammül edilebilecek bir çevre bulunmadığı için, yüksek sosyetenin poz ve terbiyesizlik, resmi otoritelerin kötü niyet, komşuların delilik, ailesininse bencillik ve gurur diye adlandırdığı bir inziva içinde, vahşice yaşamaktaydı.
• Her insan kendisini artık görmediğimiz zaman yok olur, sonra bir daha göründüğünde yeni bir yaratıdır artık; bir öncekinden, belki de öncekilerin hepsinden farklıdır.

Swan’ın Bir Aşkı


• Kadınlardan ne denli bıkmış olursanız olun, en değişik kadınlara sahip olmayı bile önceden bilinen değişmez bir şey sayın isterseniz, karşınızda biraz çetin –ya da sizin öyle sandığınız- bir kadın varsa, Swan’ın katleya düzeltmesi gibi, onlara sahip olmayı ilişkilerinizin sunduğu beklenmedik bir fırsattan çıkarmak zorunda kalırsanız, sahip oluş sizin için büyük bir haz oluverir.
• Tutku geçici ve farklı kişiliğimiz gibidir, öbür kişiliğimizin yerini alır, o zamana dek onu dile getiren değişmez göstergeleri yok eder.
• Genel olarak insanlar bizi öyle az ilgilendirir ki, içlerinden birini böyle acı ve sevinç olanaklarıyla donattık mı bir başka dünyadanmış gibi görünürler bize

Albertine Kayıp

• Ne yazık ki, hayat görüşünü oluşturan unsurları, annesiyle babasından aldığını da hesaba katmak gerekir, çünkü kişiliğimizi, kendi kendimize, hiç yoktan yaratmayız. Annede var olan benciliğe, babanın ailesine özgü, farklı bir bencillik eklenir; bu, her durumda benciliğin artması, hatta katlanması anlamına gelmez, yeni, çok daha güçlü ve korkunç bir bencillik yaratır. Dünya kurulduğundan beri, bir kusurun belirli bir türüne sahip aileler, aynı kusurun başka bir türüne sahip ailelerle birleştikçe, bu evliliklerden doğan çocuklarda, kusur korkunç ve iyice eksiksiz bir hal aldığından, üst üste biriken bencilliklerin (şimdilik bu kusurla kendimizi sınırlayalım), bütün insanlığı yok edecek bir boyuta, güce ulaşması gerekirdi; ne var ki yine aynı kusurun doğurduğu bazı doğal kısıtlamalar, kusurun makul ölçüler içinde kalmasını sağlar; tıpkı tekhücrelilerin, sonsuz çoğalarak gezegenimizi yok etmesini, bitkilerde tek eşeyli döllenmenin, bitkiler alemini yok etmesini engelleyen kısıtlamalar gibi.
• Gilberte insan kılığındaki devekuşlarının en yaygın türüne aitti (en azından o dönemde); bunlar, görülmemek için değil, görüldüklerini görmemek için kafalarını kuma gömerler; görülmemeleri zaten imkansızdır, görüldüğünü görmemek ise, hiç yoktan iyidir, gerisini de şansa bırakırlar.
• O günden itibaren, herkese mektup yazıp derin bir acı yaşadığımı bildirmeye ve kederimi artık hissetmemeye başladım.
• Baba sevgisinin yanılgıları da, aşk yanılgılarından aşağı kalmayabilir; birçok kız, babasını servetini kendisine bırakan ihtiyar olarak görür.
• Istırabımın ve beraberinde sürüklediği her şeyin ortadan kaybolması, çoğu kez hayatımızda önemli yer tutan bir hastalığın geçmesi gibi, bir eksiklik duygusu yaratıyordu. Muhtemelen, aşkın ebedi olmamasının nedeni, hatıraların doğruluğunu daima korumaması ve hayatın, hücrelerin sürekli yenilenişinden oluşmasıdır. Ama hatıralarla ilgili olarak, bu yenilenme, değişmesi gereken şeyi durduran ve geçici olarak sabitleyen dikkat tarafından geciktirilir. Keder de, kadınlara duyulan arzu gibi, düşündükçe arttığına göre, yapılacak çok işi olmak, hem iffetli kalmayı, hem unutmayı kolaylaştırır muhtemelen.
• Oysa böylesine korktuğum bu sağlıklı benlik, unutuşla birlikte, ıstırabı neredeyse tamamen ortadan kaldıran bir huzur imkanı sunuyordu bana; kaderin bizim için hazırda bulundurduğu, basiretli ve otoriter bir hekim gibi, yakarılarımıza aldırmadan, itirazlarımıza rağmen, yerinde bir müdaheleyle, gerçekten de fazlasıyla yara almış olan benliğimizin yerine koyduğu yedek benliklerden biriydi sadece.
• Aynı şekilde, gece gördüğümüz kabuslar da korkunç olabilir. Ama uyandığımız anda başka bir kişi oluruz ve yerini aldığımız şahsın, uyurken katillerden kaçmak zorunda kalmış olması, bizi ilgilendirmez.
• Tıpkı bir mateme karşı kayıtsız olduğu halde, oradaki insanlarla, duruma uygun, kederli bir tonda konuşan ve ara sıra, kendisini misafirleri ağırlamakla görevlendirmiş olan dul arkadaşının hala hıçkırarak ağladığı odaya gidip onu yoklayan bir dost gibi, bu benliğim de eskisiyle temas halindeydi şüphesiz.
• İnsanlara duyduğumuz sevgi, onlar öldüğü için değil, biz öldüğümüz için azalır. (…) İnsan ancak hatırladığı şeye sadık kalabilir ve ancak bildiği şeyi hatırlar. Benim yeni benliğim, eskisinin gölgesinde büyürken, Albertine’in bahsini sık sık işitmişti; eski benliğim aracılığıyla, onun anlattığı hikayeler aracılığıyla Albertine’i tanıdığını sanıyor, ondan hoşlanıyor, onu seviyordu, ama bu, ikinci elden bir sevgiydi sadece.
• Ne var ki, en dalgın insanlar, bazen bize çok doğal gelen, onlarınsa merakını cezbeden, ağzımızdan çıkıveren sözlere özel bir dikkat gösterirler.
• Tıpkı bazı mutluluklar gibi, bazı felaketler de fazlasıyla gecikirler ve bir süre önce gelseler içimizde ulaşacakları boyuta ulaşamazlar. (…) Hiç şüphesiz, kötü haberlere üzüldüğümüz zaman bile, bazen bir konuşmanın dengeli ilerleyişi, dağılışı içinde, kötü haberler önümüzden duraklamadan geçer, (…)
• Gerçeğin bize bir cümleyle, kim bilir kaç kez kendi kendimize tekrarladığımız cümlelere benzer bir cümleyle değil, yeni cümlelerle ifşa edilmesini isteriz. Düşünme alışkanlığı, bazen gerçeği algılamamızı engeller, bizi gerçeğe bağışık kılar, gerçeği de bir düşünce zannetmemize yol açar.
• Artık korkmaması, nihayet bana gerçeği söyleyebilmesine mi, yoksa herhangi bir nedenden ötürü, benim çok mutlu ve gururlu olduğumu zannedip, beni üzmek için yalan söylemesine mi imkan tanımıştı?
• (…) –iyileşmek isteyen, ama takıntılarından veya morfinden mahrum olmak istemeyen nevrozlu hastalar veya morfinmanlar gibi, dünyevi hayata bağlı, yalnızlığı isteyen, ama eski hayatlarından kesinlikle vazgeçmek istemeyen dindar ya da sanatkar kişiler gibi- Andree de bütün insanları sevmeye hazırdı, bunun için önce onları muzaffer konumda görmemesi, yani peşinen aşağılaması gerekiyordu. Gururlu insanları bile sevmek gerektiğini, gururlarını daha baskın bir gururla değil, sevgiyle yenmek gerektiğini anlamıyordu. Hastalığı besleyen koşulları sürdürerek tedavi olmak isteyen, hoşlandıkları, ama vazgeçtikleri anda hoşlanmayacakları bu hastalık sebebinden kopamayan hastalar gibiydi. Yüzmeyi öğrenmek isteyenler de, bir yandan ayaklarının yere basmasını isterler.
• Ona niçin inanmıştım? Yalan, insanın özünde vardır. İnsan hayatında, belki zevk arayışı kadar önemli bir rol oynar ve zaten bu arayışın yönetimi altındadır. Zevklerimizi korumak için veya zevkin ifşa edilmesi şerefimize aykırı düşüyorsa, şerefimizi korumak için yalan söyleriz. Hayatımız boyunca yalan söyleriz, hatta özellikle, belki de sadece, bizi sevenlere yalan söyleriz.
• Mantığımın bütün itirazlarına rağmen Albertine’i seçmek ve sevmek onu bütün iğrençliğiyle tanımak anlamına gelmiyor muydu? Güvensizliğin yatıştığı anlarda bile, aşk bu güvensizliğin ısrarı, dönüşmesi değil midir? (…) Hiç şüphesiz, bizi en fazla bedbaht edebilecek, bizim bilmediğimiz unsurlar, bir insanın cazibesinde, gözlerinde, dudaklarında, endamında mevcuttur; öyle ki o insanın bizi cezp etmesi, onu sevmeye başlamamız, biz olayı ne kadar masum zannetsek de, onun bütün ihanetlerini ve kabahatlerini, farklı bir yorumla şimdiden okumak demektir.
• Basiret, tam bir körlüğün ortasında bile, tercih ve sevgi görünümünde varlığını sürdürür, öyle ki, aşkta kötü seçimden bahsetmek hatadır, çünkü seçim söz konusuysa, kötü olmak zorundadır.
• (…); biri en iyi, en samimi insanların sözlerinden, diğeri de aynı insanların eylemlerinden oluşan art arda iki dünya bulunduğunu düşünmem gerekirdi; (…)
• Eylemler böylesine belirsizken, bizzat insanların belirsiz olmaması beklenebilir mi?
• Üstelik, kusursuz bir kişiliğe nadiren rastlandığından, çok entelektüel ve duyarlı kişiler, genellikle iradesizdir, alışkanlığın kölesidir, o anda acı çekmekten korktukları için, sürekli acı çekmeye mahkum olurlar, ve bu koşullarda kendilerini sevmeyen kadından asla vazgeçmezler.
• Ama bir insanın bu dünya üzerindeki hayatı bittikten sonra, sırların ifşa edilmesi, aslında hiç kimsenin ölümden sonraki hayata inanmadığını kanıtlamaz mı?
• Ama sonra düşündüm ki, arzuladığımız bir şeyi elinde tutan kişiye beslediğimiz sevgiyi, o kişi, elinde tuttuğu şeyi sevse de besleriz. Şüphesiz bu durumda, doğrudan ihanete varacak olan bir dostluğa karşı direnmek gerekir.
• Bütün vaktini yanlış birtakım küçük tahminlerde bulunmakla geçiren kıskançlığın, gerçeği keşfetmeye gelince ne yoksul bir hayal gücü sergilediği şaşılacak şeydir.
• Ama tecrübe dediğimiz şey, kişiliğimizin bir özelliğinin, kendi nazarımızda açıklık kazanmasından ibarettir.
• Bir insanla aramızdaki bağlar sadece zihnimizde mevcuttur.
• İnsanoğlu, kendi dışına çıkamayan, başkalarını ancak kendi içinde tanıyabilen ve aksini iddia ettiğinde yalan söyleyen bir yaratıktır.
• Olayları arzumuza bağlı olarak değiştiremeyiz, ama zamanla arzumuz değişir.
• Ne yazık! Bilhassa geceleri kendini esir saydığı odadan kaçan kuş, dönerek çarpar cama, biter ümitsiz uçuş.
• Arzularımızın tatmin edilmesini pek önemsememek, hatalı bir düşünce olsa gerektir, çünkü bir arzumuzun gerçekleşemeyeceğini düşündüğümüz anda, onu tekrar önemseriz; ancak gerçekleşeceğinden kesinlikle emin olduğumuz zaman, peşinden koşulmaya pek de değmediğine hükmederiz.
• Arzu ne kadar eksiksiz biçimde gerçekleşmişse keder de o kadar derin olur; mutluluk doğa yasasına aykırı biçimde biraz uzamış, alışkanlıkla pekişmişse, keder iyice dayanılmaz olur.
• Aslında beni ayrılığa alıştırma işlevini gören unutuş, bir yandan da Albertine’i bana olduğundan daha sevimli göstererek, dönmesini daha çok arzulamama sebep oluyordu.
• Gerçekten de, Françoise’ın nefretle körüklenen, ayrıntıları ürkütücü bir kesinlikle gözlemeye alışkın hizmetkar merakına, doğuştan sahip olduğu zevk de eklenince, bir uzman değerlendirmesi çıkmıştı ortaya.
• Yeryüzünde TEK zannettiğimiz kadın, sayılamayacak çoktur.
• Sosyal koşullar ve bilgeliğin öngörüleri ne olursa olsun, aslında bir başka insanın hayatı üzerinde hakimiyet kuramayız.
• Ayrıca, bir tek ölüyü ele alsak bile, onun bazı şeyleri bilmesinden duyacağımız mutluluğun, her şeyi bilmesinden duyacağımız korkuyu dengeleyeceğinden emin olabilir miyiz?
• Tam tersine, aşk bittiğinde ise, o insanın uyandırdığı merak, o ölmediği halde biter.
• Acı, gerçekliği sarhoşluk kadar çok değiştiren güçlü bir etkendir.
• Ölümü düşünmek zorunda kaldığımız zaman, hayattan başka şeyi hayalimizde canlandıramayışımızın sonuçlarından biriydi bu da.
• Hiçbirimiz tek bir insan değilizdir, hepimiz, ahlak değerleri farklı, çok sayıda insanı barındırırız içimizde.
• Bir başka insanla ilişkilerimizde en önemli hata kaynakları, iyi kalpli olmak, veya o insanı sevmektir.
• Ben bir tek erkek değil, duruma göre tutkulu, kayıtsız, kıskanç –her biri başka bir kadını kıskanan- erkeklerden oluşan karmaşık bir ordunun resmigeçidiydim. Ve muhtemelen bu sayede, günün birinde istemediğim halde iyileşecektim.
• Albertine’i son birkaç ayda evime hapsetmiştim. Ama artık hayalimde Albertine artık özgürdü ve bu özgürlüğünü kötüye kullanıyor, şununla bununla düşüp kalkıyordu.
• Çünkü kıskançlık için geçmiş de yoktur, gelecek de; onun hayal ettiği şey daima şimdiki zamandır.
• Buna az çok benzer harika belirsizlikleri hayatı boyunca yaşamamış kimse var mıdır?
• Bazı filozoflara göre dış dünya yoktur, hayatımızı kendi içimizde geliştiririz. Bu doğru olsa da, olmasa da, aşk, en mütevazı başlangıcıyla bile, gerçekliğin bizim için ne kadar önemsiz olduğunun çarpıcı bir örneğidir.
• Yalan, bizde daima uyandırması gereken öfkeyi, iyilik de minneti, ancak sevdiğimiz kadında gördüğümüz zaman uyandırır, tensel arzu, zekaya hak ettiği değeri vermek ve manevi hayata sağlam temeller kazandırmak gibi, olağanüstü bir güce sahiptir.
• Bir acı sonuna kadar yaşanmadıkça geçmez

Yakalanan Zaman

• İnsanlar bizim unutuşumuza bağlı olarak gelişirler.
• Ayrıca aşkta bile iki kişinin birbirine ilişkin anıları, ortak değildir.
• Nasıl sevdiğimiz kadının amacını bilemezsek, düşman da bizim planımızı bilmez, hatta kendimiz de planımızın ne olduğunu bilemeyebiliriz.
• Dolayısıyla fesat kişiler, nankör kişiler kendileri ve yazar istemese de eserde boy gösterirler. Hiciv yazarının şöhreti, ister istemez hicvettiği alçaklarla bağlantılıdır.
• Bir kitap çoğu mezar taşının üstündeki isimlerin artık okunamadığı büyük bir mezarlıktır.
• Tanımadığım okurların kirlettiği hatıraları ben zaten onlardan önce kirletmiştim.
• Bana çeşitli gerçekleri göstermiş olan, artık yaşamayan bütün o insanlar sanki sadece benim açımdan faydalı bir hayat sürmüş, benim uğruma ölmüş gibi geliyordu bana.
• Beden için sağlıklı olan tek şey mutluluktur, ama zihni güçlenip geliştiren kederdir.
• Aydınlığa kavuşturulması gereken şey duygularımız ve tutkularımız, yani bütün insanların tutku ve duygularıdır.
• Mutluluğa gelince, neredeyse tek yararı vardır, o da bedbahtlığa imkan tanımasıdır. Mutluyken son derece güçlü ve şefkatli güven ve sevgi bağları oluşturmamız gerekir ki bu bağlar koptuğunda, bedbahtlık adı verilen o değerli parçalanmayı yaşayabilelim. Sadece umut ederek de olsa, mutluluğu tatmamış olsak, mutsuzluklar zalim olmaz, dolayısıyla meyve vermezdi.
• Kitaplarımızın taslağını çizen tutkularımız, kaleme alan ise aradaki dinlenme süreleridir.
• Çünkü en çok sevdiğimiz insana bile kendimize olduğumuz kadar sadık değilizdir.
• Gerçeğe ölümden önce ulaşanlar, ikisi birbirine ne kadar yakın da olsa, gerçekleri öğrenme anı ölüm anından önce gelenler, kendilerini talihli saymalıdır.
• Aşkın, sevilen insana, sadece seven insanda var olan şeyler kattığını görmüştüm.
• Kıskançlık, tablomuzda bir boşluk olduğunda, sokağa çıkıp gerekli güzel kızı arayan başarılı bir personel şefidir.
• Gerçekten yaşlı olduğu için bu işaretleri taşıdığını ve hayatın ihtiyarları, yeterince yaşayan yeniyetmelerden imal ettiğini anladım.
• Hayatımın tek bir saati yoktur ki bana sadece kaba ve yanlış algılamanın her şeyi nesneye yüklediğini, aslında her şeyin, aksine zihinde olduğunu öğretmiş olmasın.
• Dolayısıyla imgenin güzelliği nesneye ulaştığımızda artık bizde hayranlık uyandırmaz, oysa fikrin güzelliğini ancak nesneyi aştığımızda anlarız.
• Doğruyu söylemek gerekirse, birçok kişi gibi o da yaşlandıkça, münasebetsizliği yerini ciddiyete bırakmıştı.
• Çoğu zaman, bir insandan bize kalan tek şey, üstelik ölümünden de önce, henüz hayattayken, bir isimdir sadece.
• Ne var ki bazı kusurlar ve meziyetler, belirli bir insandan çok, o insanın hayatının sosyal açıdan belirli bir dönemine özgüdürler.
• Yanlış bir tahminde bulunduğumuzda, yanıldığımızın kanıtlanmamasını tercih etmemiz, bu tahmine ait hatıramızın süresini kısaltır ve çok kısa bir süre sonra böyle bir tahmin yürütmediğimizi iddia etmemize imkan tanır.
• Hafızamın apayrı bölgelerini karıştırdığımda hayatın bana sunduğu kişilerden birçoğunu bir başka kişiyle tamamlayabilecek kadar uzun yaşamıştım.
• Ne var ki annesi, aksine, ne zaman bir yaşıtı “yitip gitse”, bir yarışta önemli rakipleri geride bıraktığı duygusuna kapılıyordu. Kendi hayatının tadına ancak onların ölümüyle varabiliyordu artık.
• Çünkü her ölüm, başkaları için hayatı basitleştiren, onları minnet göstermekten, ziyaretlerde bulunma mecburiyetinden kurtaran bir olaydır.
• Başkalarına acı çektirmekten hoşlanırız, ama suç işlemek de istemeyiz, kurbanımızın yaşamasını tercih ederiz.
• Zihin, hayatın hiçbir çıkışı bulunmayan kapalı durumlarını tanımaz.
• “Tipimiz olmayan” kadınlardan sakınmaz, bizi sevmelerine izin veririz; daha sonra onları biz de seversek, yanlarında arzumuzu doyurmanın tatminini bile yaşamadan, diğerlerinden bin kat fazla severiz bu kadınları.
• (…), daha yetenekli kişilerin ihtiyaç duymadığı acılar pahasına eserimizi tamamladığına, duygular hayatımızı ufaladıkça eserimizi sağlamlaştırdığına göre, bırakalım bedenimiz parçalansın.
• Kürkten, güveler kadar anlayan kürkçü yoktur.
Çünkü en büyük korkularımız da, en büyük umutlarımız da gücümüzü aşan şeyler değildirler; zamanla korkularımızı yenebilir, umutlarımızı gerçekleştirebiliriz.
• Çünkü iç tehlike, örneğin beyin kanaması, bedensel olduğu için aynı zamanda bir dış tehlikedir. Bir vücut sahibi olmak, zihin için en büyük tehdittir.
• Doğadaki her tür verimli özgecilik, bencilce bir şekilde gelişir, bencillik içermeyen insan özgeciliği kısırdır, çalışmasını bir yana bırakıp bedbaht bir dostunu ağırlayan, bir kamu görevini kabul eden veya propaganda yazıları yazan bir yazarın özgeciliğidir.
• Ne garip bir tesadüftür ki, bu mantıklı tehlike korkusu, ölüm fikrine aldırmamaya başladığım bir anda uyanmıştı içimde.
• “Çimenler uzamalı, çocuklar ölmeli mutlaka.” Victor Hugo
• Ben genel kuralların peşindeyken, ayrıntı meraklısı olarak adlandırılıyordum.
• Ölüm fikri benliğime tıpkı bir aşk gibi temelli yerleşti. Ölümü sevdiğimden değil, aksine ondan nefret ediyordum.
• İnsan sevdiği şeyi yeniden yaratmak için, Elstir’in Chardin’i reddettiği gibi, önce onu reddetmek zorundadır.
• Ebedi hayat insanlara da, eserlere de bahşedilmemiştir.
• Yaşadığımız düzleme bağlı olarak, bir kadının bize ihanet ederek çektirdiği ıstıraba kıyasla, bu ihanet sayesinde keşfettiğimiz ve acı çektirdiği için mutlu olan kadının hiç anlayamayacağı gerçeklerin ne kadar önemli olduğuna karar vermek bize düşer. Her halükarda, ihanet kıtlığı çekmeyiz.
• (…); şairlerin cennete nafile aradığı bu temiz hava, ancak daha önce solunmuşsa, bu derin yenilenme duygusunu yaşatabilir; çünkü gerçek cennetler, kayıp cennetlerdir.
• Yalnızca çocuklar değil, şairler de dayakla eğitilir.
• Yeryüzünde haz ve ahlaksızlık kadar sınırlı bir şey yoktur. Gerçekten de bu bağlamda, deyimin anlamını biraz saptırarak, hep aynı kısır döngü içinde dolanıp durduğumuzu söyleyebiliriz.
• Aşk yüzünden, sevdiğimiz insan uğruna akla gelebilecek en büyük fedakarlıkları yapmakla kalmaz, bazen arzumuzu bile feda ederiz; zaten sevdiğimiz kişi, bizim kendisinden daha aşık olduğumuzu biliyorsa, arzumuzu tatmin etmek iyice zordur.
• Bir mala bağlılık, malın sahibine daima ölüm getirir.

ORADA OLMAK

ŞANS: ORADA OLMAK

SORUMLULUK: ORADA OLMAK    

Hem şans hem sorumluluk orada olmaktır. Şanssızlıkla birlikte şans. Tipik örnek Adalet Ağaoğlu: Adalet Ağaoğlu günün birinde Sarıyer-Yeniköy’de sırtı caddeye, yüzü Boğaza bakacak şekilde oturup seyrediyormuş. Tam o dilimde bir minibüs mü ne caddede kaza yapıyor, çarpışıyor, araç takla atıp göktaşı gibi Adalet Ağaoğlu’nun başına düşüyor. Yazar ölümden zor dönmüş. Ameliyatlar, hastaneler. Olasılıkla ikinci hayatını yaşıyor, bu bizim bildiğimiz kadarı. Kim bilir kaç kez ölümle burun buruna gelmiş de yeniden dirilmiştir.   Şimdi Adalet Ağaoğlu’nun böyle bir kazaya kurban gideyazmasında suçu, sorumluluğu neydi?   Bir konu daha; özellikle yazında veya genelde sanatta gök kubbe altında söylenmedik, çizilmedik, yazılmadık, değinilmedik şey kalmadı. Her yeni, bir eskinin çeşitlemesi, yeniden üretimi. Bu durumda elimizi kolumuzu kavuşturup sessizce ölmeyi, dünyadan geçmeyi nasıl bekleyeceğiz? Zorunlu olarak kendini anlatım çabası var. İster sanat olsun, ister tedhiş olsun; yüze tükürme var, ‘sensin!’ deme var. Bir görüp fark ettiğim, al yanına seninkini de, ilk kez sana açılan şey, senin bulguladığın açı olabilir. Basmakalıp, kopyalama olduğundan eminsen susta oturayım, yoksa ya dökülüp anlatılacak, ya çürümeye, mayalanmaya alınacak. Gene orada olmay ve andalıkla bağlantılı hissediş, bilgileniş, açı buluş, örgütleyebiliş sorumluluklarımız bizi bekliyor. Kaçmaya dair sorumluluklar bile orada olma bilinciyle tartılacak.

KİLLER’S KİSS / KATİLİN BUSESİ – Stanley Kubrick (1955)

Önce giriş için, katilin iki eylemini farklı muhataplar üstünde gerçekleştirdiğini, bunda bile bir tür sanat bulmanın ustaya saygı gereği olduğunu anımsayalım. Yoksa doğal akıl katilin öldürdüğünü öpeceğini, veya öptüğünü öldüreceğini varsayıyor.

Filmin ana karakteri boksörün boynundaki atkı çok sonra Kadir İnanır’ın boynuna dolaşacak ve ölümüne (kariyeri boyunca) ayrılmayacak. O bakımdan boksörün el çabukluğu ile kaşkolu kapan fesli, eksantrik sokak serseri/sanatçılarının peşine düşmesi elzem. Sonra miras bırakabilmesi için gerekli.

Belki Catherine Deneuve de fiziğini İrene Kane’den devralmıştır. Yalnız Deneuve’e kadar zevkimiz, güzellik anlayışımız şekillenmişken, o sırada film için onun seçilmesini risk alma olarak gören yorumculara katılıyorum.

Gerek rüya sahnesi, gerek sokaklara ve şehre soğukluk, siyah-beyaz derinlik olarak bakış yavaştan Kubrick’in doğumu. Genç yönetmenlere kamerayı alıp hemen film çekmeye başlamalarını önerirken kendi geçmişini iyi anımsadığını, yönetmen göçünün de yörük göçü gibi yolda düzüleceğini bildiğini anlıyorum. Öz malzemesi varsa yolda pişer, malzemesi yoksa tarihin dolgu malzemesi kendisi olur.

Her halde Quentin Tarantino, Kubrick hayranı ve bazı bakımlardan ardılı olmaya onun en garanti filmlerine yamanarak değil, bu dönemine de sevgi ilgi duyarak başlamış.  Gerilime, kavgaya, şiddete soğuk ve mesafeli bakış, gözlemden asla caymayış, ayrıntılara girip şiddeti stilize ediş Kubrick’le ortak paydalarından sadece birkaçı.

Azıcık da manken dükkanı kavgasından söz edelim. Manken deposu ilginç şekilde klostrofobik. Dikey durdukları halde mankenler duygularımızı kemiğe, mekan da mezara ulaştırıyor. Hem de benzemedikleri halde, atmosferden belki. Beri yandan o ortamdaki erkekler/gladyatörler savaşı birinin elinde balta (Thor), birinin elinde mızrak (Poseidon belki) oluşuyla bir katman daha dönüşüyor. Mezarda yani uzay yani zamansızlıkta belki de saçma ve sonsuz bir tanrılar kapışmasını insanların içinde ve arasında görüyoruz.